
Kolektif Bilinç, Bilinçdışı, Gölge - Uzm. Psk. Sibel Şengül
11 Nisan 2025 · 28 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Labirentte Bugün serisinin ilk bölümünü uzman psikolog Sibel Şengül ile kolektif bilinç, bilinçdışı, gölge kavramları üzerine bir sohbet ile açıyoruz.
Carl Gustav Jung’un kuramı ışığında, hem bireysel hem toplumsal düzeyde bu kavramların hayatımızda nasıl işlediğini ve neden tam da 19 Mart 2025 itibariyle öne çıktığını mitoloji örnekleriyle konuştuk.
🌑 Gölge nedir, nasıl tanınır?
🌐 Kolektif bilinçdışı bize ne söyler?
🧭 Jungiyen analizde bu kavramların dönüştürücü gücü nedir?
Bu bölüm, kendini tanıma yolculuğunda derinleşmek isteyen herkes için bir alan sunuyor.
🎧 Bölümü şimdi Spotify’da dinleyebilirsiniz!
#jungiyenpsikoloji #kolektifbilinçdışı #gölgearketipi #psikolojikesif #sibelşengül #ariadneninipi #jung #bilinçaltı #psikoloji #toplumsalgündem
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'a hoş geldiniz.
Bildiğiniz üzere 19 Mart 2025'den bu yana toplum olarak zor zamanlardan geçiyoruz.
Her gelen haberle duygusal iniş çıkışlar yaşayıp strese maruz kalıyoruz.
Biz de bu sebeple daha önce de konuğumuz olan uzman psikolog Sibel Şengül ile sohbet edeceğiz.
Hoş geldin Sibel. Hoş bulduk Mukader.
Senin çalışma alanın Jungian Analiz.
Ve burada tanımlardan biraz bahsedelim istiyorum.
Kollektif bilinç, bilinç dışı ve gölge tanımlarıyla başlarsak açıklayıcı olur diye düşünüyorum.
Jung odaklı çalışıyorum.
Analitik psikoloji odaklı çalışıyorum ama analist değilim.
Önce onu söyleyeyim. Yani Jungian analiz yapmıyorum.
Ama Jungian analizi özellikle masalları yorumlarken, rüyaları yorumlarken kullanıyorum tabii ki.
Analitik olarak bakma sürecinde kullanıyorum.
Aynı dediğin gibi aslında bu süreçte de toplumun analizinde de aslında yunkodaklı bakmak bana iyi geliyor.
Ve biraz hem yabancılaştırıyor konudan daha sağduyuyla bakmamı sağlıyor.
Belki bugün bunu yapabilirsek herkes için daha kolay olur.
Olaylar aslında çok canlı ve olayın içindeyken mesafelenmek zorlaşıyor.
Ama işte bu Jungian analizin konuları ve başlıklarıyla beraber belki bir tık daha bizi rahatlatacak bir bakış açısına sahip olabiliriz bunları konuşurken.
Evet kesinlikle öyle. O zaman biraz bilinç ne demek oradan başlayalım.
Aslında daha doğrusu birkaç kavramı biraz netleştirelim, somutlaştıralım.
Onun üzerine konuşmak çok daha kolay.
Bilinç zaten aslında çok günlük dilde de kullandığımız bir şey.
Bilinçli olmak, bilinçlenmek.
Ama Jung'un analizinde bilinç dediğimiz şey, insanın pisişesinin, bütün pisişesinin aslında küçük bir bölümünü anlatır.
Farkındalıklı olduğumuz küçük bir bölümünü.
Ve Jung bunu bir okyanusun üzerindeki tül parçası gibi tarif eder.
Yani o büyük okyanusun üzerindeki incecik tül parçası kadardır bilinç.
Bildiğimizi zannettiğimiz, bildiğimizden emin olduğumuz şeyler aslında çok dar ve çok stabildir.
Bunun altında aslında okyanusta ne vardır?
İşte bilinç dışı dediğimiz alanda orasıdır.
