
S1 B13: Kendini Arama Yolunda - Damla Çeliktaban
7 Mayıs 2025 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Damla Çeliktaban ile Clarissa P. Estés kamplarından anneliğe, içsel dönüşümden hayatın ikinci yarısına, kültürel ataların eksikliğine kadar uzanan bir sohbet... Hayatın getirdiklerine merak, sevgi ve şefkatle yaklaşan bir ruh Damla, sesi ve sözleri hepimize iyi gelecek.
Kendini arayanlara ilham olacak bir bölüm!
https://www.instagram.com/damlache/
#ClarissaEstes #DamlaÇeliktaban #Annelik #DönüşümYolculuğu #AriadneninİpiPodcast #masalcılık #joedispenza #terapi #kabile #kurtlarlakoşankadınlar
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'a hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum Damla Çeliktaban'la beraberiz.
Hoş geldin Damla. Merhaba.
Hoş buldum. Nasılsın?
Çok şükür iyiyim. Harika.
Ben programa öncelikle konuklarımı tanıtarak başlıyorum.
Seninle ilgili kısa bir bilgilendirme yaptıktan sonra da sohbetimize başlayacağız.
Avusturya Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Alman Dili Eğitiminde okudun.
Farklı yayın mecralarında gazetecilik, editörlük, yazarlık, yöneticilik yaptın.
Halen HT Hayat.com'da yayın direktörü ve köşe yazarısın.
Sadece yazarlık ve yayıncılıkla kalmadın.
Son senelerde yetişkinler için masal anlatıcılığı yapıyor.
Kitaplar ve meditasyon odaklı içsel çalışmalara rehberlik ediyor ve kadın çemberleri kuruyorsun.
Şimdi ilk sorumla başlayacağım.
Ben seni sosyal medyadan tanıyorum.
Orada gördüğüm kadarıyla 2018'den bu yana Clarissa Estes'in Colorado'da düzenlediği eğitimlere katıldığını biliyorum.
Bilmeyenler için Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı.
Senin bu eğitimlerdeki deneyimlerin nelerdi?
Katılımcılar ne bulmak üzere bu eğitimlere gidiyor?
Biraz bahsetmeni isterim.
Bir kere bu eğitimlere nasıl vardığımla başlayayım ben.
Küçük yaşta annesiz kaldıktan sonra bütün ömrümü bilinçsiz bir anne arayışı içinde geçirdim.
Çeşitli yazarları kendime anneler edindim.
Bunun hakkında da bir kitap yazdım hatta.
Beni büyüten kadınlar diye.
İşte annesi olmayan bir kız kadın olmayı, insan olmayı nereden öğrenir?
Benim hayatımın ilk yarısının temasıydı.
Bu arayış beni kurtlarla koşan kadınlara getirdi bir yerde.
Ve getirdiği yerde artık böyle...
Diğer yazar annelerimden farklı olarak bu hala yaşayan biriydi.
Bu da bana büyük bir ilham verdi.
Evet madem hala ölmemiş o zaman ben onu bulmalıyım.
Ve senede üç kere eğitim veriyor.
En fazla yüz kişi alıyor eğitimlerini.
Beş sene sıra bekledim ben.
Estes'e gidebilmek için.
Her sene kayıt mı oluyorsun?
Her sene kayıt oluyorsun. O tarihleri kaçırmadan.
Evet. Ve hemen doluyor.
Ve Amerika ve Türkiye zaman farkını düşün.
Onlar yayınladıklarında ben uykuda oluyorum.
Tabii. Sabah kalktığımda dolmuş oluyor falan böyle.
Neyse 5 senede çözdüm bunu.
Ve 38 yaşımda kendimi Estes'in dizinin dibinde buldum.
O zaman ne için gittiğimi ne aradığımı da tam yani çok sevdiğim bir yazarın peşinden gittim ben.
Çünkü benim İşim gücüm hep okumak yazmakla ilgiliydi.
Becerilerim de bununla ilgiliydi.
Velhasıl gittim ve yeni bir dünya açıldı benim önümde.
Yani benim adıma bu bir şifa arayışının parçasıydı.
Öksüz çocuk arketipi.
Evet. Kendine sürekli bir anne arıyor.
Doktor Estes de kadim anne, seven, büyüten, besleyen, cesaretlendiren anneyi çok güzel dolduruyor.
Bu onun bilinçli de yaptığı bir şey.
Bana kalırsa onun meclisindeki herkes kendine bir şekilde bir anne arıyor.
Veya şifa arıyor yaralarına.
Sadece orada bulunmak bile çok zevkli.
Yani bir şey öğreneyim falan değildi benim hedefim.
Ben bu kadını tanımak istiyorum.
Onunla bulunmak istiyorumdu.
Ve gittin koloradyoya biletini aldın gittin.
İlk gün kampa girdiğinde...
Yabancılık hissi tabii ki olmuştur.
Ya benim için kampa girdiğimde olmuyor zorluk.
Benim için evden çıkmak zor.
Yani bileti alıyorum, eğitime ödüyorum, her şeyi planlıyorum.
Fakat zaman yaklaştıkça içimde bir ses, saçmalama damla otur yerine.
Gitme, ne işin var?
Bak mis gibi işte öğleden sonra çay koyuyorsun.
