
Psikiyatrist Dr. Enes Özel ile mizahın iyileştirici yönü üzerine sohbet ettik. Shakespeare’in soytarısından günümüz sosyal medya diline uzanan bu bölüm, mizahın bize nasıl iyi geldiğini ele alıyor.
Hem bireysel hem toplumsal düzeyde “kendinle dalga geçebilmek” üzerine düşündüren içten bir sohbet.
- Adı Geçen Kitap: Terry Eagleton- Mizah
#PsikiyatristEnesÖzel #MizahVePsikoloji #VaroluşçuYaklaşım
#PodcastPsikolojiSohbet #SosyalMedya #Terryeagleton #shakespeare #gündemtürkiye #ariadneninipi #podcasttr
Transkript
Öryedni'nin İpi Podcast'a hoş geldiniz.
Bugün konuğumuz psikiyatrist Enes Özel ile beraberiz.
Kendisini sosyal medyadaki mizahi ve eleştirel videolarla tanıdık.
Mesleki sorumluluklarına ve bilgisine ek olarak mizahın birbirimize temas etme ve yakınlık kurma konusundaki gücünü hatırlattı.
Özellikle 19 Mart'tan bu yana yaşanan zor günlerde bize destek olduğunu düşünüyorum.
Hoş geldin Enes, nasılsın?
Hoş bulduk, teşekkür ediyorum.
Zımba gibiyim. Zımba gibisin.
Harika. Nasıldı vatan, emniyet?
Resepsiyon çok iyiydi. Bizi evden aldılar.
Karşıladılar sağ olsunlar. Orada da yumuşak bir yatak verdiler.
Yer yatağı. Yer yatağı.
Evet yer yatağı. Ben hizmetten memnun kaldım.
Yeniden gider miyim bilmiyorum. Onu vakit gösterir.
Teşekkür ediyorum bu arada. Dileklerin için.
Umarım gitmezsin diyelim.
Olsun. Ben şey olarak görüyorum onu.
Gurur nişanesi olarak görüyorum açıkçası.
Bir şeyleri doğru yaptığıma dair bir göstergedir bu iktidar tarafından gözaltına alınmak diye düşünüyorum.
Tabii ki şakaya vurulacak yerleri var, şakaya vurulmayacak yerleri de var.
Ama ben onu böyle bir guru nişanesi olarak taşıyorum.
Hatta şey düşünüyorum, işte bu kararname ya da ne diyorlarsa işte o mahkemede hazırlanan kağıda muayenehanedeki işte diplomam var, uzmanlık diplomam, öğrenci diplomam.
Bunu da onların yanına çerçeveletip asmayı düşünüyorum.
Elime orijinal karar geçince böyle bir planım var açıkçası.
Güzel. Aslında arkasında duruyorum diyorsun söylediklerimin ve paylaşımlarımın.
Evet. Bunun da çok değerli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü şöyle bir suç işlememiş olmanın verdiği rahatlıkla aslında ben yaptım ya da söylediklerimin arkasındayım.
Yanlış bir şey yapmadım diyebilmenin huzurunu ve biraz da sevincini yaşıyorum zaten.
O gözaltındayken de yanımdaki insanlarla da en çok konuştuğumuz şey buydu.
Biz yanlış bir şey yapmadık deyip o gece aslında belki de bizi bekleyen insanlardan daha rahat bir şekilde içeride dinleniyorduk açıkçası.
Çünkü yanlış bir şey yapmadığımızı biliyorduk.
Ceza da çıkmış olsaydı başka karar alınmış olsaydı da vicdanımızın rahat olduğunun verdiği bir huzur vardı açıkçası.
Hala da var bende yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum.
Biz de yanlış bir şey yapmadığını düşündüğümüz için seni davet ettik.
Teşekkür ediyorum sağ ol. Bir kere videoların gerçekten çok komik.
Psikiyatrist olarak bazen arka planda oluyor uzmanlar ama sen göz önünde olmayı tercih etmişsin.
Bu tercih süreci nasıl gelişti?
Böyle videoları çekme sürecinin nasıl başladığı?
Bunu şöyle söyleyebiliriz. Aslında psikiyatrist olarak ön planda durmak isteyen birisi değilim.
Enes olarak ön planda durmak isteyen birisiyim.
Üniversitede işte okurken okulu en çok korktuğum şey sadece doktor olmaktı.
Hani sadece doktor Enes olmaktı.
Dolayısıyla öne çıkan kimliğimin ben açıkçası daha çok Enes olduğunu düşünüyorum.
Buna da aslında önde olmaya karar vermek demeyelim.
Önde olmak tabii ki bu arada çok hoşuma gidiyor.
Kimin hoşuna gitmez göz önünde olmak.
İnsanlarla çeşitli duygu düşünce alışverişlerinde bulunmak.
Bu zaten müthiş bir şey buna şüphe yok.
Ancak bunun arkasındaki benim arzum daha çok sevdiğim şeyi yapmak.
Üretmenin hazdına bir şekilde erişmek.
Bunu yaparken eğlenmek ve bunu yaparken de müthiş bir karşılık olarak da eğlendirdiğimi görmek.
Bunun ben daha çok peşindeyim açıkçası.
Çünkü insanları güldürmenin ya da bir afekt almanın hazzı başka hiçbir şeyde yok.
Dolayısıyla önde olmayı tercih ediyorum demeyelim.
Yaptıklarım beni öne çıkarıyor ve yapmaya devam ettiklerim de bunu sürdürmemi sağlıyor diyebilirim.
Böyle bir tercih diyebilirim buna.
Üretmenin hazzı ve karşılık bulmanın hazzı diyebiliriz buna.
Sosyal medyada buna destek oldu tabii.
Öncesinde nasıldı? Yani lisede, üniversitede hep böyle güldüren özelliğin ön planda mıydı?
Aslında bunu hiç sormadım arkadaşlarıma.
Yani ben önceden de tırnak içinde komik miydim diye falan ama öyle bir şeyim yoktu diye düşünüyorum.
Öyle bir kimliğim yoktu diye düşünüyorum.
Ancak benim aile, ailem işte anne tarafı, baba tarafı yani...
Mizahı aslında çok sık kullanan bireylerden oluşuyor.
Şey hatırlıyorum ya biz aile sofrasında yemek yerken bazen gülmekten yemek yemediğimizi hatırlıyorum.