Çünkü bilincimiz çok dar kapsamda olduğu için aslında her şeyi orada tutamayız.
Dolayısıyla pek çok şeyi oraya aşağıya göndermek zorundayız.
Bazen istemediğimiz şeyleri, bazen de...
arzularımızı ve bazen de zaten tutamayacak olduğumuz şeyleri hem bir kişisel bilinç dışı alanı vardır oraya göndeririz kendi yaşantılarımızdan ve bir de tüm insanlığın bir bilinç
dışı olduğunu savunur Jung buraya da kolektif bilinç dışı der yani var olmuş olan dünyada var olmuş tüm insanın ve insanlığın ortak bir hafızası olduğuna
ve bu hafızada her şeyin biriktiğine ve arketipleştiğine, arketipik unsurlara dönüştüğüne inanır ve savunur.
Ve kolektif bilinç dışı dediğimiz şey aslında hepimizde halen var olmakta olan ama bizim bilinçli olarak ulaşamadığımız rüyalarımızda ortaya çıkan, masallarımızda, mitolojilerde
ortaya çıkan unsurlardan oluşur.
Burada dört tane ana arketipten İstersen biraz onlardan bahsedelim.
Birine daha detaylı gireceğiz.
Tabii dört ana arketip Jung'un iddiası değil.
Çünkü sayısız, sayılamayacak kadar insan deneyiminin olduğu her şeyin bir arketipi olduğunu, bir arketipe dönüştüğünü söyler.
Dört ana arketipten kasıt tabii ki biraz daha temel kavramları nelerdir diye baktığımızda.
Anima animus yani içimizdeki eril ve dişil arketipler.
Persona dışarıya sunduğumuz roller bir arketip olarak.
Bir de gölge arketipi o da sunamadığımız sunmadığımız taraflar.
Bastırdığımız kendimizden uzaklaştırdığımız taraflar.
Dolayısıyla karanlık alan. Bilinç ışıklı bir alansa bilinç dışı karanlık bir alan.
Bilinç dışında kalan her türlü unsur da o karanlığın bir parçası olarak gölge olarak adlandırılmış.
Peki bireysel gölge bu şekilde görebiliyoruz.
Peki bireyselde gölgemizi yansıttığımız bir şeyi nasıl anlayabiliriz?
Ya da burada gölge arketipi harekete geçti dediğimde ben bunu nereden anlayabilirim?
Şöyle bir imgeleştirmek istiyorum aslında.
Gölgeden ne kastediyoruz?
Biz aslında doğduğumuzda böyle bir ham, bir ağaç parçasıyız.
Ham. Henüz bir şekil yok.
Ama bir eskiz var bizim için çizilen.
Ve o eskize göre kendimizi yontuyoruz.
O konulan eskizi üç boyutlu halde yonta yonta bir figüre dönüştürüyoruz.
Artık bizim o. Kimliğimiz oluyor.
Dışarıya sunduğumuz personolar ve kimlik oluyor.
Peki yontarken geri kalan o artıklar, yani yongalar, o ağaçtan çıkan diğer parçalar, o figüre uymayan, figürdeki fazlalıklar ne?
İşte onlar da gölgelerimiz.
Ve bir tezgahın üzerinde olduğumuzu düşünelim, o figürü oluştururken biz.
Tezgahın altına attığımız, yere attığımız o tüm işe yaramaz yonga parçaları bir yere gitmiyor aslında.
Ama biz onu orada bırakıyoruz ve unutuyoruz ve onlara işe yaramaz olarak bakıyoruz.
Aslında her şey yani kişiliğimizden artık olarak bıraktığımız her şey, gölge.
Artık işe yaramayan, sahiplenemeyeceğimize bu figüre hiç uymayan taraflar.
Ve oluşturduğumuz o figürü de hep tutmak zorunda hissediyoruz kendimizi.
Çünkü o verilen eskiz biziz.
Biz olduğumuza inanıyoruz.
