
Gölgelerin Gücü Adına - Uzm. Psk. Sibel Şengül
16 Nisan 2025 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Labirentte Bugün serisinde uzman psikolog Sibel Şengül ile kolektif gölge konusunu derinleştiriyoruz:🌑 🐐 Günah keçisi deyimi nereden geliyor?🧠 Bugün kim(ler) bu rolü üstleniyor?⚖️ Toplumsal bilinç bastırılanı nasıl geri çağırıyor?Dengelenme, yüzleşme ve farkındalık üzerine derin bir sohbet sizi bekliyor.#Ariadneninİpi #LabirentteBugün #GünahKeçisi #ToplumsalPsikoloji #SibelŞengül #JungiyenAnaliz #KolektifBilinçdışı #PsikolojiPodcast #farkındalık #bireyleşme
Transkript
Öryad Ninipi
Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün yine bir önceki bölümde bizimle olan uzman psikolog Sibel Şengül ile beraberiz.
Kaldığımız yerden kolektif bilinç, bilinç dışı ve gölge konuları üzerinden devam edeceğiz.
Kolektif gölge topluma ve bireye nasıl yansıyor Sibel?
Biraz bunları konuşalım mı?
Kutuplaşmalar şeklinde yansıyor zaten ilk etapta.
Yani ben ve diğeri, ben ve öteki dediğimiz her şeyde.
Ben asla öyle değilim, biz asla onlardan değiliz dediğimiz her yerde bir kolektif gölge var aslında.
Kendimizde toplumsal olarak kabul etmediğimiz şeyler.
Bireysel gölgede bireysel olarak kabul etmediklerimiz vardı.
Diğerinde de bizim inancımıza uymayan, bizim milli değerlerimize uymayan, bizim toplumsal yaşayışımıza, kültürümüze uymayan dediğimiz her şey bir gölge haline
getiriyoruz. Gölge haline getirdiğimiz zaman da...
Bunun yine taşıyıcısı olan karşı tarafı yaratmak zorundayız.
Bu dini inançlarda da böyle.
Diğer tüm kültürel konularda da böyle.
Peki bu karşı taraf biraz günah keçisi hikayesine de benziyor aslında.
Eski ahit metinlerinde halkın günahlarını sembolik olarak yükleyip toplumdan uzaklaştırmak için kurban ritüelleri yapılıyormuş.
Biraz bu günah keçisi deyimi nereden geliyor ondan bahsedilir mi?
Orada aslında güzel bir metafor, sembol daha doğrusu var.
Eski ahitteki günah keçisi kavramı ve tabii ki o günah keçisi uygulaması.
İnsanlar kabul etmedikleri, istemedikleri, günah kabul ettikleri her şeyi bir keçiye yükleyip keçiyi de çöle gönderiyorlarmış.
Çöl zaten sembolik olarak hem uzaktaki bir yer hem de hiçbir şeyin olmadığı bir yer.
Aslında bilinç dışının da bir sembolüdür çöl.
soyut olan, somut olan kumdan başka bir şey yoktur çölde.
Dali resimleri gibi. Dali tablolarında boşluktadır ya her şey.
Boşlukta ve şey, zemin her şeyi yansıtmaya da müsaittir.
Boş bir zemin ya, her şeyi yansıtabilirsiniz oraya ve halüsinasyonların görüldüğü, imgelerin, olmayan imgelerin de görüldüğü bir yerdir ve dolayısıyla aslında gölgeleri,
kolektif gölgeyi bir taşıyıcının üzerine koyup onu Sürgüne göndermek, onu uzaklaştırmak kendinden yaptığımız şey bu aslında.
Kendimize olduramadığımız her şeyi, toplumsal olarak olduramadığımız her şeyi bir günah keçisinin sırtına yükleyip uzağa, bilinç dışına çöle gönderiyoruz.
Keçi olmasının bence oradaki en önemli özelliği, başka bir hayvan da olabilirdi.
Keçi çok hazla ilişkilendirilen, biraz cinsellikle de ilişkilendirilen, dürtüsellikle ilişkilendirilen bir hayvan.
Yani tanrı keçi, pan da öyle.
İnatçı keçi. İnatçılık ama en çok da dürtüsellik.