Yemeğe devam edemiyorduk çünkü gülüyoruz hepimiz.
Bir şekilde sürdüremiyoruz yemeği.
Ve o duygu da hiçbir zaman öfkeyle karşılanmıyordu orada.
Birisi de çıkıp ya gülmeyin tamam oturun yemeğinizi yiyin olmuyordu.
Dolayısıyla aslında bizim aileye daha çok içsel bir şeymiş gibi geliyor bana.
Üniversitede, lisede kapalı grup arkadaş gruplarında zaten komedi ya da mizah bir şekilde kullanılan bir şey.
Bunu herkes zaten kullanıyor ama hiçbir zaman ön planda olduğumu düşünmüyorum bu kimlikle.
Bunu daha çok öne çıkartan şey işte Urfa'ya mecburi hizmete gidip orada herhalde bununla biraz da sivrilmem oldu.
Biraz da içine işte politik ya da işte böyle...
Vit dediğimiz zeka ile ilgili bazı şeyleri katınca sivrilmem oldu.
Biraz da belki şundan da kaynaklanıyor olabilir.
Zor zamanlarda bizim için önemli olan savunma mekanizmalarını daha sık kullanır hale geliyoruz aslında.
Dolayısıyla başka bir yerde başka bir şehirde çalışırken ben mesela muhtemelen buna çok daha fazla ihtiyaç duydum.
Bunu çok daha fazla kullanma ihtiyacı hissettim.
Bu da belki bu beni buraya getiren süreci doğurmuş olabilir.
Savunma mekanizması olarak yani.
Benim de mesela doğu görevi yapan arkadaşlarımın çok zorlandığını hatırlıyorum.
Hem mecburi görev hem işte ailesi burada olup git gel yapanlar oluyordu.
Orada uzun süre kalanlar oluyordu vesaire.
Gerçekten bir savunma mekanizması çalıştırmak gerekiyor.
Sen bunu biraz daha mizahla ve başka insanlara da dokunarak yapmışsın.
Bu birkaç farklı şekilde yapılabiliyor.
Yani boş zamanım var orada.
İstanbul'a göre boş zaman diyeyim hadi.
Yani ya delireceksin ya da alim olacaksın.
Bu ikisinden birisi. Ben delirmeyi seçmişim belli ki.
Ya da alkolik olabilirsin hani boş vakitten.
Hepimiz bir savunma düzeneğini aktifleştiriyoruz.
Eğer varsa tabii yoksa insan biraz boşluğa düşebilir gerçekten.
O işte varoluşsal kaygı ya da ben hayatımda ne yapıyorum sorusuyla çok yüzleştiğimiz bir zaman aralığı oluyor o hekimler için.
Hekimlerin deneyimini bildiğim için konuşuyorum.
Herkes de farklı özelliğini o dönemlerde kullanıyor diye düşünüyorum.
Ben de biraz mizahı ve... Delili, absürdizmi falan kullandım diye düşünüyorum.
Sence mizah nasıl dönüştürüyor senin kaygılarını?
Orada rahatlama sağlayarak mı?
Az önce savunma mekanizmalarından bahsettim ya.
Şimdi hayata dair bir şeyleri bu savunma mekanizmaları aslında dönüştürüyor.
Mizah da bence birincisi diyeceğim.
Bir şeyi üzerinde konuşulabilir hale getiriyor.
Bence bu çok değerli bir şey.
Bu bütün acılarımız için geçerli.
Deneyimlerimiz, yaşantılarımız için geçerli.
Bunların hepsini bir kere konuşulabilir hale getiriyor.
Bu bir. İkincisi Terry Higleton'ın kitabından da kimin sözüydü tam hatırlamıyorum.
Kahkaha düşüncenin oluşması için en değerli çıkış noktalarından birisidir diye söylüyor.
Ve bu sadece işte kişinin kendi hayatıyla ilgili düşünceleri değil, hayata dair ya da başka şeylere dair de düşüncenin oluşması için kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Dolayısıyla bir, bir şeyleri konuşulabilir hale getiriyor.
İki bir şeyleri düşünülebilir hale getiriyor ve oradan çıkış sağlanıyor.
Üçüncüsü de bizim aslında üzerinde çok da kontrol sahibi olmadığımız bazı şeyleri üzerinde oynanılabilir hale getirdiği için o şeyin bizim üzerimizdeki etkisini bence azaltıyor.
İşte atıyorum ölüm üzerine yaptığımız bir şakada aslında ölümün o bizim üzerimizdeki totaliter hakimiyetini birazcık geride bırakıp ölümü alıp işte onu da zaten mizah için kullanmak amacıyla da biraz parçalayıp altından
girip üstünden çıktığımız için o...
Bizim üzerimizde hakimiyetini biraz azaltıyor ve ben bu manada da bizi özgürleştirdiğini düşünüyorum.
Hiç kontrolümüz olmayan bir yerde sanki birazcık kontrolümüz varmış gibi bir ilüzyon yaratarak sağlıklı bir ilüzyon ve üzerimizdeki o baskıyı azaltarak çok yardımcı olduğunu düşünüyorum mizahın.
Bireysel manada benim bu...
işime yaradığını söyleyebilirim.
Bir yandan da gülmek zaten iyi bir şeydir.
Kahkaha böyle bulaşıcıdır.
Siz gülersiniz başkası da güler.
Bu da bence çok kıymetli bir şey.
Hiç iyi anlaşamadığınız insanlarla bile kahkaha zemininde buluşabilirsiniz.
Geçici de olsa. Bu açıdan da bence kıymetli mizah.
Benim o açıdan çok işime yaradı diyebilirim.
Sen kimlere gülüyorsun en çok?
Bu soru çok...
Zor. Ben aslında daha çok kara mizah seviyorum.
Böyle ofansif, agresif, kara mizahı çok severim.
Ama benim yaptığım mizah ondan çok uzak.
Çünkü biraz kitleyle de ilgili, biraz da şeyle de ilgili.
Ben onu yapabilir miyim, yapamaz mıyım ile ilgili.
İşte Ricky Gervais, işte Louis C.K.
Bu ikisine aşırı gülüyorum.
Louis C.K.'nin özellikle aşırı ofansif şakaları.
Anthony C. Selig var.
