
Ariadne’nin İpi Podcast’in bu haftaki bölümünde, Psikiyatrist Enes Özel ile mekânın anlamı, iç dünyamızla kurduğumuz bağlar, kişisel alan tasarımı ve hatıraların mekânla ilişkisi üzerine derin bir sohbet var. Ziyaret ettiğimiz şehirlerden, evimizin köşelerine; yaşam alanlarımızdan mezarlara kadar mekânın ruhumuzdaki izlerini keşfediyoruz. Podcast'te bahsi geçen yayınlar:
- Makale: Keith Basso - Wisdom Sits In Places
- Kitap: Gündüz Vassaf - Cehenneme Övgü
#psikolojisohbetleri #mekanvehikaye #anlamarayışı #içselyolculuk #labirentlerveçıkışıpleri #ariadnepodcast #anlamsohbetleri #ariadneninipipodcast #türkçepodcast
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün Varlışçı Sohbetler serisinde anlam başlığındaki sohbetlerimize psikiyatrist Enes Özel ile devam ediyoruz.
Yaşadığımız mekanlarda bulduğumuz anlam üzerine konuşacağız.
Bu konu hakkında düşünmek nasıldı Enes?
Senin bu sakin girişlerine çok hastayım.
Öncelikle onu belirteyim. İkinci olarak da...
Bir psikiyatrist olarak beni insan zihninden çıkaran her türlü düşünceyi çok seviyorum.
Çünkü mesleğim gereği ya da kişisel alışkanlık gereği içeride gömülmeye o kadar alışkınım ki.
İnsanın bazen mekanla dışarıyla ilişkili olduğunu böyle çok unutuyorum.
Aslında çok ilişki halindeyiz her şeyle ve evrendeki yerimiz de aslında böyle doğadaki yerimiz de böyle.
Kendimizi oradan ayrıymış gibi düşünmeye çok meyilliyim.
O yüzden bu düşünce tarzı ya da işte bu konu beni böyle çok şey yaptı.
Değiştirdi ve geliştirdi.
İnanmıyorum kişisel gelişim.
Evet. O Tarkan'ın işte havalimanı değiştim ve geliştim diye bir gelişi var.
O yüzden benim böyle biraz zihnimi açtı diyebilirim.
Ama sizin yakın zamanda bir mimar gelmişti.
Evet. Muhtemelen onun kadar ufuk açıcı şeyler çıkmayacak bu bölümden.
Ama yine de ben de işin zihin tarafından yaklaşacağım diyebilirim.
Aynen. Daha insanlı olan yani Banu da insanlı olan kısmından bahsetti ama.
Seninle bakacağımız şey insan psikolojisi üzerinden biraz bakacağız.
Bize hissettirdiği, varlığımızı fark ettirdiği noktadan bakacağız.
Sözünü keseceğim ama sanırım bu bölümü o bölümle beraber dinlemek güzel olabilir diye bir düşüncem var.
Hani mekana bakmak. Peş peşe çok iyi olur.
Evet. Çok iyi olur. Şimdi barınma en temel ihtiyacımız aslında.
Çok eskilerden mağara, çadır, kulübe vesaire derken modern dünyaya geliyoruz.
Ve her birimiz evimizi dizayn ederken, tasarlarken işte yok duvar rengi, aydınlatması, eşyaları ya da işte duvarlara astığımız objeler vesaireyle bir kendimize alan yaratıyoruz.
Bu alanı alıp almamaya karar verdiğimiz şeyler de kendi içinde tutarlı bir bütün yaratıyor.
Anlamlı bir bütün yaratıyor hatta.
Bunu düşünürken bu İngilizce'deki house ve home arasındaki fark geldi aklıma aslında.
İşte house daha bir yapı olarak bir mekanı tanımlarken home daha yuva, daha senin yarattığın bir mekan olarak düşünülüyor.
Sen ne dersin buna? O home'un çağrışımı daha sıcak bir şey ya.
Ev dediğin yerde sana her zaman kapısı açık olan bir yer.
Dolayısıyla o yapıdan ayrı bir ruhu var ya da geçtaltı var diyebiliriz.
Burada bence şunu, ben şunu görüyorum en azından.
Bizim için çok temel bazı şeyleri anlamlı bir şeylere dönüştürme yetimiz var.
Barınma ihtiyacı çok temel bir ihtiyaç.
Bunu her hayvan bir şekilde yapıyor.
Ama bunu bir şekilde bir şeye dönüştüren çok az canlı vardır.
İnsan dışındaki canlıları bilmiyorum. Bilen varsa söylesin yazsın.
Biz bunu alıp bir şeye dönüştürüyoruz ya da dönüştürme ihtiyacı hissediyoruz.
Burada benim zihnimde şöyle bir soru var.
Bu dönüştürme bir ihtiyaç mı yoksa sadece bir kapasitenin sonucu mu onu bilmiyorum.
Ama biz o barınma ihtiyacını alıp bir şeye dönüştürüyoruz.
Tıpkı yemek ihtiyacını da alıp keyifli anlamlı bir şeye dönüştürmemiz gibi.
Aynı zamanda şunu da...
Biz zihnimizi bir şeylere yansıtmaya çok meraklı ya da eğilimliyiz.
Mesela eve yansıtıyoruz.
Aslında bütün boş kanvaslara, bütün tabulara dediğimiz boş sayfaların hepsine biz zihnimizi yansıtıyoruz.
Bununla ilgili çok dramatik bir örnek vereceğim.
Mekan diyorsak mekanın Allah'ı uzaydır, evrendir.
Ve işte uzaya baktığımızda aslında uzaylılarla ilgili düşüncelerimizde yansıttığımız şeyler...
