
S 1 B 22: Anneliğin Labirentleri - Yük. Mimar Banu Uçak
6 Ağustos 2025 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Mimar Banu Uçak, sohbetimizin bu kısmında anneliğin getirdiği yoğun duyguları ve sonrasında onu labirentte gibi hissettiren bu yolculuğun nasıl bir çıkış ipine dönüştüğünü anlatıyor.
Bu sohbet anneliğin dönüştürücü gücü hakkında her birimize ilham verecektir.
#AnnelikYolculuğu #DönüştürenAnnelik #anneolmak #KadınHikayeleri #İlhamVerenSohbetler #LabirenttenÇıkış
#AnnelikVeBenlik #Ariadneninİpi #PodcastÖnerisi
#AnnelikDeneyimi #RuhsalDönüşüm
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'a hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bir önceki bölümde konuğum olan Banu Uçak'la beraberiz.
Hoş geldin Banu. Merhaba.
Nasılsın? Gayet iyiyim.
Sen nasılsın? Ben de iyiyim.
Bugün biraz daha zor bir konuya gireceğiz.
Ariadne mitindeki gibi kendine çıkışı olmayan bir yerde, labirentte sıkışmış gibi hissettiğin deneyim neydi?
Ve sonrasında sana rehber olan ip ne olmuştu diye sorumu koyacağım ortaya.
Ama buna uzun uzun değişeceğiz.
Tabii derin bir nefes almak lazım böyle bir soruyla karşı karşıya kaldığında.
Ben 46 yaşındayım ve umuyorum ki hayatımın ortasında bir yerlerdeyim.
Birçok kez böyle hissettiğim oldu açıkçası.
Bazıları daha vurgulu, bazıları daha az.
Sanırım hayatın neresinde olduğuna göre de o vurgu biraz değişiyor.
Mesela üniversiteye ilk girmem gereken yıllarda da bir baskı hissetmiştim.
Mezun olduğumda kendi kimliğimle ne yapacağıma dair bir baskı hissetmiştim.
13-14 yıl boyunca çalıştığım ve kimliğimi tamamladığımı düşündüğüm işimden ayrılıp bambaşka türlü bir iş yapmaya başlarken de bir labirentin içinde kaybolmuş gibi hissetmiştim.
Sonra kariyerimi...
başka bir şekilde sürdürmeye karar verip artık kurumsal hayatı bırakmaya karar verdiğim zaman da çok şiddetli bunu hissettim.
Bu bahsettiklerimin hepsi böyle dozu artarak o labirent karanlığı duygusunu arttıran şeylerdi.
Ama galiba hayatımda bu anlamda ipucuna en uzak hissettiğim an yeni anne olduğum an oldu.
Şimdi oğlum artık 5,5 neredeyse 6 yaşında ve annelik benim için hakikaten bir labirentti o günlerde.
Peki annelik planlı mıydı yoksa kendiliğinden gelişen bir süreç mi oldu?
Hani böyle insanlar düşündük, karar verdik ve planladık der ya.
Aslında ikisinin ortası bir yer.
Ben 40 yaşında anne oldum.
Eşimle de o sırada herhalde 9-10 yıllık falan evliydik.
O hep büyük bir aile kurmak istiyordu.
Benim ise öyle bir isteğim yoktu.
Aslında çocuk sahibi olmak gibi bir arzum da yoktu.
Olmayacağıma dair bir kararım da yoktu.
Ve 40 yaşına yaklaştığım dönemde ya bir doktora mı gitsek falan dedi.
Hani bir noktada olup olmayacağını kesinleştirme yönünde bir isteğimiz oldu ikimizin de.
Sanki olmasın kararını vermek zor geldiği için bir tedavi süreci geçirdim.
Ama kesin olmayacağına emin gibiydim çünkü kimsenin olmuyordu yani.
Ve oldu. Tedaviyle oldu.
Evet tedaviyle oldu. Benim de benzer bir sürecim var.
Ve yani ilk denememiz de oldu.
Ve o kadar ben bunun olmayacağını düşünüyordum ki.
Umursamadın. Umursamamanın dışında.
Şimdi normalde işte bu işlemler oluyor.
Bir süre sonra test yapman gerekiyor.
O test yapılacağı zaman ben Koh Samui adasındaydım.
Ve doktor aradı yaptırdım mı falan diye.
Dedim ben burada nerede bulacağım?
Yaptırırım bir ara onu ben falan dedim.
Rahatlığa bakar mısın? Dalgalar, güzel çiçekler.
Sadece masaj falan yaptırmıyorum.
Sushi yemiyorum. Bir iç bilgi olarak.
Onu o Başak Burcu tarafı şey yapıyor yani hani güvenli taraftayım ama yani kesin yoktur böyle bir şey falan diye düşünüyorum.
Sonra eşim Tayland'da bir danışmanlık yapıyor.
Onun asistanına telefon açtım.
Dedim ki ya Bangkok'ta var mı bir yer hani Bangkok'a geldiğimizde yapalım bunu.
Büyük bir coşkuyla karşıladı bunu.
Ben de çok şaşırdım. Yani bu anne olma sürecine ilişkin çocuktan önceki her şeyin toplumda böyle bir karşılığı var.
İnsanlar göbeğinizi seviyorlar.
