
S1 B1: Sembol Dili Bize Ne Sağlar? - Senem Sekban
14 Ocak 2025 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
"Sembol kendisi ortada olup hakikati arkada gizleyen demek."
İlk bölüm konuğumuz, Senem Rabia Sekban.
Kendisi küratör, sanatçı ve meditasyon uzmanı. Uzun yıllar İstanbul Modern’de çeşitli çağdaş sanat sergileri ve etkinliklerde küratöryel çalışmalarda bulunmuş, şimdilerde ise ortak kurucusu olduğu Bi Acayip Hâne'de bu deneyimleri genişleterek meditatif programlar yürütüyor. Sanatsal ifade araştırmaları, etkinlikler, inzivalar, tasarım ürünleri ve yaratıcı ifade çalışmalarını geliştirmeye devam ederken Hâne’de bestelerini ve resimlerine çalışamaya devam ediyor.
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'a hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün ilk konuğum Senem Rabia ile sohbet edeceğiz.
Hoş geldin Senem. Nasılsın?
Hoş bulduk Mukadder.
İyiyim. Sağ ol. Sen nasılsın?
Ben de iyiyim. Biraz heyecanlıyım ilk bölüm olduğu için.
Ama seninle beraber olması da bir yandan içimi rahatlatıyor.
Şimdi kısaca dinleyenlere seni tanıtmak istiyorum başlarken.
Seni çok farklı gibi görünen ama birbirini besleyen alanlardan uzmanlıkların var.
İlki uzun yıllar İstanbul Modern'de küratör olarak çalışmışsın.
Devamında yoga eğitmenliğin, eş zamanlı olarak meditasyonlar ve rüyalarımızı anlamaya dair eğitimlerin, atölyelerin oldu.
Ve bir de tabii müziğin ve resminle sanatsal üretimlerin var.
Bunlar çok hoş ve kendini tanıma sürecinde de oldukça besleyici alanlar.
Ben geçtiğimiz aylarda rüyalarımızı anlama, yaratıcı yanlarımızla temas edebilme ve kendimize daha yakından bakmak adına 5 haftalık bir atölyeye katıldım senin düzenlediğin.
Katılımcılar da çok besleyiciydi.
Senin anlatımların, hazırladığın kitapçıklar çok değerliydi.
Podcast'ın hazırlığı sırasında da bana büyük ilham verdi bu eğitim.
Şimdi ben son birkaç yıldır bu masallar, mitler ve rüyalarla ilgili...
Çok güçlü bir sembol dili olduğunu fark ediyorum ve eğitimde de bundan bahsettik zaten.
Sana sormak istediğim ilk soru sembol dili bize ne sağlıyor?
Neden böyle bir şey insanlık aleminde ortaya çıkmış?
Semboller tabii şöyle çok geniş dolu dolu bir kavram olmakla birlikte sembol kendisi ortada olup hakikati arkasında gizleyen demek.
Dolayısıyla biz bir rengi bir sembol olarak ele aldığımızda rengin mesela bize gösterdiği arkasında sakladığı bir sürü şeyi anlatmasını bekliyoruz.
Ya da bu mesela bazı işaretler çok kadim kültürlerden günümüze ulaşan işte ne bileyim güneş sembolüdür ya da belirli görüşlerin sembolüdür.
Bir sürü bir sürü kültürde farklı farklı sembollerle karşılaşıyoruz ama bunun özelliği rüya.
Katmanından bakacak olursak evvela her insan kendi hayatında duygularıyla tanıştığı anda ilk kez duygularına temas ettiğinde o duygunun bütün bir hikayesini orada olan
detayları anlatmaktansa bunu ona hatırlatacak bir imgeyi o an etrafında olan bir imge olabilir.
O an etrafında olan bir ses olabilir.
Bunu o duygunun ve hikayenin kendisiyle klasörlüyor diyebiliriz.
Yani rüya katmanında böyle olur.
Mitolojilere bakacak olursak, oradaki tabii ki mitolojik anlatımlar tamamen sembollerle dolu.
Burada şu önemli, mitoloji aynı zamanda çok derin arketipleri de barındırıyor.
Ve insan türünün aslında bütün hayatı boyunca yaşanmış olan evrim sürecinde, şahit olduğu bütün zorluklar, üstünden geldikleri, geçtikleri, doğayla olan ilişkisi.