Onlara da yapışıyoruz.
Eskizde bir kıyafet giydirilmiş üzerimize, bir şapka takılmış.
Şapkayı personomuz olarak düşünelim.
O şapkayı sürekli olarak korumak ve şapkayı kendimiz zannetmek gibi bir durum var.
Korkuyoruz onları bırakmaktan da çünkü kendimiz olduğumuz inancı o.
Halbuki o bize çizilmemiş.
Zaten o ağacın potansiyeli olan başka bir figürü var belki de orada.
Ve doğamız da o figüre ulaşmak üzere de çalışıyor.
Ve bize o yonga parçaları lazım aslında.
Belki de fazladan kestik orayı.
Belki daha yontmadığımız bir şeyler var uğraşmamız gereken.
Ama o yonga parçaları dışarıda attığımız yonga parçalarını birilerinde gördüğümüz zaman da bize lazım olan ya da bizim asla kabul etmediğimiz rahatsız oluyoruz.
Atıktı çünkü o. Atmıştık kurtulmuştuk ondan.
Ama birinde gördüğümüzde de rahatsız olmaya başlıyoruz.
Ya da o figür aslında olmamız gereken figür bizde var ya.
O figürü yansıtacağımız birilerini bulup oraya yansıtıyoruz.
Bu iyi ya da kötü. Bunu bilinçli bir yerden bulmuyoruz.
Hayır. Ve hayranlık da mesela aslında olmak istediğim ya da daha doğrusu olma potansiyelinin olduğu imge bende var ya.
Ben onu hayranlıkla birine yansıtabilirim.
Ona hayran olabilirim.
Aslında benim kendi karanlığımda kendi parçamdır o.
Aynı biçimde bastırmışsam o figüre uymayan öfke vardır mesela.
O öfkede bastırmışsam birilerini çok öfkeli olmakla suçlayabilirim sürekli.
Ve hayatında, psişeninde garip bir oyunu olarak ben hayatımda sahiplenmediğim, bastırdığım bütün gölgelerimi taşıyacak insanlar
yaratırım etrafımda.
Bu arkadaş olarak, çalışan olarak, partner olarak benim gölgemi taşıyacak, projekte edebileceğim, yansıtacağım nesnelere.
Kişilere ihtiyacım var çünkü.
Ve onların taşıyıcısı olabilecek kişileri de bulurum.
Onlar da çok güzel taşırlar bunu.
Sonra da çatışırım onlarla.
Aslında kendinle çatışırsın.
Aslında kendimle çatışırım orada.
Ya da kendime hayranımdır aslında.
Mesela aşk böyle bir şeydir.
Aşk kendinde olduğunu bilmediğin ve yansıtabildiğin birini bulduğunda hayran olduğun, kendinle bütünleşebildiğin, kendinle bütünleşebildiğin için çok yoğun
bir duygu hissettiğin, Zaten fark eder insan daha sonra hayran olduğu şeylerin de kendinde de bulunduğunu ya da tam tersi bir süre sonra o hayranlıkla yaptığım
projeksiyonlar düşer altından asla görmek istemediğim gölgelerim belirmeye başlar onları yansıtmaya başlarım.
Bu sefer de savaşırım onunla öyle olmaması için yani bu aslında kendi bütünleşmeme karşı duruştur.
Bütünleşmek istemediğim şeyi onda gördüğüm için savaşırım.
Kendimle savaşırım yani nihayetinde.
Bireysel olarak böyle. Çok uzun sürede bakılmayan gölgeler aslında koyulaşıyor değil mi?
Çok uzun süre karanlıkta kaldığı için daha agresif bir şekilde çıkıyor.
Çok güçleniyor. Çünkü biz oraya bir enerji harcıyoruz.
Bastırmak için çok büyük bir enerji harcıyoruz.
Ve aslında pisişemizin sabit enerjisinin büyük bir kısmını oraya aktarıyoruz.
Bu açığa çıktığında da o zamana kadar bastırdığımız, harcadığımız bütün enerji aslında açığa çıkıyor.
