
S1 B12: Yazarlığın Labirentleri - Can Kantarcı
2 Nisan 2025 · 24 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Çevirmen ve yazar Can Kantarcı’nın yaratıcı sürecine eşlik ediyor; ilhamın geldiği anları, tıkandığı yerleri, rutinlerini ve yazmanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi derinlemesine keşfediyoruz.
Yazmak bazen bir labirent, bazen bir keşif, bazen de geçmişle hesaplaşma. Bu sohbet, özellikle yazma serüvenine gönül verenler için hem ilham verici hem de içten bir rehber niteliğinde.
🎙️ Yazarlık, ilham, üretim sancısı, yaratıcı blokajlar ve içsel keşif üzerine bir yolculuk seni bekliyor.
#çeviri #CanKantarcı #yaratıcısüreçler #editörlük #neuromancer #infinitejest #kitapçevirisi #yayıncılık #psikoloji #edebiyat #Ariadneninİpi #TepemizdekiGölge
Transkript
İnenin İpi
Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün de geçen bölümde konuğumuz olan Can Kantarcı ile beraberiz.
Hoş geldin Can. Hoş bulduk.
Nasılsın? İyiyim, teşekkürler.
Siz? Ben değilim, teşekkür ederim.
Geçtiğimiz bölümde hem kariyer yolun hem de edebiyata bakış açını hakkında sohbet ettik.
Birçok insan hem bilgilendi hem de ilham almıştır diye düşünüyorum.
Bu bölümde ise biraz daha bireysel hikayene giriş yapacağız.
Daha önceki konuklarıma da sorduğum gibi, senin için Ariadne mitindeki gibi kendine çıkışı olmayan bir yerde, labirentte gibi hissettiğin deneyim neydi?
Ve sonrasında sana rehber olan ip ne olmuştu?
Vallahi öncelikle beni tanıyanlar bilir.
Benim aslında her anım bu şekilde geçiyor.
Bir tane labirenti sokuyorum kendime.
Sonra da oradan bir ip bulana kadar 3-5 duvarı yıkıyorum.
Bakıyorum ki sonra bu duvarlar bitmiyor.
Sonra el mahkum bunun iple makul bir yolu olduğuna bir şekilde kâni oluyorum diyelim.
Ama daha temel, daha spesifik bir şey seçecek olursak.
Herhalde Amerika'da yüksek lisansımı yaptıktan sonra döndüğümde buraya.
Çünkü yüksek lisansın tez yazma döneminde kendimle içinde anlatmak istediğim hikayeler olduğuna dair bir şeyler canlanmaya başlamıştı.
Ama tabii ki... Türkiye'desiniz ve ona göre bir hayat kurmak zorundasınız.
Öyle işte yazıyorsunuz ve bunun karşısında bir maddiyatı olmayacağını biliyorsunuz.
Eğer ultra başarılı değilseniz bir anda yani.
Dolayısıyla da ben de kendi kendime şöyle düşünmüştüm.
Türkiye'ye döndükten sonra işte ben tam zamanlı bir işte çalışmak istemiyorum.
Bu benim işte yazarlığımı ketler öldürür vesaire.
O yüzden de işte serbest çevirmenlik yapacağım, serbest editörlük yapacağım.
Ve sonra da işte bir yandan da romanımı yazacağım diye böyle işte kafamda bir fikir de vardı o zaman.
Ve bir süre... Böyle devam etmeye çalıştım diyelim.
2012'nin işte herhalde başı ortalarından 2013 işte ortalarına kadar.
Bir süre böyle devam etti ama yazıyordum bir şeyler ama tam açıkçası kafamda oturmuyordu.
Sonra işte o serbest çeviri ve editörlük dünyasının belirsizlikleri.
İşte şu zamanda iş gelir sonra gelmez uzun süre.
Bu sefer geldikten sonra bütün günü ya da hafta sonu ya da hafta boyunca ona kapanırsınız.
Ve sonra da işte bir döngüye girersiniz.
Bana da öyle oldu. İşte yaklaşık bir sene böyle devam ettikten sonra o tam da o sırada işte 2013 Mayıs Haziran gezi patladı ve bu serbest çevirmenlik işleri ve editörlük işleri kesildi.