Sürekli yer, bir oral haz vardır.
Ve hani o canı istediği gibi hoplar zıplar koşar tırmanır.
Yani aslında orada yine kontrol altına tutmaya çalıştıkları bir hayvanın üzerine yükleyip göndermek.
Başına buyruk. Ne istiyorsa onu yapan tırmanan.
Ve ulaşılamazdan, yakalanamaz da o anlamda.
Ve bir de doğada da çok serbest bir hayvan olduğu için.
O yüzden bu tarz...
Gördüğümüz özellikle de özgür, başında buyruk, kendi istediğini, kendi arzularını yerine getiren tüm insan ya da topluluklar bir tehlike
unsuru olarak gölge figürüdür, kolektif gölgedir.
Ve bunun altında mesela işte belli bizden olmayanlar tanımları var ya, bu cinsel olarak da, kültürel olarak da,
dini olarak da. Bizi rahatlatan bir şey yani.
Bende yok o. Onda yani.
Hem savaşabileceğim bir şey var çünkü kendimle savaşmam lazım.
Ama dışarıdaki bir şeyle savaşmam daha kolay.
Kendimi yıkıcılık çünkü.
Diğerinde kendimi yıkmam gerekecek ama dışarıdakini yıkmam daha kolay.
Dışarıdakini aslında projekte ediyoruz.
Yansıtıyoruz kendi içimizdeki şeyi.
Onunla savaşırken de oh bende yok ve onu da yok ettim.
Dışarıdakini de yok ettim. Artık huzurlu olabiliriz ve o sabitimizi sürdürebiliriz yani.
Neyse inancımız onu koruyoruz.
Yani mesela şey de çok enteresan değil mi?
Dini korumaya çalışmak, tanrı kavramını korumaya çalışmak, korunmaya ihtiyacı olan bir şey değil ki aslında.
Ama aslında tam tersi kendi ya gölgeye kayarsamı korumaya çalışıyorum.
Yani ben burada kalayım ya böyle istemediğim arzularıma, dürtülerime uyarsam.
Korumaya çalıştığım o.
Birey olarak bizim burada sorumluluğumuz ne oluyor?
Şimdi toplumsalda evet günah keçisi yapıyorsun, yolluyorsun, uzaklaştırıyorsun kendinden.
Ama birey olarak içinde yaşıyorsun o gölgeyle beraber, gölge tarafla beraber yaşıyorsun.
Ve liderler de aslında gölgelerini ya da işte ideolojik fikirler de kendi gölge yanlarını aslında yansıtıyorlar çok açık bir şekilde.
Burada aslında biraz...
Özgün olamamak, otantik olamamak, birey olamamakla ilişkili bir şey.
Eğer biz gerçek kendiliğimizden uzaksak, otantik değilsek, kendimiz olmaya çalışmıyorsak, bireyleşmiyorsak o zaman bizi yönetecek birine ihtiyacımız var.
Bir figüre. Birinin liderliğine, birinin kendiliğine, birinin egosunun altına girmek, biat etmek var.
İşimiz kolay o zaman.
Kuralları o söylüyor, kuralları o belirliyor.
Ve o da tam da aslında...
Bizi bir arada tutarken gölgelerimizden yaklaşıyor.
Ben sizi koruyacağım, ben sizi kanatlarının altına alacağım, sizi yöneteceğim ve sizin gibi olmayanlarla da savaşacağım.
Sizin gölgelerinizle ben savaşacağım.
Ve o yüzden de aslında bu kadar bağlılık gösteriyoruz liderlere ya da işte politikacılara.
Çünkü kendiliğimiz yok, çünkü birey değiliz.
Yani bireysel olarak aslında sorumluluğumuz bize şu olmalısın, sen şöylesin denilen her şeye şüpheyle bakmak.
Acaba ben gerçekten öyle miyim?
Acaba başka türlü olabilir miyim diye bakmak ve tabii ki burada yine gölge konusundan ilerlersek kendi gölgelerimizi farkına varmak, kendi gölgelerimizi entegre etmek, bütünleştirmek kişiliğimizle.
Diğer türlü o gölgeyi tuttuğu yerden bizi çok kolay manipüle edebilir karşı taraf anladığım kadarıyla.