Kurabiye yaparsın. Oğlun gelir.
Birlikte çizgi film izlersiniz.
Köpeğini gezdirirsin. Ne işin var Allah'ın koloradosunda bilmediğin yerde?
Bilmediğin insanlar. Bilmediğin insanlar.
Otur kitabını da okuyorsun. İşte estesi de kitaptan takip et diye böyle bir ses içimde yükselmeye başlıyor.
Ama bu açıdan kendimi ben Bilbo Baggins'e benzetiyorum.
Yüzüklerin Efendisi ya da Hobbit.
Hobbitler. Onların kahramanları.
Hobbitler maceradan hiç hoşlanmaz.
Ve en önemsedikleri şey bir sonraki.
Öğündür. Bir sonraki öğüne yetişmek çok mühimdir onlar için.
İkinci çay saatini kaçırmamak falan.
Öyle bir tarafı var benim içimin.
Ama işte bil bu bir gün evinde bir sonraki çay saatini düşünürken kapısında bir büyücü çalar ve onu bir maceraya davet eder.
Tam kahramanın yolculuğu şeması aslında.
Senin içsel...
yönden bir çağrı alıyorsun ve aslında bir annelik teması veren estesle tanışmaya gidiyorsun.
Aynen öyle. Yani Bilbo da o maceraya hiç gönüllü çıkmaz.
Evinde kalmak için elinden geleni yapar.
Yok yok git benim ne alakam var ben maceradan hiç hoşlanmam diye herkese söyler falan.
Benim için de öyle yani.
Bir yandan istiyor gitmek evet evet macera yok yok otur ya ne işin var falan diyor.
Yani çoğu zaman Bu seslere rağmen gitmeyi başarıyorum.
Harika. Başaramadıklarım da oluyor.
Öteki sesin de baskın çıktığı oluyor.
O yüzden oraya vardıktan sonra insanlar falan pek umurumda olmuyor benim.
Yani sosyalleşmeye de gitmiyorum çünkü ben oraya.
Ama yani Estes'in eğitime başladığı ilk andan sahneye çıktıktan sonra inene kadar ben bir büyü dünyasında yaşıyorum.
Ve her şey pırıl pırıl akıyor oralarda.
Sabah. Gittin, ilk geceyi geçirdin, kalktın ve uyandığında herhalde bir kahvaltı, buluşma, meditasyon, bir grup çemberi mi oluyor, nasıl oluyor?
Yani eştesi meditasyonla hiç ilgisi yok.
Onu bir söylemem lazım.
Tamam. Çok gittiğimiz yer bir spritüel komünitinin işlettiği bir yaşam alanı.
Ve çok güzel bir yer.
Dağların ortasında, hiçliğin ortasında kendi yiyeceklerini yetiştiriyorlar.
Hatta orası bir nasıl diyeyim hayvancılık alanı.
O yüzden orada yediğimiz her şey çok güzel oluyor.
Yani kahvaltı falan mükemmel.
Sabah insan uyandığına seviniyor.
Doğal. Doğal. İşte yediğimiz etler bile oranın ineklerinden oluyor.
O yüzden böyle içi dışı parlıyor insanın.
Öyle diyebilirim. İşte ondan sonra sabah 9.30'dan akşam 9'a kadar eğitim var.
Eğitimde masal anlatıcılığı mı oluyor yoksa kitaptaki format mı?
Önce bir vasal anlatılıyor sonra açıklanıyor.
Yani estetik tüm kendi tüm becerilerini bir araya topluyor diyelim.
Yani kendini nasıl tanımladığını bilirsin.
Kitabın başında yazar.
Jungian analist.
Eski hikayelerin toplayıcısı.
İki farklı kültürden beslenen ve dünyanın bütün mistik öğretileriyle hemhal olmuş bir şifacı aynı zamanda.
Kurandera deniyor. Kuranderismo deniyor onun yaptığı şeye.
Eğitimin konseptine göre nasıl ilerlediği değişiyor.
Ama elbette içinde bolca masallar oluyor.
Bolca sembol dili oluyor.
Terapi de oluyor ama birebir terapi gibi değil de yani case study gibi yani birinin bir derdini hep birlikte çözdüğümüz.
Biz dinliyoruz o çözüyor daha doğrusu bizim ne haddimize.
Böyle şeyler oluyor yani bu...
Çepeçevre bir eğitim.
Artık 81 yaşındayız biz.
Evet. Ve ben ne biliyorsam size öğretiyorum.
Size dünyaya yayın diyor.
Sen de düzenli bir katılımcısın 2018'den beri.
O yüzden de sanırım artık senin de dünyaya yayma zamanın geldi.
Yani... Bu bilinçsiz bir şekilde ilk gittiğimden sonra oldu zaten.
İşte 2018'de ilk gittiğimde daha Türkiye'de estesi canlı görmüş kimse yoktu.
Ve ben döndüğümde arkadaşlarım bana ya nasıl bir kadındı anlatsana şu hikayeyi nasıl anlattı falan filan diye sora sora beni masalcı yaptılar.
Ben öyle kadın çemberleri yapmaya başladım falan daha o zaman...
Yapabilirsiniz falan dememişti.
Öyle gelişti.
Sen sürecin içinde buldun aslında kendini.