İşte böyle hamilelik testi yaptıracağım diyorsun.
Falan gibi tepki veriyorlar.
Ben hiç öyle hissetmedim o dönemde de.
Ve bana bir yer buldu.
Bunu anlatmak zorundayım.
Yani Lebrant'in başlangıcı çünkü bir parça böyle bir yer.
Yani Asya'ya gidenler bilir.
Yanına ayak girmeniz gereken bir klinik.
Ve Bayrampaşa'da bir mülteci kampına benziyor dışarıdan.
Yani ben de inşallah AIDS olmam.
Yani hamile değilim ama falan diye düşündüm.
Ve test yapıldı.
Ertesi gün sonuç çıktı.
Bir rakam çıkması bekleniyor.
İşte belli bir sayının üzerinde bir şey çıkması gerekiyor ya.
O atölye 180 üzerinde çıkar.
Beta HCG.
Evet bilen bilir. Ben de o 7 bin çıktı yani.
Über hamileyim. Aşırı hamile.
Ondan sonra ama ondalık sayıları Taylandlılar virgülle ayırdıkları için benim doktorum da onun 7 olduğunu zannediyor.
Ve benim telefonlarıma çıkmıyor.
Ya ben böyle hamileyim ne yapacağım bundan sonra diye konuşmak istiyorum.
O da benim büyük bir depresyona gireceğimi düşünerek şey yapıyor.
Ben daha buradan başlayarak.
Annelik, anne olmak ve insanın bunu içinde içselleştirmesiyle dışarıdan size bakıldığında görünenler arasındaki faz farkının bu konunun en zor tarafı olduğunu düşünüyorum.
Ya da insanın anne olacağı zaman başına geleceklere dair korktuğu şeylerin hiçbirinin olmadığını hiç aklına gelmeyen dehşetli şeyler yaşayabilir.
Bileceğini düşünüyorum. Benim deneyimin bu yönde oldu.
Ve tabii ki insani her şeyde olduğu gibi bunun çok bireysel bir hikaye olduğunu düşünüyorum.
Dolayısıyla sorunuza vereceğim uzun cevap.
Hem planlıydı hem plansızdı.
Benim açımdan çok plansızdı.
Çünkü yani bir milyon tane seyahat organize etmiştim.
Bunun arkasından Kostam ve Bangkok'un arkasından Japonya'ya gittim.
Berlin'e gittim. Oraya gittim.
Yani hamileliğimin yedi ayında yedi ayrı ülkeye gittim.
Çünkü kurumsal eşimden yeni ayrılmıştım.
Bir sürü seyahatim vardı. İnsan beş dakika düşünür hani bunun olabileceğini.
Ama oğlumla o günden itibaren gezmeye başladık.
Başlamışsınız. O zaman hamileliğinde rahat geçti diye tahmin ediyorum.
Çok rahat geçti. Hayatımın en enerjik ve mutlu dönemiydi.
Süper. Aşırı güzeldim.
Yani bir ters saçım dökülmedi.
Aslan adam Vincent gibiydim.
Şuralarımdan saç çıkıyordu yani böyle.
Işıl ışıldım. Çok enerjiktim ve insanlar bunu biraz ürkütücü buluyorlardı bir noktadan sonra.
Çünkü yani... Görüntüyü görmeyenler için söyleyeyim.
162 cm boyum var.
Adile Naşit gibi dev bir göbeğim vardı.
İnceydim ama kocaman bir göbekle böyle inanılmaz hızlı hareket eden bir insanım.
Çok ürkütücü olmaya başlamıştı 7.
aydan sonra bu. Benim kız kardeşim Alman eşi.
Onun annesi. Yani Almanların ne kadar mesafeli olduğunu takdir edersiniz.
Onu görmeye gittim.
Bir gün uyandım. Bunlar işe gittiler.
Ben dedim Bauhaus'a gideceğim.
Bu halde. Kadın bilmiyor tabii benim nereye gideceğimi.
Bauhaus Berlin'den yaklaşık The South.
Kentinde 2,5-3 saatlik bir tren yolculuğu.
Ve Ağustos ayındayız.
Ve hava inanılmaz sıcak.
40 küsur dereceler. Şehirde ventilatör falan bitmiş.
Ben ayaklarımı camdan sarkıtarak uyuyabiliyorum gece.
Ama nedense oraya gitmenin absürt bir şey olduğunu hiç düşünmüyorum.
Herhalde işte hormon ondan sonra.
Yani kendini iyi hissettiğin için enerjik olarak.
Çok iyi hissediyorum. Gittim. Hayatımın en güzel günüydü.
Yani oğlumla sohbet ettim.
Ona işte bir sürü şey anlattım.
Bauhaus'a anlattım. Gittim orada bir sürü göbeğimle fotoğraflar çektim.
geri geldim falan annemi aramış kadıncağız endişeden.
Bir Alman'ı bile arkadan iş çevirmeye yetecek kadar abuk bir dönemdi.
Dolayısıyla çok rahat geçti hamileliğim.
Çok mutlu ve rahat geçti.
Yani hamilelik döneminde diyorsun ya işte prenses gibi davranıyorlar işte yardım ediliyor bir karnına dokunayım seveyim hikayeleri başlıyor.
Doğumdan sonra tavsiyeler bunlar iyi günlerin.