Ve uzun sürede olmadı ve o zaman da çok çok böyle bir gerildim, sıkıntıya düştüm ve sonra da dedim ki bu böyle olmayacak yani benim tam zamanlı bir işe girmem lazım bence.
Ama bir yandan tabii ki bunun bana getirdiği his bir yenilgi hissiydi açıkçası.
Çünkü ben yazmak istiyordum ama bırak yazmayı evet bir şeyler yazmıştım ama kendimi çevirebilecek durumum yoktu neredeyse.
Ve dolayısıyla da bir şekilde eski bir çevirme arkadaşımın sırada karşılaşmamız sayesinde İstanbul Modern'de editör olarak başvurdum.
Sonra da alındım.
Ve sonra şey diye düşünüyordum. Acaba deneme süresini geçebilecek miyim?
İki ay deneme ne olacak yapabilecek miyim falan.
Sonra onu geçtim. Sonra herhalde bir iki sene çalışırım.
Sonra ne olur bilmiyorum bakalım falan derken.
Sonra 8 yıl 11 ay orada çalıştım.
Ama tabii şöyle bir şey oldu.
Bir başlangıçta İstanbul modern öyle bir yer ki dışarıdan evet müze ve sergileri görüyorsunuz.
Ama burası böyle bir ordu disiplininde ve kapasitesinde çalışan bir yer aslında.
Arka planda bayağı ciddi bir çalışma var.
Hem editoryal anlamda hem küratörlük.
Evet eğitim bölümleri, sinema, üyelik, operasyonel işler yani müzenin ısıtmasından tutun da boyasına kadar yani hayatta dair her şeyin bir araya geldiği bir mikrokozmos
aslında orası yani. Ve oradayken uzun süre bu yazma şeyinden bir uzak kaldım.
Hatta o zaman işte o senaryoyu yazmaya çalışıyordum ben işte Ramin'le.
Son çıkış. Aynen ve dedim ki hatta onlara.
Bir toplantı yaptık dedim ben işte yeni bir işe başladım ve şu anda buraya odaklanmam lazım.
Hani istiyorsanız sizi yormayayım yani başka birisiyle çalışın.
Onlar yok dediler biz seninle yapmak istiyoruz sağ olsunlar.
İyi peki dedim ben de ama ilk bir seneden sonra yavaş yavaş dedim ki aslında her şey zaman var yani.
Çünkü hayata böyle bir gergin olarak bakmak var ki ben bu konuda acayip ustayımdır.
Yani sürekli gerginlik içinde yaşayan birisiyim.
Bir de böyle arada böyle küçük sakinlik vahaları yaratıp onları biraz daha büyütmeye çalışmak var aslında.
Şunu fark ediyorsunuz şimdi yazmak istiyorsan 9...
Sabah 9'dan 18'e kadar çalışsan bile 18'den sonra gece 12'ye 1'e kadar boşsun.
Bu zamanda ne yaptığın seninle ilgili bir şey.
Eğlence ise eğlence, saatlerce Netflix bölümü işte Netflix bölümü, gezmek, dolaşmak ve her ne yapıyorsan çocuğunla olmak hepsi dahil buna yani.
Vakit var aslında. Sadece bu vaktin kısıtlı olmasının sende yarattığı siniriden bir vazgeçmen lazım.
Ya da şunu göze alman lazım.
Yok ben hakikaten bir keşiş gibi yaşayacağım.
İşte böyle hiçbir masrafım olmayacak ve ben sadece kendimi sanatıma adayacağım diyebilmek de bence çok büyük bir başarı ve meziyet.
Yani ben onu yapabilecek birisi değilim.
Yani çünkü hayatımda biraz rahatında en azından lüks olmasa bile bir akarı istiyorum yani.
Ama öbürü asıl yani kendini böyle adamak bir şeye o da çok çok çok büyük bir şey.
Yani onu yapabilene de çok büyük bir saygı duymak lazım.
Burada sadece kastım maddiyat değil.
Gerekirse arkadaş çevrenden olmak.
Gerekirse eşinle dostunla ters düşmek.
Başka birisi olmayı tercih etmek yani aslında.
Ben her şeyciyim olabildiğince hepsinde olsun her şey olsun sürekli.
