
Bu serinin ve sezonun son bölümünde Ölüm ve Anlam ilişkisi hakkında Psikiyatrist M.Enes Özel ile sohbet ediyoruz.
Ölümlü olduğumuzu bilmek, yaşamı nasıl şekillendiriyor? Thanatos ve Sisifos mitlerinde ölümün zincire vurulması bize ne anlatıyor? Irvin Yalom’un “Hayatı ne kadar yaşamazsak, ölüm korkumuz o kadar büyük olur” sözünden yola çıkarak, ölüm bilincinin hayatı daha dolu yaşamak için nasıl bir davet olabileceğini tartışıyoruz.
Ayrıca, psikolojik ölüm anlarının sancılı ama dönüştürücü gücünü ve bu kırılma noktalarının bize yeni bir varoluş yolu açtığını konuşuyoruz. Felsefe, psikoloji ve mitolojiyi buluşturan bu bölüm, hem bireysel hem de kolektif düzeyde ölümü anlamlandırmaya dair yeni ipuçları sunuyor.
🎧 Bu bölüm, hayatın anlamına dair sorular soran herkes için Spotify ve tüm podcast platformlarında yayında.
#psikolojisohbetleri #anlamarayışı #ölümveanlam #menesözel #labirentlerveçıkışıpleri #ariadnepodcast #anlamsohbetleri #ariadneninipipodcast #türkçepodcast #sisifos #thanatos #mitoloji #irvinyalom #lacan
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'a hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün Varlışçı Sohbetler serisinin son bölümünü, kapanışını yapıyoruz.
İnsanın anlam arayışının temelini oluşturan gerçeklikle, yani ölüm ve anlam ilişkisiyle bitiriyoruz.
Hoş geldin Enes. Hoş bulduk.
Her anlamlı şeyin sonu olduğu gibi bizim de sanırım serimizin şimdilik son bölümüne hoş geldin.
Bu serinin sonu gelir, başka serinin başı başlar.
Aynen, tepeler aşılır da yenisi gelir.
Biz bu bölümde kayıp beyazdan değil daha çok kendi ölümlü oluşumuz ve bununla nasıl başa çıktığımızdan bahsedeceğiz.
Ölüm biyolojik olarak bir son, evet.
Ama bir yandan da zihinsel ve ruhsal bir yerde bizimle olan bir kavram.
Yani ölümlü olduğumuz bilgisi her zaman bizimle.
Ve bununla beraber bir anlam yaratmaya çalışıyoruz aslında hayatta.
Önce bir şey yapalım, ölümün bence o skopunu bir daraltalım.
Bayılıyorsun böyle genişletip daralttığın.
Evet çünkü çok geniş bir kavram ya.
Bunun neresinden yaklaşacağımızı ele almak bence çok zor bir podcast'te.
O yüzden bunu bence daraltalım.
İşte biyolojik ölümü mü konuşacağız?
Psikolojik ölümü mü konuşacağız?
Sosyal ölümü mü konuşacağız?
İnsanın işte vatandaşlık hukukuna dair işte hukuksal bir ölümü mü konuşacağız?
Tam olarak hangi ölümü konuşacağız?
Yani biyolojik ve psikolojik olanlara bakacağız.
Biyolojik ve psikolojik ölümün hayatın sonuyla ilgili olan ölümü.
Aynen. Tamam okey.
Çünkü... Bazı işte ilişkilerin bitmesi olabilir.
Hayatta bir şeyin sonuna gelmek olabilir.
Bir dönemin sonuna gelmek.
İşte ergenliğin bitip de yetişkinliğe geçmek olabilir.
Ondan sonra işte yaşlılığa geçmek olabilir.
Bunun gibi farklı farklı ölümler yaşıyoruz.
Dönemsel olarak ölümler yaşıyoruz.
Bir o anlamda ölümden bahsedeceğiz.
Bir de gerçekten hayatımızın sona ermesi fikri bizi bunu bile bile nasıl yaşıyoruz.
Tamam. Bizi nereye getiriyor?
Ondan bahsedeceğiz. Podcast'ın da temasıyla uyumlu olarak ben Yunan mitolojisinden bir örnekle başlamak istiyorum.
Thanatos yani ölüm tanrısı.
Thanatos'la Sisyphos arasında geçen bir mit var.
Sisyphos, kurnazlığıyla tanınan, insanları kandıran, tanrılara meydan okuyan bir karakter.
En meşhur eylemlerinden biri de Thanatos'u yani ölüm tanrısını zincirlemek.
Onu zincirlediği için insanlar ölememeye başlıyor.
Ama bu ölümsüzlük bir nimet olmaktan çok felakete dönüşüyor.
Savaşlar devam ediyor. Hastalar yataklarında ölemiyorlar.
Ondan sonra savaş tanrısı bu işe çok kızıyor.
Ölünmüyor diye. Millet ekmeğinde kardeşim.
Aynen. Onun da bir görevi var.
Evet. Sonunda... Buna müdahale ediyor diğer tanrılar ve Thanatos serbest bırakılıyor.