Karanlıkta bıraktığımız her şey...
Bizi de yönetiyor zaten.
Karanlıkta bıraktığımız her şeyi bizi ele geçiriyor zaten.
Eğer farkında değilsek mesela şu anda neye kızıyoruz insanlarda?
Neden bu kadar tutucular, neden bu kadar bağnazlar, neden bu kadar değişmiyorlar, anlamıyorlar?
Ya da neden bu kadar zeki değiller diye savaştığımız her şey.
Bu kendimize dönüp aslında burada kendimizdeki o bağnazlığı, tutuculuğu, sabitliği.
Anlamaya çalışmak ve bütünleştirmeye çalışmak.
Kendi gölgemle yüzleştiğimde bir kere bunu kabul etmem çok zor olur ilk etapta büyük bir ihtimalle.
O zorlukla beraber de reddetme.
Benimle bir ilgisi yok bunun.
Bu düşünce tarzının benimle bir ilgisi yok şeklinde bir tepki veririm büyük bir ihtimalle.
Eğer bana tamamen zıt bir şeyse bu konu.
Orada ne yapmam gerekli bireysel olarak?
İşte o şüpheyle bakmak dediğim şey aslında tam da...
Burada biraz daha kendi hakkımda da septik davranmak.
Yani o düzlemde değildir de ya da o şekilde değildir de onun yöntemiyle değildir de başka türlü bir adaletsizlik yapıyorumdur.
Başka türlü adaletsiz kararlar alıyorumdur.
Mutlaka bana dokunan bir ucu olmasa biz biriktiremeyiz o karşıtı gölgeyi.
Bu kadar büyük mücadele ettiğimiz bir şey varsa şu an karşımızda.
Bunun mutlaka bizde de biriken bir tarafları olmalı ki toplumsal gölgeden bahsedelim.
Toplumsal bilinçten bahsedelim.
Evet kabul etmesi çok zor.
Yani ben tutup da kendime neden zalim?
Ben de zalimim ki karşımda da böyle bir zalim yaratıyorum diyeyim değil mi?
Ya da adaletsiz bir sistem yaratıyorum.
Burada o zaman gölgeden daha çok biraz bilinç.
Olarak da bakmak. Bilincimiz bu anlamda da çok zayıf ve sürdürülebilir değil.
Bir şeylerle mücadele ediyoruz.
Ondan sonra onu unutuyoruz.
Başka bir şeye devam ediyoruz.
Yani biz de çok istiyorsak örneğin adil bir dünyayı bilinçli olarak adil bir dünya için ne yapıyoruz?
Ne yaptık şimdiye kadar? Biz de eziyor muyuz birilerini?
Burada aslında konu adalet.
Şu bu değil aslında.
En temelde bir ezen ve ezilen var sürekli.
Biz birilerini zamanında ezdik.
Birileri şimdi bizi eziyor.
Bu hep böyle bir döngü halinde.
Ezilen her zaman ezene dönüşüyor.
Bence o gölgemizi en temel olarak o gölgemizi fark etmemiz lazım.
Şu anda mücadele ederken de hangi dili nasıl kullandığımıza, nasıl üstünlük tasladığımıza, nasıl üstünlük gölgesinin aslında açığa çıktığına.
Bakmak lazım. Dil kullanımı zaten çok tetikleyici ve karşı tarafta agresyon yaratan bir şey.
O agresyonla beraber de zaten bir süre sonra iletişim kuramaz hale geliyoruz biz.
Bizim kullandığımız dil ve karşısında durduğumuz kişinin ya da grubun dili şeyi etkiliyor aslında.
Birbirimizi duymayı olumsuz anlamda etkiliyor.
Buradan şu konu geldi aklıma aslında.
Biz bir grubu gölge olarak görüyor ve bastırmaya çalışıyoruz.
Bir yandan da o grubun gölgesi biz oluyoruz.
Yani biraz aynaya bakmak gibi oluyor.
İşte atıyorum seküler kesimin gölgesi muhafazakar ve işte hilafet gelecek korkusu, başımıza böyle şeyler gelecek korkusu.
İşte muhafazakar kesimin korkusu, işte ahlaksız bir grup geliyor eyvah ne yapacağız korkusu.