Muhtemelen yanlış telaffuz ettim ama sorun değil.
Olsun anladık. Aynen.
Ya aslında... Türklerden de çok var.
Deniz Göktaş'la çok gülüyorum.
Çünkü politik şeyi çok güzel yediriyor mizahın içine.
Doğu Demirkolu da seviyorum.
Onun o soğuk tarzını seviyorum.
Biraz da muhafazakar geçmişten gelmiş olmasını getirdiği.
Benim de geçmişim biraz orada.
Oradan bir şeyleri getirmesi ve onları korkmadan da biraz şakasını yapıyor olmasını ben çok seviyorum.
Aslında çok fazla var ama aklıma ilk gelenler bunlar.
Ama dediğim gibi özellikle ofansif mizah yapan.
Komedyenleri çok seviyorum. Türkiye'de de yapılıyor ama sana biraz da böyle kapalı kapılar ardında çok da gözükmüyor ortada.
Daha yeni yeni zaten stand-up'lar artmaya başladı.
İşte bu bar kültürü artmaya başladı.
Herhalde çeşitlenecek ve bazı isimler ön plana çıkacaktır.
Muhtemelen. Ya şöyle bir şey var aslında.
Mesela Kürt komedyenler Kürt ofansif şakaları yapabiliyor.
O mesela sevdiğim bir taraf benim.
Başka nerelerde vardır bu kadar ofansif mizah?
Bilmiyorum. Bilmediğim yerlerde vardır.
Keşfedersen bana gönderirsen sevinirim.
Tamam. Peki sosyal medyada mizahi bir yolu eleştiren içerikler paylaşıyorsun.
Mizahın bu kadar güçlü olacağını bu kadar ses getireceğini düşünmüş müydün?
Şimdi mizahın mı mizahının mı?
Senin mizahının. Hayır kesinlikle düşünmüyordum.
Zaten öyle bir niyetle de ya da beklentiyle yola çıkmadığım için öyle bir beklentim yoktu.
Benim işte çektiğim videoları sonraki gün arkadaşlarla oturur güler eğleniriz diye çekmeye başlamıştım zaten.
Aslında öyle oluyordu da çekiyordum ben.
Öteki gün işte gidiyordum işte hastanenin acil servisine.
Orada arkadaşlar var. Sena'ya selamlar olsun burada.
Orada oturup işte hakikaten öyle falan filan muhabbet ediyorduk.
Yedinci ya da sekizinci videoda işte Port Poker serisinin ilk videosunu çektim.
O biraz böyle patladı. Dolayısıyla öyle bir beklentim benim hiç olmadı.
Aslında bu beklentinin olmaması da işi biraz daha samimi hale getiriyor belki de.
O samimiyeti hala da sürdürmeye çalışıyorum.
Kısa cevap hayır. Böyle bir şey kesinlikle beklemiyordum.
Hala da şaşkınım bu arada onu da söyleyeyim.
Hani hala alışabildiğim bir şey değil.
Şeye şaşırıyorum biraz.
Kendimi de o kadar komik bulmayan birisiyim.
Şimdi derinlere iniyoruz yavaşça.
Yaptığım videoları da genelde izlemem.
Birkaç istisna hariç.
Belki de izleye izleye eskittiğim içindir edit kısmında.
Ama insanların beni nasıl komik buluyor olmasına şaşırıyorum.
Biraz da insanlar beni tatlı buluyormuş anladığım kadarıyla.
Zaten üniversitedeki sözlüleri çok yakın iki arkadaşım Seda'yla Gözde bana hep şey diyorlardı.
Oğlum sen bir şey bilmiyorsun tatlılığına sınavları geçiyorsun gibi suçlamalara ben maruz kaldım.
Kadın hocalar sevdiriyor böyle sempatik erkek öğrencileri hep geçirir.
Öyle bir şey de olabilir işin içinde tam emin değilim.
Ama değer verilmek her halükarda güzel bir şey.
Yaptığım işin değer görmesi güzel bir şey.
Onu deneyimliyor olmak da güzel bir his.
Peki terapi odasına geçersek eğer danışanlar kendileriyle dalga geçmeye ya da işte kendileriyle hayatlarıyla ilgili konularda şaka yapmaya başladığında daha iyiye gitme belirtisi midir?
Yoksa orada bir şeyler üstü kapatılıyor mudur?
Bu şu açıdan çok güzel bir soru.
Aslında psikiyatride pek çok şey itidal dediğimiz orta yolla ilişkilidir.
Yani ılımlılıkla ilişkilidir.
Bir kişi kendiyle...
bence alay edebiliyorsa bazı şeyleri aslında ciddiye almayabiliyor ve bazı şeylerin üzerine konuşulabilir, düşünebilir hale getirebiliyor bunları diye düşünürüm ben.
Yani bilinç dışından da çıkarır bunları, dile de döker ve bunlar işte zihin dünyası da yankılanır.
Ancak bunun bir ayarı vardır bence.
Her şeyle kişi yaptığı şeyle alay etmeye başladığı zaman bu bir yerden sonra aşağılamaya dönüşme riskini taşır.
Bu işin de ucu kişinin kendi yaptığı her şeyi değersiz görmesi, aşağılaması.
Ve işte yerin dibine sokması anlamına gelir.
Bence bunun bir ayarı var.
Ama insanın bir yerde çok tırnak içinde anlamsız bir dünyada yaşadığımız için bazı şeyleri alaya vurabilmesi gerektiğini düşünüyorum ben.
Tersini düşündüğümüzde kişi kendisiyle hiç alay edemiyorsa ya da kendisiyle ilgili bazı konularda dalga geçemiyorsa bunları mizaha vuramıyorsa kendini çok ciddiye alıyor demektir.
Bu bence daha sıkıntılı bir durum.
Kişinin kendisiyle alay edememesi işte biraz narsizm biraz da belki paranoid bozuklukla ilişkili olabilir.
Çünkü kişinin kendisiyle ilgili her şeyi böyle çok ciddi görmesi, onları hiç dokunulmaz adetmesi.
Başka birileri de bunlar üzerine yorum yaptığı zaman bir kırılganlık oluşturur.
Zaten bugün kırılgan narsizm dediğimiz hani bir şey de var.
Ama bu kırılganlık da böyle bir dünyada yaşamak için çok zor.