Sürecin içinde buldum evet.
Öyle bir merakın içinde buldum kendimi ve anlatmaya başladım.
Bu sene ilk defa, bu sene katıldığım eğitim biraz ileri düzey bir eğitimdi.
Ona girmek için daha önce birkaç şeye daha girmek gerekiyor.
Bu sene ilk defa... Bunları size öğretmeniz için öğretiyorum dedi.
Harika. Sen de onun içinde bulunmuş oldun.
Bulundum ama ne yaparım, yayar mıyım, öğret bilmiyorum.
Zamanı gelince o da çıkacaktır, alanını bulacaktır büyük bir ihtimalle.
Peki bu Clarissa'nın yaptığı annelik nasıl bir annelikti biraz tarif edebilir misin?
Bir kere güçlendiren bir anne.
Yani biliyorsun biz dramalarımızın içine girmeye...
Meyilli tipleriz bütün dünyada da böyle.
Kadınlar, erkekler fark etmez yani ufaklı büyüklüğü her birimizin dramaları, travmaları var.
Ve karşında öyle güçlü bir varoluş gördüğünde ifade etmek istiyorsun, bir çare olsun istiyorsun.
Ve mesela şey tavrı bana çok iyi gelir.
Kendine acımana müsaade etmez.
Çabuk çık oradan, kendine gel, silkin sonra sor der.
Yani böyle... yaptırtmaz insana.
O durumda iki tane tokat atar yani.
Ruhsal tokatlar.
Bence bu kısmı çok güzel.
Yani güçlendiren bir anne.
Gerçekliğe getiriyor seni aslında.
Gerçekliğe getiriyor ve kuyunun dibinde kalmana müsaade etmiyor.
Bu kuyuyu sen kendin örüyorsun.
Çık dışarı diyor. Bence bu kısmı çok güzel.
Sonra çok şefkatli bir tarafı var.
Sonra çok eğlenceli bir tarafı var.
81 yaşında hala cazibeli ve seksi bir kadın.
Bedenini unutmana müsaade etmez.
Çok iyi beslenmemizi sağlar.
Uykularımızı takip eder.
Sabah rüyalarımızı sorar.
Ondan sonra dans partileri yapar.
Ve 81 yaşındaki bedenini öyle bir sallar ki gerçekten ağzın açık kalır.
Yahu yaşlılıkta bu da mümkün diye.
Kalıverir insan. Yaşlılığı aslında çok fazla zihnimizde böyle hareketsiz, aynı ortamda, çok değişmeyen rutinlerde huysuz bir şey gibi canlandırıyoruz.
Gençlere kıl olan. Evet.
Yaşanmamış hayatları yüzünden bütün dünyaya sinir olan.
Evet. Yani bizim etrafımızda gördüğümüz yaşlılar belki biraz daha öyle olduğu için öyle biz de kafamızda canlandırıyoruz.
Ama farklı bir model görmek heyecan verici olmuştur.
Bunun üzerine seninle biraz konuşmuştuk ve bence bu üzerine çok düşünmemiz gereken bir konu.
Biz büyükleri olmadan yetişmiş insanlarız.
Kült yani anamız babamız da olsa kültürel olarak öksüz ve yetimiz hepimiz.
Çünkü önümüzde bize hayat şöyle, böyle olunur.
Bak canım seni şu tarafa doğru götürelim, burası daha aydınlık falan diyen hiçbir örnek olmadı.
Hep hayatta kalma odaklı, maddi çıkarlar, maddi edinimler odaklı olmuş bizim önceki nesillerimiz.
Tabii ki burada değişen yaşam şartlarının, aşırı şehirleşmenin, vahşi kapitalizmin falan hepsinin etkisi var da rehber büyükleri olmadan büyümüş nesiliz.
Ben kendi adıma öyle söyleyeyim seni bilmiyorum.
Evet evet evet kesinlikle katılıyorum.
Bir yandan da mesela seninle sohbet ettiğimizde şeyi fark etmiştik.
Anneni kaybettikten sonra sana olan yaklaşım hadi derslerine çalış.
Kimse sana duygunu sormuyor, ne hissettiğini sormuyor ya da...
Nasıl rahatlayabileceğini öğretmiyor.
Orada bir büyük figür olsa belki seni rahatlatıcı şeylerden bahsetse iyi gelebilir.
Ama orada daha çok hadi bakalım derslerine çalış.
İşte başarılı olman lazım.
Artık bundan sonra senin hayatın başka bir yöne gidiyor hissiyatı ve daha çok stres yükleyen bir yana olabiliyor.
Bu okulumun tavrıydı.
O yüzden o okuldan mezun olduktan sonra bir daha hiç geri gitmedim oraya.
Yani biz ben senden biraz büyüğüm.
Biz 30 yaşından sonra duygularımız olduğunu.
Ben itirafta bulunayım mı şimdi bir tane?
Inside Out animasyonunu bilirsiniz.
Bu ters yüz diye çevrildi Türkçe'ye.
Ben orada ağlamaya hakkım olduğuna ikna oldum.
Çünkü o küçükken o kadar çok ağlama bir şey yok geçti, ağlama bir şey yok geçtiği duydum ki.
Her şeye de ağlanmaz bir dur bakalım ya da ağlamak zayıflık belirtisidir gibi çok fazla kapatan bir yerde kaldık.