Ve bir de zaten çok güçlü enerjileri bastırıyoruz.
Ne gibi? İşte korku gibi, öfke gibi, yoğun duyguları ya da arzu gibi yine içinde libidinal olarak çok güçlü olan şeyleri bastırdığımız için bunların yüzeye çıkışı da çok güçlü
bir biçimde oluyor. O yüzden ya çok yıkıcı oluyor ya da çok yaratıcı oluyor.
Hatta keşke o yıkıcı olmanın içindeki yaratıcılığı bulabilsek, entegre olabilsek işte gölgeyle.
İnsanların en çok müthiş yaratımlarının olduğu yer gölge kaynakları aslında.
Gölgenin ortaya çıkması.
Yani aslında o kadar korkulacak bir şey değil.
Doğru kullanıldığında yaratıcılığa da sebebiyet verebilecek bir şey aslında.
Yani kendiliğin bir mekanizması bu.
Kendilik dediğimiz yapının, içimizdeki self denilen yapının bir mekanizması.
Bizim hep bütün olmamıza, tek kutuplu olmamamıza.
uğraşıyor. O yüzden biz bir şeyi çok idealleştirmişsek kendimizde, çok erdemli bir yerden idealizasyon yapmışsak bir
şeye, onun tam zıttı da içeride dediğin gibi birikmeye ve giderek koyulaşmaya başlıyor.
Bu aslında şey gibi değil.
Kötü bir şey değil aslında.
Pisişe burada bir bütünü oluşturabilmek için bir mekanizma alıp Diğer tarafı da dengelemeye çalışıyor.
Bir simetri var çünkü gerçekten Pisişe'de.
Ben neyi çok şişirirsem diğer tarafta da onun şişirilmesi gerekiyor.
O yüzden zaten hani biz toplumsal olarak da bunları bu nedenle yaşıyoruz.
Baktığımızda ne idealleştirilmişse bir süre sonraki adımda da diğer tarafa sahne açılmış oluyor.
Ve tarihsel döngü de hep böyle ilerliyor.
Karşıt kutuplar arasında.
Yani aslında gölgede bir zıtlık, bir karşıt kutup illaki olacak işte çalışkanlıkla tembellik arasında.
Birisi çok çalışkansa aslında tembel olduğu yön gölgede kalıyor.
Ve daha sonra bu işte atıyorum hiçbir şey yapmak istememek olarak ortaya çıkabiliyor.
Bir de şöyle bir şey olarak ortaya çıkıyor.
Ben çalışkanlığı çok idealize etmiş ve kendimde onu prensip olarak almışsam.
ve bütün enerjimi de çalışkan personamı sürdürebilmek için kullandıysam o tembel olan gölgemi ya çocuğuma ya partnerime ya da işte birlikte çalıştığım insanlara projekte etmem
lazım. Bu bireyselde.
Bireyselde yani onlar benim o tembelliğimi taşımak zorunda kalacaklar.
Toplumsalla da belli gruplara projekte etmeye başlıyoruz galiba.
Aynen öyle. Peki bu kolektif gölge nedir tadımladığınızda?
Güzel ki kolektif gölge de aslında biz...
Tek tek hani bireysel düşünüyoruz yapıları, bireysel pisişe olarak düşünüyoruz ama bir de bütün bir pisişe var.
Toplumun pisişesi var.
Toplumu da aslında tek bir insan gibi düşünebilmeliyiz.
O insanın da bilinci var.
Toplum yani toplumun da bir bilinci var.
Aynen o okyanusun üzerindeki tül parçası gibi.
Toplumun da aynen bir bilinç dışı var ve toplumun da kendi içinde arketipleri eril ve dişil tarafları var.
Tek bir... Bütün pisi şey gibi baktığımızda.
Aynı mekanizma orada da işliyor.
Bir taraf çok şişirilmişse toplumda, çok öne çıkarılmışsa diğer taraf, diğer kutup, o zıt kutup bastırılıyor.