Hiçbir zaman mutlu olacağımızı çocuğumuzla mutlu olacağımıza dair bir anlatı daha ben duymadım.
Sen şimdi değil o seneye bir gör öbür sene öleceksiniz hepiniz yanacaksınız.
Her toplumda böyle olduğunu zannetmiyorum ama ben kendi toplumumuzda, kendi annemle ilişkimden de belki bahsetmek gerekir.
Bence annelik yalnız bir ada.
Yani herkesin ilk başında büyük bir çaresizliğe kapıldığı, bir kaygı denizinde yüzdüğü ve bunu birbirine söylemeye cesaret edemediği.
Çünkü bunu söylediği zaman bunun sanki çocuğunu sevmediği, yeterince iyi bir anne olamadığı anlamına geldiği bir...
Duygu vardı bende ve herkes bence bunu hissediyor.
Yani kimse çocuğunu ilk gördüğü anda böyle anne olmuyor, o yazılım yüklenmiyor.
O bir paylaşım ve bir süreç.
Tabii ki hormonların getirdiği büyük bir bağ var.
Ama o hormonların getirdiği çok karmaşık bir şey de var.
Bir de toplumsal yapı çok değişti.
Yani benim annem beni doğurduğunda 21 yaşındaydı.
Ben 40 yaşında anne oldum.
Annem benimle birlikte büyüdü.
Şimdi fotoğraflara bakıyorum.
Ben diyorum ki ya bu kadının neyini ciddiye almışım.
Yani benim yaşımdayken annem ben üniversiteyi bitirmiş çalışıyor bir yerde yöneticiydim yani.
Onu bir bilirkişi olarak belirlediğim yıllarda 30 yaşında bile değildi.
Ben şimdi... Ama çok büyük algılıyordun onu.
Çünkü anne. Zaten oradan da ona geleceğim.
İnsan annesini bir kadın olarak, bir anne kimliğinin dışında, bir insan olarak belki de sadece böyle algılayabiliyor.
Ya da akıl yoluyla bunu benden önce bulabilmiş çocuk sahibi olmamış insanlar vardır.
Onlara saygıyla karşılıyorum. Ben kendi annelik serüvenimde onun insanlığıyla tanıştım ve barıştım.
Anne olmadan önce... Annemdi o benim.
Anneydin. Bir insan gibi.
Çok düşünmemiştim yani.
Anne ve baba. Annemin hala dediği birisi vardı.
Onun adına Ayşe olduğunu öğrendim.
Onun da bir adı olduğunu. Onun gibi yani o anne.
Şimdi canlı da onu görüyorum.
Belki Umay'da da vardır. Ben anneyim yani.
Benim... Başka kimliklerimle belki o daha erken tanışacak ama annemin 21 yaşında vazgeçtiği şeylerle benim 40 yaşında vazgeçtiğim şeyler çok farklı.
Bir de tabii yani bu yaşadığımız hayatın bize getirdiği, patriarkanın da üstüne böyle ot tıkadığı bir her şeyi kontrol altında tutma hissi ve mecburiyeti var.
Aslında annelik akışta olmak ve akışı takip etmek.
Kesinlikle öyle ve onlar bunu bence insiyaki olarak mecburiyetten yapmayı beceriyorlardı.
Öyle yoga falan yapmalarına da gerek yoktu.
Meditasyon yapmalarına da gerek yoktu.
Yemek yapıyorlardı. Ve çocuklarıyla hayatın içinde akıyorlardı.
Yani bir güne bir gün annemin bana bugün sana ne pişireyim dediğini de hatırlamıyorum.
Benim için özel bir gün bir aktivite düzenlendiğini de hatırlamıyorum.
Ama onlar birlikte çocuklarını büyüttüler.
Aynı yaşta, aynı yaşta çocuğu olan 6 tane kadın bir arada yaşıyorlardı.
Biz şimdi onu oyun grubunda sağlayabiliyoruz.
Yani anneler toplanıyor farklı farklı yerlerden.
Oyun grubu adında bir yerde toplanıyorsun ama çok da doğal bir ortam da değil.
Hiç değil. Aslında biraz yani böyle...
Mimarlık konuştuğumuz podcast'ta bahsettiğim cumbalı ev yapmaya çalışıyoruz gibi.
Yani imite etmeye çalıştığımız hayat orada değil.
Biz de kadınlık ve erkeklik rolleri arasında sıkışmış durumdayız.
Bir tarafım ondan bir saniye bile ayrılmamak.
O uyurken bile uyumamak.
Nefesini dinlemek ve sadece onun yanında olmak, yanağına yanağımı dayamak, büyüdüğünü görmek isterken bir tarafım da bir daha...
Aynı insan olamayacağımın kaygısı ve bir daha kabul görmeyeceğimin, kendimi sevemeyeceğimin, benim kendimle ne yapabileceğimi bilmediğim bir haldi yani.
Bu ikisi hala da bu arada hani ipi buldum da tamamen çekmiş de değilim.
Yani hala zaman zaman çarpışıyor.
Bu çarpışmayı destekleyen toplumsal yapı da çok ağır.
Birinin seni incitebilmesi için onun senin içinde bir karşılığı olması lazım ya.
O yüzden söylenenler bazen çok şey geliyor işte.