Çünkü insanlar bizim hakkımızda hep bir şeyler söyler.
Ya da biz kendimiz aklımıza bir şeyler okuruz, düşünürüz.
Bazı bizi zorlayıcı ya da belki de bizim istemediğimiz şeyleri duyabilmeye hazır olmamız gerekiyor.
Ama her şeyi ciddiye alan insanlar bunları çok da duymak istemez.
Dolayısıyla işin o her şeyi çok ciddiye aldığımız hiç alay edilmediği kısım da çok sakat.
Her şeyi alaya aldığımız ve her şeyi yerin dibine soktuğumuz, alay ettiğimiz, aşağıladığımız yer de çok sakat bir yer.
Bunun arasındaki o yer ideal, itidal bence en önemli yerdir.
Dediğin yere gelirsek nihayet.
Bence kişinin bazı acılarını ele alıp onlarla mizah yapabilmesi.
Alay etmesi demeyeceğim ya da dalga geçmesi demeyeceğim de.
Çünkü mizahın farklı türleri de var sonuçta.
Onları mizahi bir şeyde çevirebilmesi bence kıymetlidir.
Her hasta da olmayabilir ama.
Ben kendi terapi sürecimden örnek vereyim.
Kendi öz irademle psikoloğa tanıştım, gittim.
Örtük bir yaz sürecinde oymuşum.
Ben bilmiyordum. Ve sürekli şakalar yapıyorum.
Terapisti güldürmeye çalışıyorum.
Konuyu dağıtmaya çalışıyorum.
Kendim gitmişim zaten yardım istemeye.
Ve konuyu dağıtam da benim.
Hani ben ne yapıyorum burada diyorum.
Bir türlü anlayamıyorum falan.
Sonra üçüncü ayın sonunda terapistim dedi ki Mukadder Hanım ne yapmaya çalışıyorsunuz?
Ondan sonra... Niye ben bu kadar çok şaka yapmışım?
Tamam şimdi gerçeklere dönelim deyip böyle bir aydınlanma anı olmuştu.
Ama dediğin gibi abarttığın zaman da biraz sağlıksız bir yere gidiyor.
Sonra konuşulabilir hale geldi bizim için o süreç.
Belli ki sen bir şeylerin az önce söylediğin gibi üstünü örtmek için kullanmışsın.
Zaten aslında terapilerde zihnimiz bir şeyleri açık etmemek için çok uğraşır.
İşte sen de her şeyi şakaya vurup bir şekilde çok eğleniyoruz terapisinde her şey yolunda.
Bir de seviniyorum güldürdüm adamı diye.
Sonra neyse toparladık.
İşte bir savunma aracının ekstreme vurulmuş haline dönüşmüş orada ve artık işine yaramaktan ziyade seni ketleyen ve aslında gelişimini...
Sınırlandıran bir şey haline dönüşmüş o odada.
Belli ki işte fark edilmiş kıymetli bir şey.
Yani işte terapi dışında baktığımızda toplumsal olaylar olarak baktığımızda.
Mizah ya da işte bu çeşitli şakalar, espriler, pankartlarda gördüğümüz yazılar.
Bunlar da aslında o olayın gerginliğini bir miktar azaltmak.
Biraz o gerilimi söndürmek ve kabul edilebilir hale getirmek için.
Araçlar gibi düşünüyorum ben.
Sence nasıl? Ona şu şekilde katılıyorum ben.
Hani yine aynı konuya döneceğim.
İşte mizahın hayatla ilgili savunma araçlarından biri olması.
Yani hayatla yüzleşmek için savunma araçlarından biri olmasından yola çıkarak.
Terry Gilton'ın şöyle bir sözü var.
Üst benlikle ilgili olarak mizah kitabında.
Şey der, şaka ya da mizah üst benliğe karşı yapılan edepsiz bir lezzettir diye söyler.
O pankartlarda olan mizah.
Aslında o baskının da biraz etrafından dolaşıp ceza almadan işin içinden sıyrılmayı sağladığımız bir şey sunuyor.
Bir çerçeve sunuyor aslında. Dolayısıyla o açıdan değerli.
Sadece ifade etmek açısından değil bir öfkeyi ya da bir duyguyu olabildiğince güvenli ama olabildiğince de zeki bir şekilde ifade etmek için bir araç sunuyor.
Ve bu şeyi de sağlıyor aslında.
Hani herhangi bir pankart ya da herhangi bir işte afiş bir...
Şey almıyor çoğu zaman alkış ya da tebrik almıyorken bu işte mizahi pankartlar işte Twitter'da paylaşıyor, Instagram'da paylaşılıyor.
İşte ben Saraçhane'ye gittim de güzel pankart hazırlayanlarda millet sıra sıra o pankartta alıp mesela fotoğraf çekiliyor.
İşin böyle birazcık dayanışmayla da ilgili bir tarafı var.
İşin birazcık...
O yapılan işte eylemi işte mizahi pankartın paylaşılmasını arttırma ve aslında yayılmasını arttırmakla da ilgili bir tarafı var.
Çok fazla şeye hizmet ediyor. Baskıyı da hafifletmek demeyelim çünkü mevcut baskıyı aslında hafifletmiyor ama o baskının etrafından dolaşmayı kesinlikle sağlıyor.
Dayanılabilir kılıyor ya da. Ona şüphe yok evet.
Evet daha dayanılabilir kılıyor.
Yani benim favori olanı şeydi uzun süre boyun eğmek kalıcı omurga hasarına yol açar.
O benim çok hoşuma gitmişti mesela.
Şimdi senin hafızan çok iyi benim hafızam çok kötü olduğu için gördüğüm güzel pankartları şey yapamıyorum şu anda söyleyemiyorum.
Bir de 8 Mart'ta vardı abla sistemin komple değişmesi lazım.
Çok güzel. Bak burada şeyi söyleyeyim bu pankartlar konusunda.
Şimdi ben antropoloji yüksek lisansı yapıyorum.
Çok az bilgim var da ilgili olduğum bir alan.
Orada... Muhtemelen yanlış hatırlıyorum antropologlar beni linçlemesin buradan kameralara sesleniyorum.
Victor Turner'ın olabilir sembolizmle ilgili iyi bir sembolizmin nasıl oluşacağıyla ilgili bir şey vardı cümlesi bir kavramı.