Aslında bizden çıkan şeyler. Mesela kimi bilim insanı uzayların dünyayı işgal edeceğini ve insanlığın sonunu getireceğini düşünür.
Kendini projekte ediyor.
Evet kendini projekte ediyor. Kimisi de der ki yo işte galaktik bir şey vardır barış bizi dahil eder falan filan.
Dolayısıyla bir yer ne kadar boşsa biz o kadar çok yansıtıyoruz zihnimizi.
Uzay bununla ilgili çok büyük bir boşluk.
Buradan daha mikro ölçüye indiğimizde evde senin dediğin gibi işte içerini alıp içeriden ne çıkartacağımıza karar verdiğimiz kendimizi yansıttığımız bir yer ve onu haustan home'a.
Evet. Yuvaya dönüştürürüz ve bizle ilgili bir kapasitenin sonucu bence bu.
Evet. Bazı insanlar bunu kopyala yapıştır formüllerle yapıyor.
Çünkü şey sana veriyor ya onu mobilya markaları atıyor.
Size bir koltuk seti ondan sonra işte şuraya da şu buraya da bu işte masa sandalye takımı ondan sonra zigon sehpa ve bilimum şeyler böyle diziliyor.
Bu arada biz şu an oturduğumuz eve taşınmadan önce Ben evim boşken fotoğraflarını çekmiştim.
Sonra onları kağıda çizdim.
Kağıda çizdiğimi buraya hangi renkler birbiriyle uyumlu olur diye.
Bayağı koltuk çizdim. Kütüphaneyi çizdim.
Renkleri birbirine uydurdum.
Ondan sonra hayal etmenin yanında bir de resmettim onları.
Ondan sonra... Eşya bakarken gittiğimiz yerlerdeki mobilyacılar bir tanesi arkadaşım Ece böyle şoka girmişti.
Nasıl yani bunları çizdin mi sen iç mimar gibi bir kafada bu projeyi sahiplenmişsin falan demişti.
Ama bana görseli görüyor olmak bir yeri tasarlarken iyi geliyor.
Netlik yaratmış oluyor.
Bir yandan da onu gerçekleştirdiğimde mutlu oluyorum yani hani olmak istediğim mekanın içindeyim diye.
Herkes aslında bir evi kurgularken ne istediğini tam bilmeden de girebiliyor.
Evet. Burada bizim farklı düşünce yapılarımızla ilgili bir şey söyleyeceğim.
Bu podcast bir şekilde hazırlanırken bu oda dikkatimi çekti.
Mesela sen daha planlı olmayı seviyorsun.
Aşırı planlı bir yapı yok ama dolayısıyla evi planlaman burada çok anlaşılır.
Planlıyorsun bir şeyleri falan.
Benim evi döşeme tarzım.
Ev döşemek diyemem ona.
Eşyalar geliyor eve saçıyorum.
Sonra onlar da bir şekilde yerini ve yolunu buluyor ve ben ondan memnun oluyorum.
Bazen minimal işlevsellik düzeyinde kalıp orada bırakıyorum bir şey değiştirmeyi.
Minimal işlevsellik düzeyinde kalıp orada kalıyorsan sen orada barınıyorsun sadece yani.
Şöyle evde rezalet bir hayat yaşadığım doğrulanabilir dış gözler tarafından ama o yaşantı bana yetiyor.
Sana anlamlı geliyor. Bana yetiyor bana anlamlı geliyor zaten.
İşte o ikimizin eve yansıttım az önce dedim ya işte projekte ediyoruz bir şeyleri.
Sen o... Planlamayı, düzenliliği koyuyorsun.
Obsesif olmayan ama işte planlı bir şey.
Bense daha dağınık bir tarzı eve koyuyorum.
İkimiz de o şekilde zihnimizi yansıtıyoruz aslında.
O verdiğin örnek o açıdan değerli.
Teşekkür ediyorum. Şimdi modern hayat apartman düzeniyle ilgili Gündüz Vassıf'ın bir görüşünü hatırladım.
Bu konuyla ilgili düşünürken.
Apartmanların tek düzey yapısının yapılacak olan eyleme göre odalara bölmenin yaratıcılığı ve özgürlüğü engellediğini düşünüyor mesela.
tip bir yaşam biçiminin de totaliter olduğunu, yanlışlıkla bir üst kattaki daireye girsek pek çok eşyayı 3 aşağı 5 yukarı aynı yerde bulacağımızı söylüyor.
Bu da aslında sistemin öz irademizle kuracağımız mekanı kopyala yapıştırı formüllerle işte az önce söylediğim gibi sadece içinde barınılacak bir alana çevirdiğimizi gösteriyor.
Bana kalırsa bir yere yerleşirken kendimizi daha çok dinlemeliyiz.
o kopyalı yapıştır formüllerden uzaklaşmalıyız ki daha kendimizi anlamlı bir bütünlüğün içinde bulalım.
Ama ben çok planlı bir insan olarak bunu fazla çerçevelendiriyordu olabilirim.
Şu görüşe katılmıyorum.
Tabi o biraz da anlatımı dramatik hale getirmiş Gündüz Vassaf.
Başka eve girsek neresi tanıyamayacağız gibi.
Dramatikten başka eve girince çok şaşırıyorum.
Oha ne güzel döşemişler falan diyorum ama benim evin rezalet döşenmiş olunmasından da kaynaklanıyor olabilir.
O şey kısmı.
Burada Birkaç şey var değinmek istediğim.
Bir, şimdi nasıl yaşadığımız aslında sistemin buna nasıl izin verdiğiyle çok ilişkili.
Apartmanlar dikiliyorsa bir yere bizde aslında apartmanlarda yaşamaya izin veriliyor demektir.