Ondan sonra ben o filmi izledikten sonra...
...ha böyle bir şeye de hakkım varmış, ağlanabiliyormuş geldi.
Anne olduktan sonra tam ağlak bir insana dönüştüm.
Yani artık orada bilmiyorum hormonlar mı devreye girdi yoksa...
...çocukların ağlamasıyla ben de ağlanabilir olduğunu öğrenmeye mi başladım bilmiyorum.
Ama gerçekten duyguyla temas çok önemli.
Yani ben duygularımla 30 yaşından sonra tanıştım.
O yüzden böyle ihtiyaçları olduğunu falan bunları zaten bilmiyordum.
Ve içinde bulunduğum alanda da...
Bunları bilen büyükler yoktu.
Velhasıl başka türlü bir yaşlılık acaba mümkün mü?
Başka türlü yani ben büyüyünce bunlar gibi olmak istemiyorum.
Başka türlü ne olunabilir, ne olabilirim mi gördüm ben Clarissa'ya gittiğimde.
Bu sanırım en büyük aydınlanmalardan biriydi içimdeki.
Böyle de olunuyor.
Yani hala...
Yaşamın tutkusunu görüyorsun gözlerinde.
Elbette ki bedeni zayıflamış.
Elbette ki yaşlılık ele geçirmiş her türlü.
Ama o pırıl pırıl bir zeka var.
Çok kuvvetli bir mevcudiyet var.
Yani gözünün içine bakar.
Günde 12 saat ders veriyor 80 yaşındaki kadın.
Ve bir an oradan kaybolmaz mevcudiyeti.
Hayallere dalmaz asla.
Hep orada durur. Peki sence ne oradaki?
Yani yaşlılığı planlamış olması mı?
Tutkusunun peşinden gitmesi mi?
Kendini iyi tanıyıp nerede canlı hissettiğini fark etmek mi Clarissa'daki şey neydi?
O yaşta öyle olması.
Yani bunu tabii ki ben bilemem.
Seninse eskin. Yani gördüğüm kadarıyla yaptığı şeyden çok memnun.
Çok iyi yapıyor. Hayata hizmetle ilgili büyük bir güdüsü var.
Hayata ve ötesine kendisinin greater dediği, bizden büyük olan dediği, görünmez aleme işaret ettiği, bütün kitap boyunca da türlü türlü isimle andığı.
O kuvvetle çok direkt bir bağı var.
Kalbinin içinde biliyor kendisi için mühim olanı.
Ve buna hizmet edebildiği sürece o da ona canlılık veriyor.
Biz nasıl bulabiliriz sence bu bize canlı olan şeyi?
Arayarak. Doğru arayarak.
Yani aslında biraz daha sezgimizin peşinden giderek olabilir mi?
Herkes için geçerli değil bu bence.
Değil mi? Değil. Yani hiçbir insanın...
Çaresi ötekiyle bir değil.
Kimisi için sezgi, kimisi için analitik zeka, kimisi için topluluk, kimisi için gömdüğü neşe, kimisi için üzüntüleri.
Yani sen neyin peşinden gitmek istiyorsun onu bir tek sen bilebilirsin.
Doğru, doğru. Peki yaşlılık planlanabilir bir şey mi sence?
En azından hayal edilebilir.
Hayal edilebilir değil mi? Yaşlılıkla ilgili çünkü çok fazla hayal edilmiyor ya da üzerine konuşulmayan bir konu.
Bence şöyle ben 40 yaşına adım attığımda şöyle düşündüm.
Mesela genç kızken işte 14'li 15'li yaşlardayken ileriye dair hayallerin olur.
Şöyle şöyle bir işim olsun.
Evleneyim ya da evlenmeyeyim.
Çocuğum olsun olmasın.
Neyse böyle bir tahayyülün içinde bulunursun.
Ve sonra bunlar sanıyorum ki...
Kırk civarında biter.
Çünkü oraya kadar tahayyül edebilirsin o baktığın yerden.
Sonra bunlar bittiğinde yeniden hayal etmeye başlaman lazım.
Kırklı yaşlar yaşlılığın ergenliğidir bana kalırsa.
Orada yeniden kurarsın.
Peki ben şimdi şu halimle, bu şartlarla ve bu idrakla ne istiyorum?
Hangi yoldan yürüyeceğim?
Ne kuracağım kendime hayatım için diye?
Yeniden düşünmek gerekir.
15 yaşında düşündüklerin artık geçerli değildir.
Yani bende şöyle bu hayatın anlamı ne sorgusu 30 yaşından sonra başlamıştı bende de.
Ve sonra şeyi fark ettim ya da okudum bir kitapta.
Anlamlar sürekli bulunur ve kaybedilir.
Yeniden bulduğunuz anlamla beraber hayata devam edebilmek sizi canlı kılar.
Ben bir anlam bulacağım.
Ve ona tutunacağım. Bir daha o hiç değişmeyecek ölene kadar sanıyordum.
Ama sanırım öyle bir şey değil.
Yani işte dediğin gibi 40 yaştan sonrayı bulacağın anlamla 20 ile 30'lu yaşlarında bulduğun anlam muhtemelen farklı.
