
S1 B11: Edebi Çeviri Bize Ne Sağlar? - Can Kantarcı
26 Mart 2025 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Çevirmen, editör ve yazar Can Kantarcı yeni bölümde sohbetimize eşlik ediyor.
Can, yaratıcı süreçlerinin nasıl şekillendiğini, zorlu kitap seçimlerinden yayınevleriyle olan iş birliklerine kadar tüm yönleriyle paylaşıyor.
📚 Özellikle çevirisini yaptığı iki kült romanın detayları bu bölümde:– Neuromancer (William Gibson)– Infinite Jest (David Foster Wallace)
⚙️ Bir kitabı çevirmek ne kadar yaratıcı, ne kadar teknik bir süreç?📖 Bir çevirmen kitap seçimini nasıl yapar?🏛️ Kendi akademik yolculuğu ve hayat seçimleri nasıl gelişti?
Tüm bu sorular ve çok daha fazlası, samimi ve derinlikli bir sohbetle Ariadne’nin İpi'nde seni bekliyor.
🎧 Bölümü şimdi Spotify ve Apple Podcasts'ten dinleyebilirsin!
#çeviri #CanKantarcı #yaratıcısüreçler #editörlük #neuromancer #infinitejest #kitapçevirisi #yayıncılık #psikoloji #edebiyat #Ariadneninİpi #TepemizdekiGölge
Transkript
Ariadne'nin Epi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum, yazar, editör ve çevirmen Can Kantarcı ile sohbet edeceğiz.
Hoş geldin Can. Hoş bulduk.
Nasılsın? İyiyim, sağ olun.
Siz nasılsınız? Ben de iyiyim, teşekkür ederim.
Öncelikle kısaca seni tanıtmak istiyorum.
Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat alanından mezun oldun.
Sonra Fulbright bursuyla Amerika'da Missouri Üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamladın.
Sonrasında İstanbul Modern'de uzun yıllar editör olarak çalıştın.
Tepemizdeki Gölge ve İdük adında yazarı olduğun iki kitabın, çevirmeni olduğun 20'den fazla kitabın var.
Son çıkış adında uzun metraj film senaryom var.
Şu anda ise Columbia Global Centers İstanbul İletişim Yöneticisi olarak çalışmaya devam ediyorsun.
Doğrudur. Güzel.
Şimdi ilk sorumla başlamak istiyorum.
Üniversiteye hukuk okumak üzere başlıyorsun bildiğim kadarıyla.
Sonrasında da işler değişiyor, biraz karar değişikliği yaşıyorsun.
Nasıl oluyor da edebiyat ve çeviri alanına geçiş yapmaya karar verdin?
Şöyle... Aslında yani çok küçük yaşlardan itibaren biraz klişe olacak ama okumaya da meraklıydım.
Yazmaya o kadar olmasa bile çok okuyordum.
Ama işte bu lise çağında bu lisenin başında insanlar ayrılırken işte fen matematik, Türkçe matematik, dil, sosyal falan derken orada böyle bir akıl zeka sıralaması yapılıyordu niyeyse Türkiye'ye has bir şekilde.
En akıllılar FM, biraz daha az akıllılar TM, sosyal ve dil olarak gidiyordu.
Dolayısıyla bizim ailede de fen matematik çok evla tutulduğu için anne babanın mühendis olmasından da dolayı biraz da herhalde.
Dil konusuna yani konusu bile açılmamıştı öyle söyleyeyim.
Ama ben tabii ki aslında dil okumak istiyordum.
Daha sonra hukuka girince 1999 yılında İstanbul Üniversitesi'ni tabii ki sevmedim.
Yani genel hukuk dersleri nispeten sevdim.
Özel hukuk dersleri hiç bana gelmedi.
Bir iki sene böyle biraz gider gibi yaptım.
Yani ama böyle öyle bir mış gibi ki.
Yani acayip büyük bir mış yani bu.
Sonrasında 2001 falandı herhalde.
Yok 2002'ydi. Böyle çok gitmemeye başladım.
Daha doğrusu kampüse gidiyordum falan da işte ne bileyim işte Çembeltaş'ta dolaşıyordum.
Oraları gezip öğreniyordum falan. Bir arkadaşım yakın bir arkadaşım çeviri yapmaya başlamıştı o sırada.
O da beni işte ayrıntı yayınlarına götürdü.
Oradan ben bir deneme çevirisi aldım.
O zaman da ayrıntı yayınlarının Yeraltı Edebiyatı diye bir tane serisi vardı.
Ve oradan da Tristan Hawkins diye çok genç yaşta ölen bir yazarın.
O zaman bana tabii çok genç gelmiyordu.
Ben bu sırada çünkü 22 yaşındaydım.
32 yaşında ölmüş falan.
32 yaş yani tam erken yaş ama yine de...
