
Ellerimizdeki Anlam - Psikiyatrist M. Enes Özel
16 Temmuz 2025 · 25 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Psikiyatrist Enes Özel ile ellerimizin hem insanlık tarihi hem de bireysel gelişimimizdeki etkisi üzerine konuştuk. Anlam serisi çerçevesinde nörolojik ve psikolojik açıdan baktığımız bu derin ve samimi bir sohbet şimdi yayında!
Varoluşçu Sohbetler devam ediyor...
Bahsi geçen kitap:
* Rollo May- Yaratma Cesareti
#ilişkiler #eller #psikiyatri #psikoloji #bağlanmateorisi #duygusalyakınlık #kişiselgelişim #modernilişkiler #duygusalzeka #ruhsağlığı #selfhelp #terapötiksüreçler #Ariadneninİpi #psikoloji #abidindino #füreyakoral
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün daha önceki bölümlerde de bizimle olan Enes Özel'le beraberiz.
Hoş geldin Enes. Hoş bulduk.
Nasılsın? Rezalet durumdayım.
Sen nasılsın? Ben iyi sayılırım diyelim.
Güzel, kötü olsak da güzel şeyler konuşabiliriz değil mi?
Aynen konuşabiliriz ve varoluşçuluk serimiz devam ediyor.
Çok güzel. Anlam serisi üzerinden devam etmeye karar vermiştik zaten ve ellerimizdeki anlam olacak bu bölümün teması.
Ellerimiz dünyayı tanımaya yarayan uzuvlarımız.
Bunu hem insanlık tarihi açısından hem de insanın dünyaya geldiği yeni doğan döneminden başlayarak konuşabiliriz.
Güzel bir başlık olur diye düşündük.
Avcı toplayıcı dönemden yerleşik hayata geçişi düşününce parmakları kullanmanın hep öneminden bahsedilir.
Sen ne diyorsun? Katılıyorum diyeceğim tabii ki ama bunu şöyle açmak herhalde uygun olur.
Parmaklarını kullanan ya da işte bu dijitalleri kullanan tek şey biz değiliz tür.
Bunu yapan...
Diğer türler de var. Şimdi maymunlar diyeceğim çok bize yakın olduğu için herhalde olur ama goriller, şempanzeler falan çok ayrıntısına sahip değilim.
Sen daha iyi bilirsin Bali'ye gittin ya yakın zamanda.
Ama bizim farkımız biz bunu teknik ilerleme için kullanıyoruz ve doğayı manipüle etmek için.
Sadece doğayı manipüle etmek için de değil o doğayla aramızdaki bir yere farklı bir arayüz daha ekliyoruz.
Ve onu daha karmaşık hale getirip bir şeylere hükmetmek için.
Bunu da işte ellerimiz aracılığıyla yapıyoruz.
Bunu bütün hayvanlar dediğim gibi bir şekilde yapıyor.
Bazıları bize daha yakın olacak şekilde.
Sopaları kullanan hayvanlar falan var bildiğim kadarıyla.
Böyle bir şekilde ama biz onu manipüle etmek için araya bir ara yüz daha ekliyoruz parmaklarımızla ve ellerimizle.
Ve daha karmaşık bir hale getiriyoruz.
Şimdi sadece işin bu tarafı da yok.
Doğayla etkileşim kısmında da değil.
Şeyi de düşününce ilginç geliyor bana.
İşte Tanrı'dan ya da Allah'tan da isterken ellerimizi kullanıyoruz.
Dua ederken yukarıya açıyoruz falan diye.
Burada ilginç bir trivial bilgi vereceğim.
Ben dua ederken ellerimi böyle birbirine paralel tutuyormuşum küçükken.
Bu da falsolukul olacağımın daha o zamandan belli eden bir şeyiymiş.
Ama işte bu eller bizle ilgili çok fazla şeyi anlatıyor ve zihnimizin ya da bizim böyle biraz hafif uzantısı olduğu için de etkileşimi sağlıyor doğayla ilgili.
Sen dijitalist demenin sebebi neydi?
Dijitaller diye mi geçiyordu Latince'de parmaklar?
Aynen dijitus böyle parmak dijitaller.
Şimdi anatoma bilgi çok eskilerde kaldı benim ama.