Bunların her birine bir karakter koyduğunda aslında mitolojik hikayeler bize insan hallerinin, olası insan hallerindeki potansiyeli daha doğrusu yani insan hallerinin...
potansiyellerine doğru bir anlayışı bize sunuyor.
Ne bileyim bir Zeus'a da baktığımızda bir şeyi anlatırken işte Ariadne zaten bizi sağ olsun ipiyle buraya kadar getirdi ve çok derin anlamlar barındırıyor.
O yüzden mitolojik hikayeler böyle baktığımızda bize kendimize dair insan hallerini...
olası duygularımıza dair çok fazla şey söylüyor.
Bu yüzden rüyalarda da çok değerli.
Yani bazen bazı kişiler çok kolektif rüyalar görürken bazıları çok bireysel rüyalar da görebilir.
Bireysel sembollerini tanımak kendi rüyaların üzerinde çalışmakla başlıyor tabii ki.
O yüzden birinin yılan sembolüyle benim yılan sembolüm aynı olmayacaktır.
Mümkün de değil.
Peki burada rüya dışında mitlere gelecek olursak her kültürün kendine ait bir miti var.
İşte İskandinav mitolojisi var, Türk mitolojisi var, işte en bildiğimiz Yunan mitolojisi var.
Bize daha sık anlatılan ya da filmlerde vesaire gördüğümüz.
Şimdi bu mitolojilerde atıyorum yılanı birisi şey anlatırken, sağlık sembolü olarak anlatırken bir diğeri düşman gibi anlatabiliyor.
Kültürler de aslında...
Bireyler gibi kendine ait anlamları var ve sembol sürekli değişiyor değil mi?
Evet şöyle aynen değişiyor fakat tabii ki arketip olarak bazı imgeler çok eski zamanlardan beri günümüze ulaşıyor.
Yani mesela yılan tam da bunun karşılığını verir bize.
Çünkü o kadar eski zamanlardan beri insanın hayatında ilişki kurduğu bir canlı olmuş ki içinde taşıdığı şifa gücü, zehir potansiyeli.
Dini ve mitolojik hikayelerde çok fazla karşılık buluyor.
Çünkü insanın hayatında zaten yeri olan bir varlık.
Ama mitolojilere baktığımızda mesela Sümer mitolojisi, işte Mezopotamya, Asya gibi kültürlere gidelim ya da Güney Amerika, Kuzey Amerika, İskoçya,
İrlanda yani Avrupa'nın belirli yerlerinde, Rusya'da şunu görmek çok mümkün.
Bu imgelerin, bu sembollerin Aslında çok ortak hikayelerden beslendiğini görüyoruz.
Çünkü en temelinde insan doğayla kurduğu ilişkiye odaklanıyor.
Mevsim döngülerine bakıyor.
Ne bileyim bir güneşin aslında belirip kaybolması, kışın karanlığın gelmesi, işte bizi Persephone'ye.
Ne bileyim bir bahar uyanışı bizi işte Dionysos'a götürüyor.
Oysa ki bunlar altında her zaman o doğayla insanın kurduğu ilişkide döngüleri gözlemleyerek onları karakterleştirmesinin de payını aslında görüyoruz.
O yüzden Sümer mitolojisinde işlerle Temmuz mesela yani Temmuz ayına adını veren o yaz güneşi, onların arasındaki aşk, işte yerin altında gömülü kalır sonra tekrar çıkar.
Biz de burada Venüs'ü görürüz.
Venüs'ün adı Sümer mitolojisinde değişir.
Mısır mitolojisinde yine aynı hikayeleri aslında görürüz.
Çünkü bu çok temelde adları, hikayelerindeki detaylar değişse de...
İnsanın doğayla ve yaşamla kurduğu ilişkide tam olarak geliştirdiği temel prensipler gibi geliyor bana.
Peki kendimize dair bu sorular, anlam bulmayla ilgili hikayeler ya da gördüğümüz rüyalar neden bize açıkça gerçek anlamıyla değil de daha soyut bir
yerden sembol diliyle mesaj vermeye çalışıyor?
Bununla ilgili bir fikrin var mı?
Şöyle mesela bunu tabii ki bir sürü farklı bilim alanı çok farklı şekillerde yorumlayacaktır ele alacaktır ama benim hissettiğimi söyleyebilirim.