Oğlum 45 günlüktü.
Dünya Mimarlık Festivali'ne Amsterdam'a jüri üyeliği yapmaya gittim.
Eşim ve oğlumu da yanımda götürdüm.
Emre buradan şey yapmak istiyorum.
Her zaman benim manyaklıklarıma destek olmuştu.
Kırkı çıkmamış çocuğu Amsterdam'a götürmek ne demek demedi.
Ne güzel Amsterdam'a gitmek çok güzel olur falan dedi.
Bebekti topladı çocuğu geldi.
Ben fiziksel olarak bunu yapmaya...
Kapasitem olmadığını kabullenecek durumda değildim.
Yolda ve orada sırtımdan soğuk soğuk terler aktı.
Ve ben kırmızı rujumu sürdüm.
Diğer iki panelistle birlikte bütün gün İngilizce konuşarak bana sunum yapan insanların projelerini değerlendirdim.
Ama her şey flu. Yani o seneki ödül grubundan özür diliyorum şu anda.
Ve bir buçuk saatte bir çocuğu emzirmek için bana getiriyorlardı.
Ne kadar zorlandığımı.
Ve niye zorluyorsun kendini?
Ne bu seni içeriden zorlayan şey?
Bu hayatımdan koparıldım.
Aynı şeye devam edebilirim mi?
Korku. Bir daha geri dönemeyeceğim korkusu.
Kendi klanımdan kovulmuş olma korkusu.
O benim hayatımdan kendi ayaklarında üzerinde durup uzaklaştığında benim kendimle ne yapacağımı bilememe korkusu.
Bir daha asla yalnız olamama korkusu.
Başarısız olma korkusu, beğenilmeme korkusu, güzel olmama korkusu, akıllı olmama korkusu, yargılanma korkusu.
Bugüne kadar bastırdığım ne kadar korku kaygı varsa bir de üstüne üstlük.
Bu ülkede yaşayan bir kadın olduğum için uyumlanmayı da çok iyi bildiğim, maskelemeyi de çok iyi becerdiğim için bunlar hiç böyle değilmiş.
Ben hiç böyle hissetmiyormuşum.
Ve aslında her şey çok güzelmiş gibi davranarak kendimi iyice baskılamam.
Zorladın. Ve şey yani böyle annelik kimliği şey ya daha üst bir kimlik gibi.
Yani her şeyi kapsayan ve her şeyin içine sızan bir şey.
Tek başına orada ayrı bir kimlik gibi mesleğin gibi durmuyor.
Durmuyor. Bir de toplum seni hep...
O ipinden tutarak bir yerden bir yere çekmek istiyor.
Çünkü kutsallık atfedilmiş.
Evet. Çünkü başka türlü o kutunun içine kimseye sığdıramazsın.
Yani o yapılacak bir iş değil.
Dolayısıyla hislerim, hormonlarım, çocuğuma duyduğum aşk, kendime duyduğum sevgi, hayata duyduğum merak.
Bunların büyük bir çarpışma anıydı ve çok çaresiz hissettim kendimi.
Amsterdandaki etkinlik.
Ve ondan sonraki süreçte.
Çünkü ondan sonra da çok belirgin bir iki olay hatırlıyorum.
Bir tane derneğin kuruluşunda sahneye çıkıp konuşma yapmam gerekti.
Onda daha herhalde 40 günlük bile değildi bu Amsterdam'dan önceydi.
Sonra başka bir yarışmanın jüri üyeliğine katıldım.
Bir yandan beni hala böyle şeylere davet etmelerine çok şaşırıyordum içten içe.
Çünkü dışarıdan kendim gibi görünüyordum ama içeriden böyle ejderha ile böyle Loch Ness canavarı arasında bir şey gibi hissediyorum.
Yani kendimi... Aynada göremiyorum bile.
Ama dışarıdan öyle gözükmüyordum herhalde ya da gözükmediğim...
Gözükmemeyi becermişsin diyelim.
O eşekten düşmeyen anlamaz ama bir anne anlardı beni her gördüğümde eminim yaşadığımda.
Yani erkeklerin zaten anlamasını beklemiyorum ama o yoldan geçmiş herkesin görebileceği kadar yaralıydım bence.
Sadece işte ailenin büyük çocuğu olan...
Bir kız olduğum için ve başka erkek çocuğu da olmadığı için ailede işte bizde böyle yaralarını yalayarak yola devam etmek bende vardı.
Böyle bir atasporum vardı.
Ve bunları kabullenmek çok uzun sürdü.
Zaten o arada da çocuk büyüyor yani sen kendi çalışmalarını yaşarken.
Bir de her gün başka bir şey dişi çıktı kuşu çıktı.
Uyumadı uyudu. Uyku gerilemesi oldu.
Bir de yani bu bir sürü informasyon çağında çocukla ilgili vermen gereken bir sürü saçma sapan karar var.
Evet. Uyku eğitimi verilsin miymiş?
Efendim kendi kendine yemek yiyip her yere döküp saçsın mı yoksa öyle mi olsun falan.
Hani bu nasıl sen bunun için mindful kalabilirsin yani böyle bir şey için.
Bunlar yetmedi. Beş aylıkken covid patladı.
Onun şöyle bir rahatlığı o da hepiniz eve kapandınız.
