
Kitap Sohbetleri | Belirsizlik ve Değişimle Güzel Bir Hayat
17 Aralık 2025 · 37 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
“Kitap Sohbetleri” serisinde Damla Çeliktaban ile Belirsizlik ve Değişimle Güzel Bir Hayat kitabından yola çıkarak sohbet ediyoruz. Kitabın yazarı Pema Chödrön Amerikalı bir budist ve halen bu alanda pratiklerini sürdürüyor.
Kitapta belirsizlik ve değişimle yola çıktığımızda 3 farklı taahhütün bize iyi gelebileceğinden bahsediyor ve sohbetimiz bu başlıklar etrafında derinleşiyor:
1. Kendine ve Başkalarına Zarar Vermemek
2. Acının İçinden Geçmek/ Birbirimizle İlgilenmek
3. Dünyayı Olduğu Kabul Etmek
(Kitabın yeni baskısı “Belirsizlik ve Değişimden Korkmadan Yaşamak” olarak güncellenmiş.)
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum kitap serisinde bizimle olan Damla Çeliktaban.
Hoş geldin Damla. Hoş bulduk Mukadder.
Nasılsın? İyiyim. Sen nasılsın?
Çok şükür. İyi bir gün.
Mutluyum. Sen nasılsın?
Vay köpeğinle geldin.
Bu bizi çok mutlu etti. Enerji yükseldi evdeki.
Köpeğimi çok seviyorum.
Her yere onunla gitmek istiyorum.
Onsuz gittiğim yerlere gitmek istemiyorum.
Öyle mi? O da sensiz gezmek istemiyor galiba.
Yani o her türlü gezmek ister ama benle gezmeyi de seviyor.
Evet şu an bağlı yanımızda bembeyaz tatlış bir köpek.
İnstagram'a da koyacağım galiba dayanamayacağım fotoğraflarını.
İzin var mı? Tabii tabii buyur.
Kendisi bir fenomen olma yolunda ilerlemek ister bence.
Harika o zaman. Şimdi bugün seninle belirsizlik ve değişimle güzel bir hayat kitabını konuşacağız.
Burada sıkça karşımıza çıkan belirsizlik ve değişimin bizi nerelerde zorladığını ve bu konuyu nasıl ele alabileceğimizi anlatıyor.
Bu yazar Budist bir pratiğe adadığı hayatında kendi hocalarından öğrendiklerini ve günlük deneyimlerini etkileyici detaylarla anlatıyor.
Biz bu bölümde yazarın bahsettiği üç farklı taahhüt var.
Daha belirsizlik ve değişimle beraber yaşamak için bu taahhütlerin üzerinden geçelim dedik.
Sen kitapla ne zaman tanışmıştın?
Onu merak ettim. Ya ben bu kitabı herhalde 2018'de falan okudum öyle tahmin ediyorum.
O civarlardaydı. O zaman mı çevrildi acaba?
Ben de çünkü 18-19 gibi.
Öyle bir şeydi. Şimdi bakayım ne zaman çevrildi yine.
2015 diyor.
Buradan İrem Çağıl'a selam olsun.
Sinek 8 çok güzel bir yayın eviydi ve ne çıkarsa okuyorduk.
Evet. Yani konu seçimleriyle, çevirileriyle, kitapların kağıt kalitesi ve formatlarıyla çok zevkli kitaplardı.
Grafik tasarımı, kapağı.
Tasarımı yani her bir tarafıyla çok güzel yayınlar yapıyordu.
O çıkardığı için okuyorduk.
İşte o vesileyle de Pema Çödron'la tanışmış oldum o zamanlarda.
Şimdi biliyorsun biz bu yayına hazırlanacağımız zaman kitabı aradım evde ben.
Bulamadım. Nerede falan bulamıyorum.
Instagram'dan bir post çıktım.
Dedim ki bu kitap kimde varsa lütfen bana göndersin.
İster hediye etsin, ister ödünç versin.
Enteresan bir farkındalık oluştu bende.
Bu kitap çok kişide var ve çok kişi için mühimmiş.
İşte getiririm ama geri alırım diyenler.
Ondan sonra altını çok çizdim defalarca kere okudum olur mu diyenler falan.
En sonunda bacılardan bir tanesi motoruna bindi kalktı bir öğlen kahve içmeye geldi getirdi bana.
Başka bir tanesi Bodrum'dan gönderdi.
Sonra ben evdeki kitabı buldum.
Yani bereketli bir kitap ama bu arada şunu da belirtelim.
Artık İrem Çağıl'ın Sinek 8 yayın evi yok.
Fakat Omega yayınları bu kitabı aynı çevirmen.
Başka bir isimle yayınlamış.
Pema Çadır'ın başka kitaplarını da yayınlamış.
Arayanlar oradan bulabilirler merak edenler.
Evet yazar adını belirttiğimizde zaten açıklamalara da koyacağız.
Oradan rahatlıkla bulabilirler hem de yayın evinden.
Kitapla ilgili benim de şöyle bir şeyim oldu.
Arkadaşım yurt dışında yaşayan bir arkadaşıma bu kitaptan konuşacağımızı söyledim.
İnanamadı böyle ne o kitap mı ben onu çok severim.
İşte Türkiye'den yurt dışına giderken 10 tane almış yanında.
Oradaki yurt dışındaki arkadaşlarına hediye etmiş falan.
Bunu okumalısınız çok güzel diye.
Yani bilmiyordum farkında değildim bu baya kült bir kitapmış.
İnsanlar baş ucunda tutuyorlarmış ama şaşırdık mı?
Şaşırmadık. Yani bu ülkede yaşayan insanın şu başlığa direnmesine imkan var mı?
Yani evet sürekli belirsizlik ve değişim.
Belirsizlik ve değişim bizim hepimizin göbek adı gibi oldu.
Evet. Yani ve hakikaten de insanlar merak yani bir yandan evet çok güzel çok böyle akışkan işte çok hippie var falan ama çok da zor bir şey.