Olabildi mi? Yani bir süre sonra baktım ki zaman var ve kademe kademe işte evet ben her gün mesai sonlarına doğru işte beşte rahatlıyoruz altıya kadar aslında not alabilirim kendime sonra akşam onlara oturup çalışmaya başlayabilirim.
diye diye böyle kendime minik böyle işte tıpkı işte sabah spora gider gibi, akşam spora gider gibi ya da işte belli bir eğitim alır gibi kendimi bununla vakfetmeye başladım.
Ve bir süre sonra bunun gerçekten bir vücudumuzdaki bir kası geliştirir gibi oturmaya başladığını gördüm.
Ve dolayısıyla evet yani o labirent şöyle bir labirentti.
İş var, işte hayat sorumlulukları var, işte bir sosyal hayatın var, kendi kendine kalmak istediğin zamanlar var ve o ama bir yandan da yapmak istediğin bir şey var orada bir yerde.
Hayalini kurduğun bir şey var. Yazmak istiyorsun, bir şey yapmak istiyorsun yani.
Ve aslında şöyle bir şey yani iplik dediğin şey yani yine lineallikten gidecek olursak seni belli bir doğrultuda bir yere doğru çeken bir şeydir ya.
Aslında elini uzattığın an iplik de orada oluşmaya başlıyor bence.
Yani illa oradan birisi sana bir şey sarkıtacak ya da sen bir anda bir şey bulacaksın gibi değil de.
Yani içinden bir inanç olacak ve bu inanç doğrultusunda aklını zekanı da kullanacaksın.
Ama sonra zaten hayat da bu sefer.
bunların ilişkisiz olduğunu varsaymayanlardanım ben.
Hayatta o zaman senin inancına ve aklına ve zekana göre o ipliği biraz daha senin dokunmanı sağlayabiliyor gibi geliyor bana.
Aslında içsel kaynaklarınla temasa geçip biraz daha.
Evet. Ondan sonrasında o yol sana açılıyor.
O ip oluşuyor kendiliğinden gibi düşünüyorsun.
Kesinlikle. Kesinlikle bana öyle geliyor.
Ve dolayısıyla da işte tabii ki biraz da sebat etmek gerekiyor.
Hemen karşılık beklememek gerekiyor.
Özellikle bu tür işlerde. Yaratıcı işlerde.
Evet yani çalışacaksınız, çalışacaksınız ve tekrar çalışacaksınız.
Yazmak çünkü yeniden yazmak aslında.
İlk yazdığın şey hiçbir zaman olmuyor.
Bunu sürekli göze alacaksın. Kendinden utanacaksın.
Karşındakini okuturken utanacaksın.
Ve böyle böyle bir süreç yani bu.
Ama zaman yok diye bir şey yok.
Sadece evet senin günde 12 saatin yok.
Bazı şanslı insanlar gibi.
Senin 4 saatin var, 5 saatin var ve bunun da verimli 2 saati var.
Ama verimli 2 saati 20 ile çarparsan ayda 40 saat yapıyor.
Ve yılda da işte 500 saat yapıyor.
Bunu 3 ile çarparsan 1000 saat, 1500 saat yapıyor.
Ve eğer sen atıyorum yani 25 yaşında yazar olmak istiyorsan 35 yaşında 10 bin saat harcamış olarak illa bu Malcolm Gladwell'in 10 bin saat kuralından bahsetmiyorum.
Yani kendine adamakla ilgili bir şey.
Sana 2 bin saat de olur. Başkasına 17 bin saat de olur.
Ama sen birim zamanda ne yapıyorsun ve nereye yöneliyorsun?
Ve senin podcast'in mitini düşünecek olursak da o ipliği ne yönde, ne sıklıkta dokunmak istiyorsun?
Biraz da öyle bir şey. Yani az emek verirsen o ip sana bir yere kadar yol gösteriyor.
Çok emek verirsen de bu sefer labirentin duvarları yıkılmaya demeyelim bence.
O çünkü çok şiddet içeren bir şey.
Ama şeffaflaşmaya başlıyor.
Ve aslında zaten labirentin de labirent olmasının sebebinin sana bir şey öğretmek üzere olduğunu öğreniyorsun yani.