Sisyphos'ta bilenler bilir her gün cezalandırılıyor ve her gün bir kayayı dik bir yamaca yuvarlama cezası veriliyor ve o yamaçtan o kaya her akşam
aşağı düşüyor.
Sisyphos her sabah onu alıyor yukarı çıkarıyor.
Böyle bir döngü. Ama bir yandan da bu hikayede etkileyici olan şey ölümün olmadığı dünyada insan ne yaşar?
Nerede anlam bulur? Neyde anlam bulur?
Fiziksel ölümün olmadığı bir dünya.
Şimdi öncelikle bölüm başladı ama hemen adamlardan alıntı değil.
Ama adamların Mavi Ekran isimli şarkısının klibinde modern bir Sisyfos öyküsü vardır.
Onu belirteyim hemen izleyenler izlesin.
Geçtim. Burada iki şeye değineceğim ben bu söylediğin yerde ölümün olması ya da olmamasıyla ilgili.
Bir tanesi yaşamın ısrarcılığıyla ilgili bir şey.
Öteki de... İşte böyle sınırsızlığın getirdiği değersizlik.
Şimdi yaşamın ısrarcılığı derken neyi kastediyorum?
Aslında yaşam dediğimiz şey hayatta kalmak, tutunmak ya da bir sonraki nesle bir şekilde kendini aktarmak için oldukça ısrarcı.
Biyolojik bir açıdan baktığımızda.
Yani bizim genetik materyalimiz, şimdi çok uzaklaşacağım o varoluşçu yerden.
Bizim genetik materyalimiz bir sonraki nesle geçebilmek için çırpınıyor ve elinden geleni yapıyor.
Bunu şuradan anlayabiliyoruz. Virüsler de öyle.
Evet işte bütün canlılık yani bütün canlılık yaşamak için çok ciddi bir adaptasyon gösteriyor.
Ve bu hem bedensel hem zihinsel açıdan doğru.
Aslında ölmemiz çok zor.
Beden çok dayanıklı.
İnanılmaz bir cihaz diyeceğim en şey tabirle.
Zihin ise bundan çok çok daha kuvvetli.
Zihinin hayatta kalmak için yapmadığı şey yok.
En nihayetinde psikoz bile aslında zihinin hayatta kalabilmesi için ördüğü bir ağ sonucu olan bir şey olduğu söyleniyor bazı teorilerde.
Zihin öyle şeyler altında hayatta kalabiliyor ki ben terapi odasında dinlediğim bazı şeyler karşısında şunu düşünüyorum.
Bu insan nasıl delirmedi diye düşünüyorum ama zihin bir şekilde hayatta kalıyor.
Yani yaşam aslında oldukça ısrarcı.
Ölümsüzlüğü aramasa bile yani devam ettirme konusunda çok ısrarcı.
Şimdi tabii ki anlatılan öyküde de gördüğümüz gibi buna ulaşmanın da bir laneti var.
Yani buna ulaştıktan sonra başımıza ne geliyor?
Buna da çok böyle ekonomik bir yerden yaklaşacağım.
Serinin sonunda niye böyle oldu? Hem biyolojik açıdan hem ekonomik açıdan yaklaşacağım.
Bu kadar varoluşçu konuştum konuştum.
Konuştun konuştun somut dünyaya geldin.
Aynen döndüm. Şöyle bir yerden yaklaşacağım ama.
Çünkü ölümünden korktun. Aaa güzel yorum.
Güzel. Şimdi sınırsızın getirdiği değersizlikten bahsedeceğim.
Burada da şöyle bir şeyin arzı sınırlı olduğunda o şey bizim için değerli hale geliyor.
Bu bütün her şey için geçerli.
Bir şey ne kadar azsa...
o kadar değerlidir. Zaman için de aynısı geçerli.
Hayat için de aynısı geçerli.
Şimdi bunu yine açacağım böyle iki tane yola saptıracağım.
Bir tanesi benim bazen şöyle günlerim oluyor.
24 saat yapacak hiçbir işim yok.
Yapacak hiçbir işim olmayınca ben o gün hiçbir şey yapmıyorum gerçekten.
Kitapta okumuyorum. Oyunda oynamıyorum.
Bomboş bir gün. Allah'ın belası bir gün.
Şimdi o gün hiçbir şey yapmıyorum tamam mı?
Ama sadece iki saat boşluğum olduğunda çok sınırlı olduğu için Yapıyorum bir şeyler, üretiyorum falan filan.
Doldurmak istiyorsun. Şimdi bu bir, bize şeyi gösteriyor.
Bir şey sınırlı olduğunda değerli ve anlamlı oluyor.
Bu bir. İkincisi de, şimdi burada biraz lakanyan bir açıdan bakacağım.
Oo lakan, severiz.
Biz de deriniz kardeş. Hadi bakalım.
Okuyarak öğrendim. Okuyarak geldik bu noktaya evet.
Şimdi Lacanian bir açıdan baktığımızda da şöyle bir tarafı var.