Az buz gelmiyordu yani. Onun Pepper diye bir kitabını verdiler bana deneme çevirisi olarak.
Ben de onu yaptım. Beğendiler.
Ama üzerine çok çalıştık tabii ki.
Çeviri hikayesi. Öyle başlayınca ben giderek kendimi çeviri vermeye.
Öyle hafta içleri çeviri yapıyordum.
Hafta sonları da Beyoğlu'na birkaç barda DJ'lik yapıyordum.
Öyle bir gizli çakma Clark Kent.
Süpermen yaşamı başlamış oldu ama hiç Süpermen falan değildim yani.
Tabii aileden gizli kapaklı bir şekilde hukuka gidiyorum deyip bunları yapıyorsunuz sonuçta.
Bir noktada tabii ki bu...
Belli bir satüre olma noktasına geldi ve 2004 yılında artık yeter olduk.
Yani karşılıklı herhalde bütün taraflar.
Bütün taraflardan kastım da ben, aile ve hukuk.
Ondan sonra Cuma. Ve sonrasında da bir arkadaşım da o zamanki hiç unutmuyorum işte Emre Barca.
O çok destek verdi bana çok inandı yani hakikaten.
Dedi sen edebiyat okumalısın yani.
Ve ben de hakikaten tamam dedim yani bir şekilde bu benim için çok yorucu bir şey olacaktı gerçekten.
Ailevi bir takım işte özel sebeplerden maddi manevi.
Ben dedim ki ben edebiyat okumak istiyorum.
Tabii ki çok büyük kavga gürültü çıktı.
Kalpler kırıldı yani oldukça.
Ama ben dedim ki okuyacağım yani.
Ve insanlar da bir şekilde haklı olduğumu görecekler.
Ve gördüler. Daha da görecekler.
Daha başındayız. Evet aynen.
Yani burada haklı olduğundan da kasıt şu yani aslında.
Kimseye böyle bir haklılık binası yıkmak değil de.
Yani sadece bakın bu da benim bahçem.
Ve ben böyle bir bahçe istiyordum kendime demek aslında yani.
Anladım. Ve sonrasında da tekrar üniversite sınavı.
Yabancı dil sınavı. Orta öğretim başarı puanı kırılması.
Dolayısıyla ilk başta bursu girememe.
Ama sonrasında başarı bursu alma.
Ve sonra da onu her dönem yapma zorunlu.
Tabii her dönem belli bir ortalamayı tutturman gerekiyor.
Dolayısıyla ben de işte hatta bu Bilgi Üniversitesi'ne geçiş yaparken kaydımı son anda sildirmek istiyordum.
İstanbul Üniversitesi'nden ki askere alınmayayım diye o zaman.
Bilgi Üniversitesi'nden kabul kağıdı geldi.
İstanbul Üniversitesi'ne gittim. Oradaki öğrenci işleri gülerek ve zevk alarak sen zaten atılmışsın dedi.
Dedim ne diyorsun? Hemen ver o zaman lise diplomamı ki oraya kayıt yaptırabileyim falan.
Neyse ucu ucuna öyle o şekilde hallettik.
Sonra da tabii ki İstanbul Üniversitesi'nden 4 üzerinden 1.5 neydi ortalamam galiba?
Bilgi Üniversitesi'nden oldukça sağlam bir şekilde alnımızın akıyla çıktık.
3.95 mi? Evet aynen öyle.
Güzel. Rektörün hatta yüzünü ağrıttık.
Ben bölüm birincisi olacağımı bekliyordum ama fakülte birincisi de olmuşum.
Sonra da bütün lisans programları eş birincisi olmuşum.
Genelde kızlar oluyormuş o.
Yeni bir kız olmuş tabii ki.
Ona bir şey olmamış da. Biz onunla eş olmuşuz en azından.
Yani aslında şey aileler açısından ben şöyle düşünüyorum böyle işte bizim çocukta bir karar veremedi işte ne bileyim ciddiye alınmıyor heves olarak görülüyor bölüm değiştirmek vs.
Ailene ciddi bir farkındalık hani bu çocuk ne istediğini biliyormuş hissiyatı getirmiştir herhalde mezuniyetin.
Evet hadi öyle diyelim. Öyle mi diyelim?
E şöyle bir şey. Şimdi ben 23-24 yaşında bırakmış olunca ve bütün artık yaşıtlarım atıyorum askerliğim bitirmiş.
Belki işlere başlamış o sırada staj yapıyor şudur budur.
Ben böyle acayip bir geri vites ve geriye gitme şeyi oluyordu.
Ve tabii ki o zaman insanlar işte arkadaşlarından tuttu.
O zaman kız arkadaşına işte akrabalarına kadar herkes işte bu sefer bitecek mi?
Bu sefer bilmem ne olacak mı?
Ne ne yapacaksın sen falan gibi.
Tabii ki şeyler çok söylendi o zaman yani.