Ve nasıl yaşayacağımızla ilgili arzuyu da bu şekillendiriyor.
Twitter'da ya da Instagram'da bir geyik vardır ya.
1 artı 1 bıcır bıcır manita işte yaşasın hayat.
Öyle bir şey mi var? Evet evet öyle bir geyik var.
İşte 1 artı 1 ev, bıcır bıcır manita, iş falan.
Şimdi 1 artı 1 evde yaşamak neden bir arzu olsun?
Aileden özgürleşme ya da bireyleşmekle ilgili bir şey.
Ama 1 artı 1 evde yaşamak bir hayal olmamalı.
Bizim hayalimiz gönlümüzce yaşadığımız bir yerde olmalı.
Ama sistem bize şeye izin veriyor sadece.
Fikirtepe'de 1 artı 1 evde oturacaksın.
Çünkü senin bütçenin ya da sistem tarafından sana sunulan alanın açtığı alan bu.
Bu kadar özgür olabilirsin.
Evet. Mekanla ilgili arzularımız çok ciddi olarak şekillendiriliyor.
Bununla ilgili arzularımıza bir kere saldırılıyor.
Totaliter ya da kapitalist ya da neoliberal ne olarak isimlendirsem.
Bu bir. İkincisi ise sadece mekanla ilgili arzumuza değil mekana da saldırıyor bu sistem.
Yani bu totaliter rejim o mekanı kendisini de yok ediyor.
Evden dışarı çıkacağım burada. Bizim için çok değerli olan, anlamlı olan şeylerin yok edilip iktidar sermayeye bir şekilde peşkeş çekilmesi ya da bunun sermaye katılmasıyla ilgili bir tarafı da var.
Mekana saldırıyor dedim ya.
Biz mekanla bir ilişki kuruyoruz.
O ilişkide bir aidiyeti sağlıyor.
O aidiyette aslında anlamı inşa etmeyi kolaylaştırıyor.
Anlamın inşa edilmesi de dolayısıyla vakit alan bir şey.
Anlam yavaşça inşa edilen bir şey.
Geliyor sermaye senin o anlam kurduğun şey de bir şekilde belki de yok ediyor bir şey yapıyor.
Ve o parçalandığı için anlam ve aidiyetle ilgili şey de parçalanıyor.
Ve enteresan şekilde enteresan değil aşikar ve tahmin edilir bir biçimde niye enteresan olsun.
O yıkılan şeyin yerine inşa edilen yeni şey.
Çok anlamı işaretecek bir şey olmuyor çoğu zaman.
Galataport anlam sahibi olabilecek bir yer mi?
Değil. Fazla parlatılmış, fazla planlanmış.
Turistlere... AVM. İnsan orada bir şey yaşayamazsın.
Orada bir ilişki kuramazsın. Orada sadece alışveriş yaparsın.
Dolayısıyla sistem bir yeri yıkıyor.
Aslında bir anlam vardı orada. Tamam sorun değil.
Yeni bir şey yaparsın.
Onunla ilgili yeni bir anlam işaret edilir.
Ama öyle şeyler işaret ediliyor ki...
Yeni bir anlam kuramıyordu orası.
Çünkü sadece alışveriş yapabilirsin, fiş fatura kesebilirsin.
Robinson Crusoe'un adaya düştüğünde yaptığı ilk şey orayı çitlemek.
Yani orayı sahipleniyor.
Burası benim diyor ve burayı sahipleniyor.
Tam olarak aynı kafa. Orada bir şey vardı orayı yok ediyor ve sahipleniyor.
Üçüncü olarak da şundan bahsedeceğim bu dediklerinle ilgili.
Kate Basso diye bir antropolog var.
Apaçilerle çalışıyor. Komançilerle olabilir tam hatırlamıyorum.
İlla hatırlamadığım bir şey çıkacak.
Diyor ki topluluğun mekan isimlendirmesine bakıyor.
Bu insanlar nasıl mekanları isimlendiriyor diye.
Makalenin adı Wisdom Sits in Places gibi bir şey.
Ve mekan isimlendirmeleri şöyle.
Makalenin adı çok iyiymiş bu arada.
Değil mi? Evet. Buradan tebrik ediyoruz Kate Bastow'u.
Bilgelik. Bilgelik mekanlarda olur gibi bir şey.
Ve gerçekten de o kolektif bellek ve kolektif kimliğin nasıl oluştu ve isimlendirmede nasıl ortaya çıktığıyla ilgili bir şeyi anlatıyor.
Mekan isimleri şöyle. İşte kırmızı boğa şurada oturur falan gibi değil de.
Kadın buradan çıktı ve ağladı gibi.
Mesela bir mekan adı var. Bir tepenin adı ya da bir yerin adı.
Oranın arkasında bir hikaye var.
İşte atıyorum kişinin hatalarıyla yüzleşmesi, sorumluluğa yüzleşmesiyle ilgili bir hikaye mesela.
Alsana mitoloji. Evet. Ya da şey var işte Juniper Tree Stands Alone diye bir şey mesela.
Bireysellikle ilgili bir öyküyü anlatıyor arkasında.
Ya çok tatlıymış. Mekan ismi bu.
Şimdi burasını yıkıp bir yerine Walmart koyduğun zaman artık o anlam kaybolmuş oluyor.
Yeni bir şey de inşa etmiyorsun.
Dolayısıyla oradaki yaşantılar, orayla ilişkilenmemiz, o kolektif belleği böyle bir şekilde oluşturmayı sağlıyor.
Yani aslında yaşantılar bir şekilde orada anlam oluşmasını sağlıyor.
Evet evet yani anlam biraz da yaşantının birikmesiyle oluşur demiştik ya ellerimizdeki anlamı konuşurken.