Anneyle olan ilişkide bir sınırsızlık var tamam mı?
Sonsuz bir sevgi. Aa müthiş.
Sonra oraya baba geliyor. Yani üçüncü geliyor aslında.
Buradaki babadan kasıt ötekinin gelmesi.
Ve bir kanun koyuyor.
Ve o kanun aslında zihnin bazı sınırları ve bazı şeyleri öğrenmesini sağlıyor.
Ve o dünyaya adaptasyonunu sağlıyor.
Şimdi çok ilginç bir şey söyleyeceğim. Daryan Lider diyor ki yani o Lacanian taraftan çıkıp psikozu açıklarken.
Babanın kanununun ifade edilmediği yerde psikoz gelişir diyor.
Ve aslında deliriyorsun.
Yani sana o kanun konulmadığı zaman deliriyorsun.
Şimdi bunu hayat ve ölüm üzerine düşündüğümüzde, hayatın kendisi sınırsız olduğunda, o ölümün kendisi o kanunu ve sınırlılığı koymadığında delirmemiz çok muhtemel.
Her şeyin anlamını yitirmesi çok muhtemel.
Dolayısıyla o kanun koyucu olarak ölümün...
Orada varlığı aslında şey, bizim için, zihinsel sağlığımız için çok çok önemli.
Çok önemli bir yere bağlayacağım.
Bu seriyi dinleyenler hatırlayacaktır.
Sen şeyden bahsetmiştin, çocukken sınır konulmadığı zaman...
Aslında çocuk şuursuzca ne yaptığını bilmeden hareket etmeye başlıyor.
Ve bir süre sonra çocuğun darmışları da vahşileşiyor, şımarıklaşıyor ya da işte istemediğimiz yerlere, tehlikeli yerlere sapabiliyor.
Ama biz ne kadar sınır koyarsak çocuğa o da o kadar keyifle var oluyor.
İşte oyunu o sınırların içinde oynadığında daha iyi oyun kurabiliyor.
Ama işte atıyorum bin tane oyuncağı varsa hiçbir şekilde tatmin olmuyor ve oyunu kuramıyor.
Yani orada da sınırsızlık konusu vardı.
Sınırlandırılmış olan da bizim için.
Değerli oluyor. Hayat da ölüm tarafından sınırlandırıldığında o zaman anlamlı hale geliyor.
Evet benzeşen şeyler. Aslında bunlar hep birbirini tamamlayan konular gibi geliyor bana.
Peki yani biyolojik olarak ölüm sınırı çok net.
Beyin ve kalbin iflası.
Ama psikolojik olarak ölüm ve hayat iç içe.
Eğer zamanında yani akışta öleceksek her saniye yani yarım saat önceden daha yakınım şu anda ölüme.
Bunun bilgisiyle biz nasıl yaşayabiliyoruz?
Çok şükür ki müthiş bir bilinç dışımız var.
Çok güzel örtüyor pek çok şeyi.
Şimdi hayattan keyif alabilmek için bence ölümü bilmek ama da sürekli hatırlamamak gerekiyor.
Dönüş dışı da tam olarak buna hizmet ediyor aslında.
Peki çok sık hatırladığında kaygılı daha nevrotik bir tip oluyorsun.
Az hatırladığında da galasız.
Ya da şöyle az hatırladığında ya da ölmeyecekmiş gibi davrandığında.
O zaman da şöyle bir insan olabilirsin.
Yani işte hiçbir şey hesap vermeyeceğini düşündüğün, bilinç dışında işte omnipoten dediğimiz her şeyi yapmaya muktedir olduğunu düşündüğün bir formda yaşayabilirsin hayatı.
Sonsuz bir zalimlik içerisinde yaşayabilirsin.
Sanki ölmeyecekmiş ya da bir şekilde hesap vermeyecekmiş gibi ölümle hesap vermeyi ayrı tutuyorum ama.
Bu arada bilinç dışında ölüm diye bir kavram yok.
Onu nasıl açıklasam bilmiyorum ama.
Sonluluk. Yani bilinç dışında ölümü kavrayamıyor diye bir muhabbet var da.
Öyle mi? Evet. Yani bilinç dışında biz hepimiz bir şekilde ölümsüz de onu çok girmeyeceğim başka bir konu orası.
Zihnimiz şeyi çok güzel ayarlıyor ince bir denge.
İşte ölümü biliyoruz ama her gün hatırlamıyoruz.
Her gün hatırlamak dediğin gibi kaygıyı getirebilir.
Hiç hatırlamamak da işte o ölümsüzlükle ilgili bir ilüzyonu bize getirir.
Bu da sıkıntılı şeyler belki yapmamıza neden olur.
Risk içeren davranışları belki yanında getirir.
Ama o... Benim var öyle bir tanıdığım.
Motosiklet kullanan. Risk içeri.
İnsanlar bazen yapıyor öyle şeyler.
O da aslında ölümlülüğe biraz yakın olmak.
Ben mesela motor sürdüğüm zaman ölümlülüğümü hatırlıyorum aslında.