Çok inanılmaz. Pratik et bilmiyoruz nasıl yaşayacağımızı belirsizlik ve değişimle nasıl yaşanır peki diye demek ki.
Soran kitaba atmış elini.
Yani aslında hayat komple belirsiz ve değişim öneren, önümüze sunan bir şey.
Ama biz bunu sanki kendimiz kontrol ediyormuşçasına, belli işte saatlere uyarak, program yaratarak, işte kendi düzenimizi belirleyerek her şey belirliymiş gibi davranıyoruz.
Aynen öyle. Ama aslında o zihnin bir yanılsaması, her şey belirsiz aslında.
Ben bunu masallara anlattığım gruplarda bazen şu metaforla anlatırım.
Şimdi biz Lineakea denen bir süpernovanın içindeyiz.
Bunun içindeki işte Samanyolu galaksisinin bir de onun güneş sisteminin, onun da dünya denen fırıl fırıl bir gezegeninin üstündeyiz.
Yani burada iç içe geçmiş kaç tane dönen şey var düşün milyarlarca zihnini alması çok zor ve böyle sürekli bir dönüş halinde yaşıyoruz.
Hiçbir an bir önceki anla aynı yerde olmuyor bütün bu sistem.
Ama işte sen dün bu sehpayı buraya koydun bugün de burada diye sen bugünü dünle aynı sanıyorsun.
Ya da kendini işte ben işte iki üç gün önce bir kot aldım uyandığımda hala o kot orada var.
Demek ki ben hala aynı insanım sanıyorum ve hayattan bir sabitlik beklentim oluyor.
Biraz maddi dünyaya fazla kapılmakla ilgili sanki bu sabitlik beklentisi.
Arada bal havlıyor arkadaşlar kusura bakmayın.
Bu da kaydımızın bugünkü samimiyeti.
Yani evet her şeyi çok maddi dünyada dediğin gibi belirlediğimiz için hayatın öyle akacağını sanıyoruz.
Varlıkçı filozoflardan Sartre'ın bir yorumu vardı bununla ilgili.
Yarın sabah uyandığınızda aslında işe gitmeyi siz seçiyorsunuz.
O kural olduğu için değil o bir seçim.
O seçimi devam ettirdiğin için sen...
Onu belirli hale getiriyorsun.
İstersen bir uçak bileti alıp Bali'ye de gidebilirsin.
Dünyanın öbür ucuna da gidebilirsin.
Yani oradaki seçimlerimizin farkında olmak aslında belirli kılıyor hayatı galiba değil mi?
Varoluşçu felsefenin en güzel tarafı bu bence.
Dünya yani her bir şeyi insanın...
Özgürlüğünün ve seçiminin sonucu olarak ele alması.
Bir yandan çok özgürleştiren bir yandan da çok.
Sorumluluk. Sorumluluk yükleyen ve ağır da bir şey.
Yani evet her gün yeniden mi seçiyoruz yoksa ezbere mi yaşıyoruz?
Bu bence iki uçta gidip geliyor da olunabilir.
Yani her gün yeniden seçtiğinin şuuru için biraz gayret gerekiyor.
Kendiliğinden gelen bir şey değil sanki.
O şuura gelmemiş insan dün ne yaptıysam bugün de onu yaparımın.
Babam ne yaptıysa ben de onu yaparım.
İşte atalarım ne yaptıysa onu yaparım de ezberinden mi gidiyor?
Yoksa gerçekten her sabah seçiyor muyuz bugünün yeni bir gün olduğunu?
Fark ediyor muyuz acaba?
Bu bence her gün sorabiliriz bunu kendimize.
Bugünün bana verilmiş bir hediye olduğunu ben farkında mıyım?
Yeni belirsizliklere açık mıyım?
Nasıl akacağım içinden?
Evet evet yani bu sıkça kendimize sormamız gereken bir soru.
O yüzden de kitap başucu kitabı olmuş bence.
Yani ara ara açıp altını çizdiğim yerlere bakmak bana iyi geliyor.
Bu eve taşınırken mesela ilk elime aldığım kitap buydu.
Yani üç ay oldu buraya geleli.
Ama belirsizlik ve değişim çok somut bir değişim.
Çok büyük bir belirsizlik.
İşte hayata farklı bir şekilde yeniden başlıyorum.
Kitap bana destek oldu gerçekten.
Yani orada Hema hanımefendiye teşekkür ediyoruz.
Çok iyi bir hoca. Yani Budist hocaların hepsi...
Ayrı hayran olunacak insanlar.
Çok vakıf değilsem de Budist felsefeyi de çok insan olmanın zarif bir yolu olarak görüyorum.
Keşke nasip olsa inceliklerine vakıf olmak.
Bence ufak ufak oluyoruz ya.
İnşallah. İstersen başlayalım buradaki taahhütlerle.
Tabii. Birinci taahhüt kendine ve başkalarına zarar vermemek diye başlıyor.
Budist pratikin başlangıç noktası aslında bu ve birçok dinde de aslında geçen bir taahhütten bahsediyoruz.
Zarar vermeyeceksin. Her dinde bu geçerlidir.
Budizm'de de var.
Duygu ve düşünceyle kurduğumuz ilişki düzeyinde ama biraz daha zarar vermemekten bahsediyor.
Buradaki örnekler işte birine kızdın diyelim ki o öfkeni direkt impasif yani biraz daha dürtüsel bir şekilde bahsetmek değil de.
Bir onun içinde kal, bekle, o senin içinde bir pişsin diyor.
Ama bu duyguyu bastırmak da değil.
Kızdın ve bastırdın, içinde patlayarak geziyorsun gibi bir şey de değil.
Aradaki dengeyi bulup onu ifade etmenin yollarını bulmaktan bahsediyor.
Çünkü biz bir eylem başlattığımızda sanki suya atılan taş gibi diyor.