Bana kalırsa yani her gün yeniden bunu sorgulamak lazım.
Çünkü biz yani bütün dünya işte şu sandalye burada sabit durduğu için her şeyi dünküyle aynı sanıyoruz.
Oysa ki sürekli hareket eden, dönen, dönüşen bir yapının içindeyiz ve biz de öyleyiz.
O yüzden... Tabii ki belli bir hakikat var ama doğrular değişebilir.
O yüzden sorgulamakta fayda var.
Ben 45 yaşıma kadar 45 kere öldüm ve yeniden doğurmak zorunda kaldım kendimi.
Şimdilerde mesela yine sancı içindeyim, bilmiyorum kimim, neyim, neredeyim, nereden gideceğim.
Bütün bildiklerinden şüphe etmenin faydasına inanıyorum.
Kesinlikle, kesinlikle katılıyorum.
Bir insan ne kadar çok bir şeyden eminse ve o konuda keskin düşünüyorsa orada aslında onu tökezleten, yanılgıya düşüren şey biraz daha o keskinlikler oluyor sanırım.
Belki de. Peki bu köksüz hissetmekten bahsettik, rol model eksikliğinden bahsettik.
Sence bu köksüzlüğümüzle beraber, bu yetim ve öksüz olma halimizle beraber özellikle...
Son 50-60 yılın Türkiye'sinde belki daha şehirleşmenin arttığı Türkiye'de.
Sence insanlar neyde anlam bulabilir ya da neyde rol model bulabilir?
Bu da çok şahsi bir şey.
Tabii. Yani hiç bilemiyorum.
Ben okumaya yazmaya meraklı bir insandım.
Yazarların peşine düştüm.
Atıyorum sen toprakla ilgilisindir.
Aradığın manayı toprak işinde bulabilirsin.
Ya da inek yetiştiriyorsundur.
İneği alırsın rol model olarak.
Bunların hepsi mümkün. Yani sadece seni çeken şey nedir?
Bunu araştırmak bence çok önemli.
Sular olabilir, ateş olabilir, dağlar olabilir, atalar olabilir.
Üstünde yaşadığımız toprak çok zengin bir tarih ve bilgelik yuvası.
Yani sırf oraları azıcık eşmek bile.
Acaba ben önüme nelerin ışığında yürüyebilir mi?
Çıkartabilir ortaya.
Evet. Peki senin kendi anneliğin sonrasında hayata bakış açın değişiyor.
Annelik etmek, çocuğunu annelik etmek sende neleri uyandırdı?
Neler değiştirdi?
İşte oğlum doğduktan sonra ben duygularımla tanıştım.
Keşke önceden tanışsaydım.
Ama şöyle oldu.
Biliyorsun küçük çocuklar duygularını kuvvetli yaşarlar.
Yani kahkahalarla güler, küçücük bir şeye hüngür hüngür ağlar, hiç anlaşılmadık bir şey için öfke krizi geçirir falan.
Duyguları göz ağrıda edilmiş, bunu tanımamış, büyümüş bir çocuk olarak ben...
Oğlumla birlikte Allah, bu kadar kuvvetli duygular var ve ben bunları taşıyamıyorum.
Ondakileri taşıyamamaya başladım.
Taşıyamadığımı gördüm, başlamadım zaten öyleydim.
Ve bunun üzerine bende yanlış bir şey olmalı.
Düzeltebilir miyim acaba'nın peşine düştüm.
Oğlum 2,5-3 yaşında falandı.
Arkadaşlarımın ittirip zorlamasıyla ilk defa terapiye gitmeye başladım.
Harika. Öyle.
Yani terapide aslında kendini tanıyarak biraz daha iyi ebeveyn olmayı...
Deneyimledin o zaman. Daha iyi hissettin.
Yani ebeveynlik konusunda iyilik kötülük bunu seneler sonra oğlum değerlendirecek.
Tabii ki ben hiç diyemem daha iyi oldum falan filan diye.
Sen iyi hissettin belki. Kendimle temas etmek güzelmiş.
Kendinle temas etmek iyiymiş.
Yani sadece dış dünya yokmuş.
İç dünya da varmış.
Terapi benim için bunun kapısını açtı o zaman.
Bedenimden ne kadar kopuk olduğumu, duygu dünyamdan ne kadar kopuk olduğumu gösterdi bana.
Sonra yavaş yavaş bu bağları kurmak üzere daha çok çalıştım.
Kendinle temas ettikçe de çocuğuna verebildiğin annelik muhtemelen daha değişmiştir.
Bilemiyorum. Peki şeyden bahsedeceğim.
Gene seninle ettiğimiz sohbetlerden birisinde.
Biraz daha son yıllarda çocuklar bir tanrılaştırıldı evde.
Yani anne babalar belki kendi içleriyle temas etmedikleri için biraz daha...
Çocuk ne derse o olura döndü ve onun etrafında pervane olunan bir sisteme dönüştü hikaye.
Bu bence sarkaç hareketi şeklinde ilerliyor.
Yani bir nesil çocuğunu ısrarla terbiye etmek isterken öteki nesil çocuğunu kendisinin hakimi ilan ediyor.
Yani hep yaralarımız yüzünden oluyor bu.
Bana yapılanı yapmayayım ya da bana yapılanın aynısını yapayım.