Ama tabi bu bilinç düzeninde.
Bilinç dışında da şey var. Bana bir şey olmaz.
Ben ölümsüzüm gibi bir şey olur.
Bu ince bir şey.
Burada aslında şundan bahsetmek uygun olur.
Zihin ölümle ilgili şeyleri yani ya inkar eder ya da bastırır.
Şimdi... Unutmak dediğimiz eğilimi aslında biz gerçekleştiriyoruz.
Şöyle ölümü unutmak yaşamamızı sağlıyor ama unutmanın da birkaç türlüsü var.
Bir tanesi bastırmak yani tamam bunu biliyorum da bu köşede dursun şu anda gözümden de durmasın gibi bir şeydir.
Bastırmak budur. İnkarsa böyle bir şey yok demektir ve ben böyle bir şeyin olduğunu inkar ediyorum hiç yok.
Dolayısıyla ölümü nasıl unuttuğumuz çok önemli.
İnkar şeklinde unutuyorsak böyle bir şey yok ya ölüm diye bir şey yok.
Hadi yaşayalım bu başka bir şeydir.
Nasıl unuttuğun çok önemli cümlesi çok iyiymiş.
Aynen yaz kullanırsın sonra.
Aynen bunu ben bir not edeyim.
Zaten o inkar şeklinde unutuyorsak bu aslında daha sonrası bilinç dışında bize bir şekilde rahatsız edecek şekilde döner zaten.
Ölümlülüğümüz bize hatırlatılır.
Sağlık anksiyetisiyle ilgili bir şey yazarız.
Hipokondriyak olabiliriz aslında çünkü ölümlülüğümüzü hatırlarız sürekli ama ölümsüzlükle ilgili bir şeyler çelişir orada.
Ama bastırmak ise sadece şeydir.
İşte atıyorum birisini kaybedersin ya.
Evet ölüm diye bir şey var hatırlarsın onu ama günlük hayat içerisinde onu yine bir köşede tutarsın.
Bu ikisinin ayrımı çok önemli. Ölümü nasıl zihnimizde konumlandırdığımızda o hastalığı çıkartır ya da çıkartmaz dediğin gibi gerçekten.
Peki Irvin Yalon mesela ölüm konusunu çok işleyen yazarlardan birisi.
Hayatı ne kadar yaşamazsanız ölüm kaygınız o kadar artıyor diyor.
Yani hayatta canlılığı kaybeden insanlar otomatik pilotta da deniyor ya o şekilde yaşayan insanlar.
Bir anda ölümün gerçekliğiyle karşılaştığında ölüm kaygısı çok yükseliyor ve bir dakika ben hayatımda ne yapıyorum sorgulaması da giriyor.
Ve bu orta yaşlar civarı genelde denk geliyor.
En azından modern hayatta.
Hepimizin yaşı farklı olsa da o konuda.
Orada psikolojik doğumla ilgili bir şeyden konuşmak uygun.
Bedensel olarak doğuyoruz ama psikolojik olarak doğumumuz kimisinin ki 30 yaşında oluyor, kimisinin ki 20 yaşında.
Kimisinin ki ergenlikte oluyor, kimisinin ki hiç olmuyor.
Psikolojik doğumdan kastını da aslında açarsan daha iyi olur.
Katılıyorum sana. Hayattan ne istediğini bildiğin, kendi benliğine eriştiğin ve kendini tanıdığın, hayatı tanıyıp anladığın bir doğum.
Bunun şey olmasına gerek yok illa.
Böyle bir aydınlanma gibi ya da felsefi, sosyo-kültürel bir şey olmasına gerek yok.
Ya da işte okuyarak da elde edilecek bir şey değil.
Bu başka bir şey. Yaşantıyla da gelen bir şey olabilir.
Zihnin seninle ve hayatla ilgili bazı şeyleri kabullenmesi ve yoluna bakmasıyla ilgili bir şey.
Yaşamadığın bir hayat, yani 60-70 yaşına geldiğinde şey hissettirir.
Hayata karşı da borçlu hissedir.
Hayatı sana borçlu hissettirir.
Ve her ölümle ilgili bir şey hatırlatıldığında çok öfkelenirsin.
Aynı zamanda bu şeyi de getirir.
Hayatı yaşayanları da çok yoğun bir öfkeyi getirir.
Tabii alacaklı hissediyorsun ya hayattan.
O alıyor diğer kişiyi.
Ben hayatımda hiç konsere gitmedim.
Şurada birileri konsere gidiyor.
Piyonların Allah belasını versin.
Şunlar çok gülüyor. Şu kızlar çok gülüyor.
Gülmeyin kızlar falan. Ben gülemedim ya da ben gülmedim.
Bazen böyle yaşlı...
Sadece yaşlılıkla değil de ama yaşlı insanlara çok dikkat çeker de böyle aksi teyzeler amcalar olur.
Evet. Bunlar o Erik Erikson'un bir işte.
Yaşam dönemi var. Yaşam dönemindeki son evrede.