Yani burada bahsettiğin örnekte hem kendine inanmak var bir yandan hem de kendi rutinlerini oluşturmak zamanını doğru planlamak da var.
Peki sen bu zaman planlamasına uyabiliyor muydun sadık kalabiliyor muydun?
Evet ama şimdi geriye dönüp bakınca evet yani temelde doğru sonuçta işte şu anda bunları bugün konuşuyorsak belli ki bir şeyler işlemiş ki olmuş bu ama yine de şimdi o biraz daha nispeten
daha genç cana diyelim bakınca.
Kendim ne kadar yorduğumu, etrafındaki bazı insanları da ne kadar yorduğumu görüyorum.
Bu da var açıkçası.
Ama bu da işte maalesef ya da iyi ki, işte maalesef Taksim iyi ki diyelim yolun parçası.
Denemeden olmuyor bir kere. Ama denerken de her zaman şuna bakmak lazım.
Nasıl diyeyim size? Bu çok acayip ve fantastik ve aynı zamanda bir o kadar basit bir şey aslında.
Cep telefonunu seçerken gösterdiğimiz özeni hayatta kendimizle ilgili, bedenimizle ilgili, zihnimizle ilgili yapmaya çalıştığımız şeyi göstermiyoruz ya aslında.
Bu böyle bir şey yani. Dolayısıyla insanın kendisine şunu sorması lazım.
Tamam ben şu anda bir şey yapıyorum, bir yöntem.
Ama bu yöntem iyileştirilebilir mi?
Bu yöntemi işleyen kısımlar neler, işlemeyen kısımlar neler?
Yani nasıl o aplikasyon çalışmadığı an en doğrusu, en iyi nerede bulunuyor ya.
Ama insanın kendi yaşamıyla ilgili yaptığı şeylere dair bakmaya gelince bu zul geliyor niyeyse yani.
Önce bunu bir atmak gerekiyor bence.
Ve evet rutin iyi bir şey.
Ama bu biraz tepeden inmeci dikte eder bir şekilde olunca işlese bile aslında kendini de yormaya başladığını bir noktada fark etmek gerekiyor.
Böyle daha alttan daha organik bir şekilde bunu benim yapmam lazım değil de ben bunu yapmak istiyorum.
Buradan değil de sanki böyle yukarıdan değil de aşağıdan yukarı doğru çıkan bir şey olarak eğer serpilebilirse yarın bir gün kendi rutinini oturtmak isteyen insanlar.
Bence daha şanslı olurlar genel olarak hayatta gönül ve kafa rahatlığı açısından diyelim yani.
Yani buna ben de katılıyorum.
Çünkü bana hep insanlar şeyi soruyorlar.
İşte senin ikizlerin var.
Ondan sonra başka yaptığın işler var.
Bunların hepsine nasıl yetişiyorsun?
Bir de podcast'a başlamışsın şimdi.
Nasıl yetiştireceksin vesaire diye.
Çok doğru. Günü doğru planladığın zaman aslında hepsine yetişebiliyorsun.
Evet. Ama işte bir yerde oyalandığında, işte biraz daha tembelleştiğinde ki o hakkı da vermeliyiz bazen kendimize ama bazı durumlarda...
doğru planlama yapmadığında hiçbir şeye yetişemez oluyorsun ve bazen bazı şeylerden feragat etmek durumunda kalıyorsun.
Ya işte ne bileyim uzun uzun yemek değil de yemeği yerken öğle yemeğini işte daha kısa tutuyorsun ki işte çalışmaya vaktin kalsın gibi.
Yani orada neyden feragat edeceğine karar vermek sanırım önemli planlarını gerçekleştirmek için belki.
Evet öncelikleri belirlemek kritik oluyor.
Yani ben nelerden vazgeçebilirim nelerden vazgeçemem diye.
Benim için mesela hafta sonu dışarı çıkmak ve eğlenmek çok aşırı önemli.
Hastalık derecesinde. Dolayısıyla ben tepemizdeki gölgeyi yazarken de hafta sonları çalışmıyordum.
Yani çok basit ve net bir şekilde yani.
Sabahları kalkmayı tercih edin.
Mesela ben sabah kalkmayı tercih edemem.
Hafta sonu çalışırım dedim.