Sürekli karşılıklı olarak birbirini besleyen bir durum oluyor.
Bunu nasıl adlandırabiliriz?
Birbirini besleyen ve birbiriyle bütünleşen.
Çünkü ben kendimde diyelim ki o muhafazakar ve daha tutucu kısmı işte bastırdığım ve bunun zıttını yarattığım için yani bastırdığım şeyi karşıda gördüğümde
aslında kendimi bütünleştirmiş oluyorum.
Bu kötü bir şeymiş gibi savaşıyorum ama bir taraftan da rahatlatıcı bir şey.
Yani bütün çünkü.
Ya da karşı tarafın kendini dini kurallar içerisinde belirlerken insani olarak sırf biyolojik varlık olarak ahlaksızlık denilen her şeyi bastırdığını
bizde görmeye başlıyor.
O da bir rahatlıyor aslında.
Bütünleşmiş oluyor. Birbirimizle bütünleşiyoruz aslında.
Ve sanki o olmadan biz, biz olmadan o olmaz bir durum yaratmış oluyoruz.
Keskin uçlara gittiğinde iş tehlikeli boyuta gidiyor o zaman.
Tamamen hiç farkında olmadan karanlık koyu gölge dediğin şey var ya.
Tamamen karanlık içinde kalmak her iki uçta aslında.
Ve işte bir üst hani o hiyerarşi tehlikeli.
Yani burada her iki tarafta kendini üste koyup diğerini daha aşağıda görüyor.
Biz aslında göz hizasında ilişki kurabilsek herkesle.
Eşit seviyede ve göz hizasında olabilsek bunların hiçbirisi anlaşılmayacak, konuşulmayacak, dönüştürülemeyecek şeyler değil.
Ama gölgeden beslenenler buraları besler.
Sen üstünsün onlar aşağı varlık.
Dolayısıyla hep bir şey var.
Kendini üstün görme. Üstün görme diğerine aşağılık.
Kendi aşağılık kompleksimizi yansıtıyoruz.
Kendi aşağılık gölgemizi yansıtıyoruz bu sefer de.
Çünkü ben üstünün aşağı değilim.
Bu her iki taraf için de böyle.
Her türlü zıtlık için böyle.
İşte orada birbirimizi göremememizin sebebi işte üstünlük ve aşağılık kompleksleri diyoruz.
Peki göz hizasına gelebilmek için ne yapmamız lazım?
İşte orada yine hep bireyleşmeye döndüreceğim.
Yani bireyleşme süreci, insanın kendiyle çalışma süreci ve bir de bu meselelerde mesela yakınlarımız eğer çok karşıt dediğimiz grupta yakınlarımız varsa biraz daha...
insanileşiyor ve onu anlamaya çalışabiliyoruz ama hiç tanımadığımız insanlar daha düşman gibi oluyor daha düşman yerine koyabiliyoruz ama bu hani bu toprakların da tarihi bu yani hep bir karşı düşman
yaratılıyor ve bütün gölge ve bütün günahlar ona aktarılıyor ve biz onunla mücadele ediyoruz ve biz hep en üstün olanız biz ahlaklı olanız hani Türk milleti olarak
işte Müslümanlar olarak ya da her ne ise yani İşte Osmanlı'nın torunları olarak.
Hep diğerleri bize bir düşman olarak yaratıldığı için savaşıyoruz.
Burada bireysel olarak kendimizle savaşmak önce.
Şimdi savaşmak deyince de aslında başka bir konuya girmek lazım buradan.
Şimdi savaşmak ne kadar kelime olarak agresif bir şey.
Ama normalde insanın varoluşunda olaylarla, sert olaylarla, travmatik olaylarla karşılaştığında devreye girmesi gereken bir mekanizma bu.
Ve hani tek başına bir mekanizma da değil.
Bunun biraz belki sinir sistemi üzerinden konuşmamız lazım.
Savaş, kaç ya da don. Biz şu anda yine bir toplumsal travmayla baş ederken içimizden ne yükseliyor?
Kaçalım gidelim buradan. Başka bir ülkeye gidelim.
Fantaziler başlıyor. Ya da gidin buradan deyip uzaklaştırma çabası var belki karşı tarafta da.
Ya da donuyoruz.
Hepimiz bir işlevsiz ve...