Ve bastırılan her şey günün birinde yüzeye çıkar ve nasıl çıkar?
Bir figürle ortaya çıkar.
Yani o şeytani...
varlıkları atfettiğimiz şeyler gibi.
Toplumda çok fazla iyilik vurgulanmışsa, kötülük bastırılmışsa o kötülüğü taşıyacak olan bir figürün ortaya çıkması lazım.
Bütün mitoloji, masallar bunu anlatır zaten.
Evet. Aslında biraz da mitoloji ve masallarla kolektifi anlamak daha rahat olabilir diye düşünüyorum şu anda.
Masallarda ya da işte mitolojik hikayelerde karanlık figür, kötücül karakterler var işte.
Dışlananlar var. Yunan mitolojisinde Prometheus var.
İşte İskandinav mitolojisinde Loki var.
Türk mitolojisinde Erlikhan diye geçiyor.
Ve aslında dini metinlerde de şeytan biraz daha.
Bunların hepsinin de kendi içinde özel hikayeleri var.
Biraz o hikayelerden birinden istediğin birinden bahsetmek ister misin?
Saydıklarım dışında sen söylerken aklıma gelen bu Habil ve Kabil.
Evet. Mesela ne kadar birbirine zıttırdın.
Biri ne kadar meleksi ise öteki de o kadar kötücül olmak durumunda.
Ve aslında ikisi bir bütünün parçası olarak ikiye bölünmüş durumda.
Bu dediğin mesela Erlikhan'da Türk mitolojisindeki Erlikhan'da Tanrı Ülgen işte göklerin ve işte ışığın.
ona kibir ve hırsla yaklaştığı için erlikan yer altına sürülür.
Bu mekanizma aslında tam anlatmaya çalıştığımız şey.
Kendimizde iyi olan, beyaz olan her şeyi tutup, bütün siyahı, bütün kötüyü diğer tarafa ayırıp, onu da bir kişi ya da bir topluluk olarak tanımlıyoruz.
Ben değil o. Bu tam bir bölme mekanizması.
Bu aslında bir savunma mekanizması.
Ben kötü değilim, ben çok iyiyim ama kötü olan bütün kötü özellikleri taşıyan var.
İşte Habil ve Kabil gibi.
Ya da Loki dediğimiz karakter İskandinav mitolojisinde de.
Onun durumu biraz daha farklı.
Çok daha karışık bir karakter. Çok daha farklı ve bence çok güzel bir gölge taşıyıcısı.
Çünkü hem aslında tanrıların diyarında hem devlerin diyarında arada duran bir figür.
Hem tanrılara bazen hizmet ediyor.
Onlara... sorunların çözümünde yardım ediyor hem de kaos yaratıyor devlerin diyarında olduğu anlarda ve güzel olan da şu onu böyle kötücül onu çok şeytani
olarak da görmüyoruz o aslında biraz kurnaz biraz hilebaz ve eğlenceli kaos yaratırken de eğlenceli bir
sabotajcı aslında neyi sağlıyor insanların O toplumun asla yüzleşmek istemediği tüm her şeyi çıkarıp o önlerine
koyuyor. Aslında bütün gölge figürünün fonksiyonu budur.
Görmek istemediğimiz, yüzleşmek istemediğimiz her şeyi ister istemez gözümüze sokar o figürler.
Kötülükleriyle ya da sabotajlılıklarıyla.
Ve mizahtır mesela Loki'deki unsur.
Evet. Mizah çok güçlü çünkü duyguya hitap ediyor.
Hem duyguya hem gölgenin ve kompleksin rahatlıkla dışarı çıkarılabilmesine olanak sağlıyor mizah.
Bireysel şeyde de baktığımızda, bireysel cüzlemde de baktığımızda aslında şakayla söylediğimiz şeylerin içinde her zaman böyle gerçeklik vardır ya da iğneleyicilik vardır.