Sabah o kadar erken zaten enerjim olmaz.
Uykudan feragat edebiliyorsun mesela.
Ama şöyle bir hesapla. Hafta sonu sadece iki gün.
Hafta içi beş gün. Yani akışı sağlayacak olan bence beş gündür.
İki gün değil yani. Benim için en azından.
Benim için öyle işliyordu yani. Dolayısıyla o beş günün...
Geri gelince geç yatılsa bile sabah kalkıp oturulması o insana iyi gelen bir şey yani.
Uykuyla olan ilişki diyelim ona.
Evet. İşte herkesin dediğim gibi kendine yakın bulduğu ya da bulamadığı çözüm yöntemleri var o rutinleri oluştururken.
Yok bu doğru valla benimki doğru.
Seninki doğru. Peki yaratıcılığına cumartesi pazarı eğlencesinin katkısı oluyor muydu?
Olmaz mı tabii ki canım çok önemli bir şey yani.
Hoş sohbet insanlarla güzel.
Peki şey oluyor mu? Şimdi yazar olduğun için insanlar benimle ilgili bir şey yazacak mı acaba?
Beni öyle mi yazacak bir konu olarak mı görüyor falan gibi düşünüyor mu arkadaşlar?
Yok be yani şöyle yani.
Benim yazar kimliğim o kadar değil.
Ben önde olsun da istemiyorum. Öyle bir kimliğim de yok zaten.
Yani tamam yazıyoruz. Eyvallah.
Ama sonuçta ben daha çok günlük hayatımı idam ettirdiğim editörlük ve çevirmenlik de bilen birisi biliyordur.
Ben size yazarlığı...
Yani nasıl diyeyim?
Daha samimi olduktan sonra birisiyle hani sohbetini açan ya da lafını getiren birisiyim yani.
Yani sonuçta ben metroya bindiğimde insanlar böyle herkesin eline tepemizdeki gölge ve ben böyle yüzümü kapatıyor falan değilim.
Öyle bir dünya yok yani. Hatta geçen gün Doğu'ya dedim ki.
İşte evde tepebizlik gölgeler vardı.
Oğlum dedi bunlardan milyonlarca sattı biliyorsun değil mi dedim.
Öyle bir şey yok baba dedi. Çocuk bile biliyor.
Dolayısıyla ben yani yazar olarak yani yazar kimliği olarak zaten daha böyle ufak bir alandayım ve bunu olmaktan da çok mutluyum yani.
Böyle kendi istediğimi yazıyorum.
İşte 3-4 yılı bir yazabiliyorum.
Tabii ki yarın bir gün daha fazla farklı rahatlıklarım olursa daha fazla yazmak isterim.
Ama insanlar...
Daha çok şeyden bence çekinirlerse editörlük mesleki deformasyonundan dolayı işte...
Mütevazı diyorsam onu mütevazı derim.
Düzeltmek. Aynen maalesef.
Sürekli düzeltilerle uğraşmak.
Peki labirentlerinden bir tanesi yazmayla ilgili ve ona bir rutin ve zaman yaratmayla ilgili olarak anladım ilk anlattığında.
Peki başka bahsedebileceğin böyle çok zorlandım ve ben buradan şöyle çıktım diyebileceğin bu içsel ya da dışsal bir kaynak olabilir.
Zorlandığın... daha kendi içinde yaşadığım bir durum olabilir.
Valla son 3-4 ayda aslında yaşadığım ve genel olarak aslında yani tabii ki ben 81 doğumluyum ve aslında 44-43 yıldan beri yaşadığım bir şey.
Ama son 3-4 aydır çok yoğun yaşadığım bir şey.
Bunun tam adını nasıl koyacağım bilmiyorum.
Şu anda bir yandan da düşünüyorum aslında ama iç ve dış dünyanın dengelenmesi diyebilirim belki buna.
Çünkü bir maruz kaldığımız dış dünya var.
Bir de bizim ikisinin arasındaki etkilenmeçten doğan işte bir bilincimiz var.
Bir de bilinç dışımız var.
Ve bunlar hayatta sürekli etkileşim halinde.
Bunların dengesini nasıl kurmak gerektiği üzerine çok düşünüyorum son zamanlarda.