Bu da şöyle geliyor bazen insan dışarıdan beslenmeye yani hazıra mesela çok alışabilir ama içimizdeki iç kaynaklarla temas ettiren
bir şeyi semboller. Çünkü bizi biraz düşünmeye, biraz hissetmeye davet eder.
Bu, bunun sendeki karşılığına dair bir tefekküre davet eder.
Sana bunu lap diye verse, o zaman zaten herhangi sokakta gördüğün gündelik bir nesne gibi görüp geçeceksin belki.
Sendeki o içerideki yankısını, içerideki varlığını...
Göremeyeceksin çünkü dikkatine dokunmamış olacak.
Ama sembol sana o kadar derin bir hissediş veriyor ki aslında aynı aşık olmak gibi.
Birine ilk aşık olduğunda nasıl ki böyle bu hissin neye benzediğini, onun nesini sevdiğini kendine anlatamazsın, bilemezsin.
O zaten ilhamlar verir onu anlamlandırma ve anlatma çabası.
Aynı onun gibi bir sembol ile karşılaştığında da ya derin etkileyici bir rüya gördüğünde de ya bu bende bir karşılık buluyor ama bu ne?
Bu ne sorusu ben kimim sorusuna da aslında davet ettiği için bizi düşünsel davet olarak alanına davet eder.
Bu bir düşünsel davet.
Davet ettikten sonra o davete icabet etmek ya da etmemek bize kalmış oluyor.
Aynen öyle. Çünkü hazıra alıştığında dış kaynaklarla beslenmeye ve tüketim üzerine gidiyoruz.
Ama oysa ki insanın içinde yaratıcı bir potansiyel de var.
Ve kendi anlam arayışlarımızda bizim manamızı yani bizim anlamlandırmalarımızı da tanımamız kendimize dair bir iç görüyor.
Ve o hissedişle kolektifte olan bilinç dışı diye Jung'un tanımladığı o...
kolektifin belleği mi desek hissi mi desek onu tam tanımayamıyorum ama kolektif bilinç dışı diye de geçiyor.
Aynen o kolektif bilinç dışından bize akmakta olanı hissetmemiz gerekiyor.
O yüzden de içeride bir şey gibi hissedişe kap açmak gibi.
Yani işte ben dün gece gördüğüm yılanlı rüyayla iki yıl önce gördüğüm yılanlı rüya başka şeyi sembolize ediyor olabilir.
Çünkü mevsimi farklı.
Benim o anda hissettiğim duygu farklı.
Bendeki yılan klasörü farklı değil mi?
Aynen öyle. Bir de düşünsene şimdi mesela diyelim ki çölde geziye gittin.
O gece gördüğün rüya.
En temelde şunu söyleyebiliriz.
Hindistan'da yaşayan birinin ya da Amazonlar'da yaşayan birinin gördüğü yılan imgesiyle bizim şehirde yaşayan biri olarak gördüğümüz yılan imgesi aynı değildir.
Dolayısıyla herkesin sembolü bireysel hayatında böyle ele alınmalı.
Yani kolektif imgelerden hariç olarak detaya indiğimizde.
Ama bir yandan tamam böyle bakarken dediğin gibi senin geçen sene gördüğün ya da nerede uyurken gördüğün, kiminleydin, ne yaşamıştın o anda yılanlar bir film izlemişsindir uyduruyorum yani.
Dolayısıyla o yüzden kendini yakın takip etmek çok değerli.
Sen ne hissediyorsun? Her zaman hissedişle birlikte gelişiyor çünkü sembolün anlamlanma çabası.
Bu yakın takibi de biraz yazarak yapabiliyoruz galiba günlükler.
Aynen öyle günlükler en sevdiğim konu.
Çünkü ben mesela tam da bu podcast'in konusuna uygun olacak şekilde hani zorluklardan geçmek hani üzerine konuşuruz diye açmıştık seninle sohbetimizi.
Şimdi ben hayatımda bütün sancılarımı yaşarken ilk ergenlik sancısı ya da evin içerisinde ailenle kurduğun o en temel ilişkideki anlaşıldığın anlaşılmadığın, kendini yalnız hissettiğin,
ilkokula başladığında falan yani bütün o insanın hayata karışma yolculuğunda yaşadığı sıkıntılara bakarken ben gerçekten günlüklerle...