Hoca da seni sevdiği için geçirmişti zaten dersen.
Ya öyle demeyelim. Şimdi çok uygun değil bu ifadeler.
Tatlılığım yüzünden bazı sözleri geçtiğimi iddia eder bazı arkadaşlar ama yanılıyorlar bence.
Dijitaller latince de şey demek işte parmaklar demek.
Sen bununla ilgili yakın zamanda buyum çulluğununla ilgili bir şey...
Söyleyecektin konuşuyorduk. Biz aslında neydik?
Homo dijitalis. Evet.
Evet. Homo dijitalise geçiyoruz yani.
Buradaki enteresan şey de şu.
Aslında bu yukçuların bahsettiği dijitalis orada dijital yani işte analog olmayan sanal şeylerle ilgili olarak değil mi?
Hani bölümle ilgili olması açısından.
Homo dijitalis yani parmaklarla ilgili ellerle ilgili bir yere çekmek mantıklı.
Biz o sonuçta o teknolojiyi de bir şekilde elimizle üretiyoruz ve elimizle yine etkileşimde bulunuyoruz.
Yani o homo dijitalis iki farklı anlamı taşıyor bu podcast'in içerisinde.
Hem işte dijital ile ilişkili olmamız hem de el ve işte parmaklarla ilişkili bir şeyler yapıyor olmanın getirdiği bir şey olabilir.
Öyle söyleyebiliriz sanırım.
Yani söyleyebiliriz gibi geldi bana da.
Ama biz şimdi ta gerideydik ya avcı toplayıcıdan yerleşik düzene geçtik.
Yani yerleşik düzene geçerken.
Parmaklarla bir şeyler topladılar, ektiler, tohum ektiler, toprağa kazdılar vs.
Ondan sonra dilin gelişmesi de birazcık parmakların gelişimiyle paralel ya dil konuşmanın gelişimi.
İkisi beyinde çok yakın bölgelerde değil mi?
Çok yakın bölgelerde ifadesini...
Nasıl karşı söyleyebilirim bilmiyorum.
Frontal lobda hani bu homunculus şeyi vardır ya.
Şöyle söylemek daha doğru olur.
Homunculus'dan yola çıkacaksak yani işin biyolojik yanından bahsedeceksek eğer.
Homunculus küçük insan anlamına geliyor.
Evet bir insan modeli aslında ama beyinde neyin ne kadar çok yer kapladığını gösteriyor.
Şunu aslında temsil ediyor nörolojik olarak baktığımızda.
Beynimizde uzuvlarımıza ya da işte motor korteksle ilgili şeylere ayrılan alanlar aslında.
Sadece motor da değil duyu alanları da.
Ayrılan bir alan. Bu frontal ve pariyatal alanla ilişkili olarak motor korteks için yani motor hareketleri için, çizgili kasa hareketleri falan filan için frontal lobda bir bölge var.
Duyusal bölge içinde pariyatal bölgede var.
Bunlar birbirine çok yakın yerlerde ve en çok alan ayrılan yerde işte eller, yüz bir de dudaklar.
Dudak değil. Dudak değil de mi var?
Kocaman dili büyüktür ya o şeyin hatırla.
Hatırlayamadım. Demek ki hoca gerçekten beni sevdiği için geçirmiş.
Ama işte ellere çok yer ayrılması bize şunu gösteriyor.
Zaten çok hassas şeyler olduğunu biliyoruz ellerin.
Hem duysal manada hassas hem de motor manada yani ince iş noktasında hassas.
Tabii ince motor. Bu bril alfabesi dediğimiz şey var ya hani görme engellerin dokunarak okuduğu şey.
Bu aslında elimizin ya da parmak uçlarımızın ne kadar hassas olduğuna dair de çok gündelik hayattan bir şey.
Yani zihnimizde ellere, yüze ve dudaklara çok yer ayrılmış durumda.
Biz de bugün elleri konuşuyoruz.
İşin biyolojisini konuştun.
Antropolojisini konuştun. Kısmen tarihini.
Sırada ne var? İletişim jest kullanmamız aslında.
Sen mesela konuşurken ellerini çok fazla kullanıyorsun.