Bu işte özgün davranışın her ikisi de tam tersi.
Sana yapılanı yapmamak da, sana yapılanın aynısını devam ettirmek de tepkiden doğuyor.
Peki ben esas kendi içimde nasıl bir ebeveyn olmak isterim?
Veya bu çocuğu nasıl bir dünyaya hazırlamak isterim?
Sorgulamazsan eğer ya bir şeyin karşıtlığından ya taraftarlığından ileri gidiyorsun.
Yani özgün tepkiyi aramakta fayda var diyorum ben buna.
Çünkü her ikisi de uçlara varıyor.
Bizim ebeveynliğimizin içine Covid'in düşmesi de bunun etkilerinden bir tanesi.
İşte ben oğlumu doğurduğum zaman doğal ebeveynlik, attachment parenting çok yükselişteydi.
Ve ben böyle zaten analığı kitaplardan öğrenmeye çalışan bir insan olarak bunun sonsuz savunucusu oldum.
Üç sene emzirdim, üstüme bağlayarak geziyorum, hiçbir yere bırakmıyorum falan filan.
Ay çok yoruldum. Ben de onu soracaktım yani.
Helak oldum yemin ederim.
Yani kimse bana o sırada...
Sen iyi hissettin mi yoksa asker gibi mi yaptın diyecektim.
Yani ben çok çocuk doğurabilip çok çocuğa bakabilecek bir insandım.
Ama bir çocuğa o kadar çok enerji verdim ki halim kalmadı.
Ya birazcık kendini gözet, birazcık yaşadığın dünyaya bak.
Ya ağanın çocuğu olmak diye bir şey var.
Yani ne sen geçmiş yaralarından ne gelecek hayallerinden yola çık.
Karşında pırıl pırıl bir insan evladı var.
Senin kucağına düşmüş. Bir yandan rehberin olacak ama sen de ona rehberlik etmek zorundasın.
Yani o kadar küçücükken de senin öğretmenin olma görevini sırf ona verme.
Sorumluluğu verme ya da...
...seni mutlu etme görevini de verme ona.
Dünyadaki beni mutlu edecek tek kaynak sensin prensim benim.
Eyvah çocuğa eyvah yani kaçsın gitsin.
Aynen öyle. O da öyle bir denge ki yani...
...hem çocuğa çok hayransın, aşık oluyorsun zaten.
Hani anne doğurduğunda hormonlarla beraber o aşkı yaşıyor.
Ama sonrasında da parça parça kopman gereken bir süreç de var.
Tam olarak öyle. Yani sana yüzde yüz bağımlı olarak doğmuş bir yaratığı...
Her bir adımda bir adım daha bağımsızlaştırmak demek annelik.
Bunu ergenlikte inşallah hepiniz göreceksiniz.
Alışık olduğunuz anneliği geri çekmezseniz çocuğunuzla ilişkiniz çok kötüleşir.
Orada artık bir yerden sonra eşlikçi, şahit ya da dönülecek bir liman.
Bunlara dönmek gerekiyor.
Aman işte canım benim önüne pamuklar seriyim falan filan sakat bırakır çocuğu.
Tabii. Bunda da şeyde fayda var yani yine kendini aramak, kendini bulmak, çocuğa da senin mutluluğunun, sorumluluğunu da yüklemekten gocunmak.
Bunlardan imtina etmekte fayda var.
Kesinlikle, kesinlikle öyle.
Şimdi sen anlatırken benim aklıma lisedeyken bir anım geldi.
Lise 1'deyken bir okul gezisi yapılacak ve ben de gitmeyi çok istiyorum, bayılırım gezmeye.
Babam da böyle beni biraz sert bir tip, otoriter bir tip ama benimle de tatlı sert atışır.
Onunla konuşmaya cesaret edemiyorum bu geziden izin almak için.
Vermeyecek belli. Ben de mektup yazdım.
Aynanın yatak odasındaki aynanın önüne bıraktım.
O da bana cevap yazdı. Biz böyle bir süre mektuplaştık.
Ondan sonra ben en son artık işi ilerlettim.
La Fontaine'den bir masalla babama cevap verdim.
Dedim ki işte babacığım iki tane maymun varmış.
Anneleri bunlardan birisini serbest bırakıyor, birisini de çok sıkı tutuyormuş.
Serbest bıraktığı maymunu en sonunda özgürleşmiş, güçlenmiş, daha çok deneyime sahip olmuş ve hayatta kalmış.
Diğer kucağında sıktığı maymunu o kadar sıkmış ki ondan sonra işte hayatını kaybetmiş o kucağında sıkı tuttuğu falan.
Oysa babam artık sana verecek cevap bulamıyorum, git.
Nereye gideceksen git.
Bir yolunu bulmuşsun. Aynen, aynen.
Birazcık böyle şey babamı esneterek.
Çünkü ben en son çocuğum.
Diğer çocukların da buna benzer bir şey de görmemiş, örnek de görmemiş.
Kendi babasından da böyle bir şey talep etmemiş.
O yüzden babam da şaşırarak benimle beraber yeni bir babalık deneyimi edinmiş olmuştu.
O da oralarını iyileştirmiş, ne güzel.
Evet, evet. Yani işte o yüzden belli zamanlarda özgürleştirmek, çocuğa alan tanımak, bırakmak.