En temelde kendimi iyileştirdim galiba.
Yani gece yazardım, gündüz yazardım, yazardım da yazardım.
O arkadaşım bana bunu dedi, bugün bunu gördüm, bugün kelebek gördüm.
Sonra bu derinleşti biliyor musun Mukadder?
Yani o günlük tutma alışkanlığı zamanla mesela ergenlik döneminin sonlarında, ilk aşklar, ilk meraklar hayata, işte dünyayı ufkuna açacak olan bütün o yaşam enerjisinin içinde hissettiğin
o zamanda Bütün sorularımı günlüğe soruyordum.
Sonra ne fark etsen beğenirsin.
Kendi sembol haritan mı çıkmış?
Aynen öyle. Aynen öyle.
Sorduğum soruların geriye dönüp baktığımda özellikle üzerine çalıştığımda bunların ardından rüyasını görmüşüm.
Rüyamda bir cevap almışım.
Rüyamda gördüğüm günüme bir ilham olmuş.
Bunların arasındaki ilişkiyi fark ettiğimde yol gerçekten ciddi anlamda farkılaşmaya başladı.
Çünkü soyut olanın aslında elle tutulur değil de Yani gözle görülenin ötesinde bir şey olduğunu hissetmeye başladım.
İşte o aslında hayatla kurduğumuz, kendimizle kurduğumuz bağın yeri de benim için günlüklerle kuruldu.
Soyut olan sanatı davet etti.
Soyut olana bakınca rüyaları daha iyi anlamak istedim.
Çünkü burada bir şey var, burada bir şey var diye.
Ve aslında içimdeki en küçük sanatçının yolculuğu da orada başlamış oldu diyebilirim.
Şimdi ben de sana şunu sormak istiyorum hazır ben bu kadar konuşmuşken.
Ariadne'nin ipi koydun programın adını.
Bize birazcık hepimiz için Ariadne'den bahsetsen mesela nedir bu Ariadne'nin ipi?
Mitolojideki yeri biraz duysak çok güzel olur.
Belki sonra bütün bu konuştuğumuz bağlamlar üzerinden derinleşiriz beraber.
Tabii ki. Şöyle ki Ariadne'nin ismini ilk olarak...
Ben Kirke kitabında okudum.
Ve orada böyle tatlı tatlı oyuncaklarıyla oynayan, işte oradaki bilginle sürekli iletişimde olan pırıl pırıl bir kız, küçük bir kız meraklı, ilgili, her şeyi merak
ediyor, öğrenmeye çalışıyor.
Böyle bir kız. Sonra derken başka başka yerlerde Ariadne ile ilgili bilgiler edinmeye başladım.
Ondan sonra aslında bir sürü filme, diziye...
Kitaba konu olduğunu da fark ettim.
Sonrasında neymiş bu hikaye diye okumaya başladım.
Kral Minos, Girit adasının kralı.
Ve bir gün tanrılardan ona beyaz bir boğa geliyor hediye olarak.
Sonra Poseidon diyor ki büyük tanrılardan bu boğayı bana kurban etmeni istiyorum.
Ama boğa o kadar güzel ki Minos onu kurban etmek istemiyor.
Ve sonra tanrıları kandırabileceğini düşünüp başka bir boğayı...
kurban ediyor ve o boğayı da saklıyor.
Ama bunu fark eden Poseidon diyor ki ben bu Minos'u cezalandırmalıyım ve onun başına bir çorap örmeliyim.
Ve sonra Kral Minos'un pesifaye eşi pesifaye boğayı görüyor ve ona aşık oluyor.
Tabi mitolojik hikaye olduğu için geldik sembol kısmına.
Ona aşık oluyor ve sonrasında önlenemez bir tutku hissediyor ve boğayla birlikte oluyor.
Bu birliktelikten Pespai'nin yarı canavar, yarı insan şeklinde bir bebeği oluyor.
Ama bu bebek çok aç.
Bunu kafese koyuyorlar, yiyecekler veriyorlar, besleyemiyorlar çünkü fazla aç.
Ve en sonunda Minos diyor ki bu canavarı bir şekilde hapsedelim.
Girit'teki bilginlerden Daidolos'a gidiyor.
Diyor ki Daidolos bize öyle bir sistem kur ki...
Bu yaratık, canavar çıkamasın.
Bu arada canavarın adını da Minotaur koyuyorlar.