O yüzden sadece ben evde değildim.
Ama o dönem Şile'de miydiniz?
Hayır modadaydık. Modada yaşıyorduk o dönem.
Annemler de iki kat altımızda.
Biz böyle iki aile bir bebek büyüttük ve bizi hayatta tutacak.
Şimdi covid labirentinden çıkma ipim de can oldu.
Benim labirentim de can oldu.
Ben 25 yaşından beri annemlerle hiç o kadar vakit geçirmedim.
Bir taraftan lütuf bir taraftan lanet.
Yani bunu yaşayan herkesin bildiği gibi.
Babamla ilişkim çok farklıydı.
Çünkü babam çok çalışkan biriydi.
İşkolikti ve benim herhalde ortaokullu yıllarımdan sonra, sonra da evden ayrıldım.
Haftada birkaç gün gördüm.
Birbirimize karşı çok sevgimizin olduğunu bildiğim ama günlük paylaşımımın çok olmadığı işte o baba karakteriydi.
Her gün onunla birlikte olmak ve onun dedeliğine şahit etmek çok garipti.
Yani ne kardeşimle ne benimle öyle bir ilişkisi yoktu.
Yani meftun oldu, kul kere oldu.
Hani benim en büyük yardımcım belki babam.
Annem kadar belki bazen daha fazla oydu.
Tatlı bir kıskançlık oldu mu?
Bana böyle babalık yaptı mı bu adam?
Hayır hiç olmadı. Şu an dedelik çok tatlı falan diye.
Hiç olmadı çünkü galiba babamla benim aramda böyle gizli bir rekabet, birbirimize benzerliğimizden gelen bir sürtüşme vardı.
Daha çok helalleşme oldu yani.
Birbirimize kabullenme oldu.
Sonra da İzmir depremi oldu.
İzmir depreminde uzaktan tanıdığım bir genç kadın.
Hayatını kaybetti ve çocuğunu koruyarak hayatını kaybetti.
4 yaşındaki çocuğunu 2 gün sonra çıkardılar o enkazdan.
Anne ölmüştü onun üzerinde.
Günlerce bundan başka bir şey düşünemedim.
Ama kimseye de anlatamadım böyle düşündüğümü.
Yatıyorum kalkıyorum evdeki kolonlara bakıyorum.
O bir yetmiyor sokağa bakıyorum.
Mesleğimde bu olduğu için olayı bütün gerçekliğiyle de görüyorum gelmekte olan konuyu.
Olabilecekleri evet. Ya ben buradan bu çocuğu çıkarsam babamı nasıl çıkaracağım?
Babamı çıkarsam annemi ben ne yapacağım burada?
Bütün onların sorumlusu da benim gibi hissediyorum.
Çünkü ben doğum yaptığım için herkes bir araya toplandı.
Eşim de Emre de benim böyle karın ağrıları çektiğimi hissediyor.
Gene bir de bir rentin ortasına düşmüşüm.
Bir gün oya aldık dedim ki biz böyle yaşayamayız.
Bizim buradan gitmemiz lazım.
Ama hep birlikte gitmemiz lazım.
Yazık o Amsterdam'a gider gibi.
İyi dedi nereye gideceğiz? Emre de uyumluymuş yani.
İyidir. Uyumludur.
Ondan sonra dedim Şire'de yazdığımız var ya oraya gidelim.
Ya bu Şile'de yazlık dediğimiz şey de başka bir labirent.
Yani onun için beş bölüm falan çekmemiz lazım.
Yani ben de onu diyecektim.
Deprem korkusu çocuktan sonra bana da çok geldi.
Ve işte Urla'ya gidelim, işte daha uzak bir yere, daha küçük bir yere gidelim.
Çocukları orada büyütelim, doğa içinde büyütelim gibi şeyler ara ara geldi bana da.
Ama şehir hayatını çok sevdiğim için düşündükçe o fikir bana basmaya başladı.
Yani ben orada...
Tek başıma ne yapacağım?
Nasıl bir çevre kuracağım? Evin içine daha mı çok kapanacağım?
İşte çocuklu bir Desperate Housewife mu olacağım?
Ne olacağım diye böyle bir bana geldi sonra o kararımdan vazgeçtim.
Bunların hepsi bana da geldi ama o mesleki bilgi ve ansiyete herhalde onun önüne geçti.
Şimdi Şile'deki evimizle ilgili şunu söylemem lazım ki o ev 40 yıl önce hatta 45 yıl önce babamın Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden mezun bir arkadaşının tasarladığı.
Babamın arazisini alıp kendi kendine yaptırdığı bir ev.
Bugün hepimizin bu beyaz yakalı rüyaları gibi aynı iş yerinden 3 yakın arkadaş.
Yani 3 arazi alıyorlar.
3'ü de böyle ev yaptırıyorlar.
Ve biz orada herhalde benim kendimi bildiğim...
Bir daha aileyle tatil yapılmaz canım diyebildiğim zamanlara kadar.
Bütün yaz tatillerimi orada geçirdim.
Ailecek bir nefret objesiydi orası bizim için.
Çünkü İstanbul'dan Şili'ye gitmek 3,5 saat sürüyor.
Korkunç bir yol. Denizi güzel değil.
Herkes sitelerde yaz aşkları yaşıyor.