Evet. Oraya aydınlanma şeklinde varamamış insanlar.
Çünkü hayattan alacaklı. Kendisini de yaşayamamış.
Bir şekilde arzularını da gerçekleştirmemiş ama ne olduğunu da bilmiyor.
Bir öfkesi var dolayısıyla.
O yüzden sokakta öpüşen çift görünce ne yapıyorsunuz lan siz öpüşemezsiniz.
Bir dakika buralar seks mi ne yapıyorsunuz?
Ona erişemezse insan kendisine dair öfkesini ve hayata dair öfkesini etrafına yansıtıyor.
Ve her şeyi, herkesi bloklamaya başlıyor.
Ama o yüzüne nur inmiş amcalar teyzeler olur ya böyle.
Evet. Bakın keyfinize.
Gençler yaparlar böyle.
Yapsınlar da zaten. Çok değişiyor.
Dolayısıyla o Yalom'un söylediği gibi hayata dair bir alacaklı olmamak için insanın kendine ulaşması, hayatı kendince yaşaması ve o alacaklı hissinin borç defterinin bir kapanması gerekiyor ki.
Öyle bir öfkemiz olmasın çevreye karşı.
Ve ölümü de kabullenelim aynı zamanda.
Peki bu psikolojik doğum dönemleri aslında sancılı dönemler değil mi?
Hayatımızda böyle laylaylom geçtiğimiz yerler değil oralar.
Oradan geçerken onun içinde kalmak da çok zor.
Ve kimi zaman onu geçiştirebiliriz.
Üstünü örtmek için farklı eylemlerde bulunabiliriz.
Kimisi alkol kullanır.
Farklı alışkanlıklar edinir.
Görmezden gelmek için bir şeyler yapar.
İşe verir fazlasıyla kendini gibi.
Bunları görmezden de gelebiliyoruz.
Ve aslında orada biraz dayanabilsek.
O psikolojik doğumun getirdiği strese, zorluğa, sancıya dayanabilsek.
Sanırım oradan doğacak olan şey çok daha güzel bir şey.
Evet. Bu da işte aslında şeyi getiriyor.
Eski beni öldürüyorsun.
Evet. Eski ben ölüyor ya da dönüşüyor bir şeyler ama bazen çok dramatik oluyor tabii o değişim.
Onun ölümüne katlandıktan sonra yeni bir doğumu görüyorsun ve o zaman psikolojik doğum gerçekleşiyor.
Bu da aslında yine bir yerde ölümle ilgili bir kabullenmeyi getiriyor.
Çünkü eski senle ilgili ya da eski benle ilgili bir şeyleri geride bırakıyorsun, öldürüyorsun.
Aslında ölümü kabullenmekle ilgili şey o psikolojik doğumun kendisi de başlıyor.
Belki o yüzden de o zaman ölümü kabullenmek çok daha kolay.
Bilmiyorum burası çok böyle sembolik ya da çok teorik bir yer oldu ama neden olmasın.
Evet yani üstüne düşünülebilir konular.
Aslında yapmakta olduğumuz pek çok şey de ben dünyada var oldum, ben buradaydım demek için yani biyolojik olarak ölsek de hayatta varlığını kanıtlamak için yaptığımız pek çok şey var.
Bunların başında çocuk yapmak geliyor.
Ya da işte gene aktarımıyla devam etmek ya da bir eser bırakmak işte kitap, müzik, heykel bunlar olabilir.
Yani bunlar sanki ölümle bir tür anlaşma gibi tamam öleceğim ama bak bunları da hatırlayın ben yaşadım, buradaydım.
Diyebilmek için şeyler gibi geliyor.
Ona öyle demezdim. Evet ne derdim biliyor musun?
Ölümle bir anlaşma değil. Çünkü ölüm o kadar kuvvetli ki masaya bir şey koyamıyorsun ona karşı.
Sadece bir uzlaşma.
Uzlaşma derdim ben ona. Hani oradan biraz çekerdim.
Çünkü sonuçta ölüm diyor ki ben geleceğim zaten haberin olsun.
Sen hiçbir şartını kabul etmiyor günü ve saati bile belli değil.
Aynen. Sen sadece diyorsun ki tamam madem geleceksin ben de şunları vereyim diyorsun.
Okey diyor bana ne diyor. Onun çok umurunda değil tabii ki.
Uzlaşma diyorum orada. Daha böyle şey bir yaklaşımla.
Ve o dediğin şey de aslında o uzlaşma içerisinde biz bedenen ya da biyolojik ya da o çok narsistik olan öznenin ölümsüzlüğünden vazgeçip sağlıksız olan bir yerden.
Çünkü öyle olursak sorun çıkacak.
Silahı da sana doğrulttum. Öyle olursa çünkü sorun çıkacak.
Ölümsüzlük ciddi bir sorun getiriyor.
O ölümsüzlük. Bundan vazgeçiyoruz.
Çünkü bunun ne kadar patolojik olduğunu bir şekilde farkında olup bunu bir şeye dönüştürüyoruz.