Hayat dediğimiz şey böyle bir sanki sulu sepken gibi aslında sürekli etrafımızda böyle yağıyor, yağıyor, yağıyor.
Ve biz de buna karşı böyle Ben özellikle kendi adıma söylersem hayatın etkilerinden bu tabii ki iyi bir şey de olabilir, kötü bir şey de olabilir ama fazla çalkalanmaya teşne ve meyelim, yatkınım.
Seviyorum da bunu bence biraz. Bu hayat beni nereye götürürse gibi bir şey değil de iyi ya da kötü etkiler bende çok büyük etki uyandırıyor.
Son zamanlarda kendi adıma mesela bunu dengelemeye çalışıyorum.
İnsanlara ve hayata ve yaşadığım şeylere atfettiğim değerlerin...
her zaman doğru olmayabileceğini ve bunun aslında benimle alakalı olduğunu anlamak kolay bir şey değil.
Bu sırada kırılıp dökülenler diyelim ve genel olarak işte insanın aa benim aslında ben dünyayı böyle görüyordum.
Dünya öyle bir yer değil galiba demesi kolay bir şey değil.
Ama bunun kolay olmadığını görüp de kaçmamak lazım.
Ve biraz da aslında o zaman aslında gerçekten dünyayla etkileşime geçmiş oluyorsun gibi geliyor bana.
Önceden dünyasına ne etkide bulunursa ona kendini bırakıyorsan bir yandan da kendi içindeki doğruları görmeye çalışıyorsun.
Halbuki olabildiğince kendini bir prizma haline getirip evet buradan bir ışık geliyor ve farklı renk tayflarına ayrılıyor.
Ama bu sana bir şey yapmıyor aslında.
Yani buna karar veren sensin.
Ve bundan aldığın iyi ya da kötü etkinliğin de sorumlusu sensin.
Bence bunu bir en azından ben kendim kullanma küpü olsun istiyorum son zamanlarda.
Burada da şöyle bir denge önemli bence.
İçe bakmak gerçekten önemli evet.
Ama sürekli içe bakış.
Werner Herzog diye bir yönetmen vardır Alman.
Muhteşem bir insandır. Bu kadar işe bakmak biraz çağımızda hastalığı gibi bir lafı var onun yani.
Katılıyorum. Çünkü hayatı zaten tamam bir insan olarak ikillikler üzerinden yaşıyoruz.
Çünkü ister istemez en büyük ikillik neydi?
Yani ilk başta birdik anamızın karnında.
Sonra iki olduk.
Sonra ne oldu? İçimiz ve dışımız olduğunu fark ettik.
İster istemez böyle bir dikotomiler üzerinden gidiyoruz.
İkillikler üzerinden gidiyoruz. Evet ama bunun da bir noktada işe yaramadığını görmek lazım sanki yani.
Belki o kadar iki değildir.
Belki dışarısı da önemlidir. Belki içerisi de önemlidir.
Belki ikisi aslında bunların tek bir şeyidir.
Ve dolayısıyla da o akışkanlığı sağlarsak...
Bu ikiliklerden de bu kadar uğraşmaktan kurtulup belki daha rahat bir yaşamımız olabilir.
Diye ama bu da benim de böyle tabii ki çözme haddinde olduğum bir şey değil.
Bu çok düşünsel ve felsefi bir yerden giriyorsun.
Evet. Günlük pratik olarak bahsettiğinde bu bahsettiğin denge kurma konusunda nasıl bir yöntem buluyorsun kendine?
Günlük yazmak olabilir. İşte ne bileyim spor yapmak olabilir.
Murakami koşmasaydım yazamazdım dedi ya mesela.
Koşu olabilir. Spor kesinlikle var.
Yani farklı alanlarda spor yapmayı ben çok seviyorum.
Yani önceden düzenli olmasına da bir takıntım vardı bunun.
Hayır yani ne zaman boşsan o zaman yapacaksın.
Kendimi ikna ettim yani uzun zamandan beri.
Günlük tutuyorum özellikle bu yazma zamanları geldiğinde elde ve kesinlikle yani el yazısıyla, defter, kalem aynı o şekilde yani.
Bir de tabii ki günde iki kere böyle özellikle son zamanlarda oturtmaya çalıştığım bir içe bakış hali var.