İşte hem soyutu hem de somutu bir araya getiren işte semboller bizim için çok değerli oluyor ve bu sembolü çok güçlü hale getiriyor diye.
Söylediğin o omurga eğriliği boyun eğmek aslında o ikisini birleştiriyor.
8 Mart'ta dediğin abla sistemin komple değişmesi lazım gibi o da soyutla somut bir araya getiriyor.
Ve o çok güçlü bir sembolizm oluşturuyor aslında.
Bu güçlü sembolizm de muhtemelen o yayılmayı ve bizdeki o güzel duyguyu sağlıyor.
Bunu söyleyebilirim. Aklıma gelen iyi bir pankart var mı?
Yok aslında Saraçan'dayken bir sürü de pankart böyle fotoğrafını da çektim.
İnsanları tebrik de ettim falan diye ama sonradan kalmadı aklımda yok.
Peki başka ülkelerde eylemler veya toplumsal olaylarda mizah bu kadar çok kullanılmıyormuş bizde olduğu kadar.
Böyle bir bilgi edindim ben.
Sence bu bizim toplumumuzla ilgili ne söyler?
Bu verdiğim bilgiye şu açıdan bakmak isterim.
Şimdi başka toplumlarla çok kıyaslayabilir miyiz ondan emin değilim.
Hani kaynağını tam bilmiyorum ama bizim toplumda sıklıkla kullanılıyor diye söyleyebiliriz.
Bence şöyle bir tarafı var.
Biz çok büyük acılardan geçiyoruz aslında ve bununla başka türlü yüzleşecek bir elimizde sistem yokmuş gibi geliyor.
Çünkü toplumsal olarak bizim...
Bununla yüzleşmek için elimizde olan tek şey mizah.
Yani ne hukukumuz var, ne adaletimiz var, ne kurulu bir sistemimiz var.
Bu haksızlıklarla yüzleşecek ya da mücadele edecek.
Bir yatay örgütlenmemiz son zamanlarda oluşmaya başladı.
Hafifçe diki örgütlenmeyle beraber.
Ve onun dışında da elimizde mizah var.
Dolayısıyla mizahı bu şekilde kullanıyor olmak bunun nedenlerinden birisi.
Yani bu sistemle mücadele etmek için resmi kurumların yetersizliği bu bir.
İkincisi aslında mizahla çok uğraşan insanların...
Biraz da kederli ya da depresif olduğunu ya bir şekilde biliyorum ben kendi klinik tecrübemden de belki kendimden de biraz biliyorumdur.
Şimdi bizim toplum arabeski de seven bir toplum.
Böyle işte derinlerde biraz hafif mazoistik bir örüntümüz de var bence toplum olarak.
Dolayısıyla bireysel olarak baktığımızda işte depresif olan bireyin çok iyi mizah yapabilmesi gibi depresif olan bir toplumun da iyi mizah yapabilmesi belki söz konusu olabilir.
Bu muhtemelen sadece bir korelasyondan ibaret böyle bir veri yok.
Hani sosyologlar daha iyi bilir muhtemelen.
Ben sadece atıyorum şu anda.
Yorumluyoruz, sohbet ediyoruz. Evet, böyle düşünüyorum.
Çok derin acılara garp olduğumuz için toplum olarak ve bununla yüzleşmek için elimizde başka bir imkan olmadığından mizahı kullanıyoruz bunları ifade etmek için.
Keşke başka şeyler olsaydı da atıyorum haksızlıklar giderilseydi, hukuk sağlansaydı vs.
vs. Bunlar gelmeyince de elimizde başka bir şey de kalmıyor.
Bir yandan da gülmek çok demokratik bir eylem.
Terry Gilton bunu söylüyordu yine.
Kimsenin ya da hiçbir zümrenin elinde değil.
Hiç kimseye bağlı değil. Hiçbir sınıfa, hiçbir uzmanlığa, hiçbir aristokrata ait değil.
Hepimize ait bir şey. Dolayısıyla elimizde kalan tek şey de o iken ona da tutunmamak çok da anlamsız olur gibi geliyor bana bir yandan.
Gülmek bir başkaldırı yöntemi diyorsun aslında.
Evet bu söylenebilir doğru.
Benim kuzenim beni... Shakespeare oyunlarındaki soytarıya benzetirdi.
En söylenmeyecek şeyi öyle bir şakayla söylersin ki herkes onunla ilgili bir düşünür.
Bizim babalar, amcalar falan böyle biraz daha baskın tiplerdi.
Ben ortama bir şey söyleyebilmek için bunu şakayla söyleyebilirdim.
O yüzden de kuzenimi böyle ona benzetirdim ve bizimkiler de bir üstüne düşünmeye başlardı.
Ya biz bu kızları çok mu sıkıyoruz?
Çok mu üstlerinde baskı kullanıyoruz falan diye.
Şimdi de yani en çok...
Shakespeare oyunlarında işte kralın yanındaki soytarı sadece şey yapabiliyor.
Sistemi eleştirebiliyor.
Kimse krala bir şey söyleyemiyor.
Bu olaylar başladıktan sonra da en çok aslında komedyenler eleştirildi.
İşte Jamil Mouse çok bir şey söyle.
İşte bir tane influencer varmış çok takipçili.
Neden bununla ilgili espri yapmıyor falan diye.
Baya bir eleştirildi.
İnsanlar onlardan beklenti oluşturmuşlar demek ki yani.
Hani baştakilere. Mizahla sen bir tepki ver gibi.
Sen böyle bir dengenin olduğunu düşünüyor musun?
Ben şöyle düşünüyorum.
Hani bireysel linçlere karşıyım aslında.
Ancak şuradaki samimiyetsizlik hoşuma gitmiyor.
Zaten Instagram biraz samimiyetsizlik mecrası olduğu için.
Her yerde böyle hak hukuk adalet diye söylenip, kadın hakkı, çocuk hakkı, hayvan hakkı diye söylenen, her yerde demokrasi diye atıp tutan, orada burada bir şeyler yapan kişilerin, insanların, insan haklarına çok değer veriyormuş gibi konuşan
ve bunun aslında ekmeğini yiyen, Evet.
İnsanların. Bence işte 19 Mart'ta yapılan net bir haksızlıktır.
Bunu siyasi tarafının kesinlikle olduğunu düşünmüyorum.