Gitgide halkalar, genişler.
Bu eylemi başlatmak için hakikaten onun için de bir kalın.
Ondan sonra eylemi başlatın diyor.
Yani aslında bu bize tüm farkındalık öğretilerinin söylediği şey.
Duygunun farkına var.
Gelip geçmesine müsaade et.
Ve sen ondan ibaret değilsin.
Bununla hemen harekete geçme.
Yani bir sürü işte mindfulness'dan şefkate işte aslında bütün terapatik çalışmalar insana bunu öğütlemeye çalışıyor.
Yani duygular var onları isimlendirmek lazım, ağırlamak lazım ve müsaade etmek lazım.
Neydi bir buçuk dakika mıydı bir duygu insan üzerindeki etkisi?
Evet o benim hayatımı kurtaran bilgi.
Evet yani eğer sen onu fikirlerinle, sözcüklerle, cümlelerle düşünüp sürekli aynı duyguda kalmazsan bir buçuk dakika...
Maksimum sürebiliyor o duygu zaten.
Ama sen sürekli beslersen o geçmiyor üzerinden.
Varoluşun her katmanı hayatta kalabilmek için besine ihtiyaç duyuyor.
Bu bir duygu da olabilir. Bir canlı da olabilir.
Ya da bir düşünce de olabilir.
Sen onları beslemediğin sürece geçicilik her şey için söz konusu.
Yani burada işte zarar vermek de bunun bir ötesi.
Hem kendini o duygudan ibaret sandın.
Ona kapıldın. Farkındalığını...
Devre dışı bıraktın ve duygunun dalgasına kapıldın gidiyorsun.
Bu değil yani.
Ama bu da bir çaba işi.
Çaba işi. Orada çünkü işin içine zarar girdiğinde hem kendine hem ötekine, yani öteki hakkında kötü düşünüyor olmak da kime zarar veriyor?
Mesela ben bu sonbaharda bir şeylere çok kızdım.
İşte hayat benim elimin altından çok emin olduğum bir sürü şeyi çekti.
Ve kendimi böyle beddua etmek üzereyken yakalıyorum.
Bir şeylere gerçekten çok öfkelendim ve geçip gitmiyor bir haksızlık durumu söz konusu benim değerlendirdiğim.
Ve böyle gelecek nesillerine kadar beddua etmek istediğim bir insanlar silsilesi oluştu.
Fakat her seferinde diyorum ki ya bu şimdi senin içinde büyüyüp ne yapacak?
Sen buna girdiğin anda bu öfkeye kapılıp o insanlara beddua etmeye başladığın anda oraya kadar varacak mı belli değil ama sen de büyüyecek net.
Dur Damla dur.
Bu da... Büyük resmin bir parçası olsa gerek.
Bundan da öğrenilecek bir şeyler olsa gerek.
O kadar güzel bir örnek verdin ki çoğumuzun başına gelmiştir bu yani.
O çok öfkelenip hakikaten yedi ceddine kadar bir şey gelsin onun başına isteği.
Ama sonra kendini durdurup sakinleştirip.
Yani orada gerçekten o duyguda kalıp bir bekle bakalım ne olacak?
Nereye çıkacak bunun sonu?
Seninle ilgili başka hangi duygulara temas ediyor?
Yani hep her programda da bu çıkıyor ama oturup bir yazsak aslında.
o bir tık daha azalacak etkisi belki ya da birine anlatsak hafifleyecek.
Yazmak çok iyi bir çözüm.
Yani böyle haddim olmayarak öneriyorum içinizi kavuran bir nefret, öfke, kızgınlık, haksızlık duygusu varsa 21 gün boyunca küfredin yazarak.
Yani o küfrü yazarak artık dibine kadar giderek yani.
Saçmalamanın doruğuna çıkarak bakacaksınız ki kalmıyor bir yerden sonra.
Yani değil 21, 3-4 günden sonra benim içimde daha şiddetli bir küfür yok yahu ya varıyorsun.
Orada bir rahatlama geliyor.
Bu kadarmış bütün o öfkenin çapı.
Yani işte evet biz beslemediğimiz sürece gerçekten yavaş yavaş sönüyor.
Söndükten sonra da zaten o suyun içine o taşı atmıyoruz ve dalgalar büyümüyor.
Ve eylemimiz de başkalarına zarar vermemiş oluyor.
Kendine de zarar vermemiş oluyorsun çünkü o yazdığında ya da işte bunu biriyle paylaştığın zaman o duygunun etkisi azalmış oluyor.
Bu zarar vermemeyi hem fiziksel anlamda hem de duygusal ve düşünsel anlamda bence bol bol pratik etmeliyiz diye düşünüyorum.
Bunun başka bir yönü daha geliyor aklıma.
Zarar vermediğinde senin faydan ne olur diye soruyor şu anda zihnim.
Ve şu geliyor diyelim ki birine çok kızdım bir şeye çok kızdım ve gittim kafasına vurdum.
Atıyorum neyse. Sonra bunun suçluluğu beni günlerce rahat bırakmaz.
Yani herkesin inancı kendine benim inancım içinde ahirette cehennemde bugünde.
Şimdi ben dürtüsel bir şekilde kalktım birine zarar verecek bir harekette bulundum.
Bulunduğum anda pişmanlık ve suçluluk gelmeye başlar üstüme.
Ve sonra bundan nasıl kurtulacağım peki?
Evet. Yani. Yeni bir azap çıkarıyorsun kendine.
Yeni bir azap çıkarıyorsun.
O tekinin geçmesine de izin vermedin.
Şimdi o zulmettiğim insana bir de mesela ekstradan sevimli olmam gerekecek.
Ne bileyim ben ya da onun için bir şeyler yapmam gerekecek falan.
Yani kendim için işkenceyi uzatmış oldum.
İşte dalga büyüdü. Yani o taşı attığın dalgalar genişledi, büyüdü ve bu sefer kendi kendini çıkmaza sokmuş oldun.