Bunu oradan alıp. Aslında ölümden canlılık yaratıyoruz demeye çalıştığın şey o.
Evet ölümden canlılık yapıyoruz.
Yani öleceğini biliyor olmak seni canlandırıyor.
Canlandırdığı için de atıyorum eyleme geçiyorsun.
Eylem de seni yaratıcılığa sevk ediyor.
Yaratıcılıktan da bir şey yaratıyorsun ve aslında canlılık katıyorsun hayata.
Hani o gerçek ölüm şey ya.
Hani birisi... Aslında bizim adımızı son kez andığında biz ölmüş oluyoruz gibi böyle bir şey taraf var.
Onu olabildiğince herhalde uzatmak için işte ben mesela kitap yazmak istiyorum.
Sen podcast yapıyorsun bir şeyler yapıyorsun.
Anane babaannelerin torun istemesi bu yani hani.
Tamam çocuğu yaptım da o da yapsın ki benim genim devam etsin.
Hatta... Anneanne babaannelerin ismini mesela toruna vermek.
Çocuğa vermek. Kimin adıydı diye soruluyor.
Senin anneannenin adıydı gibi.
Anneanneyi almış oluyorsun orada.
Evet. Travmasını falan da sallıyorlar tabii alt mesle ama.
Tabii. Şey sonuçta bir şey yaşıyor yani.
Onun da belki onun da ismi şeyden geliyor belki.
İşte onun da anneannesinden geliyor.
Böyle böyle bir şey yaşatılıyor yine orada.
Bir katman daha ekleniyor gibi. Benim adımda mesela bak şimdi burada anmış olacağız ve yaşamış olacak.
Babamın ölen kız kardeşinin ismini bana koydukları için ben bu isme sahibim.
Yani yoksa öyle... Bir şey diyeceğim bu çok yüklü bir öykü.
Ölen birisinin adını doğan birisine koymak.
Ama canlı birisi olmuş neyse ki podcast yapıyor.
Çok şükür evet. Bu baya yüklü.
Bak şimdi üzüldüm.
Üzülmedim de bir yüklendim.
Ölen birisinin ismini taşımak evet.
Aslında dinleyicilerin de ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir bölüm var.
Clarissa Estes, meşhur yazarlardan, kurtlarla koşan kadınların yazarı.
Ruhsal bir parçamız, bir kimliğimiz, hayatımızın bir dönemi öldükten sonra hayat geliyor diyor.
Mesela annelikte bir hayat, canlılık dünyaya getiriyorsun ama sana ait çok büyük bir şey ölüyor.
Asla anne olmadan önceki gibi olamayacaksın.
Annelik geri döndürülemez bir şey ya.
Bir kere anne olduktan sonra artık annesin yani yapacak bir şey yok.
Ama bu da sana yeni bir hayat ve yeni bir anlam bütünlüğü sağlıyor.
Yani bir yerin ölürken başka bir canlılık doğuyor.
Ve o yüzden aslında anne olmak çok bir yandan da travmatik bir şey değil mi?
Öyle hatta şöyle çocuğunu kaybetsen bile anne olduktan sonra yine anne olarak kalıyorsun.
Annesin evet. Değişmiyor o. Evet yani o asla değişecek bir şey değil.
Yani o ruhsal ölümden geçmeden de canlılığa ulaşamıyorsun.
Yani ben o anne olduktan sonraki işte 2-3...
Yılımı çok zor geçirdim diye bahsediyorum.
Ama aslında orada ben bir ölümden geçiyormuşum.
Ben onu öyle tanımlamazdım.
Postpartum depresyon derdim ben ama öyle.
Şu anda öyle tanımlayabiliyorum.
Ondan çıkışım bayağı canlı bir çıkış oldu yani.
Ne istediğini bilen, daha heyecanlı, bir şeylere karşı daha girişken, istemediklerimi geride daha rahat bırakabildiğim bir çıkış oldu.
Bu anneliğin getirdiği zor dönemden çıkışım.
Ve o halimle eski halimle vedalaştım.
Ve şimdi de hayat ölüm hayat döngüsünün hayat kısmına geldim diye düşünüyorum.
Bu o bölüm başında konuştuğumuz şey var ya.
Sen Thanatos'tan bahsettin.
Aslında ben de sonra bir şekilde Eros'tan da biraz bahsetmiş oldum.
İşte hayatın yapıcı tarafı bir de işte yıkıcı tarafı var gibi.
Aslında bahsettiğin şey tam olarak oraya varıyor.
İşte yıkıcı bir taraf var.
Bir şekilde yakıyor yıkıyor.
Ve aslında bana sorarsan zaten evrenin...
doğal halinde, doğal akışında her şey zaten dağılıyor.
Yani bir şey bıraksan ya bu eve hiç bakmasan dağılacak.
Her şey bozulacak. Bitkiler ölecek ve yavaş yavaş burası dağılacak.