Ama öyle zamanlarda derin bir nefes alıyorsun ve yani doğru yerde durduğunu bildiğin için de bunları artık bir şekilde kendine tahkim ediyorsun.
Kapatıyorsun. Güzel bir kale kuruyorsun olabildiğince dışarıdan pencerelerini ful kapatmadan yani.
Bence zor bir karar çünkü.
Keskin bir şekilde ben bunu istiyorum deyip orada devam edebilmek, sebat edebilmek bana zor bir karar gibi geliyor.
Herkesin yapamayacağı bir şey gibi de olabilir bence.
Biraz inat var orada.
İnat olacak hayatta.
Doğru şeyler için inat olacak.
Doğru şeyler için bence de.
Peki sonrasında çevirmenliğe devam ediyorsun.
Ama yayın evleriyle artık daha uzun mesailer yapmaya başlıyorsun.
Mesela işte hayvan çiftliği senin çevirinde var George Orwell'ın.
Orada mesela...
Yayın evleri neye dikkat ediyorlar çevirmen seçerken?
Tekrardan basılacak olan bir George Orwell eserinde.
Yani oradaki tek kriter aslında tamamen ekonomikti.
Çünkü George Orwell'in telifi bitmişti ve bütün yayın evleri George Orwell basmak istiyordu.
Bizde yayın evlerine öyle bir yaklaşım var.
Çünkü genel olarak bir şey varsa bizde de olsun.
gibisinden. Bu da anlaşılır bir kaygı.
Dolayısıyla işte yapı kredi yayınları gibi, işte iş bankası yayınları gibi.
Alfa'da kendi şey Alfa'nın bir sürü yayın evi var kendi çatısı altında.
Alfa basın yayın dağıtım altında.
Benimki de oradan Artemis'ten çıktı galiba.
Ama her markasının altından bir şeyler çıkarttılar.
Öyle bir şeydi yani o.
İşte bir tane de George Orwell'imiz olmuş oldu.
Ama ne kadar insan ulaştı bilmiyorum. Çünkü Artemis daha çok gençlere yönelik falan.
Gençler okuyordur herhalde. Belki liseliyle grubu.
Okusunlar. Peki sen klasikleri mi çevirmeyi seviyorsun yoksa daha yenilikçi güncel metinleri mi?
Ben güzel oldukça böyle bir kriter nasıl bir kriter bilmiyorum da doğru metin, güzel metin, kaliteli metin hangi çağda yazılırsa yazılsın ben onu çevirmeyi seviyorum çok.
İlgini çeken metin diyebilir miyiz?
Evet tabii ki. Senin ilgini çeken yani ilgini çekmeyen bir şey iş olsun diye yapmıyorsun.
Yok. Benim hayatım bunun üzerine kurulu genel olarak yani.
Yani nasıl diyeyim?
Bir şey iyiyse ve güzelse ben onunla dair bir parçam olsun istiyorum.
Bir de ben şuna inanıyorum.
Biraz bu her zaman işlemiyor ama ilk başta sana uzak gelen bir şeyi kendini zorla ama baya zorla yani kendini çok büyük stres yaratacak kadar zorla sevmeye başlayabilirsin.
Güzel. Bu da farklı bir perspektif.
Çünkü eninde sonunda onun seni güçlendireceğini bilirsin.
İlk başta zorlansan bile. Yani biraz bana öyle geliyor açıkçası yani.
Anladım. Peki en zorlandığın çeviri hangisiydi?
Galiba yakın zamanda bu Neuromancer kitabı çıktı.
Neuromancer zorlandığım çevirilerden de kesinlikle.
Çünkü o çok kült bir bilim kurgu romanı ama bir yandan da insanların genelde göz ardı ettiği bir şey var orada.
Bir ilk roman o. İlk romanda yazarlar biraz kendilerini fazla kanıtlamak isterler.
Ondan sonra bildikleri her şeyi ortaya dökmek isterler.
Yani William Gibson'da bence kurduğu dünya muhteşem ve çok...
Yani etkileyici, büyüleyici daha önce yapılmamış bir şey neredeyse.
O işte cyberpunk kültürünü ortaya koyması, tesis etmesi.
Neal Stevens'ın Snow Crash romanıyla beraber neredeyse onlar aralığında bir 8-9 yıl var galiba.
Çok etkileyici ama bir yandan da İngilizcesinde kurduğu dünyayı da İngilizce'de yani kendi ana dilinde yansıtmak istediği için dilin yapısına da.
Yani sadece içerik olarak değil biçem olarak da bir şey kurmak istediği için.
Ama bunu da bir yandan da bir ilk yazar olarak yaptığı için.
Bazı yerlerde çok güzel işlese de bazı yerlerde aslında biraz havada kaldığı ya da zorlama olduğu yerler olabiliyor.