Uygu kontrolü ve işte o zarar verme dürtüsünü engelleyerek aslında kendimize iyilik yapıyoruz.
Evet. Sonunda o spiral kendine dönüyor.
Kendine dönüyor evet. Burada bahsettiği bir şey daha var.
Dahili feragat etme diye çevirmişler.
İçten bir şekilde bir şeyden vazgeçmekten bahsediyor.
Şöyle bir egzersizden bahsediyor.
Kaçış haline getirdiğiniz bir şeyi.
Vazgeçin, içten bir şekilde vazgeçin.
Bu kaçış için ne olabilir diye düşündüğüm zaman burada şeyden bahsediyor işte fazla yemek, fazla uyumak, fazla çalışmak, bilgisayarda telefonda daha uzun süre kalmak gibi şeyler bir şeyden kaçmak
için uydurduğumuz bahaneler ya.
Bunlardan bir feragat edin bakalım ne olacak diye bakıyor ve bunu yaparken nazik ve şefkatle kendinize kızmadan yapmaya çalışın diyor.
Ben bunu şöyle denemeye çalıştım.
Sabahları yataktan kalkmamak için alarm çaldığında elime telefonu alıyorum.
Ondan sonra başlıyorum reels kaydırmaya.
Sırf kalkmayayım diye onu ertelemek için.
Aslında orada zarar veriyorum.
Gözüme zarar veriyorum.
Sabah uyandığımda güneş ışığı görmem lazım.
İşte daha keyifli ve sakin bir şekilde kalkmam lazım.
Ama ne bileyim ben Allah'ın dans videosunu izliyorum.
Hiç ilgilenmediğim bir video yani önüme düşmüş.
Kaptırıp gidiyorum. Bunu bir sabah denedim.
Ve gerçekten daha dingin ve güne daha sakin başladığımı fark ettim.
Zarar vermeden kaçınma davranışın bu oldu.
Çok güzel. Bence çok temel bir yerden başlamışsın.
Bir süredir ben bunu uyguluyorum.
Ama hiç kolay değil.
Ben zaten yatak odama telefon almıyorum.
Öyle bir kuralım var. Orada bir sürü şeyden kurtardığıma inanıyorum.
Ama yine de uyanıp salona gidip telefona bakıyorum.
Bunu mümkün olduğunca ileri atmak için kendi kendime tuzaklar kuruyorum.
Önce gidiyorum işte mutfakta suyla bir ritüelim var.
Her sabah içtiğim ilk bardak suyla bir ritüelim var.
Onu yapıyorum. Sonra kalkıp çigongun başına geçiyorum.
40 dakika civarı çigong yapıyorum.
Üstüne 15 dakika meditasyon yapıyorum.
Ve ancak bunları yaptıktan sonra telefonu elime alıyorum.
Kuralım bu. Çok iyi.
Aksini yaptığım günlerde uyandım hiçbirini yapmadım.
Eh bugün leş gibiyim deyip gittim telefon...
O gün benim kafam çalışmıyor.
Bedenim kesinlikle arıza çıkarıyor.
Ve böyle kafamda bir sis oluyor.
Nasıl diyeyim sana? Bir disorganizilik.
Bir böyle erken yorgunluk.
Sonra bunları takip ettikçe.
Aa değiyor mu buna diyorsun ya?
Yani işte o feragate.
Evet. Ve yerine koyduğum şey ne bileyim.
Zararlı bir şey de değil. Yani zararlı bir şeyin yerine yararlı bir şey koy.
Ve bu hiç kolay değil.
Kolay olmadığını kabul ederek ve kendini ısrarla her gün buna teşvik ederek.
Evet. O şefkatle ve biraz daha kendine nazik davranarak aslında.
Çünkü ben şeye de çok meyilliyim.
İşte gene aldın telefonu diye kendime sinirlenmeye de çok meyilliyim.
O yüzden o siniri yapmadan...
Sinirlenmek yerine eğer işte pencereyi açıp hava aldıysam aferin kız sana.
Bugün güzel bir nefes aldın demek kızmaktan daha çok şey veriyor.
Öz disiplinle öz şefkatin kaynaştığı bir yer var.
Orası çok güzel bir yer.
Yani öz disiplinin kendine verilen ceza olmaktan çıktığı, yapamadığın yere de şefkat verebildiği.
Bu ikisinin kaynaştığı bir yer var.
Çikongu yapmak bana çok iyi geliyor.
Bunu deneyimleye deneyimleye.
Bu bana artık iyi geliyor ve yapmadığım günden hoşlanmıyorumun bilgisi disiplinle şevkatin karıştığı yer.
Ama oraya gelene kadar hakikaten insanın kendini bir çocuğu kandıya çocuğa yapar gibi.
Şeker yeme gel havuç ye.
Bunu da çocuğa öğretmen gerekiyor.
Ya da işte ellerini yıka falan basit şeyler nasıl öğretiyoruz çocuklara?
Onun gibi kendimize de öyle yaklaşıp hadi bir gün yıkamadıysan bir şey olmaz ama genellikle yıkazancık iyi olur.
Bir zahmet. diye kendine şefkatle bakabilirsin.
Yani bu zarar vermemek gerçekten bence önemli ve biz bu güzel örneklerle açıkladık diye düşünüyorum.
İkinci ta üç, birbirimizle ilgilenmek, acının içinden başkalarına açılmak diye geçiyor.
Bu biraz daha ilişkisellik üzerine.
İlkinde kendimizdeydik daha çok.
Şimdi artık ilişkilerimizde ve duygularımızdayız.
Birbirimizin bakımını üstlenmekten bahsediyor.
Ve kritik nokta şu.
Kendi acını kaçmadan yaşadığında bu acı seni içine kapatmak yerine başkalarının acısına karşı daha geçirgen ve ilgili hale getirebilir diyor.