Biz Rapunzel gibi dağın başında bir evdeyiz.
Dev bir ormanın ortasındayız.
Yani hiçbir şey gözükmüyor.
Babam o evi bize sevdirmek için perişan oluyor.
Bir de kocaman bir ev yaptırmış.
Alt katı ayrı bir daire.
Üst katı ayrı bir daire. Dışarıdan bir tek ev gibi görünüyor.
Annem yan taraftaki küçük eve özeniyor.
Oranın temizliği ne güzel. Biz bu kadar büyük evi ne yapacağız falan diye.
Ve bütün bunlar taşlar bir anda.
Hatta aramızda şile değil çile diye bir şeyimiz de var yani.
Şaka. Yerine oturdu.
Ben dedim ben o eve güçlendireceğim.
Çünkü senelik ev gidemeyiz oraya da.
Ne kadar uzak olsa da böyle bir şey yapacaksak.
Dolayısıyla ben... Maskemi taktım, bebeği bıraktım.
Herhalde 10-12 haftalık bir şantiye süreci, evin güçlendirilmesi, alt katın benim konforuma uygun bir şekilde ayrı bir girişi olan, bir daire olarak tasarlanması, bahçe katının, annemlere ufak tefek şeyler falan.
Sonunda taşındık oraya.
Ama ıssız diye anlatıyorsun.
Hala çok ıssız. Öyle mi?
Hala çok ıssız. Ama bugün artık o kadar kötü bir şey değil.
Değil. Her şey bağlamsal yani.
Annem bunu hala sevmiyor orayı ama...
Kaç senedir biz orada oturuyoruz?
Beş sene oldu herhalde.
Şile'deki taşındığımız ilk günler yani kapıların arkasında ağladım.
Gizli gizli ağladım.
Ben ne yapacağım burada?
Herhalde dedim ben aklımı yitirdim.
Bu kadar insanı da buraya getirdim.
Ben sana söyleyeyim bak Hawaii Meteor Mother'da böyle bir bölüm var.
Lili orada böyle bir pregnancy brain diye bir şey vardı.
Ben ne yapacağım? Yanlış bir karar veriyordum.
böyle bir şey aklım kesti.
Allah'ın dağındayız.
Ya sessizliğin gürültüsü diye bir kavram icat ettim.
Orada var. Yani ilk gece yattım, camı açtım.
Kulaklarım sessizlikten ulduyor.
Yani oğlum bir buçuk iki yaşında.
Bu hastalansa biz bunu nereye götüreceğiz?
Depremde ölmeyeceğiz, burada öleceğiz.
Birileri bizi burada... Gözümün önünde Haneke filmlerinden başlayarak ne kadar felaket senaryosu varsa hepsi...
Bir annelik ne kadar bütün hayatını değiştirmiş aslında.
Yani böyle aman anne oldu o da geçti diye haberini duyuyoruz ama evini değiştirmişsin, ailenle yaşamışsın.
Bence benimkinin fiziksel görüngüsünün olması aynı mimarlıkta olduğu gibi çok çarpıcı görünüyor.
Ama bence anne... olan herkesin hayatı değişiyor.
Zaten bir deprem oluyor içimizde.
Bunu ya hissettirmiyorsun ya da hayatın yükü senin üzerinde o kadar ağır ki kıpraşmana izin vermiyor.
Benim böyle imkanlarım oldu ama herkes bir kendinden kopuyor, geri geliyor diye düşünüyorum.
Bunun başka türlü olabileceğine benim hiçbir şekilde inancım yok.
Neyse. Ama ses de edemiyorum.
Bir gün şeyi hatırlıyorum. Çıktım sokağa.
Sokağı kaybettim diyorum.
Kaldırım yok kaldırım. Kaldırım yok.
Ot var. Ağaç var.
Kapı var, kaldırım yok.
Boşluk. Dükkan yok, bir şey yok.
Yanda boş bir ev, öbür tarafta terk edilmiş bir ev ve biz varız.
İyi hissettiğin anlar var mıydı yani oraya dair?
İlk başta hayır ama sonra, sonra başka bir şey oldu.
Çok sevdiğim iki tane peyzaj mimarı arkadaşım bahçemizde böyle bir düzenleme yaptılar.
Ve biz babamla ve oğlumla bir bahçe paylaştık.
Yani ben çok uzun yıllardır toprağa yağan yağmur görmediğimi...
Bu çok romantik geliyor.
Gördüğünüzü düşünüyorsunuz ama öyle değil.
Buradaki gibi bir şey değil o.
Bali'de gördüysen öyledir ama yağmur toprağa yağıyor ve onun bir anlamı var.
Çünkü şehirde yağmur...
Bertaraf etmemiz gereken bir şey.
Kanalizasyonlara döktüğümüz bir şey.
Evden uzaklaştırman gereken bir şey.
Ama orada manolya ağacımı besliyor.
Ve yaptığın şeyin yavaş yavaş bir sonucu var.
Babamla şöyle bir sessiz mücadelemiz var.
Benim tasarlanmış bir bahçem var.
Ve bu bahçede fonksiyonel bitkiler yok.
Ben her mevsim... Kendi gönlüme göre açacak renklerde bir şeyler tasarlamıştım ve onları hangi uçtan göreceğimi de şey yapmıştım.