Hareket edemez hale geliyoruz.
Bütün günlük rutinlerimiz değişiyor.
Yaşam sevincimiz, yaşam işlerimiz yani gündelik işlerimiz ya da bizi heyecanlandıran şeyler sönüyor.
Bir donma tepkisini alıyoruz.
Bunlarla mücadele etmemiz mümkün değil.
O zaman geriye savaşmak kalıyor.
Ama savaşmak dediğimiz şeyin de akılcı ve yöntemlerinin doğru.
Ve hani farkında olarak neyle mücadele ediyorum ve nasıl mücadele ediyorum da farkında olarak.
Gölgeye kapılmadan.
Çünkü çok büyük bir risk bu.
Topluluklar bir araya geldiklerinde gölgenin ve kolektif gölgenin büyüsüne kapılırlar.
Bilinç dışının büyüsünde kalırlar.
Ve orada tek tek, tek başlarına olsa yapmayacakları şeyleri kolektif olarak yapabilirler.
Mesela linç gibi. Linçler hem fiziksel olarak da öyle.
Çok örneğini gördük toplulukların neler yapabildiği konusunda.
Ama hiçbiri bireysel olarak bunu yapmazdı.
Bir araya gelince daha güçlü hissettiği için.
Burada toplumsal olarak nasıl mücadele ettiğimizin de bilincinde olmamız gerekiyor.
Ve akılcı yöntemlerle.
Ve ötekileştirmeden, yine dışsallaştırmadan, hakaret etmeden, ezmeden, yargılamadan her iki tarafta da.
Sağlıklı bir mücadele, gerçekçi bir mücadele için.
Yani ortak değerler için aslında, ortak bir amaç için bir araya gelindiğinde zaten daha barışçıl ortamlar oluyor.
Bize bu barışçıl ortamların sağlanması belki tepkimizi ortaya koymak, o gölge yanı biraz daha rahatlatabilmek için iyi olabilir.
Ortak değer şu olabilse keşke, insan, insanın yaşam hakkı, insan hakkı.
Ortak değer olsa. Bu mümkün oluyor.
Ama onun dışında sorun olan her şeye bir dönüp bakalım.
Hepsi persona. Toplumsal roller.
Kimlik. Verilen kimlikler.
Biz bunlar için savaşıyoruz.
Çok ilginç değil mi aslında? Yoksa bunların hiçbirisinde ortak bir yere gelemeyiz ki.
Herkes aynı şeye inanamaz.
Herkes aynı rolleri yapamaz.
Bunlar zaten ayrı ayrı olmalı ve biz bunlar için mücadele etmemeliyiz.
Biz insanın yaşam hakkı için, insanın daha iyi ve tabii ki gezegenin yaşam hakkı için.
Keşke ortak değerimiz bu olsa o zaman hiç kimse savaşmaz.
Daha önceki bölümde konuşmuş muyduk hatırlamıyorum bu nekrofil ve biyofil hikayesi gibi.
Yani burada biraz daha nekrofilin daha ön plana çıktığı yani daha işte ölümü kutsayan binayı, maddeyi.
Materyali kutsayan bir noktaya gelindiği için belki insanın canlılığı, yaşam hakkı, özgürlüğü bunlar daha geri planda kalmış
oluyor sanki. Evet biraz bizim galiba toplumsal kültürümüzde de bu çok.
Ölüm ölüye, ölü olana, maddeye.
Bir şeyleri yok etmeye, bir şeylerin ağıtlarını yakmaya daha yatkınız.
Bunun karşısında aslında yaşamsever, biyofil bir topluluk olmayı öğrenebilsek o zaman bir şeyleri yaşatmaya, inşa etmeye ama C'ye inşa etmeye derken inşaattan bahsetmiyorum.
Yani madde ya da ölü bir madde yaratmaktan bahsetmiyorum.
Yaşayan bir şey inşa etmekten bahsediyorum.
Buralarda olabilsek zaten...
Buralarda olabilen toplumları nasıl yaşadığını görüyorsunuz.
Onların hiç düşmanı yok mesela. Onlar bir şeylerle bizim gibi mücadele etmiyorlar.