Bununla ilgili senin deneyimlerin vardır mutlaka.
Ya bu şefkatin kendisi.
Yani bu söylediğin şey insan olma ortak deneyiminde insan olduğu için ve senin yaşadığın zorlukları muhtemelen.
O da yaşadığı için hayatında temel bir yerden şefkat duymak ötekine.
Bakım ver ya da verme.
O bakım verme konusunda çok emin olamadım.
Çünkü bazen insanlar bakım almaktan da tetiklenirler.
Evet. Ki bizim toplumumuzda da bu çok.
Ama yani kendi acının içinden geç ve bunun için şey örneği verebilirim ben.
Yani bir kere loğusalıktan geçmiş olan tüm kadınları düşünelim.
Eğer oradan geçmediysen.
Şey demek kolay. Aman ne olacak bir çocuk doğurdun.
İşte kırk günde kalkıver.
İşte ilk defa sen mi doğurdun?
Bunu doğuranlar da söylüyor ama.
Onlar kim bilir nasıl geçirdiler o dönemleri.
Nasıl üstüne basılarak geçildi değil mi?
Yani insanın kendine merhamet etmeyi öğrenmesi çok zor bir şey.
Hiç bu şekilde muamele görmediyse.
Ben bunu hep cahilliğe bağlıyorum.
Yani bu konuda bilgisi, deneyimi, farkındalığı olan insanın Böyle konuşamayacağını düşünüyorum.
Aynı şekilde hastalık için de söz konusu.
İşte ben ağır bir hastalık ve tedavi sürecinden geçtim.
Ondan önce bunu ben yaşamasaydım eğer bir hastanın yanında nasıl durulacağını bilemezdim.
Ona ne diyeceğimi.
Ondan sonra nasıl olup da eşlik edebileceğimi bilemezdim böyle.
Ne yapıyoruz biz acıyı gördüğümüzde?
Yani genel eğilimler neye yönelik?
Kaçıyoruz. Ya kaçıyoruz kendimizi uzaklaştırıyoruz.
Ya çocuğa yok yok canım acımadı ki o kadar da büyük bir şey değil diyoruz.
Küçültüyoruz, geçiştiriyoruz.
Ya da aa kuş geçiyor bak senin dizin acıyor ama kuş geçiyor.
Bambaşka bir yere yöneltiyoruz.
Yani ya evet çok acıdı şimdi.
Ve şu an yapabileceğim hiçbir şey yok senin için.
Yanında durabilirim. Yani loğusa ise yemek götürebilirsin.
Etrafınızda bir loğusa varsa lütfen ona pişmiş yemek götürün.
Bence bu çok kıymetli bir şey.
Bence de. İnsanın en çok özlediği, en çok zorlandığı şey bu.
Yemeğe ihtiyaç var. Beslenmek yani.
Beslenmek çünkü onun 24 saat bir varlığı beslemesi gerekiyor.
Onu besleyen birileri yoksa işte bu...
Zalim bir dönem oluyor. Ya da bir hasta varsa ya kaçınmayın hastalıktan.
İnsanlar bu hastalıklarla yaşıyorlar.
Ben hastayken tedavi sürecindeyken diyeyim.
İçimdeki çocuk çok aktive oldu ve şey çıktı ortaya.
Talepkar. Etrafında sürekli birilerini isteyen bir çocuk.
Gel bana yemek yap.
Gel bana masaj yap.
Gel yanımda dur. Gel kucağına yatacağım.
Gel bana dedikodu anlat.
Yani neye ihtiyacım varsa.
Bir eşlik istiyordum yanımda.
Çünkü kendi bedenimde olmak çok zordu.
Ben bunu senden ilk kaydımızda öğrenmiştim ve o kadar çok işime yaradı ki.
Yani 6 ay önce senle daha yeni tanışırken senden duyacağım bir hikayenin, tavsiyenin hayatıma bu kadar etki edeceğini düşünmezdim.
Ben mesela bir acı durumunda, kendimi kötü hissettiğim bir durumda yardım isteyemeyen bir insandım daha çok.
Bundan birkaç ay önce böyle çok üzüldüğüm bir durum oldu.
Hakikaten aradım arkadaşlarımı.
Duygu gel çok kötüyüm yardım et sırtıma pıt pıt yap.
O kadar güzeldi. O kadar iyi geldi ki.
Bana yardım edin.
Ben şu an çok kötüyüm.
Bunu söyledim ve sarıldık birbirimize.
Gerçekten o gece iyi uyumama onlar vesile oldular.
Arkadaşlarım yani. Tetikleyicisinden birisi sendin.
Teşekkür ederim onun için de.
Çok sevindim. Yani insan birinden dinleyerek de bir şeyler öğrenebiliyor.
Umarım dinleyiciler de bunları hayatına katıyordur.
Yani bir de senin istemek seni genişletirken vermek de onu genişletir.
Evet. Verebileceği bir şeyi istediğin sürece.
Tabii. Yani burada mühim bir şey var.
Verebilecek insandan verebileceği şeyi.
Yani para babalarından şefkat istemeyin.
Ya da evinize gelen yardımcı kadından para istemeyin.
Ya da çok iyi bir arkadaşınızdan atıyorum bilmediği hukuki tavsiyeyi istemeyin.
Verebilenden verebileceği şeyi istemek.
O karşılıklı şefkat alanını canlandıran ve inan işte o arkadaşın bir sonraki derdinde seni çağırabilecek yanına.
Tabii tabii. Bu özgürlüğü de vermiş oluyorsun.
Ama biz yani aslında hem toplumcu bir toplumuz, toplulukçu bir toplumuz hem de bunun içinde çok bireysel kalmak için canımızı yırtıyoruz.
İşte kan kustum kızılcık şerbeti içtim dedim.
Kimseye muhtaç olmadım.
Bunları biraz kenara park etmek lazım.
Hepimiz birbirimize muhtacız.
Bireysellik bu demek değil zaten.