O bir anda ağzımızdan çıkan şeyi hiç beklemeyiz ama aslında o gölgenin getirdiği bir şeydir değil mi?
Bu tür toplumsal olaylarda mizahın çok güçlü olmasının sebebi de bu.
Rahatlatıcı bir unsur.
Pankartlarda gördük.
Çünkü çok gergin ya. Şöyle aslında karşıtlar bir araya geldiği her an büyük bir gerilim yaratır.
Bu bireysel pisi şey için de geçerli, toplumsal pisi şey için de geçerli.
O gerginliği yumuşatabilecek mizah unsurları ortaya çıkar.
Mesela Hermes'te de böyledir.
Hermes, tanrılar ve...
İnsanlar arasında bilinç ve bilinç dışı arasında giden gelen aslında biraz Loki gibidir.
Habercidir ve biraz Loki'ye benzer ve Hermes'in kendine ait bir mizahı vardır.
Hermesvari bir oyunlar, oyunbazlık vardır.
O aslında gerilimi azaltmak ve iki kutubun birbirine biraz daha yakınlaşmasını sağlamak için gereklidir.
Rahatlatıcı bir şeydir. Şimdi de aslında toplumsal olaylarda bu kadar mizahın öne çıkarılması bu gerginlikle baş ederken.
biraz daha güce ihtiyacımız olduğu ve biraz daha mesafelenmeye ihtiyacımız ve rahatlamaya ihtiyacımız olduğu için.
Ve çok yaratıcı çünkü pankartlar gördük.
Evet. Zaten gölge öyle bir malzeme ki, gölge malzemesini kullanırken bütün yaratıcılığınızı ortaya çıkartmanız, karşı tarafın yaratıcılığını tetiklemeniz de mümkün.
Çünkü semboller üzerinden gidersiniz orada.
Biz bir sembolü mizahta...
Bir amaçla kullanırız ama sembolün diğer bütün anlamları da açığa çıkar.
Ve bir sürü şeyi de ortaya çıkarır.
Anlamadan anlamış olursunuz bazı şeyleri.
Evet yani o kendi şeyiyle beraber gelir.
Diğer anlamlarıyla, alt anlamlarıyla beraber de gelir.
Var mı aklına gelen böyle bir örnek?
Aslında bütün arketipsel, bütün sembolik şeylerde durum böyle.
Çünkü diyelim ki biz aslında bütün toplumsal olaylarda baba arketipiyle uğraşıyoruz ya.
İşte başkaldırıyoruz, isyan ediyoruz.
O babaya isyan ediyoruz.
O hükmeden babaya, cezalandırıcı babaya aslında başkaldırıyoruz.
İşte şeytan da tanrıya başkaldırıyordu.
Aynen öyle ve o sırada aslında baba arketipiyle ilişkili bir mizahi unsur ya da sembolik bir unsur ortaya çıkarırken baba arketipinin tek bir tarafı yok ki.
Baba arketipinin bağışlayıcı, kapsayıcı, yön gösterici.
rehberlik edici tarafları da var.
Biz aslında onun diğer taraflarını da ortaya çıkarmak üzere bir şey yaratıyoruz.
Buraya baş kaldırırken belki toplumda baba arketipinin diğer önemli unsurlarının da tetiklendiği bir yere gidiyor olay buna maruz kalanlar için.
O yüzden mizah burada kesinlikle çok serbest bırakılması gereken bunun eleştirel ya da kötüleyici ya da suçmuş gibi algılanmadan
hem toplumu rahatlatan hem de o arketipin diğer faydalı unsurlarını da ortaya çıkaran bir unsur olarak görebilmeliyiz.
Bunun için de biraz bilgelik ve...
Biraz gölgelerinin de farkında olmak gerekiyor.
Evet tek yönlü baktığında onu çok düşmanlık duyguları hissettirebilir.
Ama diğer bütün anlamlarıyla beraber baktığında söylediğin gibi altı anlamlarıyla daha derinleştirilebilir.
Peki Prometheus'dan örnek vermek ister misin?