Mesela ellerime baktığımda sen üzerindeki işte yaraları ne zaman oluştuğunu, işte küçükken çizdiğim yerleri bilmem neleri hatırlıyorum diye söylemiştin.
Sonuçta bu mekanlar da bizim belleğimizde yer alıyor.
Gelen konum... Banu, mimar olan Banu'yla da şeyden bahsetmiştik.
Yani kim doğduğu eve tekrar görebiliyor 40 yıl sonra.
Yani çoğunlukla yıkılmış oluyor ya da işte yerine başka bir şey yapılmış oluyor.
O yüzden de belleğimiz çok etkileniyor.
Ben ilk İstanbul'a geldiğimde mesela 2 yıl modada yaşamıştım.
Modaya da ne zaman gitsem orası böyle bir sembol oldu bana.
Hani benim burayla ilgili hatta yetişkin hayata geçişimdeki başlangıç noktası.
gibi kodlamıştım.
Ama İstanbul'un diğer yerleriyle ilgili böyle bir sembolize ettiğim bir şey bu kadar yok.
Anlam her zaman hem zamanla hem yaşantıyla mekanı dolduruyor diyebilir miyiz?
Bu söylediğin çok değerli çünkü aslında zaten öyle inşa ediyoruz yaşantıyla.
Mekanın kendisine bir şekilde zihnimizi yansıtmak onu oluşturuyor.
Sonrasında da bizim için anlamlı olan o bağlarla bir şekilde orada yaşantıyı inşa ediyoruz.
Az önce söyledim ya. Bir yerle ilişkileniyoruz, ilişki kuruyoruz.
Sonrasında o kurulan ilişki bir aidiyeti sağlıyor.
Aidiyette sonrasında anlam inşasını getiriyor.
Ve mekanın kendisi bizim için anlamlı oluyor.
Zaten bu güvenli ilişkiyi bir şekilde kuramazsak mekanla ilgili bir bağımız da olmuyor.
Aklıma hep bir şey geliyor böyle zamanlarda ya da bu mekanla ilgili yaşantılarla ilgili bir şey konuşulduğunda.
Almanya'ya giden işte o ilk göçmen nesli, göç edenler işte...
Irkçılığa maruz kalıyorlar ya da belli nedenlerden ötürü bir şekilde oradaki kültürle ya da mekanla bağ kurmuyorlar ve o buradaki aslında bir yaşantıyı, Türkiye yaşantısını ya da kendi kültürünün yaşantısını orada bir evin içerisinde ama dışarısıyla
çok net bir bağ kurmadan.
Kopuklukla. O içerideki yaşantıyı sağlıyor.
Ve bu aslında orada senin için güvenli olan bir yerde kalmayı getiriyor.
Parantez açacağım burada. Güvenli hissetmek için Türkiye'yi aslında o evin içine sığdırıyor.
Küçük bir habitat yaratıyor.
Almanya çok da anlamlı bir yer olmuyor onun için.
Çünkü zaten orayla bir bağ kurulmuş değil.
Tabii ki daha iyi bir yaşantı vs.
böyle var. Ama o evin içerisinde o kadar çok dışarıdan kopik ki.
İşte yıllarca orada yaşayıp hiç Almanca öğrenmeyen insanlar var mesela.
Orası onlar için bir anlam ifade etmiyor.
Türkiye anlamı ifade ediyor. Şimdi burada şöyle bir parantez açmak istiyorum.
Bizim için zor olan zamanlarda biz regresi oluruz.
Psikiyatride böyle bir kavram var.
Bizim için daha güvenli olan zamanlara doğru zihnimiz geriler.
Ve bu orada aslında o zamanki orada yaşayan insanlar için düşündüğümüzde o an aslında Almanya ile irtibat halinde ya da dış kültürle irtibat halinde olması gereken bir zamanda o an bu.
Ama daha önceki bir zaman işte Türkiye'deki o kendini güvende hissettiği zaman.
Ve oradayken sen daha regresi oluyorsun, geriye gidiyorsun.
Ve o geride... Güvenli hissettiğin yerde kalıyorsun.
Bu sağlıklı bir şey ama bir yerden sonra buradan çıkamamak sağlıksız.
Bir yerden sonra o yaşantıyı inşa edersin.
Bir birleşme olur. O birleşme alanında bir mozaik oluşur.
O mozaikte anlam inşasına yarar.
Bir yerden sonra o alandan bir şekilde çıkabilmek gerekiyor.
Hepimiz çıkamayabiliyoruz o regresi olan alandan.
Ama öyle bir katı sınırların olduğu yerde o yaşantıyı, o gerçek ilişkinin önüne geçtiği için de...
Mekanda çok anlamlanmıyor o insanlar için.
Sadece evin içi anlamlı kalıyor.
O açıdan diyebiliriz. Yani yaşantı olmuyor.
Yaşantı sadece evin içerisinde olan bir şey oluyor.
Evet. Aidiyet ve mekan ilişkisini bu örnek bence çok güzel veriyor.
Ama bu mesela oraya giden ilk nesilde daha çok görülen bir şey sanırım.
İkinci, üçüncü nesillerde yavaş yavaş kırılmaya ve dış dünyayla da ilişkilenmeye başlıyorlar.
Atıyorum üçüncü nesilde belki sadece işte geleneksel Türkmen halısı kalıyor da diğer şeyler daha modern, oraya uygun bir şekilde tasarlanıyor.
Ama Türkiye'den koparmayacak bir nesneyi, sembolü de illaki evinde bulunmaktadır.
duruyor insanlar ki o bağ kopmamış olsun.
Yani mekanda aslında bayağı şey yapıyoruz.