Galiba o dengeyi de gözetmek lazım.
Merkezine çocuğu yani bebekken koy tabii ilk üç yaşta hayatının merkezinde olsun.
Çünkü çok yüksek fiziksel ve ruhsal enerjiye ihtiyaç duyulan zaman.
Sonra da izle. Bakalım senin çocuğun nasıl biri?
Yani belki de özgür bir ruh var orada.
Sen onun üstüne binerek sakat bırakacaksın yapma.
Ya da belki anasının kuzusu bir tip var.
O zaman tadını çıkar bir süre daha öyle olsun.
Ama vakti gelince onu da itmen lazım.
Evet yani işte o vakti gelinceyi galiba hem sezgilerimizle hem de kendi içe bakış yöntemimizle biraz daha anlayabiliriz.
Yani anın içinde olmayı öğrenmek çok mühim.
O çok mühim yani şu anın gereği nedir?
Bu şu an karşımdaki çocuk ben doğurmuş olsam da kimdir ne istiyor neye ihtiyaç duyuyor?
Ben neye ihtiyaç duyuyorum?
Sürekli sorgulamak lazım.
Evet evet bunları sorgulamak lazım.
Bunun dışında senin geçtiğimiz yıllarda bir...
Hastalık geçirdiğini anlatmıştın zaten.
Instagram'ı takip edenler biliyorlar.
Çok şükür şu an sağlıklısın.
Hastalıktan sonra bu kanseri atlattıktan sonra hayata bakış açın da anı yakalamak ve anda kalmakla ilgili sanırım daha değerli deneyimlerle devam etti.
Yani tabii ya aylarca böyle sadece minnacık bir nefesle ayakta kalmak gibiydi.
Öyle diyeyim. Böyle hayattasın ama.
Tam da yaşamıyorsun. O tedavi süreci öyle bir süreç.
Bunu bir kere geçirdikten sonra her uyandığın sabah.
Vah evet bu sabah da uyandım.
Yaşasın bugün de bana verildi.
İşte evet yorucu bir gün olabilir.
Çok uğraşmak zorunda olabilirsin.
Bunları yapabilmenin bir nimet olduğu her gün yeniden aklıma geliyor.
Kollarımı kaldırabilmenin nasıl bir nimet olduğunu ameliyattan sonra 3 ay 4 ay kollarımı kullanamayınca.
Öğrendim ben. Düşünsene insanın aklına gelmez.
Ay kolumu kaldırıyorum çok şükür diyen kaç kişi vardır dünyada?
Evet yani küçücük bir yerimiz çiziliyor da canımı zor da atıyor yani ki sen daha büyük zor bir şeyden geçtin.
Yani çayın tadının çay gibi olması, uyuduğun uykunun uyku gibi olması, işte dans edebilmek, sevdiklerinle birlikte olabilmek, ne bileyim çıkıp güneşe...
Güneş ışınlarının tadını çıkarabilmek.
Çünkü ilaçlar altındayken güneşe çıkman da yasak.
Böyle bir yoksunluğun içinden geçince sıradanlığın güzelliğini, zenginliğini fark ettim ben kendi adıma.
Burayı aslında teorik olarak hep biliyordum.
Ben ölümle, yasla çok iç içe büyümüş bir insanım.
Hep bir parçam oldu bu.
Hatta son senelerde ne büyük cüret yas çalışmaları yapıyordum ben.
Birkaç tane kitap var.
O kitaplarla işte çeşitli insanlarla yüzlerce insanla diyebilirim.
Yas üzerine çalışıyorduk.
Ve teori olarak çok iyi biliyordum.
Alidesi değer o. Zehir gibiydim teoride.
Sonra da Allah dedi ki o teoride çok iyisin.
Şimdi ikinci etaba geçelim.
Ve pratiği de gördüm.
Yani her anın şükrünü hastalıktan sonra göz ardı etmek mümkün değil.
Evet. Çok şükür ki şu an sağlıklısın ve iyisin.
Ve harika deneyimlere de devam ediyorsun.
Joe Dispenza'dan bahsedelim isterim şimdi birazdan da canlanıp.
Evet. İşte o hadi kalk gidelim bok yeme otur sürecine dahil bir şey Joe Dispenza'ya gidip dönüşüm.
İki hafta önce gittim.
Bazel'deydi. Evet Bazel'deydi.
O da çok yani çok iyi bildiğimden de değil.
Kitaplarını da çok okuduğumdan falan değil.
Sadece birkaç arkadaşım evet bu çok iyi bu adam çok iyi falan demişler.
Benim de aklımda kalmış. Bir tür guru gibi birisi mi bu?
Ya enteresan ya bilim ve ruhsallığı bir araya toplamış ve sağlıkla ilgili büyük vaatleri var onu diyebilirim.
Yani bayağı iddialı bu konuda.
O iddialığı da beni iten bir şeydi aslında.
Yani senin ne haddine sürekli benim içimdeydi.
...üstüne üstlük ben çok içe dönük bir insanım...
...kalabalıklardan hoşlanmam...
...işte al damla sana bir...
...yeni bir meydan okuma kendi kendine...
...sekiz bin kişilik bir etkinliğe gittim...