İnsan haklarıyla ilgili çok büyük bir sıkıntımız var.
Önceden pek çok konuda insan haklarını savunan ve işte canlılıkla ilgili, adaletle ilgili bir şey savunan insanların orada susması iki yüzlülüktür.
Bu bir. İkincisi bireysel linçlere karşıyım.
Çünkü şöyle bir şey var.
O insanın şartlarını çok da bilmeyebiliyoruz bir yandan.
Yani o insanın atıyorum.
Hayatını bağladığı yerler vardır.
Çocukları vardır. Sözleşmeleri vardır.
Konuşmaması gereken durumlar vardır.
Onu bilemem. Kim konuşuyordur ya da konuşmuyordur.
Ama bence burada şey önemli.
Kişinin aynı tavrı sürdürüp sürdürmemesi.
Bu olaylardan öncesi ve sonrasındaki tavrı sürdürüp sürdürmemesi bence önemli.
Soytarılardan bunu beklemek bence kıymetli olur.
Çünkü aslında onlara öyle bir alan da açılıyor.
Siz bu alanda konuşabilirsiniz ile ilgili bir alan açılıyor.
Ben bu alanı değerlendirdiğimi düşünüyorum bir şekilde zaten bana o alan belli olduğu için.
Ve işin güzel yanı da şu soytarının başına bir şey gelince aslında korumak için de bir refleks oluşuyor.
Kral bir soytarıyı içeri attığında bu soytarıyı seven insanlar bir şekilde işte arka çıkmaya çalışıyorlar.
Ben çıkınca da çok destek gördüm.
Dolayısıyla öyle bir alan var.
Bunu değerlendirip değerlendirmeme meselesi.
İnsanların biraz şartlarıyla da ilgili.
Keşke hepimiz konuşabilsek böyle alanlarda.
Ama önemli olanı ben samimiyet olduğunu düşünüyorum.
Yine söylüyorum bireysel linçlere de karşıyım.
Ben de yani o linç ve boykot konusunda bir araştırıp anlayıp edip ne olduğunu insanların hayatında gördükten sonra harekete geçilmesi ve bu kadar çok hızla alevlenilmemesi
gerektiğini düşünüyorum. Şeyi de sağlıyor o mesela bireysel olarak birine çok kızmak ya da işte çok yüklenmek öfkeyi de kanalize etme açısından yanlış yere kanalize etmek açısından da bir sıkıntı oluşturuyor.
Tamam oraya da tepki koyalım ona hiç şüphe yok.
Bazen o öfkenin ya da o duyguların asıl gitmesi gereken yerden başka bir yere gitmesi ve biraz da o enerjinin, o politik enerjinin boşa harcandığını düşünüyorum.
Kesinlikle katılıyorum. Ya da ben yaşlı olduğum için benim enerjim sınırlı.
Ben diyorum ki buraya enerji harcayınca buraya kalmıyor.
Gençler öyle olmayabilir. Hem oraya hem oraya enerji harcı olabilirler.
Onu bilemeyeceğim. Ama böyle bir tarafı var işin kesinlikle.
Yani çok uzun süre devam etmiş haksızlık, adaletsizlik ve...
Sistemin çeşitli yerlerinin bozulmasıyla mücadele ederken bu kadar hızlı ve fevri olmak kısa sürede enerjimizi sömürecektir diye düşünüyorum ben de.
Uzun koşu gibi belki düşünmek lazım biraz daha.
Direniş dediğimiz şey biraz da öyle aslında.
Hani hiçbir direniş ya da hiçbir sosyal oluşum tepki böyle hızlıca hele Türkiye gibi artık yapının oluştuğu bir ülkede öyle kısa sürede olacak bir şey değil.
Enerjimizi düzgün harcamalıyız.
Şimdi şöyle bu olayların ilk olduğu hafta.
Ben baya gergindim.
Gergin olduğum için de sosyal medyaya sardım ve telefon özetime ne kadar süre telefona baktığımı kontrol ettiğimde bir yaklaşık 7 saat ekrana baktığım bilgisiyle böyle bir
şok oldum. Ben neye baktım bu kadar diye ve bunun da bana hiç iyi gelmediğini fark ettim.
Ondan sonra da gitgide telefonu azaltıp daha doğal ortamlarda açık havada.
Ya da çocuklarımla beraber vakit geçirmenin daha iyi olduğuna karar verdim.
Çünkü öbür türlü sürekli haberlerde ne oluyor, ne oluyor?
İşte onu saldılar mı, onu bıraktılar mı?
Bu ara yeni bir haber çıktı mı diye bakmak benim kaygımı daha arttırdığını fark ettim.
Bu süreçte daha iyi olarak, psikolojik olarak sağlam bir şekilde devam edip direnişe de devam etmeliyiz gibi düşünüyorum.
Senin bununla ilgili önerilerin var mıdır?
Şimdi sosyal medyanın bizi...
Bir araya getirmesi gibi çok güzel bir fonksiyonu var.
İşte kötü olan bir şeyden haberdar olduk.
Hatta Twitter'a sabah kalkıp giremeyince ben zaten dedim.
Ne oldu? Bir şey oldu bugün.
Hani girememek bile bizim için anlamlı.
Çok güzel. Sonra haberdar olduk.
İşte Ekrem İmamoğlu tutuklanmış bir şeyler bir şeyler.
Şimdi o noktadan itibaren bizim bu durumda ne yapacağımızla ilgili bir seçenek beliriyor önümüzde.
Bir tanesi ya çok sinirli, çok morali bozuk, çok kaygılı bir biçimde evde oturup.
Telefonlarımıza bakmak ve vaktimizi enerjimizi bütün politik enerjimizi ruhsal ve bedensel enerjimizi oranın karşısında içimiz içimizi yiyerek bitirmek ki bence bu iktidarın
çok istediği bir şey aman sokaklara çıkmayın muhabbeti.
Burada harcayabiliriz ve bunun ben kesinlikle sağlıklı olmadığını söyleyebilirim.
Ve sosyal medyanın ve teknolojinin içine düşürdüğü bize o işte dopamin reseptörlerimiz kızardığı için sürekli yeni haber peşindeyiz.
Ama şunun da farkında olmak gerekiyor.
O yeni haberleri öğrenmek aslında bize hiçbir şey katmayacak.
Bir, enerjimizi böyle harcayabiliriz.