Kendimize semboller koyuyoruz ki hatırlatıcılarımız olsun.
Pek çok şeyle ilgili hatırlatıcılar olabiliyor değil mi?
İşte atıyorum eski sevgililer, ölen insanlar bizim için değerli olan zamanlara ait anılar ve onların hepsi mekana bir şey katıyor.
Ne? Geçtalt. Her şey kendi başına çok anlamlı değil ya.
O cisimler, o eşyalar Kendi başına belki bir bir bir birikirken onların hepsi bir aradayken ve senin aslında biyografini sana bir şekilde sunarken o birlerin hepsi birleşiyor ve toplamlarından
daha fazla bir şey ifade eder hale geliyorlar.
O da o mekanı bizim için daha anlamlı yapıyor tabii ki.
Sembolik bir şekilde. Ya ben mesela gittiğim yerlerden ufak da olsa bir nesne almayı çok önemserim.
Ya taşıyabileceğim bir şey olacak.
Ondan sonra ve onu koyduğumda o gittiğim yeri hatırlayacağım.
İşte orada yoğun bir yaşantı bir şey hissettiysem ona baktıkça aa burada da böyle güzel bir yürüyüş yapmıştım.
Onun sonunda da işte atıyorum bu küçük heykelciyi almıştım demek.
Aslında o bağı da güçlendiriyor kendi mekanımla.
Bu alan bana ait. Hatırlatıcı aslında.
Yani oraya çapa atmışsın.
Hani anıları onun etrafında çapalamışsın.
Dışarıdan az önce senin söylediğin şeydi hani eve aldığımız şeyleri de biz seçiyoruz ya.
Evet. Onu mesela eve almayı seçiyorsun.
Evet. Onu evine alıp gözünün önüne koyuyorsun ve sana bir şey hatırlatıyor aslında.
Almak istemediğin şeyler de vardır evin için.
Ama o duyguyu ve o anı hatırlatıyor işte.
O hatırlatıcıları aynen.
Belki hatırada unutacağın bir şeyi.
Gözümün önüne koyarak daha sık hatırlamaya başlıyorum.
Evimizi kurgularken yaşadığımız mekanı kurgularken ne kadar çok böyle anlamlı nesnelerle donatırsak aslında bizim için daha iyi oluyor.
Zihnini almak istediğin işte hatırlamak istediğim şeyleri koyuyorum diyorsun ya tam olarak işte evle zihnin böyle çok beraber olması.
Beraber bir şey evet. Mesela bizim evde çok...
Büyük bir kitaplık var ve kitaplıkta ben hiçbir işim yoksa kızlar oyun oynarken mesela zaten televizyonda yok bir ses de yok evin içinde.
Kütüphanenin önünde bir vakit geçirmeyi seviyorum mesela.
Hani okuduğum kitapları bir tekrar alıp kurcalıyorum.
Orada onlar oyun oynuyorlar.
Ondan sonra geri koyuyorum. Sonra her taraf kitap yığını oluyor.
Geri koymuyorum bazen de.
Ama çocuklar böyle bir ortamda büyüyor olması da mesela onların zihinsel olarak bunun normal olduğunu düşünmesine yarıyor olabilir.
Evet. Kitaplar etrafında büyüyen bir çocuk.
Büyüyünce de kitaplara daha yakın hisseder.
Neye daha yakınsan. Bir de bunun evde olması daha farklı tabii.
Dışarıda da hepimiz kitap görüyoruz.
Komik bir şey anlatayım mı? Anlat.
Travma damp değil ama.
Tamam seans faturası kesmeyeceğim.
Bizim evin yan tarafında yeni bir bina yapıldı.
Ve böyle 2-3 metre falan var arada.
Bizim evde de işte anlattığım gibi televizyon yok.
Senelerdir yok. Ondan sonra bir gün...
Aynı 70'ler gibi. Yan dairede televizyon açılmış.
Ondan sonra onun ışığı da böyle parlıyor.
Böyle hareketli bir şey. Reklamlar dönüyor.
Ondan sonra Umay sesleniyor.
Güneş gel gel televizyon buldum.
Gel televizyon izleyelim falan.
Orada farklı bir hayatı görüyorlar.
Öyle bir ev düzeni var ve komşuların evine gitmeyi falan çok seviyorlar.
Hani ha böyle bir hayatta olabiliyor demek ki.
Bizim ev öyle, onların evi öyle falan.
Onlar için de çok enteresan yani.
Evet çocukken o his çok farklı.
değil miydi? Başka bir eve gidiyorsun misafir evine.
Her şeyi incelersin. Kurallar başka işte şu odaya girilmez ama şuraya girilebilir ya da normalde günlük hayat içerisinde girilemeyen odaları misafir olduğu için giriyorsun.
Mesela salon açılır, salona girersin falan.
Çocuk olarak gitmek daha da farklı.
Büyüyünce o biraz şeyini yitiriyor.
O novelty dediğimiz o yeniliğini biraz yitiriyor ama çocukken o başka bir eve gitmek başka mekan, başka kurallar bambaşka bir his getiriyordu evet.
Evet yani Bazen de çocuk gibi bir gözlemci olmak da güzel yetişkin hayatta başka mekanlara girdiğimizde.
Ama eğer seninle konuştuğumuz şeylerden birisi de mekan fazla parlatılmış, fazla düzgün, hiçbir detayı olmayan bir mekansa zaten göz o kadar onu kusursuz görüyor
ki orayla bir bağ kuramamaya başlıyorsun.
Ama işte atıyorum oturduğun masanın üstünde küçük bir çantik varsa işte duvarda bir duvar resmi var ve o...
Hafif sıyırılmışsa.