Şimdi şöyle bir şey anlatılıyor Prometheus için.
Aslında insanlara iyilik yaptı değil mi?
Bir ateşi getirdi, bilinç getirdi.
O zamana kadar daha hayvani yaşıyorlardı yere bakıyorlardı hiç gökyüzüne bakamıyorlardı.
Ateşle beraber işte iki ayak üzerine yükseldiler gibi bir anlatım var ve bilinç yani akıl ve bilinci getirdi.
Bu aslında çok onurlandırılması gereken bir şey.
Ama aynı Prometheus sırf bu nedenle güç kazandırdığı için aslında güçsüz kalması gereken insanlara cezalandırıldı.
Şöyle bakabiliriz ama işte onu insanlar cezalandırmadı ki tanrılar cezalandırdı.
Şimdi bütün bir unsur olarak yorumlarsak bunu, psikolojimizin bir parçası da aynı bilinç getiren ve ışık taşıyanı cezalandırıyor.
Çünkü bilinç dışının da bir, hani oradaki bilinç de aslında bilinç dışının bir gölgesi olarak ortaya çıkıyor.
Ve biz her türlü gölgeye karşı temkinliyiz ve korkuyoruz.
Bu iyi bir şey olsa da ortaya çıkan şeyden.
Ve aynı şeyi yok ediyoruz yine.
Mesela son dönemde özellikle önüme çıkan ve hatta Nilay Örneğin podcastinde de dinlediğim Mahir Polat örneğine bakacak olursak bu İBB mirasla ilgili olarak çok güzel
çalışmalar yapmış ve hakikaten Prometheus gibi ışığı eline alıp aydınlatmış o yerleri.
İşte bir sürü yeri renove etmiş, restore etmiş, onları yaşanılan mekanlar hale getirmiş ve bir tane daha yaptığı bence çok önemli bir şey var.
Hiç para harcamadan insanların aynı mekanda bulunabilmesi ve zıtlıkların bir araya gelebilmesi, birbirini görebileceği ortamlar yaratmış.
Bu sanırım şey açısından, tanrılar açısından oldukça büyük bir günah.
Çünkü bayağı ciddi bir ışık getirmiş ortamı.
Ve o yüzden de Prometheus gibi aslında cezalandırılıyor gibi bir hissiyat yaratıyor bende.
Çok doğru çünkü bir tarafta evet aydınlık.
İşler yapıyorsanız, aydınlık şeyler yapıyorsanız onun bir de karanlık tarafı var.
Ve o karanlık tarafı rahatsız eder aslında.
Aydınlık karanlık tarafı rahatsız eder.
Ve bu nedenle de orada güçlenen ve öfkeyle beraber ortaya çıkan bir şeye dönüşür.
Hani evet bir saldırıya dönüşür, onun yok edilmesi, ışığın yok edilmesi.
Bu zaten hani çok klasik bir şey.
Karanlığın yutmak istemesi, ışığı.
Ama orada onun durumunda bir günah keçisi durumu da var.
Yani tüm her şeyin yüklenebileceği bir figür olarak, bir günah keçisi olarak taşlanması durumu da var.
Prometheus da mesela ciğerinin bir kartal tarafından yok edilmesi cezası.
İnsanlara o kadar ışık getirmiş değil mi?
Yani insanlar koruyamamış, insanlar onun için bir şey yapmamış ve buna izin vermiş.
Ya da ışık...
Ya da ateş.
İnsanlar da tanrılar neden?
O ateşin elinde olanları cezalandırmıyor da ellerinden o ışığı almıyor da onlara getireni cezalandırıyor.
Kaynak. Asıl hani orada bir kurban edilmesi gereken de bir figür gerekiyor.
Yani gölgenin kurban edilmesi o.
Gölge taşıyıcısının kurban edilmesi.
Işığı getiren dolayısıyla gölgeyi de getiriyor.
Işığı getiren gölgenin de kurbanı oluyor.