Evet. Çok doğru. Yani o iletişimi destekleyici bir şey bir yandan da.
Hatta... Şöyle de bir şey var.
İletişimi desteklemekten ziyade zenginleştiren de bir yanı var.
İşte bizde el hareketleri vardır mesela.
Birbirimize çekeriz şaka yollu.
Tabii İtalya'da başkadır.
Türkiye'de başkadır. İspanya'da başkadır.
Bir yerde burnunu aldımdır bu nah hareketi.
Bizde de nahtır. Çok farklı anlamlar da taşıyabiliyor.
Podcast'ın kalitesinde, seviyesinde bu şekilde de aşağıya çekmiş oldum.
Dalgalı bir inşaatı var.
Dediğin gibi öyle bir yanı da var.
Şimdi sana ilginç gelen bir yerden devam edeceğim.
Bunu daha önce bölüme hazırlanırken konuşmuştuk seninle.
Söyle evet et. Geliyorum.
Hazırlan. Benim ikizlerim var biliyorsun ve ben onların bebekliğini hatırlıyorum.
Böyle 3-6 aylık dönemde artık yavaş yavaş görmeleri daha iyi olmaya başladı ve ellerini kaldırıp böyle bu ne der gibi böyle parmaklarını inceliyorlar.
İşte bir şey yanlışlıkla yüzüne çarpıyor.
Sonra bir daha deniyor. Bazen birbirlerine çok yakın oluyorlar.
İkizine çarpıyor falan.
Aha benden bir tane daha falan diye böyle garipsiyorlar birbirlerini.
Bir yandan da eli ağza götürüyor.
İşte duysal olarak çok fazla bilgi geliyor oradan.
Birçok aşama var elden beyne giden.
Biz o dönemimize gidecek olursak ve hiçbir şekilde aynayla karşılaşmadığımız durumda en çok maruz kaldığımız ve kendiliğimizi fark ettiğimiz, kendimizi algıladığımız yer ellerimiz aslında sanki.
Şimdi bu sanki ifadesi bence doğru değil.
Sanki'yi direkt kaldırmak çok uygun.
Aynayı da kaldır. Evet bence bu korkunç bir farkındalık.
Ben bunu ilk fark ettiğimde bana bundan kafede bahsettiğimde böyle histerik krizler geçirdim.
İyi ki onun kamera kaydı yok.
Keşke olsaydı. O sahnenin o anın.
Ne ayna yoksa elimizden fark ediyoruz kendimizi diye sen böyle bebeklik su 3-6 aya geri dönüp ellerim var diye bakmıştın.
Çünkü şöyle bir psikiyatrist olarak hep zihin ve beyin üzerine düşünürken maddesel olandan da çok uzaklaşıyorum ben zihnen olarak da oraya yatkın olduğumdan.
Senin bu söylediğin şey beni...
Böyle çok çok çok etkilemişti.
Çünkü ellerime bakıp şeyi fark etmiştim.
Ellerime ne kadar aşinayım.
İşte üzerlerindeki yaralar.
Mesela ufak ufak yaralar var.
Bunların hangi tarihlerde nerede olduğunu çok çok iyi biliyorum.
Vücudumdaki diğer yaralar gibi değil mesela.
Ve küçüklüğünden beri gözümün önünde olan asıl şeyler bunlar.
Beynim ya da yüzüm değil.
Ellerim. Ve sen onu söylediğinde bana çok şey gelmişti.
Şaşırtıcı hala şaşırıyorum.
Evde ara ara böyle bir disosiye olup.
Bir bakıyorum lan bu. Evet gerçekten dünyayla aramızdaki şey bu.
Etkin olmakla ilgili bir şeyi çok güzel çağrıştırıyor.
Çok ilginç. Mağara duvarında da yani baktığın zaman mağara duvarlarında 40 bin yıl öncesine ait el izleri var.
İnsanlar kendinden bir iz bırakmak istediklerinde ilk akıllarına gelen şey ellerini boyayıp onu duvar izi olarak bırakmak şeklinde olmuş.
Onun iki nedeni vardır bence.
Birisi kolay olması. Hani boyayı hani yaptık.
Yanağını yapmaktan daha hızlı. Yani diğer taraflarını yapmaktan daha kolay olmaktır.