Ya da geçenlerde ben Balat'ta bir yere gitmiştim.
Sokak çeşmesini, tarihi bir çeşmeyi binanın içinde tutmuşlar.
Ve ona göre etrafını camla çevirmişler.
Mesela girince şaşırtan bir şey.
Ve daha çok incelemeni, daha çok mekanda kalmanı, anda kalmanı sağlayan bir şey oluyor.
O tarz ufak detaylar.
O dediğin şey de sanki o çeşme bir anıyı evine alırsın ya.
Sanki onu oraya almak gibi aslında.
Onu çapalamakla ilgili bir tarafı var.
Yani bayağı şehirsel...
Bir tarihi bir şeyi içeride tutmuşlar ve benim o çok hoşuma gitmişti.
Şimdi bu araya gireceğim.
Steril mekanlarla ilgili tabii ki adamlardan bir alıntı yapıyorum.
Dışına baksan kat kat cila içeriği kemiren tahta kuruları.
Şimdi ben de böyle mekanları hiç sevmem.
Hatta benliğimle nefret ederim.
Şimdi bunun iki nedeni var.
Bir tanesi sınıf öfkesi.
Çünkü çok pahalı ya oralar ben giremiyorum falan şeyim böyle.
O beni bir huzursuz ediyor. İkinci tarafıysa aşırı düzenlenmenin getirdiği bir huzursuzluk.
Ruhsuzluk fazla düzenlenmişlik bana çok ruhsuz geliyor.
Huzursuzlukla ruhsuzluk evet kesinlikle yan yana giden bir tarafta.
Şey geliyor bana böyle aşırı düzenli yani hayat bu kadar düzenli bir yer değil.
Hayat bu kadar temiz steril bir yer değil.
Bu istenebilir bunu da anlarım ama bazı mekanlar sanki bazı mekanlara girip yaşamıyorsun da yaşantı satın alıyorsun gibi tamam mı?
Bunun daha bir sonraki aşaması sen oraya gittiğini diğer insanlara göstermek için oraya gidiyorsun.
Yani o yaşantıyı her ne satın alıyorsa, sana ne veriyorsa, statümü veriyor, ilgimi veriyor.
Onu oradan satın alıyorsun ve aslında ilişki kurmamış oluyorsun.
Atıyorum senin gittiğin bir yer vardır düzenli.
O mekanla bir ilişkin oluyor aslında.
Ve o ilişki işte orayı bizim için anlamlı ve değerli yapıyor.
İkisi ayrı şeyler yine ayırayım ama böyle yerlere gittiğinde ben çok ilişki kuramıyorum en azından.
Bana sanki... Orada sadece bir şey satın alıyorsun gibi geliyor.
Bir zamanı ya da bir yaşantıyı satın alıyorsun gibi bir şey yaşamıyorsun gibi geliyor.
Böyle hayat püriten bir şey değil ya iz bırakır.
İşte az önce bahsettiğin elde olan iz, masada olan çentik ya da işte bazı lokantalarda da şey vardır.
Hani böyle postitleri anı yazıp yapıştırırlar koyarlar.
İnsanlarda bırakılmasını hani oranın sahibi de bırakır orada.
İşte hayat iz bırakan bir şey ve ben o izi görmediğim yerde diyorum ruhsuz burada hiçbir şey yaşanmamış.
Püriten dünden kalan her şey buradan silinmiş.
Evet. Ve ben bugün geliyorum, bugün oturuyorum.
Bugün oturduğumun kanıtı yarın kalmayacak.
Ve bu da beni çok huzursuz ediyor.
Katılıyorum. Buna katılmaktan başka ne diyebilirim?
Teşekkür ediyorum. Bak şimdi arada Senem çok güzel bir yere değindi.
Evet. Dedi ki böyle yerler bizi misafir tutuyor dedi.
Aslında o biraz işte homla İngilizce.
House. İngilizce ektedir.
Homla house arasındaki fark.
Bir bizi misafir tutuyor.
Yine Senem ekledi şimdiki söyleyeceğim şeyi.
Zihindeki... Karmaşayı düzenlemek için bir cetvel sunuyor dedi mesela o püriten yerler.
Doğru bir tarafı vardır.
Misafir tutmak gerçekten şey yani oraya aidiyet hissini engelleyen bir şey.
Değil. Evet. Garip.
Dünyada da misafir değil miyiz?
Bulunduğumuz atölyeden bir acayip haneden de bahsedelim isterim ben.
Buraya gelen tüm konuklar binanın yaşlı bir bina olmasının verdiği ruhu.
İçerinin sanat atölyesi olmasından, dağınık ama kendi içinde bir düzeni olmasından hep bahsediyorlar ve bunu çok seviyorlar, samimi buluyorlar.
Burası parlatılmış, kusursuz bir alan ya da resmi bir stüdyo değil.
Öyle olmadığı için de ben rahatça bu podcast'e başladım diye düşünüyorum.
Yani işte bu kiralanan stüdyolar gibi bir yer olsaydı büyük bir ihtimalle ben de daha gergin olurdum ve kendimi açmakta zorlanabilirdim.
Sen ne hissettin buraya ilk geldiğinde?
Bak bununla ilgili benim yaşantımı anlatayım.
Buraya ilk geldiğimde zaten daha seninle direkt burada buluştuk.
Tabii tanışmıyorduk. Seninle gelmeden önce burada böyle bir ekip vardı.
Zaten içeri geldim şey böyle.
Şimdi tarifleyemiyorum. Muhtemelen bir mimar muhtemelen gelip parçaları ayırıp çok güzel analiz edebilir.
Ne iyi hissettiriyor, ne insana burada sıcak hissettiriyor gibi.
Ben o genel hisse bakarak...