...stadyumda... ...stadyum evet kapalı bir stadyum gibi bir yer...
...ve kapıdan içeri girdim...
...bir yere oturdum ve böyle...
...hemen mi çıkayım...
...işte bu akşam dönüş uçağı var mıdır...
Ya da bu akşamı geçireyim yarın sabaha mı dönsem?
Benim burada ne işim var?
Kesin hasta olacağım. Burası virüs kaynıyordur.
Falan aklımın içinde sürekli yıkıcı eleştirel düşünceler.
Bir buçuk gün boyunca teorik bilgi vardı.
Teorik bilgi boyunca ben ha kaçtım ha kaçacağım.
Nereye gittim nereye bakıyorum uçak yok.
Bu arada olan çok pahalı. Olsa döneceğim yani eminim ben.
Sonra işte bir Alman kadınla birlikte oturuyorduk.
Dedi ki sen kıpır kıpırsın görüyorum.
Bir sabret. Meditasyonları bekle dedim.
İyi bekleyelim bakalım.
Bu kadar insan buraya niye toplanmış?
Deli mi bunlar? Niye sürekli bir parti ortamı var?
Benim için ruhsallık sakin bir şey.
Clarissa'ya gidiyorsun sürekli sükunet içinde.
Toplam yüz kişi.
Herkes sürekli göz göze bakıyor.
Öyle bir ortam. Köşeleri olan da bir insanım ben.
Öyle değilse yanlıştır diyen bir tarafım.
Yüksek sesle bağırıyor.
Bu yanlış bu yanlış böyle olmaz.
Ama sonra meditasyonlar başladı.
O gün yanımda da İsviçreli bir kadın oturuyordu.
Çok tatlı bir kadındı.
O da hipnoterapistmiş bilmem neymiş falan.
Eş olduk işte birlikte çalıştık falan.
Ay kızı çok sevdim.
O gün o orada diye oradan ayrılmadım.
Ben bu kızı çok sevdim bununla kalacağım diye.
Bağ kurdun. Bağ kurdum ve meditasyonlar ilerlemeye başladı.
Artık teorik bilgi neredeyse sıfıra düştü.
Ve nefes teknikleri öğretiyor.
Hep birlikte bir şey. Sekiz bin kişi birlikte meditasyon yapmak çok değişik bir deneyimmiş.
Enerjisi daha yüksek oluyor büyük bir ihtimalle.
Yani benim için çok kuvvetliydi.
Gözünü kapattığın anda zaten tek kalıyorsun.
Etraftaki de hiçbiri yok.
Ve çok nasıl diyeyim sana hassas bir yerimden, duygusal olarak yumuşak bir yerimden kendimi görme şansı buldum.
Ve uzun zamandır aradığım bir idraktı bu.
Böyle bir türlü çıkamadığım bir şeyler var.
Hastalık da olsa bir tamam iyileştim bilmem ne ama bir türlü bir zafer hissi yok bende.
Yani oh yaşasın bunu da geçtim.
Hiç yok hep ben böyle ezik ezik böyle.
Niye lan ben niye kutlamaya varamıyorum?
Niye bir rahat edemedim hala falan derken o meditasyonların benim içimde yarattığı dünyayla uzun zamandır aradığım bir şeyi buldum.
Hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Ondan sonra dedim ya burada bir şey oluyor.
Bari durayım. Lütfen diyorum.
Senin içindeki canlı bir yerle temas etti.
Temas etti ve ihtiyaç olan bir şeyle temas etti.
Kendi kendime çıkamadığım, iki buçuk sene psikanalizle de çıkamadığım falan.
Güzel bir yere değdi.
Ve motive oldum kalmaya.
Sabahın sekizindeki parti ortamından zevk almaya başladım.
Vay güzelmiş. Evet ondan önceki günlerde herkese küfretmek istiyordum.
Burada niçin parti yapıyoruz?
Deli misiniz? Oturun yerinize bir sakin olun falan.
Üçüncü sabah gittiğimde şey dinlerdi.
Ne güzel eğleniyor çocuklar.
Çok güzel ya canlılığı bulduğumuz yeri keşfetmek bence harika.
Konser deneyimleri de bazen öyle olabiliyor.
Stadyumda şey yapılmıştı mesela Morbetti'si konseri yapılmıştı 30 bin kişi.
Ben de orada böyle hep birlikte aynı şarkıyı söylerken çok yüksek bir enerji, çok yüksek bir duygu hissetmiştim.
Ama tabii senin daha spritüel bir şeye katılmışsın.
Yok fark etmez. Operaya da gitsem bence aynı şey.
Yani yöneltilmiş dikkat ve de kalabalık tarafından bir şeye yöneltilmiş dikkat çok...
Kuvvetli bir şey ve o yönelttiğin şey hoş bir şeyse bütün o hoşlukla çevreleniyorsun gibi.
Banyo yapmak gibi, iyilik, güzellik, hoşluk, dostluk bu içinde yıkanmak gibi.
Evet, o topluluğun parçası hissetmek aslında orada bulunurken bir bütünün parçası hissetmek muhtemelen çok iyi hissettirmiştir.
Çok teşekkür ederim bu bölüm için.
Bir sonraki bölümde senin daha detaylı hikayene gireceğiz.
Eyvallah. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