İkinci nedenini bilmiyorum.
Ama daha kolay olmasından ötürü olduğunu düşünüyorum.
Ama dediğin gibi el izi bırakmak.
El izi bırakmak yani evet.
Kendine dair bir iz bırakmak.
Bir yandan da şimdi el izi deyince suçluların da el izinden gidilir ya.
Aaa parmak izleri. Parmak izleri.
Duduz duduz duduz. Ve parmak izlerimiz de bize has.
Evet. Burada dünyaya dokunuşumuzun aslında ne kadar bize has olduğunu gösteriyor değil mi?
Burada müzik girsin. Radyo programına çevirdin sen bunu.
Ellerimizle dünyayı biraz da manipüle ediyoruz.
Hem konuşma dille hem de ellerimizle manipüle ediyoruz.
Kendimize ait alanlar yaratmak olsun.
Kendimden örnek vereyim.
Kendi memurluğumdan. Ben böyle bulunduğum yerleri biraz kendime ait yapmayı seviyorum.
Ya da kendime oraya ait yapmayı bilmiyorum.
Bu karşılıklı bir etkileşim içinde olan bir şey herhalde.
Ufak dokunuşlar yapmayı seviyorum.
Bir odaya yerleştiğimde o odayının bir şeylerini değiştirmeyi seviyorum.
Atıyorum işte poster koy, resim koy, bir şey koy.
Çiçek bakamıyorum ölüyor hepsi.
Bir şeyler koy yani süsle orayı.
Ben bunu çok seviyorum ve bunlar biraz o manipüle etmekle ilgili bir şey.
Gerçekten oraya dokunuyorsun.
Oraya dokunuyor olmanın da zaten soyut bir anlamın olması da belki buradandır.
Dokunmanın getirdiği anlam bir yandan da böyle bence.
Oraya dokunuyorsun ve orası sana ait oluyor.
Diğerlerinin ya da diğer kişilerin çalıştığı yerler çok kendine ait değilken orayı kendi dokunuşlarınla, kendi parmak izlerinle kendine ait bir hale getiriyorsun.
Ve gerçekten o dokunuşlar da sana ait oluyor.
Orayı da senin yapıyor.
Şimdi bu da şey gibi gerçi.
Orayı benim yapıyor deyince böyle mülkiyetçi bir yerden değil de.
Kendine ait bir oda gibi.
Kendi özel alanın yapıyor aslında.
O yaratıcılıkla da ilgili tarafı var böyle.
Yakın zamanda ben yaratma cesaretine bakıyordum Rollo May'in kitabı.
Orada bir yaratıcılık için önce bir karşılaşma gerekiyor.
Bu karşılaşma işte senin odaya girdiğinde hissettiğin yabancılık hissiyatı da olabilir.
Burası neresi ben buraya ait hissetmiyorum deyip o karşılaşmadan sonra ben burayı kendime ait bir alan haline nasıl getirebilirim yaratıcılığı olabilir.
Ya da işte bir bilim insanının araştırma yaparken...
problemle karşılaşması olabilir.
Bir sanatçının içsel ya da dışsal bir durumla karşılaşması, bunun yoğunluğuyla beraber ifade etmesi, bu ifadeyi de yaratıcı bir biçim kullanarak yapması.
Yani aslında bunların hepsi yaratıcılığımızda en çok kullandığımız şey ellerimiz oluyor bir yerde.
Bu yazarak da olabilir.
İşte dediğin gibi girdiğin mekanı masanı düzenlerken de olabilir.
Ama birazcık orada sanırım o karşılaşmanın yoğunluğu seni harekete geçiren şey oluyor.
Ben yoğunluğu demezdim ona.
Bence insan zihninin çevreyle etkileşiminde zaten insanı buna sevk eden bir şey var.
O işte doğayı manipüle edip zaten teknik olarak bir şeyler üretmek ve bir yere yerleşmek, tarım toplumuna geçiş vesaire falan.
Belli ki buna bir yatkınlığımız var.
Bir şeylerle etkileşince biz kendimize dair bir şeyleri yapmayı seviyoruz.
Buna açgözlük de denilebilir. Bir yerden bakınca.
İşte iz bırakma ihtiyacı da biraz.