Yani gölge tarafın, karanlığın kurban ettiği kişi oluyor.
O yüzden ışık getirici herkes bu anlamda taşlanır.
Biliyorsun hani bu İslamiyet'te değil ama hani Lucifer aslında ışık getiren bir melekken sonra taşlanan bir meleğe dönüşüyor.
Hani oradaki evet.
Aynı şey değil, aynı örnek olmasa bile burada muhakkak diğer kutuba geçmek gibi bir durum var.
Siz bir şeyi çok yapıyorsanız, evet orada çok yapmış gerçekten.
Evet çok güzel yapmış gerçekten.
Çok yapmışsanız bunun karşı kutbu tarafından da kurban edilmeye ve taşlanmaya açık hale gelmiş oluyorsunuz.
Evet. Sıradan insana bir şey olmuyor.
Çok idealize olan da evet.
İlla ki bir şeyler oluyor.
Burada yapmamız gereken şey anladığım kadarıyla ışığı getirenin gölgesinin de bilincinde olması, gölgedekileri rahatsız edeceğinin de
bilincinde olması ve belki ona göre farkındalıkla hareket etmesi olabilir mi?
Hem öyle hem de bu bir öğrenilmiş çaresizlik durumuna dönüşmemeli.
Her zaman aslında ışık meselesi, bilinç meselesi.
Güçlü ve daha güçlü ve daha üzerinde çalışılması gereken bir şey.
Yani buna rağmen yapmaya devam etmemiz gereken bir şey.
Buna rağmen insanların aydınlanması, bilinçlenmesi için daha çok çalışılması gereken bir şey.
Çünkü kolektif bilinç dediğimiz kısım da çok güçlü.
Yani birileri öne çıkıp birileri kendini kurban ediyor, adıyor.
Kolektif bilinç için yapıyor bunu.
Ve kolektif bilinç ne kadar güçlenirse, kolektif bilinç dışındaki...
Gölgelerin entegrasyonu da o derece mümkün olacak.
Yani biz daha çok birlikte kolektif olarak o ışığı taşıyana yardım etmiş olsaydık ve olsak daha çok o gölgelerimizle çalışmak ve ikisini entegre
edebilmemiz mümkün olurdu.
Yani Prometheus'a keşke insanlar yardım etseydi.
Tanrıların elinden alsalardı.
O kartalla savaşsalardı.
Mesela çok büyük bir etki de yarattı Mahir Polak.
Polat örneği bence yani vicdanına dokunuyor çünkü vicdani anlamda gerçekten çok yüksek bir tepki oluştu ve her sabah ben telefonu açıp çıkmış mı hastaneye alınmış mı diye baktığımı
biliyorum artık yani o yüzden vicdani anlamda da bir birliktelik getirdiğini düşünüyorum o hikayenin bu tür insanlar bizim korku gölgelerimizden özgürleşmemize de sağlıyorlar
bence çünkü korku da bastırdığımız, gölgede bıraktığımız bir şey.
Ya da öfke. Öfkeyi ne kadar kontrol etmeye çalışıyoruz ve gölgede tutuyoruz ya ama artık öyle bir şey oluyor ki yani artık hani Prometheus'a bileme dediğiniz zaman içinizdeki
öfkeyi ve korkuyu serbest bırakabiliyorsunuz.
Ve bunu iyi bir amaç için doğru bir şekilde kullandığınız zaman da aslında onun kurban oluşunun bir anlamı oluyor.
Ve Belki de bazı insanların kendini lider olarak öne atmasının sebebi de tüm o kolektifi harekete geçirmek ve bilinçlendirmek.
Evet. Çok mümkün.
Onlar da cesur insanlar oluyor genellikle.
Çünkü bununla karşılaşabilmek için, bunun karşısında durabilmek için büyük bir cesaret de gerekiyor.
Bizim de cesaret gölgemizi ortaya çıkarıp biz de sesimizi çıkarabiliyoruz o zaman.
Çok teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim. İkinci bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