Dolayısıyla hem böyle güzel bir şeyin zorlu güzel olmasını çevirirken zorlanıyorsun.
Ama bir yandan da bazen de abi çok kasmışsın böyle bir şey de yok artık yapma gözünü seveyim diye de oluyorsun yani.
Dolayısıyla onun İngilizcesini okuyan, ana dilini de okuyanlar da çok zorlanır.
Türkçesini okuyanlar da zorlanır.
Türkçesi okuyan zorlananlara da söyleyebileceğim tek şey bu çevirden dolayı değil yani.
Kitabın kendisi öyle. Aynen.
Karşılıklı bakın sonra konuşalım.
Peki şeyi soracağım.
Mesela bu da bu sabah geldi aklıma.
Japonca ya da Danca bir eseri illa o dilden mi çevirmek daha kıymetlidir?
Yoksa onun İngilizceye çevrilip sonra Türkçe'ye çevrilmesi mi?
Tabii ki ana asıl kaynak dil neyse ondan olması gerekir.
Orada kayıplar oluyor o zaman İngilizce'ye çevrilip sonra iki tur çevirdi.
Evet yani İngilizce olmak zorunda da değil.
Başka yani atıyorum Fransızca'ya çevrildiyse Fransızca'dan da olması tercih edilmez bence.
Orada şöyle bir şey var.
İngilizce çok... Analitik bir dil.
O nasıl diyeyim yani bir İspanyolca yazılmış bir romandaki o ne bileyim şimdi çok klişe olacak ama işte ateşi, kıvraklı, esnekli İngilizce'de ben aynı şekilde korunduğunu düşünmüyorum.
Yani o İspanyolca dilinden çıkan hedef İngilizce'nin atmosferine girerken bir şeyler yitiriyor bence.
Her dilden her dili yitirme olur tabii ki ama Türkçe bence daha kıvrak, daha böyle alevli ve daha muğlak bir dil.
O muğlaklık bazen işe yaramayabiliyor gündelik hayatın akışında.
Ama bu tür edebi eserlerin aktarılmasına çok güzel olabiliyor bence.
Tabii ki o yüzden tercih her zaman özellikle İngilizce gibi bir analitik dil yerine.
Ama mesela Almanca'dan İngilizce'ye çevirip çok tercih edilebilir bir şey.
Aynı dili ailesi. Ve ister istemez kayıp daha az oluyor bence yani.
Anladım. Ona göre tercihleri de yapıyordur yayın evlileri büyük bir ihtimalle.
Evet bazı yayın evleri yapıyordur.
Bazıları da belki yaptığını zannediyordur diyelim.
Peki. Şimdi senin asıl son beş yıldır, yok dört yıldır.
Beşinci yıldayız. Beşinci yılda olan David Foster Wallace'ın Infinite Jest adlı kitabını çeviriyorsun.
Ondan bahsetmek istiyorum.
Kitap oldukça kalın, bin sayfaya yakın ama bin sayfa olmasının dışında bilinç akışı tekniğiyle de yazılmış.
Bu teknik... Biraz zorlayıcı bir teknik olsa gerek çevirirken.
Yani bilinç akışı tekniği bazı olan yerleri var bazı yerleri değil.
Hatta çoğu yeri değil aslında.
Çünkü şöyle bir şey David Foster Wallace çok iyi anlamda kullanacağım da hesapçı bir yazar.
Yani ne zaman bilinç akışı kullanacağını ne zaman kullanmayacağını bilen bir yazar.
Şimdi roman dediğimiz şey düşünecek olursak bilinç akışı da işte modernist.
ekolden çıkan işte Virginia Woolf'tur işte James Joyce'tur.
Onların ilk kullandığı kullanmaya başladığı daha önce.
Ondan 300 yıl 400 yıl önce de var bazı roman örneklerinde işte Tristan Shandy'dir şudur budur ama o bir teknik.
David Foster Wallace'ın bu tekniği bazı yerlerde kullanıyor.
Ama işte zaten roman deyince İyi bir romansa eğer o, monolog değildir.
O aslında bir çoklu diyalogdur.
Yani o Bahti'nin dediği gibi bir kişi de karnavaldır.
Çünkü romanın en büyük üstünlüğü diğer türlere göre, edebi türlere göre bir sürü farklı sese çok güzel yer verebilmesidir aslında.
Ve çok büyük kapsamlı bir şekilde yapabilmesidir bunu.
David Foster Wallace bunu biraz abartıyor tabii.
Çünkü 1000 sayfa ve aslında 1079 sayfa tam söyleyelim.
Çünkü o her bir sayfa bir süre sonra şey gibi oluyor.
5'er litrelik damacana taşırsınız 20 dakika sonra artık bunun bir litresini birisi alsa üzerimden dersiniz ya biraz öyle bir durum var yani orada.
David Foster Wallace da böyle bir yarım milyon kelimelik büyük boy bir şey yazmış.