İnsanın Bence evrene kattığı diyeceğim çok büyük bir ifade ama bence kattığı en önemli şeylerden birisi bu ölümü bir şekilde koruyup ya da buraya enerji harcayıp böyle dağılan bir şey var onu sürekli bir araya getiriyorsun.
Oradan bir canlılık üretiyorsun.
Bence bu en kıymetli şey.
İşte içindeki eski kadın öldü artık bir anne doğdu ama orasıyla bir şeyler yapıyorsun ve içindeki cansızdan ölüden bir şey çıkarıyorsun.
Mesela yemek yapıyoruz evde.
Ben çok yapmıyorum da güzel yapanlar var.
Bir sürü şeyi bir araya getiriyor ve ortaya insana...
haz veren, yaşama keyfi veren bir şey çıkarıyor.
Beni en çok alan şeylerden birisi mesela müzik.
Tamamen cansız nesneler.
Yine her şey bir arada dağınık dağınık.
Gitarın, telleri, davulun, derisi falan filan.
Bunların hepsi cansız. Hiçbiri ifade etmiyor.
Biz bunları insan olarak bir araya getiriyoruz.
Oradan bir şey icra ediyoruz.
Ve bu oradan bir yaşam çıkıyor.
İnsana dokunan çok canlı bir şey çıkıyor.
Bence insan olmakla ilgili çok kıymetli bir şey bize söylüyor bu.
Biz o dağılan her şeyi bir araya getiriyoruz ve şey yapıyoruz.
Canlı anlamlı bir şeye çeviriyoruz.
O thanatos ve erosu böyle çeviriyoruz.
O yüzden de ölümün varlığı o toplamayı çok değerli hale getirdiği için ya da canlılığı çok değerli hale getirdiği için de hem bizim aslında bir lanetimiz değil mi?
Son. Ama aynı zamanda da bir hediye.
O hediye sayesinde Ondan önceki kalan kısmı daha anlamlı hale getirebiliyoruz.
Şimdi ölümün hayatı sınırlaması ya da anlamlandırması dışında şöyle bir taraf da var.
Ölümle ilgili meselelerin ya da ölüm sonrası meselelerin de hayatı nasıl anlamlandırılırla ilgili bir taraf da var.
İşte bazı inançlarda işte ölümün son olmadığı yeniden hayata dönmekle ilgili şeyler var.
Kimisinde ölümün son olduğu ve başka bir yere gideceğimiz, orada cezalandırılacağımız ya da ödüllendirileceğimizle ilgili şeyler var.
Pek çok hasta geliyor bana. Hepsinin de hayat ve ölümle ilgili böyle görüşleri birbirinden farklı.
Ve orada şeyi görebiliyorum.
Ölümün sonrasını da hayatın kendisini anlamlandırmak için sıklıkla kullanıyoruz.
Kimisi... Tabii eskiden şey varmış ya mezarların içine sevdiği eşyaları koyuyorlarmış.
Öldükten sonra yaşamaya devam edecek yanında bulunsun nesneler diye.
Ve orası üzerinden aslında hayatta şöyle de anlamlandırılıyor.
Zihin ne kadar farklı yerlerden aslında ölümü anlamlandırıyor diye anlatacağım.
Mesela kimisi zaten ölüm var bir kez yaşayacağım deyip bu hayatı işte düzgün yaşıyor.
Kendince bir ahlaki zemini oturtuyor.
Ama bir de şey var ya... Bu YOLO kültürü diye geçiyor.
You Only Live Once. O da var.
O da çok aslında değersizleştiren de bir şey ona gidersen.
Yani sadece zevk peşinde koşmak gibi de oluyor.
Orada işte sadece zevk değil de işin şey tarafı da var ya.
Bir şeyi yapsam mı yapmasam mı kısmında ya zaten bir kez yaşıyoruz.
O zaman yapmayı seçmek.
Direkt hazla da ilgili değil. Yani bazı davetlere evet demek.
Mesela istemiyorsundur ama lan zaten bir kez yaşayacağız deyip onun içine girmek.
Ölümün sınırlaması ile ilgili bir şey.
O ölümün varlığı sonrasında bir yokluk olacaksa.
İnsanı nihilizme de sürükleyebiliyor.
Zaten yaptığımızın hiçbir anlamı yok.
Buraya sürükleyebiliyor.
Ya da işte zaten bir kez yaşıyoruz.
Zaten bunların hepsi yok olacaksa o zaman buradaysak, optimistik nihilizm, buradaysak o zaman bir şeyler yapalıma varıyor.
Yani o ölümün sonrası ve onu nasıl anlamlandırdığımız da hayatın kendisine çok yansıyan.
Ya da şeye inanıyoruz mesela işte.
Bu hayatta yapılanların cezası işte öteki dünyada cezalandırılacaksa.
Ahlaklı davranayım. Evet ahlaklı davranayım gibi.
Ya da işte burada bazı adaletsizliklere göz yumayım çünkü zaten cezanı bulacaklar gibi.
Buradaki davranışlarımızı da çok şekillendiriyor ve anlamlandırıyor.