Ya onu peyzaj mimarlar çok güzel yapıyor ya.
Ve onu konuşmuşuz falan. Babam durup durup oraya buraya bir şey daldırıyor.
Arkama dönüyorum bir şey koyuyor, yanıma dönüyorum.
Bu nedir diyorum işte can yiyecek bunu.
Dut var. Ya ne işi var dut ağacın diyorum.
Burada bizim bahçede dut olmayacak bu sinek yapar falan.
Falan diyor arkasını dönüyor falan.
Bir sene sonra ağaçtan şu kadarcık ağaçtan böyle bir avuç tut oluyor.
Çocuğun ağzı burnu tut içinde ve ağaçtan meyve topluyor.
Ben böyle bir hadi bu da olsun falan diyorum.
Böyle bir dinamiğimiz var karşılıklı.
Yani çocukluğumdaki babamla olan dinamiğim tam tersine döndü.
Hayatı stüktüre etmeye çalışan ve kuralcı ben oldum.
Benim karşımda gerille yöntemlerle canı istediğini yapmak isteyen babam oldu.
Ve oğlum da onun suç ortağı oldu.
Bu annelik.
Ve istenmeme ve Covid şeyinden ilk çıkışım bir telefonla oldu.
Bugün hala danışmanlığını yürüttüğüm bir mobilya markası var.
Beni onlara birisi tavsiye etmiş.
Bir marka kurmak istiyorlar ve bir kreatif direktör arıyorlardı.
Ama hala maskeliyiz.
Sokağa çıkmanın yasak olduğu dönemler.
Şile'de yaşıyorum ayrıca yani.
Ve olay İğneada'da gerçekleşiyor.
Onların fabrikası falan orada.
Ve ben yani ilk başta dedim ki ben yapamam bunu.
Çünkü Covid olursam babam ne olacak?
Çocuğum ne olacak? İşte oradan oraya nasıl gidilecek falan.
Babam dedi yaparsın.
Baba. Ay olur mu olmaz mı falan derken ben kabul ettim.
Ve dört yıldır beş yıldır onlarla birlikte çalışıyoruz.
Hala çalışıyorsun. O markayı oluşturduk.
Çok güzel. Piyasaya sunduk.
İki üç tane mimari proje yaptık birlikte falan.
Çok mutlu bir iş birliğimiz var.
Buradan da İbrahim'e İbrahim Kılıca'da çok sevgilerimi teşekkürlerimi iletiyorum.
O benim. Belki de kendimle ilgili ilk nefes aldığım anlardan biri oldu.
Tekrar o ipin ucunu tutabileceğimi.
Belki baban da ihtiyacını gördü.
Gördü bir de kendime ne kadar emek verdiğimi bu kadar en iyi o anladı.
Çünkü o da 45 sene bir yerde çalışmıştı ve anneme göre mesela ben daha eve dönük bir hayat kurasaydım daha iyiydi.
Babam beni bu konuda daha çok destekledi ama şimdi hikaye iyi bitti gibi geliyor.
Ama öyle olmadı ya da oldu bilemiyorum.
Yine beş sene sonra daha beni çağırırsanız konuşuruz bunu.
Yavaş yavaş o ipin ucunu tuttum.
Ve oradaki hayatımı çok sevdim.
Ve kent hayatından başka bir hayatın da beni mutlu edebileceğini fark ettim.
Ve beni daha fazla mutlu eden hobilerim işim oldu.
Çünkü başka türlü seçimler yapmak istedim.
Kitap yazmaya başladım, küratörlük yapmaya başladım.
Konuşmalara daha çok vakit ayırdım.
Aslında sevdiğin şeylere daha çok vakit ayırdın.
Ve labirentin kendisi bir ipe dönüştü.
Yani can için yaptığımı düşündüğüm seçimler beni kendime yaklaştırdı aslında.
Ya çok güzel. Çok güzel bir döngü.
Annelikle gelen bir döngü.
Çünkü aslında doğa bu ya.
Yani aslında karpuz çekirdeği için var ya.
Yani herkes doğursun manasında söylemiyorum ama bu döngünün içindeysen.
Bunu seçtiysen ya da başına geldiyse.
Tekamül geldiği noktada zaten olması gerektiği yere doğru işler ilerliyor.
Bence biz buna setler çekerek.
Hayatımızı zorlaştırıyoruz farkında olmadan.
Ben bunu tabii çok üstadıyım o set çekmene.
Yani kendini kanıtlamak için. Bunun master'ıyım yani gerçekten.
Ama can benim labirentim olmaktan ipim olmaya yaklaştı ve ben...
Şile'ye aslında masumiyet müzesi diyorum.
Çünkü bütün eski şeylerin, eski duyguların şeyi orası yani.
Babamla o bahçeyi paylaşırken ilişkimiz çok dönüştü.
Onun oğlumla kurduğu ilişki dönüştü.
Annemle olan ilişkim dönüştü.
Ben ondan şunu duydum.
Böyle bir iletişimimiz yoktu.
Seni kendime çok benzetiyorum.
Bir gün bu hayattan ayrılırsam kendime çok benzer birini bıraktığımı bileceğim dedi.
Ve kaybettim onu. Bundan bir sene önce.