Bize öğretildiği ya da bize dayatıldığı gibi.
İkincisi, şu şekilde de harcayabiliriz.
Bu iktidarın pençesindeyken artık yeni yeni bunu ifade edebilmeye başladık.
Bu politik enerjiyi...
Bu öfke ya bu duyguları ne varsa bunun arkasında bu duyguları aktivizm üzerine kullanabiliriz.
Ne demek aktivizm?
Sadece tweet paylaşmak değil ya da Instagram'da story paylaşmak değil.
Bu da aktivizme girer. Buna hiçbir şüphe yok.
Ama bunun da ötesine geçmek.
Ne yapmak? Şimdi ben çok iyi bir aktivist değilim.
Hayatım buna çok fazla izin vermiyor.
Yoğunluk falan filan.
O sabah ben Ekrem'in onu tutuklandığını gördüğümde hayatımda ilk defa şunu hissettim.
Ya bir şey yapmam lazım.
Ne yapmak lazım?
İşte hastalarımı gördüm. Kalktım muayenehaneden.
Vatana gittim. Niye gittiğimi de bilmiyorum.
Ekrem İmamoğlu orada ilk vatan emniyete.
Vatan emniyete gittim. Bir arkadaşın da gittiğini haber aldım.
Beraber gittik. Şimdi enerjimi şöyle de harcayabilirdim.
Tıpkı bundan önceki 15 yıldaki gibi.
Ekrana bakıp ah be tüh be ya bu insanlar ne kadar kötü.
İstiklal maaşı ve kapanış.
Ama uyurken huzursuzum.
Çünkü biliyorum ki işte kötülük iş başında ve insan hakları ihlal oluyor.
Bir şeyler oluyor falan da filan. Ama onun yerine bir şekilde belki de o Sırbistan'daki olaylardan da etkilendim.
İşte orada da bir bahar var böyle Balkan baharı diyebileceğimiz bir şey.
Bize de yansıması belki buydu.
Kalktım ve bir şeyler yaptım hayatımda ve o gece çok sinirli, öfkeli olsam da eve döndüğüm zaman şu his vardı içinde.
Tamam bu insanlar kötü insanlar, güçlü insanlar.
Çok zor bir durumla karşı karşıyayız.
Ben değilim aslında işte o içeri alınanlar belki.
Ama ben bir şeyler yaptım.
Yarın sabah kalkınca da ne yapabileceğime bakacağım.
Yarın sabah kalktım ve yine işte arkadaşla Saraçhane'ye Maraçhane'ye gitmenin planlarını yaptık.
Ve birçok insanın aslında böyle düşündüğünü gördüm.
İşte oraya gittiğimizde işte o bayrak salladığımızda slogan attığımızda bütün o enerji aslında bir şeye dönüştü.
Bir eyleme dönüştü.
Bir etkiye karşı verilen bir tepkiye dönüştü.
Ve bu böyle olursa sağlıklı olur.
Çünkü o zaman biz içimizde biriken o ruhsal enerjiyle bir şey yapmış oluyoruz.
Onu bir eyleme dönüştürmüş oluyoruz.
İnsana güzel hissettiriyor.
Diğeri sanki karanlığa doğru çekilmek gibi benimki.
Mesela daha depresif, daha duran, daha karanlık olana çekilmek gibi.
Ve en kötü his de çaresizlik.
Depresyondaki en sıkıntılı, sıkıntılı demeyeceğim.
Depresyonun kendisi zaten çok sıkıntılı bir süreç de.
Depresyonda bizi en çok korkutan şeylerden birisi mesela intihar düşüncesi değildir.
İnsanların umutsuz olması.
Çünkü umutsuzluk peşinden birçok şeyi getirebilir.
Aynı şekilde bu politik konjonktürde de umutsuz olmak.
Yine bizi karanlık bir yere sürükler ve bizi eylemsizliğe sürükler.
Bir şeyler yapalım. Olur olmaz bunu bilemeyiz.
Çıkarız işte eylemimizi yaparız.
Bir şeyler de paylaşırız vesaire bunların hepsini yaparız.
Ve o zaman bu sağlıklı bir şey dönüşür.
Ama burada da şunu ayarlamak düzenlemek gerekir.
Kendimizi tüketmeden bir şeyler yapmak.
İşin zor kısmı bu. Öğrenilecek kısmı bu gibi duruyor.
Biz arkadaşla beş gün sokaklardaydık.
Hep işte eylemlere falan katıldık.
Altıncı gün ikimiz de şey pinomoni işte zatüre olduk.
Yatak döşek yattık.
Ama başımızı yastığa koyduğumuzda vicdanımız rahattı ve dedik ki ya biz bir şeyler yapıyoruz, elimizden geleni yapıyoruz.
Tek kelle belki çok bir şey fark etmiyor ama oraya gitmek ve vicdani olarak bir şeyler yapmak bence önemli.
Bu son cevabını da böyle söyleyebilirim.
Telefona bakmak ya da telefondan uzaklaşmak değil.
Bu eylemi... Bir şeye dönüştürmek aslında.
Yani eylemde meydana çıkamayan çıksın tencere tava çalsın yani o da bir eylem.
Harekete geçiyorsun ya orada aslında ya da işte ne bileyim benim podcast yapmam ya da yazı yazmam konuyla ilgili o da bir eylem.
İlla meydana gidebiliyor olmak durumunda değiliz sanki.
Burada bence en önemli şey daha önceden yaptığımızın bir tık ötesine geçmek.
Yani daha önceden tweet atamıyorsanız tweet atmak.
Daha önceden sokağa çıkmıyorsanız...
Sokağa çıkmayı denemek. Daha önceden tencere tava vuramıyorsanız bunu yapmak.
Burada şey önemli. Elimizden gelenin bir tık ötesini yapabiliyor olmak önemli ki o korku ile ilgili duvarı aşabilelim ve sonrasında önümüz açılsın.
Belki işte bugün tencere tava vuran yarın eline pankart alıp sokağa inebilir.
Yarın sokağa inebilen sonraki gün iki gün sokağa inebilir.
Çünkü hepsi bir sonraki hareketi getiriyor.
O dediğin şey önemli.
Burada şu yok asla. Sen daha azını yapıyorsun.
Senin yaptığın şeyin kıymeti yok gibi bir şey yok.