Ansiklopedik roman diye de geçiyor bu pek çok şeyi kapsadığı için.
Bunun atalarından ama yani erken dönem aslında bunların aralarında çok yok.
Thomas Pynchon diye bir yazar var.
Gravity is Rainbow diye yerçekiminin gökkuşağı diye belki bir gün çevrilir bilmiyorum.
Belki birisi çeviriyordur.
Belki. Belki birisi çevirecektir.
Hadi bakalım. Şey vardı bu arada araya gireceğim.
Yayın evini bekleyen çeviri eserler diye bir sayfa varmış.
Çevirmenler oraya çevirdikleri eserleri yüklüyor.
Yayın evleri de bakıyor.
Hoşuna giden kitap varsa hazır çevirisi olanları alıyor.
O sistemi biliyor muydun?
Yok hayır. Böyle hoşuna gideni çeviriyorsun oraya yüklüyorsun.
Asla yapmam öyle bir şey.
Yapmazsın. Hayır. O cehennemin hazır çeviri verilecek.
Sonra diyecek ki bu çeviri iyi değil.
Sonra yok ya da iyi ama şu kadar veririz falan diye.
Yani daha fol yok yumurta yokken.
konuşmanın tam tersi gibi oluyor biraz bence.
Yani yazar çevirmen önce soracak yayın evine.
Önce bir bakacak bunun hakları kimde.
Çünkü hani tam o kitap çevrilmemiş olabilir ama o yazarın belki başka işleri çevrilmiştir.
Bir en azından mesela işte ONK gibi işte Anatolia Agency falan gibi onlara bir soracak.
Eğer bu kadar peşine düşecekse.
Durduk yere kimse kafasına göre bir şey çevirmeye kalkmasın.
Yazık günah yani. Doğru.
Bence. Doğru öyle bir görüş de olabilir ama dediğim gibi çevirmenlerin arasında böyle bir şey olduğunu duymuştum.
Olabilir, olabilir. Sen peki nasıl cesaret ettin bu kitabı çevirmeye Infinite Jest'e?
Valla gözlerimi kapatıp üzerine çok düşünmeyerek ama bunu hayatta aldığım pek çok yanlış karar da dahil yani sonuçta.
Bazıları doğru çıkıyor bazıları yanlış.
Ama bir şey görüyorsunuz yani insan tek başına bırakılırsa kendisini pek zorlamaya yatkın bir varlık değil ya.
Ben bunu biraz bazen abartabiliyorum bazen kendimi fazla zorlayabiliyorum açıkçası.
Ama yine de temelde günün sonunda ya da ayın sonunda ya da yılın sonunda ya da ömrün sonunda baktığında zorlamak mı zorlamamak mı her zaman zorlamayı seçmeyeceğim ben yani.
Bu illa çok büyük kapsamlı ve büyük şeyler olmak zorunda diyeceğim.
Bu çok çünkü biraz erkek bir şey yani tamam mı?
Böyle o büyük proje falan bilmem ne yani bu penis boyu yarıştırması gibi bir şey aslında bu.
Öyle olmaması lazım.
Yani geriye dönüp baktığında bazen bazı şeyleri böyle yaptığını anlıyorsun ve görüyorsun.
O erkeklik...
kısmını bir noktadan sonra üzerinden kıyafet çıkar gibi bırakmak ve aslında sadece senin bu kendine yaptığın güzel bir şey ve insanların da faydalanacağı da faydalanmayacağı bir şey olarak düşünmek lazım bence.
Dolayısıyla zorlamak vakti zamanı bu dünyaya bir rahim ağzını ya da bir karnı zorlayarak çıkıyoruz bir şekilde yani.
Orada da var. İlla bu bir dikey, lineer ve penis olmak zorunda değil.
Çok güzel bir çemberin içinden çıkmak olarak da düşünebilecek bir şey bence ya da o çemberi kendin kurmak olarak düşünebilecek bir şey.
O zorlanmanın getirdiği çünkü insana bir güç geliyor ve şöyle bir şey oluyor yani hayat illa lineer ya da çember olmak zorunda değil.
Bir şekilde bir spiral.
Hani yaptığın hataları yeniden yapabilirsin.
Ama yaptığın güzellikleri de yeniden yaşayabilirsin.
Ve dolayısıyla o yaşamanın insana getirdiği şeyden kaçmamak lazım.
O zorlanmadan ve gerilmeden. Infinite Chess'de de biraz ben böyle kalkıştım.
Çünkü beni çok geliştireceğini biliyordum.
Ama çok büyük korkularım da vardı.
Neydi mesela? Bir yandan çünkü yazar olmaya çalışan bir insan olarak.
Şimdi David Foster Wallace'ın özelinde.
Özellikle onun tarzı insanı çok böyle bir şaşırtır tamam mı?