Öyle bir şey de diyebiliriz.
İz bırakmayla da ilgili bir şey diyebiliriz.
Dolayısıyla bence yoğunluğuyla ilişkili değil de zihnimizin buna ne kadar açık olduğu bu duyuları alıp işlemeye ne kadar açık olduğu ile ilgili.
Çünkü çok yoğun bir uyaran da olsa zihin kapalıysa kişi zaten bu uyaranlara da kapalı olduğundan onları alıp harmanlayıp eli üzerinden bir şey dökmeyecek.
Ama öteki türlü karşılaşma varsa uygun uyaran varsa uygun zihin varsa.
Uygun eller varsa buradaki ellerden de işte eylemle yapmakla ilgili de bir tarafa doğru kayıyoruz zaten.
Orada bir yaratım eylem üstünden bir şeye dönüşülüyor ve bir şey üretiliyor.
Ve bunun en çok farkına varmadığımız yanı biz yaratıcılığı hep böyle büyük sanat eserleri falan olarak görürüz ama.
Az önce yemek örneğinden bahsettin mesela.
İşte yemek hazırlarken bile tuzu az olsun, şusu az olsun, bunu az olsun deyip yemeği bir şeye adapte etmenin kendisi bile bir yaratıcılık.
Herhangi bir işi hallederken bunun illa bir sanat ya da bir zanaat olmasına da gerek yok.
Bir şekilde onu etrafından dolaşmak, bir şeyler yapmak, çerçevesinin dışına çıkıp içeri girmek bunlar da bir yaratıcılık her zaman.
Ben şimdi kendi yaratıcılık hikayeme geleyim o zaman.
Bende hikaye bitmez. Şöyle ki ben küçükken çok canı sıkılan bir çocuktum.
Sürekli evin içinde canım sıkılıyor diye dolaşırdım.
Ablam da böyle nakış kursuna, işleme, kaneviçe falan gibi şeyler yapıyor.
Sana öğreteyim dedi. Ondan sonra bende hoşuma gitti.
Yapmaya başladım. Baya aslında bu bahsettiğim şey ellerimizle gerçekleştirdiğimiz bir şey.
Baya çiçek tablosu çıkarıyorsun ortaya işleyerek o iğneyle yaparak.
Hem el göz koordinasyonu hem ince motor hem de çocuğun can sıkıntısı gidiyor.
Sonra ben bunu atıyorum kafama göre.
Sıralamayı yapmaya başlıyorum ve bozuluyor tabii o biçim.
Olması gereken çiçeğe dönüşmüyor.
Annem de geliyor bunu yapamamışsın diyor mesela.
Ben de yo ben kendime göre yaptım.
Yaratıcılığımı kullandım.
Ben belki onu öyle yapmak istedim falan diye.
Bilmiyorum o yaratıcılığa girer mi yoksa beceriksizliğinin kılıfı mıdır?
Beceriksizliğe girmez bence.
Burada travma dump aldık bu arada ama.
Şey beceriksizliğe girmez tabii ki.
Gerçeğin aynısını kopya etmek için uğraşmıyorsan.
Bir şey yapıyorsun ve kendince olması bence gayet yeterli.
Zaten aslında...
Can sıkıntımı geçirmiş oluyorum orada.
Asıl mesele o. Ya şöyle bir şey de var.
Aslında can sıkıntısı bence çok büyük oranda pasiflikten kaynaklanan bir şey.
Hiçbir şey yapmıyorsun. Dünyalı etkileşim halinde değilsin.
Hiçbir şey değiştirmiyorsun. Hayatta hiçbir şeyle etkileşip bir şeyleri değiştiremiyoruz.
Ve elle bir şeylere müdahale etmek, manipüle etmek, değiştirmek, yaratmak, yok etmek de belki bir yerde buna dahil.
Bunlar dünyada bir şeyleri değiştirebileceğimize dair bence bize his veriyor.
Mesela o çiçeği yapmak kötü de olsa iyi de olsa nasılsa her nasılsa bir şey yapmış olmanın hissini veriyor.
Bir de çocuksun ya şimdi erişkin dünyası zaten hiçbir şey değiştiremiyorsun.