Bireysel ol, kararında bireysel ol ama gerektiği yerde de ilişkiselliğinde destek almayı bil, vermeyi bil, bir arada olmayı bil.
Bunlar çok değerli şeyler aslında.
Ben ne zaman bunlardan bahsetsem, her zaman böyle çıkıntı karşı yorumlar gelir ya, hep şey deniyor.
İstedim ama yardım etmediler.
Yanlış kişiden istedin. Yanlış kişiden istedim.
Yani biri etmedi diye bütün insanları satamazsın.
Doğru kişiden istememişsin, doğru şeyi istememiş olabilirsin.
Çok iyi. Yani o yardım etmedi, etmesin.
Birileri de etmeyecek yani.
Herkes de aynı geniş yüce gönüllülüğe sahip.
Buna da hazır olman lazım.
Kırılganlığını açmak biraz da bu demek.
Evet bazen de reddedilir taleplerin.
Olsun buna rağmen insana dair umudunu...
Tutabiliyor musun? Herkes bir değil birbiriyle.
Reddedilmek de evet çok çoğu kişiye ağır gelen bir şey.
Zaten acının içindeyim bir de reddedildim deyip bu sefer komple kendini kapatabiliyor.
Aynen öyle ve sonra şunu da düşün.
Peki biri çağırdığında sen gidiyor musun?
Tabii o durumda. Yani bunda böyle bir şey var.
Ben hayatın akışının veren kişiye geri vermek şeklinde olduğunu düşünmüyorum.
Bu şöyle ihtiyacı olana vermek.
Senin ihtiyacın varken kimde varsa sana veriyor.
Sonra bir gün sende var başkasının ihtiyacı var sen ona veriyorsun.
Yani bu illa karşılıklı bir alışveriş değil ama bir nehir gibi geliyor bana.
Yani peki o sen çağrıldığında gittin mi?
Evet yani onlar paylaşmak için gerçekten değerli noktalar.
O fırsatları da hepimizin bence kollayabiliyor olması lazım.
Başkaları için ben ne yaptığımı kollamamız gerekli.
Bu acının içinde kalmakla ilgili tesadüfen ilginç bir şeye denk geldim.
Geçen hafta bir videoya.
Müzisyen Nick Cave iki oğlunu farklı zamanlarda dört yıl arayla kaybediyor.
Ve kaybettikten sonra da...
Çok derin bir acının içine giriyor.
Yani ilk yıllarında diyor dayanılmazdı benim için o acının içinde kalabilmek.
Sonra gitgide diyor sevme kapasitemin genişlediğini, bütün dünyayı, bütün insanları sevebileceğimi fark ettim.
Çünkü insanlar bana sürekli mektup yazmaya başladılar.
Kaybolan insanlar. Ve onların benimle bunu paylaşması, benim onlarla paylaşmam ve bu karşılıklılık benim kalbimin çok daha genişlemesine sebep oldu diyor.
Yani aslında acının içinde kalmış.
Orada derinleşmiş ve kendimi şu anda daha fazla insan olarak hissediyorum diyor.
More human diye tanımlıyor.
Ve bu insanlık boyutuna gelmek için de bu acıdan geçmem gerekliymiş diyor.
Aslında orada bir anlam da yaratmış o acıyla birlikte.
Bu bana çok etkileyici geldi onun içinde kalabilmesi.
Yani sen bunlardan bahsederken maalesef aklıma yanan otel geldi Kartalkaya'da.
Orada bir sürü canını kaybeden güzel insanlar.
Tanıdıklarımız var, takip ettiklerimiz var.
Mesela onların bazılarının duruşunda da bu Nick Cave'i gördüm ben.
Yani adaletin peşine düşenlerde ya da acısının içinde feveran etmeyen ve bunu böyle daha derinleşmek için kullandığını gördüklerimiz oldu.
Allah acılarını yani Allah sabır versin, yardım etsin, yüklerini azaltsın.
Maalesef ki insan olma deneyiminin bir parçası bu kadar büyük acılarda.
Bunlarla karşılaştığımızda iki seçeneğimiz oluyor sanki.
Ya küfür kıyamet o acı kuyusunun içinde hayata küsmek ve sonra hep öyle bir yerden karanlık ve küskün bir yerden zehirler saçmak ya da küçülüp gitmek belki ya
da bunu kabul edip.
Ağırlayıp ne kadar zor olsa da ve buradan bir anlam yaratmak.
Çünkü insan olmanın içinde ızdırap çok var.
Ve ızdırabın içinden geçebilmiş, insanlığını yitirmemiş kişiler çok yardımcı oluyorlar insanlara ilham olarak, rol model olarak veya daha güçlerini toplayabilirlerse aktif bir şekilde.
Evet yani bir müzisyenin bir sanatçının başına gelmesi de böyle bir şeyin aslında daha fazla insana ulaşması açısından da o deneyimi değerli kılabiliyor.
Çok acı deneyimler gerçekten Kartalkaya hepimizin kalbini yaktı, hepimizi çok üzdü.
O haberleri hatırladıkça ben de çok üzülüyorum aklıma geldikçe.
Hepsine sabır diliyoruz tabii ki burada.
Ama o acının içinden gerçekten daha güçlü ve daha farklı bir bakış açısıyla çıkabilen insanlar var.
Onları görüyorum ben de.
Yani hayatın içinde her şey var.
Bize Pema Çodron bunu söylüyor bu kitapta.
Her şey var. Olmaz dediğin her şey olabiliyor.
Hiçbir şey garanti değil.
Ve hayatın sana hiçbir borcu yok.
Sanırım bir sonraki madde bunu söylüyor.
Olduğu gibi kabul etmek değil mi?
Sen girişini yap. Aynen.
Üçüncü taahhüt de dünyayı olduğu gibi kucaklamak.
Burada anlatılan pasif bir boyun eğme değil.
Gerçeklikle savaşmaktan vazgeçme.