Bu adam ne kadar her şeye hakim.
anlatabiliyorum oha işte ecza da biliyor uyuşturucu da biliyor işte şirketleri nasıl işlediğini de biliyor yok efendim işte bir acının nasıl çekildiğini de biliyor falan diye böyle insanı teslim alan çok
böyle işte İngilizce geliyor kelimen all encompassing böyle tam her şeyle kuşatıcı bir yazardır ve dolayısıyla şöyle bir şeydir bu nasıl diyeyim sana böyle hani avatarın sonunda elini koyar ya eng o böyle karanlık gelir
burada karanlık bir şey yok ama başka bir güç var sonuçta O gücün kendini çevirmen olarak onu çevirirken ona tamamen teslim olmak da istemiyorsun yani.
Dolayısıyla toksik bir ilişkiye dönmemeli çevirmenle yazar arasında geçen.
Ve Dave Foster Wallace özelinde bu beni çok zorlayan bir şeydi.
Hani benim kendimde bir üslubum var. Ve tamam çevirmen olarak tabii ki sadığım.
Metne. Kocaman. Çünkü orada sen çevirmen olarak biraz hani dişil oluyorsun.
Sonra eril olarak oraya aktarım yapıyorsun bence.
Benim bendeki canlanması.
Güzel güzel bir yazı.
Dolayısıyla. İkisinin dengesini iyi tutturmak lazım.
Yani korunmak da lazım.
Baya kitabı doğururken geçtiği süreci anlattın sen şu anda.
Peki şeyi söyleyeceğim.
Bu Infinite Jest'te galiba çeviri için bir kaynak kitap mı var?
Çeviri yapabilmen için.
Yok öyle bir şey yok. Yani bu tür çok büyük kitaplarda.
Referans kitap mı var? Bu tür kitaplarda olduğu üzere James Joyce'un Ulysses'in de vardır.
Bu işte Thomas Pynchon Gravity's Rainbow gibi.
Ya da ne bileyim işte Oğuz Atay'ın Tutunamayanları gibi ya da Orhan Pamuk Kara Kitap gibi bu tür çok dolu çok yoğun kitaplar üzerine insanlar böyle rehberler ya da onları anlatan kitaplara yazarlar.
Ama bunun amacı illa yok çevrilsin ya da çevrilmesin gibi bir şeyden dolayı değil.
Bunu anlamak isteyen daha iyi anlasın diye.
Bunların bazıları daha akademik tonda olabiliyor.
Bazıları daha az akademik tonda olabiliyor.
İnfinite Jest döneminde ben kitabı çevirmeye başladığım sırada 3 tane falan rehber vardı ya da işte nasıl diyeyim kaynak vardı diyeyim.
Ben onların tabii ki hepsini okudum.
Onlar tabii ki romana dair idrakinizi daha genişletiyor.
Sizin daha hemhal olmanızı sağlıyor.
Öyle yani tabii ki okuduk okuyacağız yani.
Yok ben kitabı okudum çevirmeye başlıyorum.
Gibi değil. Ön çalışması vardır.
Asla yok. Peki yüzde kaçı bitti?
Bu sabah itibariyle yüzde 92'si bitti diyebiliriz bence.
Yani evet diyebiliriz.
%92'si bitti. Bundan sonraki güncellemelerde %9 kaldı, %7 kaldı yapacağım.
Kalanı söyleyeceğim. Artık kalanı söyleyeceğim.
Ben çünkü şunu hatırlıyorum.
2021 2 Ocak.
İlk sayfayı çevirdim. Sonra böyle durdum.
Geriye 1078 sayfa var.
Sen ne yaptın diye yani. Yeri dönemiyorsun.
Anlaşmanı yaptın mı peki?
Anlaşmanı bırakabilirsin.
Çevirmenler kitap bırakır.
Bırakmayacaksın sen. Soru seviyorsun.
Güzel. Şimdi senin yazarlığını yaptığın Tepemizdeki Gölge isimli kitaba geçelim isterim.
Kitap da bayağı Infinite Jest'e yakın.
700 sayfa sayısı olarak.
700 sayfa.
Ama çok akıcı.
Çok akıcı olduğu için de zaten bayağı okuyanı alıyor.
Ben ortaladım.
Yarıya geldim. Gayet güzel gidiyor.
Teşekkürler. Bu kitabın yazım süreci nasıl başladı ve devam etti senin için onu merak ettim.
Çünkü çeviri süreci başka bir şey, yazarlık süreci başka bir şey sanırım.
Evet yani şöyle ben ilk kendi bir şeyi yazmam.
Ramin Matin adlı çok yakın arkadaşım yönetmen onun üçüncü senaryo işte üçüncü film için senaryoyu sen yaz demesiyle başladı aslında.
Ben senaryo yazmaya çalışarak yazmayı öğrendim diyebilirim.