Tabii burada herkesin yöntemi kendine.
Meditasyon gibi mi? Meditasyon da denebilir bunu ama illa adının meditasyon olması gerektiğini ben düşünmüyorum.
Günde iki defa ama en azından işte sabah kalkınca olur, bu akşamüstü olur, gece yatmadan önce olur, gündüz öğlen olur.
Böyle bütün bu etkilerek gözlerini kapatıp birazcık durmak sanki iyi gibi geliyor bana.
Çünkü bedenimiz nasıl uzanmak istiyorsa zihnimiz de bazen uzanmak istiyor bence ve bunun karşılığıyla uyku değil yani.
Dolayısıyla o uyku, uyanıklık yine ikilliğinden kurtulup biraz daha sakin durup hayatın nasıl bir şey olduğunu görmeye çalışmak günde birkaç defa iyi geliyor bana.
İyi gelmeye başladı yani. Bunu da bu yaşımda fark ettim diyorsun.
44'e kadar böyle kendimi yorarak, zorlayarak ve tam performans gitmeye çalıştın.
Ama ondan sonrasında yavaş yavaş dinlenmek istediğini görmeye başlıyorsun herhalde.
Evet kesinlikle öyle oluyor.
Yani bunun birçok sebebi var.
İşte hukukta geçen tırnak içinde başarısız yılların...
Acısını çıkarmak, karşılığını vermek, bu kadar zaman boş geçirdim falan demek.
Ama aslında onlar da yine bu yolculuğun parçasıydı.
Bazı zamanlar öyle zamanlar oluyor.
Ve genel olarak hayatındaki işte böyle bir hayatını hak ve suç, yanlış yapılmış, doğru yapılmış şeyler üzerinden kurmamaya, çalışmaya öğrenmek diyelim yani.
Bazen 44 olur, bazen 66, bazen 88.
Hiç olmamasından iyidir yani.
Hiç olmamasından kesinlikle iyidir.
Ama burada da dinleyenlerin zihnine en azından bir tohum atmak bence bunları düşünmeleri açısından gayet güzel olacaktır diye düşünüyorum.
Çünkü bu ikilikler hakkında mesela ben çok düşünmediğimi fark ettim şimdi sen bahsederken.
Az önce yazmaktan bahsettin, günlük yazdığından ve notlar aldığından bahsettin.
Bu sadece yazarlara ya da çevirmenlere özgü bir şey değil.
Hepimiz günlük hayatta yazıyı kullanıyoruz.
Ama bunu ne sıklıkla kullanıyoruz?
Kendi içe bakış yöntemi olarak kullanıyor muyuz?
Biraz o da benim kafamda şu an soru işareti oluşturdu.
Sence nasıl bir faydası olur ya da bize ipucu verir yazıyor olmak?
Şöyle ki... insanlar yazmak deyince genelde böyle işte sadece yazarlara has yok efendim işte o yazar, bu çizer falan gibi şeyler gibi aslında takıntılarla ve fazla betona dökülmüş kurallarla yaşıyorlar.
Halbuki yazmak Cenab-ı Hakk'ın hepimize nasip ettiği çok güzel bir melekemiz diyelim.
Ve bu şu işe yarıyor aslında.
Yazmak dediğimiz şey bizim şu ellerimiz var ve olmayanların da özel gereksizliğinde olarak mesela sesli dikti yöntemiyle her halükarda amaç şu.
Dünyayı manipüle etme araçlarımız, ellerimiz, ağzımız.
Bunlarla biz ne yapabiliyoruz?
Kendimizi ifade edebiliyoruz ya.
Ama genel olarak kullandığımız şey ne?
Kendimizi ifade etmek üzere. Hayatta ekspresif diyaloglar kurmak.
Yani işte kahve verir misin?
Ne haber, ne yapıyorsun? Onun dışında aslında bir de kendimizde bir iş diyaloğumuz var.
Yazmak her ne halde yapılırsa yapılsın.
Bu kendimize dair bir iç diyalog ve iç sohbet kurma yolu açıyor aslında.
Bu da şuna yarıyor.
Gün içinde kendimize dair bastırdığımız ya da artık böyle kendimize dair kabul ettiğimiz, böyledir dediğimiz o kadar çok şey var ki.