Hayatının gerçeği bu. Bununla savaşma.
Bununla kol kola gir ve devam et.
Seçimlerini yine yap. Bir şeye boyun eğmekten bahsetmiyor.
Ama dünya olduğu gibi böyle ve sana bir borcu yok dediğin gibi.
Bir borcu yok. Bir taahhüdü yok.
İşte sen en uzun yaşamı sen yaşayacaksın.
Senin sevdiklerin asla ölmeyecekler.
Senin başına adaletsizlik gelmeyecek.
Böyle bir şey yok. Dün olan şey yarına var mı hiçbir zaman bilmiyoruz.
Yani hayatında aslında kesik kurallarından biri bu.
Sadece biz insanoğlu işte betonlarımızla, malımızla, mülkümüzle, takım elbiselerimizle.
İnandığımız borsa hareketleriyle ya sanki bir gerçeklik yaratmışız ve bu sabitmiş gibi yaşamayı tercih ediyoruz ve hayatın bize borcu varmış gibi.
Yani uzun bir ömürü herkese borçlu değil hayat.
Ya da işte sevildiğin, kendini gerçekleştirdiğin bunlara dair kimsenin bize bir borcu yok.
Her şey kaygan, her şey kırılgan, uçucu.
Yani bunu bilerek yaşamak ne kadar zor.
Çok zor. Ne kadar kıymetli.
Yani bu uçuculuğun içinde ne kadar büyük bir kıymet var.
Yani böyle bir nehri tutamıyorsun avuçlarının içinde.
O su akıyor gidiyor.
Hayat öyle bir şey. Şimdi biz küçük bir grupla Tao Te Ching üzerine çalışıyoruz.
Ve çok cüretkar davranmışım.
Ben iki ayda okuruz dedim.
Dördüncü bölüme falan gelebildik daha.
Kesinlikle iki ayda okuyamıyoruz.
Her bölüm ayrı bir umman.
Ve suyu izlemeyi öneriyor Tao Te Ching.
Ya. Yaşamda.
yaşamla birlikte akabilmenin su gibi olmaktan geçtiğini.
Yani birazcık bana bu belirsizlik ve değişimle birlikte güzel bir hayat başlığı bunu çağrıştırıyor.
Çünkü su coğrafyaya göre şekil alıyor.
Yani gerektiğinde yerin altına iniyor, gerektiğinde buhar oluyor, yükseliyor.
İşte kirli yerlerden de geçse özünü sabit tutuyor.
Yani suyu örnek almak ne kadar mümkün?
Yani ben bu suyu örnek almak deyince aklıma hemen şey gelir.
Bruce Lee'nin bir videosu vardır.
Be water my friend. Tam olarak öyle.
Önünde bir baraj varsa iki seçeneğin var.
Ya üstüne çıkacak kadar dolacaksın oraya aşacaksın üstünden.
Ya kenarından kıyısından bir çatlak bulacaksın.
Ya hiçbir zaman geriye doğru yukarı doğru atmaya çalışmayacaksın.
Ne tarafa doğru gidiyorsa.
Hayatı olduğu gibi kabul etmek biraz böyle.
Biz insanoğulları bu konuda suya değil de somonlara benziyoruz.
Somonlar çünkü yaşadıkları yere geri dönüp akışın tersi yöne yüzüp yumurtalarını bırakıp ölmeye çalışan canlılar.
Öyle miymiş? Öyleler. Çok komikmiş.
Çok zahmetli bir hayatları var yani.
Yani evrimsel olarak vardır bir açıklaması muhtemelen ama.
Yağlanmaları gerekiyor herhalde ölmeden önce ben öyle düşünüyorum.
Atıyoruz şu anda hiç bunları dikkate almayın.
Velhasıl öyle yani hayatı ıslah etmeye çalışmak, ondan sonra kendini dünyaya kazık çakacak sanmak, işte bir takım ayrıcalıkların her neyse nasıl bir hayatın varsa o yüzden
daima kayırılacağını zannetmek, işte ergenlikte olduğu gibi sonsuza kadar yaşayacağını, hastalıkların asla sana değmeyeceğini zannetmek.
Ya bunların hepsi bizim çarpık düşüncelerimiz.
Bir şekilde oralara yer etmişler ama hakikatte karşılığı yok.
Ben bu aralar şeye dua ediyorum.
İlham olur belki benim dualarım bir şekilde herkese çok ilham oluyor.
Bana yaz gönder yaz gönder diye millet yazıp duruyor.
Ya bana yaşamın hakikatini göster diye dua ediyorum.
Kendimin, yaşamın ve insanın hakikatini görmek üzerine bir niyetim var.
Çünkü çok fazla sanrı içinde yaşadığımızı görüyorum.
Çok fazla zan, önyargı, çok fazla...
Tahüt yok kardeşim.
Kitapta da var. Her şeyi etiketliyoruz diyor.
Evet. Etiketlediğimiz için aslında o şeyi sınırlandırıyoruz ve ona inanıyoruz bir de diyor.
Aslında etiketlemeyi yapmasan bu duyguyla ilgili o çok güzel bir şey pasaj vardı.
Bir şeyi kötü olarak etiketlediğimizde onu kötü görürüz.
İyiyse iyi görürüz.
Sanki bu etiketler kesinlikle gerçekmiş gibi beğenmeye ya da beğenmemeye başlarız diyor.
Ama insan deneyimi hiçbir şeye tutunamayacağımız hiçbir şeyin sonsuza kadar belirli o.
Olmadığı bir deneyimdir. Tam olarak öyle.
Evet. Tam olarak. Yani bu da bana iyi geliyor.
Yani işte bu kitabın ara ara bize iyi gelmesinin sebebi bence bu düşünceleri unutuyoruz.
Unuttuktan sonra ya şöyle bir kitap vardı dur bakayım deyip ha evet ya belirsizdi her şey ben niye unuttum ki bunu deyip onu hatırlatan bir kitap bence.