Dolayısıyla o senaryoyu yazmayı öğrenmeye çalışmanın getirdiği bir akıcılık bir ekonomi oluyor aslında.
Ama ekonomi deyip sonra bu nasıl 700 sayfa diyeyim.
Ama sahneleme bazında diyebiliriz en azından.
Ben öyle öğrendim yazmayı.
Ama daha sonra işte tamam filmi yaptık son çıkışı.
Ama kendim bir roman yazmak istiyordum.
Kafamda da çünkü hep böyle canlanan nasıl diyeyim böyle kendi üzerimden yola çıkarak onu şöyle bir santim kaydırsam nereye varır bu manyak?
diye bir şey vardı.
Tabii o sırada yaşadığım deneyimlerin falan da tabii ki bir etkisi oluyor.
Şimdi geriye dönüp bakacağı insan daha rahat görüyor.
Dolayısıyla işte böyle yazar olmaya çalışıp da beceremeyen adamın Tekin'in hayatına böyle çok tuhaf, çok mükemmel, çok cazibeli bir kadının girmesiyle nerelere doğru gider ve bu adamın aile mesleğiyle kendi yapmak istediği yazarlık
mesleği arasındaki cereyandan nasıl bir şey doğar diye bir şeyler çalışıyordum.
Ama işte böyle işte Bir şeyler yazıyorum.
Egzeler tabloları oluyor. Şu oluyor bu oluyor.
Böyle bir elim korkak. Çünkü roman yazıyorsun.
Senaryo yazarken her zaman şu var.
Bir yönetmen çekecek yani tamam mı?
Sen tabii ki düzgün yazmak zorundasın da.
Sonuçta sanat yönetimi var.
Bunun makyajı var. Oyuncusu var.
Her şeyi var yani. O daha büyük ekip.
Burada yalnızsın yani. Burada yalnızsın.
Ve şey gibi bir şey.
Kimse bana gelip hadi sen bir roman yaz da basalım demedi yani.
Sen kendin diyorsun ki benim kafamda benim çok ilgimi çeken bir şey var.
Ben bunu yazmak istiyorum diyorsun. Sonra da ben bunu niye yazmak istiyorum diye kalıyorsun yani.
Sonra ne oldu? Ben işte bir yandan müzede çalışırken oradaki boşluklarımda falan bir üzerimden o korkaklığı atmaya çalışıyorum.
Bir ses bulmaya çalışıyorum. İçimde birisi var buna dair.
O hikayeyi anlatmak isteyen onu bir üçüncü tek iş arası anlattım başta.
Sonra işte olmadı.
Böyle bir oldu ama olmadı.
Üçten bire geçtim tekrar falan Fransa'ya.
Daha önce işte senaryo bursuyla gidip kaldım.
3 ay yaşadım Fransa'daki bir merkeze.
Bu sefer kendi biriktirdim parayla gittim.
Orada ama sadece 5 günüm vardı 3 ay yerine yani.
O 5 günde hakikaten 30 bin kelime yazdım.
Orada bir şeyler ortaya çıktı. Ama böyle 2017 sonuna kadar ben böyle bir 110 bin kelime yazdım.
Bunun ilk halini. Doğal aptallıkladı hatta.
Tam olmadı böyle yani.
Böyle oldu ama böyle maratonu kusarak bitirirsiniz ya.
Böyle la diye bitti yani.
Sonra 2017'nin sonuna doğru ben burada elimde güzel bir malzeme var diye biliyordum ama tam oturtamıyorum böyle işte.
Çünkü başaları çok güzel.
Ortasında bir şey var. Herif komik bir herif.
Çok çapsız.
İşte sonra ne yapacağım, ne edeceğim diye 2017'nin sonunda çalıştım.
çalışıyorum falan. Böyle bulamıyorum ama yani.
2017 Kasım oldu.
Aralık oldu. Sonra 2018 Ocak oldu.
Ben yine böyle bir şeyler deniyorum falan filan.
Sonra 2018 Ocak ortası oldu yanlış hatırlamıyorsam.
Eski eşim Senem dedi ki Can ben hamileyim.
Ben dedim ki oha annes benim Tabii ki hamilelik sevincini falan.
Oraları geçiyoruz. Oralar oldu bu yaşandı.
Benim bunu bitirmek için 9 ay süren kaldı.
9 ay süren var yani bu kesin bitecek.
Ama bu şundan dolayı buradaki kriter şu tabii ki.
Nasıl diyeyim? Roman yazılır elbette.
Yani asıl şu ama şimdi insanlar genelde özellikle bu erkeklerde bayağı var yani bence.
Yapamadıkları bir şeyin acısını hayatta başka bir şeye aktarmak.
İnsanlar da yani ya işte ben şunu yapacaktım ama.
çalışmak zorundaydım. Bunu yapacaktım ama engel olundu.
Hep bahaneler. Çocuğum doğdu falan.