Minos ve Taurus. İşte Minos kralın ismi, Taurus da boğa.
Bu ikisinin birleşiminden Minotaur konuyor.
Ve sonrasında bu boğayı hapsedecek, bu yaratığı hapsedecek bir yer yapmasını istiyor.
Daidalos bir labirent tasarlıyor.
Ama bu labirente girdikten sonra içinden çıkmanız mümkün değil.
Labirentin ortasına Minotaur'u yerleştiriyorlar ve ondan sonra Daedalus'un bir çıkış yolu var kimsenin bilmediği.
Kendisi çıkıyor ve her sene bazı anlatılara göre 9 senede bir 7 erkek 7 kız buraya gönderiliyor labirente
Minotaur'u beslemek için.
Sonra kızları Ariadne doğuyor.
Ariadne doğduktan sonra sürekli bu labirenti merak ediyor ama nasıl girileceğini, nasıl çıkılacağını bilmiyor.
Ve Ariadne bu bilginin Daidalos'u çok seviyor.
Onunla işte müzik aletleri keşfediyorlar, oyunlar oynuyorlar vs.
Daidalos da onu kızı gibi görüyor, çok seviyor.
Neyse günler geçiyor.
Yine Minotora, Atina'dan 7 kız, 7 erkek genç geliyor kurban edilmek üzere.
Aralarından birisi Teseus adında bir genç.
O da Atina'dan yola çıkarken ben bu duruma son vereceğim ve artık ülkemden hiçbir genç buraya kurban edilmeyecek diyerek yola çıkıyor.
Güçlü, kahraman özelliklerine sahip ama bir eksiği var.
Güçlü olmuyor bu işler.
Teseus'un burada bir zeka geliştirmesi lazım.
Labirente girdikten sonra çıkışla alakalı hiçbir fikri yok.
Sonra Ariadne Teseos'u görüp ondan çok hoşlanıyor ve onu o labirentten kurtarmak istiyor.
Gidiyor Daidalos'a yalvarıyor.
Diyor ki ne olursun bu labirentten nasıl çıkılacağını öğret.
Ben Teseos'u kurtarayım ona bu yöntemi söyleyeyim.
Sonra Daidalos diyor ki tamam diyor sadece bunu sana söyleyeceğim kimseye bahsetme.
Teseos'a anlatabilirsin.
Sonra Ariadne diyor ki eline bir ip yumağı al.
İp yumağını girişe bağla.
Kendin labirentin içinde ilerledikten sonra Minotaur'la karşılaştıktan sonra geri çıkmak için ipi takip et.
Sararak yumağını geri dön ve kapıya ulaşacaksın.
Teseus Ariadne'nin söylediğini yapıyor ve labirentten çıkan ilk kişi oluyor.
Minotaur'la da tabii karşılaşmasını yaşıyor.
Onu yok ediyor.
Labirentten çıkabiliyor.
Sonrasında tabii Ariadne bunu yaparak babasına ve tanrılara karşı gelmiş oluyor.
Sonrasında Theseus ülkesine geri dönecek artık gemiye binerken Ariadne'yi de yanına alıyor.
Diğer gençlerle beraber yola çıkıyorlar ve bir adada dinlenmeye karar veriyorlar.
Bu adaya Naxos adası diye geçiyor mitolojilerde.
O karar verdikleri durdukları yerde...
Uyuyorlar. Sabah olduğunda Ariadne uyanıyor.
Ve Teseus da yok. Herkes gitmiş.
Onu orada bırakmışlar. Neden orada bırakıldığına dair şeyler var.
Farklı bilgiler var.
Dedikodular. Dedikodular var.
Mitolojik dedikodular. Ama tabii orası kesin değil.
Ariadne orada üzgün bir şekilde kalmışken.
Çünkü babasından gelen prensesliği reddetti.
Sevdiği adamın peşinden gitti.
O da onu yalnız bıraktı, tek başına kaldı.
Tek başına kalışıyla beraber üzgün bir şekilde otururken gene farklı anlatılara göre iki tane sonu var.
Ariadne orada ölüyor.
Sonlardan birine göre Dionysos yani şarap ve zevk tanrısı ona aşık oluyor.
Evleniyorlar ve Ariadne yarı ölümsüz, yarı tanrı karakterlerden birine dönüşüyor.