Biz toplum olarak biraz nekrofili tarafında olduğumuz için hep yok etmek, birilerinin bizi yok edeceği, aklımız fikrimiz, hastalıklar, ölümler, krizler ve ölü şeyler.
Ve bu pompalandığı zaman da işe yarıyor aynı zamanda.
Tetikleyici oluyor. Tetikleniyor. Peki şuna da bakmak lazım aslında konuyu oraya getirdiğin için.
Büyük ölümler, büyük krizler, savaşların hemen sonrasında.
Çünkü artık çok yükselmiş.
Doyulmuş artık ona yani.
Milyonlarca insan ölmüş.
Bir şeyler yıkılmış. Arkasından biyofili tarafa geçiyor insanlar.
Yaşam inşa etmeye başlıyorlar.
Daha insani kurallarla ya da sanat orada çok ilginç bir biçimde canlanıyor.
Sanatın en yükseliş zamanları, belli akımların en çok hatta pek çok.
İyi sanatçının, büyük sanatçının aynı dönemde çıkması tam da buradan.
Tekrar biyofili tarafına geçmek ve kolektif gölge artık işini tamamladı.
O kaosu yarattı ve yok etti.
Kolektif bilinç dışından üretimler gelmeye başlıyor.
Yani semboller, metaforlar, tüm arketipler harekete geçiyor ve sanat...
büyük bir dönüştürücü güç oluyor orada.
Bence bu şeyde bir öneri olarak onu da söyleyelim.
Bir şey yaratamayan insanlar öldürüyorlar.
Doğru. Yani eğer yaşamı yaratamıyorsan öldürüyorsun.
Evet. Yani Freud'un Eros ve Thanatos.
Eros'ta değilsen Thanatos'tasın.
Evet. Yani sevgi ve yaşam yoksa ölüm ve yıkıcılık var.
Saldırganlık var. Kendimizi galiba o yaratıcı kısımda, biyofil kısımda bilinçli olarak tutmaya çalışırsak iyileşebileceğiz.
Jung'un aslında çok nekrofili eğilimleri olduğundan bahseder Eric Fromm.
Rüyalarında hep ölümle ilgili rüyalar, cesetler, gündüz düşlerinde yine ölü figürler gördüğü ve buraya aslında bir meylinin olduğu ama o kadar büyük bir yaratıcı ve Yeni
bir şey inşa, bir Kur'an, bir fikir inşa etmeye o kadar adanmış bir insan ki diyor.
Onun biyofili kısmında bilinçli olarak kalması onu çok büyük bir insan yaptı ve kendiliğini yani kendini gerçekleştirebildi.
Dengeyi ve entegrasyonu aslında öyle buluyor.
Bizim galiba bunu bunun üzerinde bireysel ve toplumsal olarak üretmek ve yaratmak üzerinde durmamız.
Çünkü gerçekten yaratıcılığını ortaya koyamayan herkes öldürüyor.
Evet. Belki çözüm olarak onu söyleyebiliriz.
Evet yani aslında bütün olarak baktığımızda sohbet ettiğimiz şeylere baktığımızda hem yaratıcılığı geliştirmek üzerinden konuştuk hem kendi bireyleşme sürecimize bakmaktan
bahsettik. Dinleyebilmek ve mesafelenmemek, üstten bakmamak, onlarla iletişimde kalabilmek üzerinden baktık.
Ve onun dışında toplumdaki gölge yanının doğru entegrasyonu için aslında biraz daha bir aradalık önemli gibi görünüyor.
Şu tonlama mesela ilginç.
Onlarla aynı seviye.
Orada bile bunu söylerken şey var sanki değil mi?
Böyle bir seviyeye inmek.
Hani bir üst. üst durumu gibi bir sını var.
Yani biz gündelikte de böyle.
Göz hizasında olmak.
Hani ben ve onlar. Onlarla biraz daha sadece göz hizasında olabilmek herkesle.
Bilmiyorum kurtarıcı bir çözüm müdür tek başına ama bana çok iyi geliyor düşünmek.
Peki göz hizasında olmaktan bahsettin.
Karşı taraf göz hizasında olmayı reddediyor.
Hep üstten bakmak istiyor ya da altta kalmak istiyor.
Neyse o anki durumu.
Yaratılan durum neyse.
Orada ne yapabiliriz sence?