Bir sene önce. Hayatın döngüsünü öğrendiğim ve o çok uzun vadeli hayallerinin gerçek olduğunu birlikte gördüğümüz.
O dev evin bir anlamı oldu.
Biz orada iki aile onlarca insan yaşadık yani uzunca bir zaman.
Bunu paylaştığım insan bana aslında hayatın sonluluğunu da öğretti.
Ve daha acayibi oğluma da bunu öğretti.
Oğluma ölümü öğretti.
Oğlumun en yakın arkadaşı öldü aslında.
Dolayısıyla aslında Can için de yeni bir döngü başlamış oldu orada dedesinin kaybıyla beraber.
Ve bu pür yani çocuklarla çalışınca siz de biliyorsunuzdur böyle çok dolaysız gelişiyor orada her şey.
Onun bu yaz sürecini nasıl yaşadığını görmek de benim ipim oldu gene.
Gene öğretici oldu. Gene öğretici oldu.
Dolayısıyla yani öğretmenlik yaptığım zamandan hatırladığım şey anneliğin kendisi için de galiba kendi adımı bulduğum tek ipucu.
Annelik yapmak sürekli rehberlik etmek değil bence.
Benimki öyle olmuyor. Çünkü kendimi zaten o pozisyonda göremiyorum.
Kendimi ne o kadar beğeniyorum, ne o kadar aklı başında olduğumu düşünüyorum.
Sadece hayatta kalmaya çalışıyorum.
Bildiğim en iyi yöntemle.
Ve oğlumdan öğrenmeye de, hayattan öğrenmeye de açığım.
Bu arada çok güzel bir yere geldin.
Çünkü eğitim kuramlarında da geçtiğimiz haftalarda yüzme eğitimiyle ilgili de konuştuk.
Artık çocuğun liderliğini takip etme diye...
kurallar başladı. Biz daha temel çerçeveyi oluşturduktan sonra sınırları belirledikten sonra çocuğun liderliğiyle beraber farklı bir bilgelik seviyesine geçiyoruz.
Sen de bunu aslında kendin deneyimlemişsin ve çok enteresan, çok genç bir ruh ve çok yaşlı bir ruhla beraber ikisiyle birlikte bir yol yürümüşsünüz.
Ve belki de Can doğmasa babanın son yıllarına şahit olmayacaktı.
Asla. Asla. Bu iletişim böyle olmayacaktı.
Can Hayatı onunla paylaşması da büyük bir lütuf oldu.
İlk başta biraz erken kaybettiği için ona çok üzüldüm.
Biraz daha zamanları olsa çok mutlu olurdum ama hiç olmayabilirdi.
Hiç olmayabilirdi. Bir de erken dönemde çocuklarda, dil öncesi dönem diye de baktığımızda daha çok duygusu kalıyor aslında.
O dedenin hissiyatı, duygusu, işte şefkati.
Ben çok garip şeylerini görüyorum.
Bakışlarını görüyorum.
Olayları ele alma biçimindeki izini görüyorum.
El becerisini görüyorum.
Bunların bir kısmının genetik olduğunu düşünüyorum ama onlar gerçekten her dakikayı birlikte geçirlerdi.
İşte modelliyor da davranışı büyük ihtimalle.
Yani işte bahçe işlerini de birlikte yaparlardı.
Can şu anda herhangi bir şeyi yapabiliyor yani.
Biraz fiziksel yardımla.
Şöyle bir an vardı ya sarmaşıkların önünden yürüyorlar.
İşte Can'ı görmüyorum.
O çok küçük. Ve babamın kafası onların üstünden görünüyor.
Oğlum seni çok seviyorum.
Hayatta benim kimim var ki?
Bir sen varsın. Yani böyle bir gerçekten arabesk ama tatlı bir...
Arabesk değil anime gibi. Gerçekten öyle.
Böyle şey hani Miyazaki anime gibi.
Miyazaki gibi yani onlar öyleydiler.
Çok tatlı. Bence bunlara şahitlik etmek de çok güzel olmuş.
Müthiş bir şey ve bana babam da oğlum da şunu gösterdi.
Yani ikisi de korkunç tabirantlardı.
Yani aile zaten öyle bir şey.
Öyle bir şey. Annelik böyle bir şey.
Ölümle sevdiğin birinin ölümüyle sınanmak da böyle bir şey.
Yani orada... Acı ve yaz hiç geçmeyecek herhalde.
Mesela şu an sanki dün olmuş gibi bazı anlarda yani.
Ama hiçbir şey tamamen yok olmuyor aslında.
Yani babamın gidişi de gidiş değil.
Başka bir şekliyle sende, toprakta, orada burada bir izi kalıyor.
İşte buraya gelmeden önce bir tane böğürtten ağzıma attım.
Çok söylenmiştim burada sarmaşık olacak yapma bunu falan filan diye.
Şimdi başka bir duyguyla sahipleniyorum hepsini.
Ben şanslı biri olduğumu düşünüyorum.
Bu şanslı biri olduğunu düşünmek için de bunları görebilmek lazım ya.
Her göz bunu fark edemiyor, göremiyor.
Ve bunları başka insanların da farklı gözle bakması için bize yeni bir pencere açtın bugün.
Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederiz geldiğin için.
Beni davet ettiğin için ben teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