Aynen öyle. Bu arada sevgili dinleyici sana dürüst olmak istiyorum.
Ben kitabı okumadım. Yani kitabı seneler önce okumuştum.
Fakat şu an o kadar çok okumam yazmam gereken bir dönemdeyim ki.
Mukaddere dedim yani ben bu kitabı tekrar okuyamadım.
Ama konuyla ilgili bayağı deneyimim var.
Biliyorum ben bu işi.
Sağ olsun hayat özellikle belli bir yaştan sonra hele de bir bilgi seviyesine talipse sana...
Bunları deneyimlemek için bir sürü fırsatlar geçiriyor.
Yani bu işte beş sene önce Covid'le başladı belki bilmiyorum.
Ondan sonra çok benim gözümde belirginleşti bu çeşit sınavlar.
Sonra da her sene sonbaharda yeni bir chapter açılıyor benim hayatımda ve diyor ki Damla şimdi de emin olduğun şunu alıyoruz senin hayatına.
Hadi bakalım nasıl ayakta duruyorsun.
O yüzden bu konuda belli bir pratiğim var ya.
Evet. Biliyorum. Evet evet yani hepimizin pratiği var da bu kadar güzel ifade etme gücü yok bence.
Senin güzel ifadelerinle kitabı konuşmak daha keyifli oldu.
Zaten şeyi belli sıralaması ve anlattığı şeyler belli ama içerikten senin kattığın yorumlar bence çok güzel oldu.
Bir de Budizm konusunu biraz öğrenmeye gayret ettim ben.
Yani işte. Sen hele yani her şey emek emek oluyor.
Yani belirsizlik ve değişimle güzel bir hayatı bile emek emek yaşıyoruz arkadaşlar.
Yani peki şunu da sormak lazım belki kapatmadan önce.
Her şey bu kadar uçuşkan, kırılgan, hareketli ve değişebilirken neye tutunacağız?
Akacağız. Bir şeye tutunmayacağız galiba ya.
İşte az önce dediğin su örneği gözümün önüne geliyor.
O anlattığın şey de su gibi akmak ve onunla beraber devam etmek gerçekten bizi kurtaracak tek çözüm gibi görünüyor.
Çünkü büyük bir kaosun içindeyiz aslında.
Ve öyle ve gittikçe artıyor bu.
Yani hiçbir zaman azalmıyor.
İşte dert varsa bin tanesi birden geliyor falan.
Bu biten bir şey değil. Yani şunu diyebilirim.
Ömürde olduğumuz sürece bu beden bizim demektir.
Önce bir ona gerekli kıymeti vermek lazım.
Ve nefesi hatırlamak lazım.
Beden ve nefese kıymet vererek başlayalım elimizde oldukları sürece.
Çünkü düşün bak bazı insanların bilinci duruyor fakat bedenleri de çalışmıyor.
O zaman yani bu beden benim, bu nefes benim.
Fakat bunun yanı sıra ben bunlardan ibaret değilim.
Düşüncesini de hatırlamak lazım.
Ve her düşünce bir de kendi yokluğuyla da geliyor.
Tabii, tabii. Ben bu zamana kadar ki yaşantımdan, tecrübemden, zihinsel sermayemden şunu anladım.
Akmak için de...
Emek gerekiyor. Yani bunlar soyut kavramlar değiller ya.
Yani sen bu bedene esnek olmayı öğretmediğin sürece zihninde esneklik bekleyemiyorsun.
Kendini bırakabilmeyi öğrenmedikçe su gibi akamıyorsun zaten.
Yok bunlar olmuyor. Bunlar küçük küçük emek emek olan şeyler.
Yani bunların hepsini düşünüyoruz diye yapabiliyoruz demek değil.
O yüzden. Tabii tabii. Bu arada şey de söylüyor.
Pema Çodron da söylüyor.
Ya siz benim başıma gelmiyor mu sanıyorsunuz diyor.
agresif tepkiler vermediğimi mi düşünüyorsunuz diyor.
Birinde hatta şey olmuş böyle çok öfkelenmiş ve telefon açıp bayağı bağırmış birisine.
Kızı şoka girmiş.
Anne sen Sakin bir insandın.
Niye böyle bir şey yaptın? Hakikaten orada zarar verme taahhütünü bozmuş.
Ama bozuyorsan diyor gene başına dön.
Ondan sonra gene yapabilirsin.
Yani bir kere ondan vazgeçmiş olman ve dürtüsel davranmış olman bunun değişmeyeceğini göstermiyor.
Bu işte meditasyon pratiğini hayata taşımak demek.
Çünkü biz meditasyonda ne yapmaya çalışıyoruz?
Düşünceler geçerken onları izleyip kapılmamayı.
Bazen de kapılırsan eğer...
Evet bir düşünce sana çok çekici geldi gittin peşinden derinlerine indin.
Mümkün olan en kısa zamanda bunu fark et ve dön geri nefesine.
Bu hayatta da böyle bir kere saydın sövdün küfür ettin fark et dön geri.
Bir sonrakinde biraz daha uzun sürer oraya gitmen gelmen.
Bu işte küçük bir pratiğin bütün hayata yayılmış tavrı.
Çok güzel özetledin. Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Kitap serimiz senin okul programın sebebiyle ve yoğunluğun sebebiyle biraz ara vereceğiz.
Belki aradır. Belki başka bir şeye başlayacağızdır.
Belki sömestrde yaparız. Sömestr geliyor çünkü ama sonrası için hiç öngöremiyorum.
Belki tekrar yaparız.
Aylık düzen değil ama ara ara seninle buluşup bu yayınları yapmayı ben çok isterim.
Bana da şifa oluyor. Dinleyene de eminim iyi geliyordur.
Bana da çok iyi geliyor. Gerçekten.
Çok sevindim. Tekrar görüşmek üzere.
Görüşmek üzere. Sağ ol.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