Dedim ki bak madem öyle 9 ayın var.
Çocuk doğduktan sonra bir süre zaten iptal olacaksın.
Ne yap ne et. Şunu yazmayı becer yani.
Öyle öyle düşünürken tabii çok büyük bir tutuşmayla düşünür oldum yani.
Dedim eskisi gibi Fransa'ya gidemem.
Para ayıracaksam çocuğu ayrılacak.
Benim ne avantajım var dedim. Evimin iş yerine yakın olması.
Yürüyerek 20 dakika. O zaman sabah işte 6.45'de kalkarsam 7'den 8.30'a kadar 1.5 saatim var.
Ama bu 1.5 saat roman yazmak için yeterli bir süre değil.
1.5 saatimden hakkını nasıl verebilirim?
Sonuçunu düşündüm. İnsanlar neyin 1.5 saat hakkını veriyorlar?
Ya para verdilerse spor ya da yine para verdilerse psikiyatrist ya da psikolog.
O zaman da benim kemiksi 1 saatim var ve bu karakter başına gelenleri bir tane psikoloğa anlatacak.
Diye. Sonra işte 2018 Ocak sonundan, Şubat başından işte Eylül sonuna kadar her gün kalkıp hafta işleri kalkıp yazdım.
Her bir bölüm bir terapi seansı.
Aynen öyle. Öyle olunca da işte Eylül ortası gibi bitti.
Ekim başında da Doğu Bey doğdu.
Oğlun oldu. Evet, oğlum oldu.
Harika. Yani Doğu için de anlatacak çok güzel bir hikaye bence babam.
Benim büyüme sürecimde, anne karnımda büyüme sürecimde o da kendi kitabını büyüttü gibi.
Tabii, tabii. Güzel bir hikaye olur bence büyüdüğünde.
Büyüyünce bayağı eğleneceğini düşünüyorum yani.
Tabii ki her zaman çok güzel bir hissiyat.
Oğlum büyüyünce bunu okuyup anlayacak, yaşa gelince okuduğunda ne düşünecek diye.
Onu çok tabii merakla bekliyorsun.
Umarım okur. Ya okumazsa?
Ya okumak zorunda. Kesin okumayacak.
10 yıl sonra konuşalım.
Hep böyle şeydir ya bir şey yapar diye beklersin çocuk ve yapmaz.
İnatla yapmaz. Orada ters psikoloji.
Hiçbir şey demeyeceğiz. Orada bir şey demeyeceksin.
O kendi merak etsin. Evet.
Harika. Ya bu arada şey böyle terapi sahnesi olarak terapi süreci olarak gidiyor ama terapisti sürekli trollüyor karakter.
Böyle terapisti bayağı rahatsız eden yorumlarda bulunuyor falan.
Ben de okurken aklıma şey geldi bir tweet vardı.
Terapist her şeyi anladı benim geri zekalı olduğumu falan diyor ya.
Evet. O tweet geldi aklıma.
O yüzden kitabı bayağı eğlenerek okuyorum yani gülerek okuyorum.
Çok sevindim. Şimdi son soruma geliyorum.
Seni en çok dönüştürdüğünü düşündüğün edebi eser hangisiydi?
Bir tane değildir muhtemelen.
Ama böyle hani lise, üniversite yetişkinlik dönemi diye düşünürsen birkaç tane kitap önerebilir misin?
Ya da seni etkileyenleri söyleyebilir misin?
Türkçe edebiyattan Oğuz Atay'ın tutunamayanları değil de tehlikeli oyunları.
O çok acayip etkilemişti.
Basılı bir daha böyle roman gibi roman o gelmişti bana.
Tutunamayanlar çok etkileyici ve büyük bir teknik başarı bir sürü şey de var da tehlikeli oyunlardan çok etkilenmiştim.
İngilizce edebiyattan J.D.
Salinger'ı tabii ki o zaman o yaşta okuyan herkes gibi çok etkilenmiştim yine Çavlar Tarlası'nın çocuklardan.
Ve de tabii ki Ursula Leguin'in yani herhangi bir kitabı diyeceğim.
Yani o zaman o kadar çok okudum ki.
Ama Yerdeniz'in Yeri Ayrıdır, Karanlığın Sol Eli.
Ha onu okumadım. Bence gelmiş geçmiş yazılmış en güzel romanlardan birisi yani.
Ben lisede Müyüksüzleri okumuştum.
O bir zaten aa ne oluyor ya böyle bir dünyam varmış falan diye böyle bir şaşırıyorsun Müyüksüzlerle.
Sonra Yerdeniz'e geçtim ama bahsettiğin kitabı bilmiyorum.
Çok çok iyidir o da çok tavsiye ederim yani.
Çok teşekkür ederiz Can.
Hem verdiğin bilgiler için hem de kitap önerilerin için.
Bir sonraki bölümde tekrar görüşmek üzere.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