Bunlar illa değişmek zorunda değil bu arada.
Yani her yazmak bizi baştan yaratsın gibi bir şey demiyorum.
Ama bu yazma hali insanın içinden özellikle o kalemin kağıda değdiği anlarda düşünce akışını çok güzel rahatlatıyor, sadeleştiriyor.
Buna bir ifraz atmak gibi de bakabilirsin içiniz çok doluysa.
Ya da zaten düzenli yapıyorsanız da bu benim zaten kendimle sohbet aracım diye de bakabilirsiniz.
Dolayısıyla yazmak öyle yüceltilecek bir şey değil.
Yani yüceltilecekse de eğer gündelik hayatta faydası olması bakımından yüceltilmeli bence.
Çünkü bizde her şeyi özellikle yazmak gibi çok romantize ediliyor.
Hiç gerek yok. Yani hakikaten günün herhangi bir saati olur.
Bunda illa rutin falan da şart değil.
Ama orta uzun vadede bakıldığında hakikaten...
Ben kendimle bir kağıt kalem alıp ya da bir ses kaydıyla sohbete girebilen bir insanım.
Kendim ne düşündüğümü, ne hissettiğimi bastırmamaya çalışan bir insanım diyebilmek bence çok güzel ve faydalı bir şey.
Peki şeyi soracağım şimdi anlatırken şu takıldı aklıma.
Ben telefonun notlar kısmına yazıyorum daha çok.
El yazısıyla yazmak mı yoksa dijital yazı mı?
Yok kesinlikle el yazısıyla yazmak.
Çünkü o düşünce ve duygu birlikteliğini sağlayan bir şey.
Çünkü ister istemez orada yazılı bir harfler var.
Orada dökülmüş bir matbaa gibi düşünün.
Sen sadece oradakileri kullanabiliyorsun.
Halbuki tamam. elektrik, notepadlar falan filan da var da yine de o mesela atıyorum tablete yazarken o kalem yine de bir dijitalleştiriliyor ya sen çizdiğin an.
Ama öbüründe direkt kalem bu var ve oraya sen bir şey çiziyorsun ya da yazıyorsun.
Evet ve dolayısıyla hani elinin sadece lineal olmak zorunda kalmıyor.
O harfleri sadece yapmak zorunda değilsin.
Bir şey çiziktirirsin, oradan bir ok çekersin ona ama anında oraya etki eder.
O da insanı çok çok böyle hem rahatlatıyor Yani hayatın genel olarak neyin nerede durduğunu anlamasına daha çok faydalı oluyor yani.
Ben o zaman bir deftere deneyeyim kendime.
Kesinlikle. Kalemle deftere yazmanın öneminden bahsettik.
Bu öneriyi ben de dikkate alacağım.
Şimdi senin labirentinin biraz daha iç ve dış dengesini kurman üzerine olduğunu gördük.
Ve bunu sağlarken de aslında rutinler oluşturmak, yazı yazmak ve bu yazılarla beraber kendi içe bakış yöntemini geliştirmek olduğunu dinledik.
Hepimiz... Her gün hayata başlarken kendi öykümüzde aslında kahraman oluyoruz.
Burada kahraman olmak üzerine büyük bir sorumluluk yükleyerek değil.
Ama işte ben bugün hayattayım ve kendime anlattığım bir hikayem var.
Bu bir şekilde tutarlı bir hikaye.
Ve ben bugün de bu hikayeyi olabildiğince güzel yaşamak için ve etrafımdakileri de olabildiğince güzel yaşatmak için ne yapabilirim diye sorarken bir rutinlerin etkisi çok güzel olabiliyor.
İki bu yaşadıklarını bir kağıda kaleme kullanarak bir şeylere dökmek çok işe yarayabiliyor.
Ve de onun dışında da işte insanın yaşadığı hayattaki zorlukları karşısına çıktığı zaman bir gün elbet bundan binlerce yıl önce yaşanmış bir hikayenin bize mitolojik olarak aktarıldığı zamanki bir anda beliriverecek bir ip olarak da
yardım bize gelebileceğini hissediyoruz bence.
Bu sohbet için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Ben de çok teşekkür ederim. Sağ olun.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