Şey hissettim ama. Aa burası ne kadar güzel ve keyifli bir yer.
Ama aynı zamanda da sıcak. Şimdi ben normalde yabancılarla kolay iletişim kuran biri değilim.
Değil misin? Değilim aslında evet.
Şok. Ama işte burası şeye izin verdi.
Sıcak ya burası. Bak böyle tarifleyebiliyorum.
Burasının o sıcaklığı. Az önce de şeyi konuştuk ya.
İnsanlar zihnini projekte ediyor yaşadıkları yerleri diye.
ister istemez o insanla da bağ kuruyorsun daha o insanla tanışmadan ve ben buraya gelip o Almanya'da kendini belki tehdit altında hisseden insanlar gibi değil de kendini evinde hisseden bir insan gibi böyle daha ilk 10.
dakikada otantik kişiliğimi böyle ortaya koyabilmiştim güvenle ve çok biraz da şımardım açıkçası hani çünkü ben öyle birisiyim ve Onu burada rahatlıkla sergileyebildiğimi fark ettim.
Çünkü ev gibi sıcak.
Ne gördün? Burada biraz tarifleyelim.
Dinlediği için insanlar. Ne gördüm?
İçeri girdim ve ne gördün?
İlk karşılaştığın şeyler neler?
Şimdi zaten hani güler yüzü insanlarla karşılaşmaya geçtim.
O ayrı bir şey. Biz mekanı anlatacağız.
İz var tamam mı?
Az önce bahsettiğimiz. Burada yaşanmış.
Burada iz var.
Burada insan dokunuşu var.
Pürüten bir şey yok. Aşırı düzen yok.
Şimdi bir dağınıklık var ama dağınıklık pislik değil.
Kontrollü dağınıklık. Onu bilemem.
Ne kadar kontrol ettiklerini bilemiyorum ama...
Pislik yok ama bir dağınıklık var.
Ama bu dağınıklık burayla yaşanmış olmasıyla ilişkili.
Ve şeyler de var bu arada.
Etrafta muhtemelen anılar.
Ben sürekli elime bir şeyler alıyorum ya.
Müzik aletleri mesela ilgini çekti seni.
Kitaplar ilgini çekti.
Bilmiyorum bitkiler o kadar ilgini çektim ama monsteramız çok seviliyor.
Arkandaki monstera. Bitkileri çok sevdim.
Bitki bakımı çok zor olduğunu da bildiğimden saygı duydum.
Ama öyle aşırı aşırı da ilgimi çekmedi.
Ama müzik aletleri. Bunların hepsini birleştirdiğinde burası sıcak.
Evet. Güzel hissettiren bir yer.
Halı. Halı, davul halısı aynı zamanda da psikanaliz halısı.
Şey rock grubu şeyi. Toplanma halısı.
Toplanma halısı. Üzerine davulu koyuyorsun ki işte kaymasın diye.
Dolayısıyla o az önce bahsettiğimiz püriten ve yaşamdan uzak bir şey yerine buraya gelip burada yaşıyor ve duruyorsun.
Hani o güzel. Aynısını ben gittiğim dövmecide de yaşamıştım.
Orası da benzer aslında formda döşenmiş şimdi baktığımda.
Orada da hemen böyle evimde gibi hissetmiştim.
İyi insanlar ya da güzel insanlar güzel...
şeyler yapıyorlar herhalde böyle.
Güzel mekanlar oluşturuyorlar.
Anaçlıkla da ilgili bir şey olabilir burada.
Çünkü buranın, burayı organize eden insanlarla da konuştuğumuzda işte Senem'le Alara'yla aslında böyle bir anaç tarafları da var.
Kapsayıcı. Kapsayıcı daha doğru ifade ama daha böyle kadınsı bir yerden yaklaştıkları için ona.
Onu mesela burada hissediyorum.
Onlar yokken dahi burada onu hissediyorum.
Zaten muhtemelen onu hissettiğim için işte otantik kişiliğimi bir şekilde ortaya koydum.
Çok yansıtıyoruz kendimizi.
Onunla ilgili güzel bir örnek. Evet yani podcast'e de yansıyor bence ve hem gelen konuklar açısından hem işte benim rahat olmam açısından mekanın verdiği, mekanla kurduğum ilişki ve burada bulduğumuz anlamda
ayrı bir değer katıyor. Evet katılıyorum.
Şimdi ölüm üzerinde son bölümde konuşacağız ama mekan olarak mezarlıklardan da konuşalım diye düşündük ikimiz de.
Şimdi ben gene böyle gıcık gibi olacağım ama Paris'e gittiğim zaman.
Kaldığım otel mezarlığın yanındaydı ve Paris'in mezarlıkları çok meşhurdur ya.
Böyle ünlüler falan kalıyor orada biliyorsun.
Metroya giderken bayağı mezarlığın içinden yürüyorsun ve böyle şey yapmışlar orayı sokak gibi düzenlemişler.
Ve her bir mezarlığın üstünde heykeller var işte sanat eserleri var.
Herkes kendini sembolize edecek şeyi mezarlığın üstüne konmasını istemiş ya da öyle tasarlanmış.
O yüzden sanki böyle Paris...
Parislilerin, Parisiyenlerin bir şeyi vardır ya böyle hayatı sonuna kadar yaşama, dolu dolu coşkuyla yaşama fikri gelir bana Paris'te yaşayan insanlarla ilgili.
Onlar ölümlülüğü daha sık hatırladıkları için daha çok yaşam dolu olma arzusuyla yaşıyor olabilirler mi?
Yani mezarlıkların şehrin içinde kalmasına ne diyorsun?
Daha sık görme ölümlülüğüne, daha sık karşılaşmaya.