Her biri ne yapabilse. Kimisi sadece konuşabilir de.
Çünkü daha önceden konuşmuyordur.
Artık konuşup ifade edebilir.
Hiçbir şey yapamıyorsa da bir insan.
Bu vatan için yapabileceğin en sağlıklı şey işini düzgün yapmak.
Ahlaklı bir şekilde yapmaktır.
Hiçbir şey yapamıyorsan bunu yaparsın.
Haksızlıkların karşısında bir şekilde durursun.
Bu bile değerlidir bence.
Bu bile bir direnişe katkıdır.
Bu kadar çürük ve bozuk bir düzenin içinde olur bence.
Kesinlikle katılıyorum. Bir de ben boykot işini çok sevdim.
Müzu nasıl getirtmedik.
Ben bir önceki müzik konserine gidecektim.
İşte yine birilerinin ayda bir bomba patlatması yüzünden.
Müzik gelmekten vazgeçmişti 2014 yılında.
Burada iptal edilmesine de sevindim bir yandan.
Ben de sevindim ya. En sevdiğim gruplardan birisi ama nasıl getirtmedik?
Canımız sağ olsun. Bizim canımız sağ olsun.
Bu aynı zamanda boykot şu açıdan da kıymetli.
Sokağa çıkamayacak kadar belki hayatı dolu ya da başka şeylerle meşgul olan aslında o orta direğin.
Pasif olarak bir direnişe katılması çok kıymetli.
Çünkü iktidar ve sermaye çok güçlü bir şey kazanıyor buradan bir girdi kazanıyor.
Bunun biraz olsun önüne geçebilmek mesaj verebilmek açısından da çok kıymetli.
Sizin çevirdiğiniz değirmenin suyu bizim cebimizden geliyor.
Biz de ona göre bir şeyler yapabiliriz.
Korkarlar korkmazlar bir şey yaparlar yapmazlar bilemem ama hepsini markete gönderdik.
Hepsini markete bütün bakanlar markete indi.
Alışveriş şey bakkala gönderdik ya hepsini bu çok kıymetli bence.
Bence güçlü olmuş ki o kadar bakan bilmem ne oraya gitti.
Ne kadar korktuklarını söyleyeyim hatta zaten biz 11 kişiyi boykot paylaşımı yüzünden bizi şey yaptılar.
Hani gözaltına aldılar.
Hani korktukları o kadar bence belli.
Bu da güzel bir duygu.
Aslında şimdi ben bununla ilgili bir video paylaştım ama burada bir şey söylemek daha uygun olur.
Biz de bazı şeylerden korkuyoruz ama bizim kaybedeceğimiz şeyler onların kaybedeceği şey kadar fazla değil.
Onlar bence çok daha fazla korkuyor.
O yüzden liselerin önüne tomalar, polisler gidiyor.
O yüzden oturma eylemi yapan küçücük öğrencilerin önüne işte koca koca barikatlar yığılıyor.
Onların korkusu bizimkinden daha fazla ve onlar mizahı da kullanamıyor.
Biz kullanabiliyoruz. Böyle de bir gücümüz var diyelim.
Ben son bir şey söylemek istiyorum mizahla ilgili.
Şimdi az önce...
Demokratik olduğunu söyledim ya mizahın işte kimseye ait değil kimse onun tek elini alamaz diye.
Şimdi mizahı kullanabiliyor olmamızın şimdi biz ve onlar diye ayıracağım haksızlık yapanlar ve haksızlık karşısında duranlar diye ayıracağım bu işin bence daha ötesi yok.
Mizahı kullananlar olarak bizim şöyle bir avantajımız var Terry Eagleton yine söylüyor bunu mizah isimli kitabında.
Mizah şu işe yarıyor diyor Terry Eagleton otoritenin bizi saran pençesine karşı umursamaz bir tavrı tetiklemeye yarıyor diyor.
Buna şöyle şu açıdan katılıyorum.
Kaydın başında konuştuğumuz bir şeyleri alıp çevirmeye ve üzerinde kontrol sahibi olmayı yarıyor miza.
Ve bu otoritenin pençesini de bu açıdan gevşetebiliyor.
İktidarı, otoriteyi, bütün kontrolü üzerinde biraz olsun hakimiyet sağlamamızı sağlıyor.
Otoriteyi seven, iktidarı seven insanların en çok dayanamadığı şeylerden birisi bence.
Üzerinde baskı uygulamaya çalıştığı insanların ne olursa olsun gülerek ya da diğer duygularla beraber gülerek.
Direnişe devam etmesi, biraz da umursamaması aslında.
Ve ben biliyorum ki bizim neşemiz, bizim mizahımız, bizim KODES'ten bile çıkıp gülerek bir şeyler yapmaya çalışmamız.
O cesur öğrenciler işte Silivri'den bir yerlerden çıkıp gülerek ve güçlü bir şekilde açıklama yapıyorlar ya.
Haksızlığı yapan insanları içten içe çıldırtıyor.
Buna adım gibi eminim. Ve biz günün sonunda çok eğlendiğimiz, çok güldüğümüz, işte çok keyif aldığımız bir günün sonrasında...
Ulan bugün de ne çok eğlendik deyip huzurla başımızı yastığa koyabilirken bu insanların yani kadın neşesine, erkek neşesine, hayvan neşesine, çocuk neşesine dayanamayan ve güç ve iktidar peşinde
koşmaktan böyle yozlaşmış bu insanların başını yastığa bir gün olsun bizim kadar rahat koyabildiğini düşünmüyorum.
Çünkü biz bir şekilde eğlenceye, mizaha bir şeylere doyup uyuyabilirken bu insanlar ne güce, ne iktidara, ne bir şeye doyup da oh bugün de istediğim her şeyi elde ettim.
Şimdi yatabilirim diyemiyorlar.
Mizah bence o açıdan kıymetli.
Doyup da uyuyabiliyoruz biz.
Huzurlu bir uyku çekebiliyoruz.
Ama o insanlar mizaha sahip olmayan ve bunu susturmak isteyen insanlar hiçbir zaman rahat bir uyku uyumayacaklar hayatlarında.
Böyle bir hayatı da ben asla tercih etmezdim.
Teşekkür ediyorum tekrar. Rica ederim.
Tekrar beklerim. Davetimizi beklerim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