Orada ne yapıyoruz önce bir söyleyeyim, cevap vereyim.
Orada genellikle bir zorgaya dönüşüyoruz gerçekten.
Hani onu zorla o noktaya getirmek, baskı uygulamak, şey anlamında da baskı uygulamak.
Bu ben ve onlar diye gördüklerim için de bile değil.
Ben diye gördüklerime de böyle davranmalısın diye baskı yapmak.
Hani bu sosyal medyada şu anda çok da gördüğümüz bir şey.
Tabii ki kimseye zorla göz hizasına getirmek, iletişim kurmasını sağlamak mümkün değil.
Beni dinleyeceksin deyip zorla oturtmak da mümkün değil.
Çünkü herkes, sembolik bir göz hizasından bahsediyoruz ama yine sembolik taraftan devam edeceğim.
Herkes göz göze olmak kaygısını kaldıramaz.
Göz göze olmak gerilimini kotaramaz.
Onun içinden çıkamaz, duramaz onun içinde.
Buna da saygı göstermek gerekiyor.
O zaman sınırlar devreye giriyor aslında.
Sınırlar giriyor. Herkesin kendi sınırlarına.
Ve buradaki aslında hissettiğim öfkeye de bakmam lazım.
Ben ona zorla işte benim gibi iletişim kuracaksın.
Tepki vereceksin olaylara. Ya da benim gibi tepki vereceksin diyorsam bu öfke nereden geliyor?
Yani bu öfke nasıl bir gölge?
O zaman ben de o eleştirdiğim kişiye dönüşmüş olmuyor muyum?
Aslında sürekli olarak kendimi sorguladım.
Benim eğitimlerde hep insanlar en sonunda isyan ediyorlar.
Yani her şeyi mi ben yapacağım?
Yani her şeyi mi ben... Benden ötürü evet her şey benden ötürü ve ben yapacağım.
Yani aslında ben şunu da kendi adıma çıkarımda bulunabilirim sanırım.
Özellikle toplumsal konularda manipülasyona gelmemek için ve başkalarının zorla yönlendirdiği yöne gitmemek için kendime iyi bakmalı, iç dünyama iyi
bakmalı ve ona göre daha net cevaplar vermeliyim karşı tarafa.
Biri beni çekiştirdiği için bir yere gitmek değil ya da bir tepkiyi vermek değil.
Bir durmak, beklemek.
Ben ne hissediyorum, ne düşünüyorum?
Şu an ben neye tepki gösteriyorum?
Bunun farkına varıp ondan sonra harekete geçmek biraz daha sanırım anlamlı olur.
Tabii bir de biz bakıyoruz, hemen paylaşıyoruz bir şeyleri.
Hemen hiç onu da sorgulamıyoruz.
Hani bunu niye yapıyorum?
Şimdi ben bu eylemi neden yapıyorum?
Buradaki sorgulamak da bence önemli.
Orada da hep bir akıl. Kendi merkezimde, kendi zihnimde bir...
akıl referansında durmam lazım.
Hemen orada da bir toplumsal bilincin peşine takılıp gidiyorum aslında.
Yapımızın da bu Akdeniz ülkesi diyoruz ya hep böyle daha fevri, daha hızlı harekete geçen, daha çabuk yükselen, çabuk yanar döner bir toplumumuz olduğu için de biz de öyleyiz,
bireyselde de öyleyiz. Yani ben çok sabredemiyorum mesela birçok konuda.
O yüzden biraz daha işte durabilmek ve Özellikle ilk bir hafta evet protestolar çok hareketliydi, daha fiziksel anlamda meydandaydı insanlar.
Ama sonra evde kalmaya başlayınca işte bayram tatili girdi, araya şu bu, bu sefer o sosyal medyaya, işte teknolojiyle olan dünyaya kaymaya başladı.
Orada da duramıyoruz işte az önce söylediğim gibi sürekli paylaş, başkasına gönder, tepki ver hikayesine döndü.
Orada bir belki durmak...
Sosyal medya detoksu yapabilmek, ara ara nefes alacak vahalar yaratabilmek iyi olabilir tepki vermeden önce.
Bilinçte kalmak yani biraz.
Evet. Teşekkür ediyorum.
Teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