Burada şöyle bir taraf var gibi göre.
Şimdi o Fransızlar hakkında söylediğin şey çok katılıp katılamam diyemem ama hani senin gözlemin.
Ben şunu söyleyebilirim.
Sanırım zaten mekanları nasıl düzenlediğimiz bir şekilde dünyayı ya da hayatı nasıl gördüğümüzle de çok çok yakından ilişkili.
Ölüm bir şekilde hayatın bir parçasıysa ve bunu bu şekilde kabulleniyorsan pekala iç içe bir düzenleme söz konusu olabilir.
Ancak ölüm hayatın dışında olan bir şeyse sanırım o zaman da biz mezarlıkları da biraz zihnimizin dışında ve gözümüzün göz önünden de dışarı tutmak istiyoruz.
Bizim hatta mezarlıklarla ilgili şeyimiz vardır ya şöyle bir...
gelenek. Mezalin yanından geçen gibi mesela arabanın radyosu kısılır.
Yüksek sesle konuşulmaz, gülünmez gibi.
Hani ben öyle bir kültürden geldim sonuçta.
Ya saygı falan gibi.
Saygı gibi ama işte orada şey de var yani ölüm çok hayatın içinde değil.
Ölüm gelince bir susuyorsun ve o şey de bir hayatla iç içe geçmiş bir hatırlamada değil.
Hani onu böyle bütünleştirmiyorsun.
İki ayrı parça şeklinde. Bak yine geldi yumruklar.
Eller geldi yine. Eller geldi. Bunu böyle ayırıyorsun.
Ölümle ilgili bir şey geldiğinde hayatla ilgili şeyleri tamamen susturup İşte gülemezsin, müzik dinleyemezsin yüksek sesle falan.
İşte dua edersin hemen oradan geçerken.
Bak yine birleştireceğim bir şeyleri.
Ama bu böyle olduğunda yani bunlar ölüm hayatın içinde olan bir şey olduğunda mezarlığın yanından geçmek sana sadece aa ölüm var.
Evet ya devam kanka modunda olur.
Ama bunlar çok ayrı olduğunda o zaman mezarlığın yanından geçerken.
Bir geriliyorsun. Abi susalım. Ölüm var ya tamam susalım.
Hayat da sussun, yüksek sesle de gülme, müzik de dinleme.
Bence onunla çok ilişkili. Ama şimdi senin dediğin şey de tabii ünlülerin mezarlığı.
Belki hani ünsüz sıradan çinko karbon insanları da mı?
Öyle gömüyorlar bilmiyorum. Ben de bilmiyorum.
Hepsi de ünlü değil yani benim bildiklerim işte Simone de Beauvoir işte ne bileyim Sartre falan.
Oraya da bir bakmak lazım. Hani öyle bir ayrım var ama şunu söyleyebiliriz en nihayetinde mekanları nasıl düzenlediğimiz, dünyaya nasıl baktığımız hem bireysel hem de toplumsal açıyla çok da yakından ilişkili kesinlikle.
Evet yani sadece ev olarak mekan değil aslında yaşadığımız mahalle, şehir, içinde bulunduğumuz kültür aslında o mekanla olan ilişkiyi çok etkiliyor diyebiliriz.
Onun üzerinden de. bir anlam inşa ediyoruz.
Şununla ilgili şöyle bir şey söyleyeceğim.
Kültür dedin. Mesela Türkiye son zamanlarda daha böyle merkeziyetçi bir yönetimi gidiyor.
Eskiden beri daha fazla öyle.
Sağlık sisteminde eskiden pek çok yerde devlet hastaneleri var ya da eğitim araştırma hastaneleri.
Mesela şu anda hastaneler Tek bir yerde toplanıyor işte şehir hastanesi diye.
Ve şehrin dışında ve uzaktan.
Şehrin dışında bir yerde. Bu mesela o dediğin şeyle çok ilişkili.
Kültürle ilişkili bir değişim oluyor.
Mekan değişiyor, dönüşüyor ve artık hastaneler tek bir yerde kocaman bir yapı oluyor.
Önceden daha lokal, dağılmış şekildeyken.
Dolayısıyla o yönetim, kültür, politika, toplumun hayata bakışı her şey bir şekilde mekana yansıyor.
Ve onun üzerinden de anlamlandırıyoruz tabii ki pek çok şeyde.
Yani işte evet çok temel şeyler aslında.
Sağlık, ölüm. Yemek mekanları, yaşadığımız yer hepsinden ufak ufak bahsettik aslında.
Dinleyenlerin de aslında aklına ufak bir düşünmek için iz bıraktık diye düşünüyorum.
İstersen sorumuzu soralım.
Sizin anlamlı bulduğunuz mekanlar, anlamlı hissettiğiniz yerler nereleri ve neden oradan anlam buluyorsunuz diye Instagram'da belki yazabilirler.
Ben de şunu sormak isterim.
Daha şimdi hayata negatif yönden bakan birisi olarak anlamsız bulunan yerler neresi?
Gidiyorlar ve diyorlar ki burası ne böyle ya?
Ya da anlam üstüne düşünüyor mu mekanla ilgili birileri mesela?
Herkes düşünüyor mu? Ama bu soruyu sorarsak düşünmeye başlar insanlar.
Aynen. Sen anlamlı yerleri soruyorsun.
Ben de şeyi merak ediyorum işte.
Gidince ya burası çok anlamsız, insana insan gibi hissettirmeyen, çok yabancı hissettirdi bana denilen bir yer varsa ben de onları duymak isterim açıkçası.
Katıldığın için çok teşekkürler Enes.
Ne demek. Bir sonraki bölümümüz son bölümümüz olacak.
Onda görüşmek üzere. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