Dolayısıyla sadece hayatı sınırlaması değil hayatın sonrasında da nasıl bir çizgi çektiği ve onu nasıl böyle tanımladığı da bizim hayatımıza iz düşümleri olan bir yer.
Bunu böyle hastaların da çok farklı farklı yerlerini görüyorum.
Beni de her zaman da şaşırtmıştır.
Hastaların bilgeliği, ölüm hakkındaki bilgelikleri falan.
Ondan da bir bahsetmek istedim.
Yani aslında davranış paternimize bayağı etkide bulunuyor.
Ölümden sonra hayatın olması fikri.
Evet, olması ya da olmaması ya da ne düşündüğümüz.
Yani bazı kültürlerde de şey var, reenkarnasyon var mesela.
Öldükten sonra tekrar başka bir bedende hayata gelme fikri.
Bu ölümü kabullenememe ile mi alakalı?
Onu öyle demezdim.
Ölümü anlamlandırmakla ilgili ya da isimlendirmekle ilgili bir şey derdim.
Ölüm senin hayatına nasıl bir anlam katıyor?
Sorusu. Çok net çocuk yapma kararımı etkiledi.
Yani ben çocuk istiyor muyum, istemiyor muyum diye bayağı bir uzun süre düşündüm.
Yani bunu bu kadar düşünmek de mantıklı mı bilmiyorum.
Gene bir planlama şeyi geliyor.
Bu kadar uzun süre düşünmek de mantıklı mı bilmiyorum ama en sonunda babamın dediği noktaya geldim.
Yavrum hiçbir bitki kendisi için var olmaz.
Türünü devam ettirmek için tohumunu toprağa atar örneğiyle gitti.
Ondan sonra sen de dedi yani hayatının, canlılığının devam etmesini istiyorsan çocukların olmasını isteyebilirsin.
Ama aslında o mini bir çakallık yaptı ve kendi türünün devamını sürdürmek istedi bence.
Baban çok biyolojik, evrimsel bir yerden yaklaşmış olaya aslında.
Çok orijinal bir adamdır kendisi.
Bir gün podcast'te çağırır.
Sen bana soracak mısın ölüm nasıl hayatımı anlamlandırıyor diye?
Sordum. Ben şöyle bakıyorum, birkaç yerde daha bunu söylemiştim.
Optimistik nihilizm tarafından bakıyorum olaya.
Kozmik alemde, böyle deyince de çok spritüel oldu ama şu koca evrende bize bilinç verilmiş, bununla lanetlendirilmişiz ama aynı zamanda da yine bu bizim bir hediyemiz.
Bu kısa süre içerisinde güzel şeyler yaşayabiliyoruz.
İşte konsere gidiyoruz, çok eğlenceli.
Güzel yerlerde bulunuyoruz, güzel mekanlarda, güzel insanlarla.
Bir şeyler deneyimliyoruz. Güzel kitaplar okuyoruz.
Burada Reading is Sexy'i işaret ediyorum üzerimdeki tişörtten.
Ve evet bunların koca kozmik alemde, evrende hiçbir anlamı olmayabilir.
Ama bunlar benim için çok değerli.
Çünkü ben bunları deneyimliyorum.
Sen de içinde bir kozmoz taşımıyor musun?
Bu romantik bir yorum tabii ki.
Ama onun dışında bunları deneyimliyor olmak bence yeterince kıymetli.
Ve bir adamlar alıntısıyla anlatımımı sonlandırayım.
Bir hayat var. Onu da böyle mi harcayacağız?
Söyle canım güzelim.
Bu şarkıyı bilmiyordum. Geçmişten kaçılmaz isimli şarkı.
Yeterince adamlar fanı değil miyim?
Şu an onu sorguluyorum. Onu bilemiyorum ama benim hayat görüşüme de uyuyor.
Optimistik nihilizm. Ölüm de benim hayatımı böyle anlamlandırıyor.
Güzel. Ölüm çok geniş bir konu olduğu için biz aslında çok daha sınırlı bir yerden, skopu daraltarak.
Bu sohbeti gerçekleştirdik.
Ama tabii ki yani eninde sonunda geleceğimiz nokta ölümlülük.
Anlam peşinde koşan insanlar için aslında çok büyük bir done diyebilirim, kavram diyebilirim.
Onun bilgisiyle yaşıyor olmak.
Ve o yüzden de ölümlülüğümüzü bilerek, canlılığımızı koruyarak bir hayat diliyorum herkese.
Evet, ben de aynısını diliyorum.
Başka bir podcast yayınında daha mukadderle siz görüşürsünüz.
Bu son bölüm mü? Bu bizim yapacağımız son bölüm evet.
Ama ısrar gelirse yeni bir seriye başlayabiliriz.
Onu da söyleyelim. Sette duygusal anlar.
Sette duygusal anlar. O zaman ne diyoruz?
Görüşürüz mü? Güle güle. Görüşmemek üzere.
Herkese dinlediği için teşekkür ederim.
Görüşmek üzere. Biz de geldiğin için teşekkür ederiz.
Rica ederim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