Ve en sonunda da gökyüzünde bir...
Takım yıldızına dönüşüyor.
Çok güzel hikaye.
Hakikaten çok çok derin konuşulacak şeyler var üzerinde.
Böyle kendi anladığım kadarıyla içeriden psikoloji tarafından bakıyorum, sanat tarafından bakıyorum, kahramanın yolculuğu tarafından bakıyorum.
O kadar günümüzde buna karşılık konuşulabilecek alan var ki çok muazzam.
Yani tabii mesela Ariadne bir rüya görüyor olsaydı bunu nasıl yorumlardık?
Bir labirent var, bir ip var.
Evet evet böyle anlatırdım muhtemelen sabah kalktığında.
Ben rüyamda birini gördüm, aşık oldum işte falan hani bir şekilde.
Minat orada abisi değil mi aslında?
Aslında abisi evet. Aynen ve tabii mesela şey var burada.
Hani gerçekten Ariadne bana bu rüyayı anlatıyor olsaydı sorardım.
Peki Ariadne senin için bu an ne anlama geliyor?
Sen boğayla nerede karşılaştın?
Ailende boğanın önemi nedir?
falan diye oturur uzun uzun konuşurduk onun kişisel sembollerini anlamak için.
Ama bu ip ilginç mukadder.
Çünkü ip başka kültürlerde de rüyacılıkta ve özellikle kadın bilgeliğinde hepimizin rahminden özellikle bir iple yukarıda bir nineye bağlı
olduğumuza inanan bir görüş var.
Rüyacılıkta hepimizin yine iplerimizle yaşamsal olarak o...
Yukarıdaki bir örgücüye bağlı olduğumuz inancı var ki Freud'un da araştırmalarında ve çalışmalarında bahsettiği bir şey bu örgücü.
Tabii şimdi böyle hani ip aslında bir dokuma ya yani birbirine örülen ve bir sicim haline getiriyorsun.
Bir şeyi birbirine ekleye ekleye bir şeyleri tutacak bir nesne haline geliyor.
Yani dönüşen, uzayabilen mesela ipucu bulmak.
Hani ipucu bulmak deniliyor.
Aynen değil mi? Ariadne'den.
Ariadne'den geliyor ipucu kelimesinin.
Çok güzel. Bir yandan da aslında yani Teseus ne kadar güçlü ve kahraman olarak geliyor.
Yeneceğim onu falan diye.
Ama aslında ne kadar hassas ve ince bir yolla oradan çıkabiliyor ve kurtuluyor.
Yani mesele aslında sadece çok güçlü olmak değil.
Orada Sezgin'e ya da daha ince hassas noktaları takip ederek.
Çıkışı bulabilmek, girdiğin yoldan geri çıkışı bulabilmek.
Evet ve bir yandan da sevgi aslında.
Yani Ariadne'nin sevgisi orada kıymetli çünkü.
Kimsenin bilmediği bir çıkıştan Teseus'un kararlılığı yani kesin kararlılıkla geliyor.
Ve o sırada da Ariadne de kesin bir kararlılıkla sevgi duyuyor.
Yani bu kararlılığın içinden doğan aşkı ve ona bu yolu bulmasını sağlıyor.
Yani labirentten girelim istersen.
Labirent insanların benim bu hikayede baktığım zaman insanların girdiği zor yollar ve kendini çıkışsız gibi hissettiği noktaları temsil ediyor benim açımdan.
Ve orada herkesin kendisini rehber aldığı bir ipi olması gerektiğini düşünüyorum.
Zor zamanlara girdiğimde farklı farklı iplere tutunduğumu fark ettim zaman içinde.
İşte bu bir...
Tıp hekimi de olabilir, güvendiğim, bana rehberlik edeceğine inandığım.
Bir psikolog da olabilir, bir yoga eğitmeni de olabilir.
Bazen sadece resim yaparak kendimi rahatlattığım bir yolla aslında bir ipe tutunmuş oluyorum kendi labirentimden çıkmak için.
Ve herkesin de kendince yolları olduğunu düşünüyorum.
Seninle de bir sonraki bölümümüzde aslında nasıl bir yol izlediğini, kendi zor durumundan çıkarken nasıl bir...
ipe tutunduğunu ve o iple nasıl dışarı çıktığını çok merak ediyorum.
Konuşmak istiyorum. Heyecanla bekliyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