Tamam manipüle edebilirsin ağlarsın zırlarsın falan yönetirsin ama dokunup da değiştirmek bambaşka bir şey.
Dolayısıyla bize onu deneyimlemeyi sağlayan araçlar bu eller.
Düşüne düşüne hiçbir şey değiştiremezsin.
Aynen. Yani bir şey olmaz.
Ve o... Atomik çağ diyordu buna bir yazar.
Bizim kontrolümüz dışındaki güçlerin işte rüzgarında savrulup duruyoruz.
Hiçbir şey yapabileceğimizi hissedemeden, hiçbir şey değiştirebileceğimizi hissedemeden savrulup duruyoruz ve ellerle bu dünyaya müdahale etmek o şey hissini verir gerçekten.
Çiçek yaparsın çok kötü olmuştur başkasına göre.
Sana göre senin çiçeğindir ve gayet de güzeldir çünkü sen öyle görüyorsun.
Şimdi sen konuşurken gene aklıma daha önce konuşmadığımız bir örnek geldi.
Faturayı ben seans faturasına gönderiyorum.
Hocam ben resim yapmayı da çok severdim ortaokul lise zamanında.
Hep resim kağıdına bir çerçeve çizerdim.
Çerçeveden de böyle dışarı çıkan bir işte ne bileyim çizgi, çubuk, daire bir şey.
Hani o alanın dışına çıkabiliyorum özgürlüğü veriyordu galiba fikren.
ve somut bir şeyin üzerinde alanın dışına çıkma hissiyatı veriyordu bana.
Çünkü çıkamıyordum zaten belli kurallar çerçevesindeyim.
Ya okuldayım ya ailemin kuralları içindeyim.
En azından o yaratım sürecinde bir şeyin dışına çıkabiliyor olmak, o özgürlüğü yaşayabiliyor olmak galiba bir rahatlatıcı bir etkisi de oluyor.
Yaratım zaten şartı o kuralların dışına çıkmakla ilgili bir yerde başlıyor.
Mesela ben de resim çizmeyi çok seviyorum kardeşim.
Ben de derinim. Ama mesela resim derslerinden nefret ederdim.
Çünkü resim derslerinde hoca gelirdi ve derdi ki bugün şunu çizeceğiz.
İşte bugün şu bayramın şusunu çizeceğiz, şu bayramın şusunu çizeceğiz.
Bir Allah'ın günü gelip de hoca şey demedi mesela.
Bugün arkadaşlar istediğinizi çizin ya da istediğiniz şekilde çizin.
Asla bu denmedi ve işte sen de yaratmayı seven birisin.
Yaratıcılığın öldüğü yer. Öldürdüğü değil doğmuyor bile yani hani doğsa öldürülecek okey diyecek doğmuyor bile.
Hani abortus yani hiç yok.
Ve yaratıcılığın bir şeye ihtiyacı var.
Hafif bir çerçeve ihtiyacı olsa da o çerçeveden dışarı çıkabilmek için bir özgürlüğe ihtiyacı var.
Buna kendimden de örnek vereceğim.
İşte sosyal medyada videolar yapıyorum ben.
Reklam alıp bir konu belirlendiği zaman mesela inanılmaz bir şekilde kısıtlandığımı fark ediyorum.
Bunu böyle yapayım şundan bahsedeyim deyince o yaratıcılığını sergileyemiyorsun.
O yaratıcılığın sergilenmesi için bir alana ihtiyaç var.
O alanda eğitim kurumlarının çoğu sağlayamıyor.
Öldürüyor dediğin gibi de doğmadan da katlediyor.
Bu yaratıcı fikir geldikten sonra bir eyleme geçmen lazım ya.
Fikri gerçekleştirmek için.
O eyleme geçişle yaratıcılık arasında bir boşluk var eyleme geçmeden önce.
O boşluk da gene Rollo May'in kitabında şeyden bahsediyor.
Bilinçle bilinç dışı arası bir yerde bir boşluk.
İşte o uykuyla uyanıklık arası gibi.
İşte rüyada gelen bir fikir gibi.
Hatta bir Nobel alan bilim insanı var.
Rüyasında görüyor formülasyonu.
Benzen halkasının keşfinde Oroboros.
Üzerinden bir şey görüyor. Ondan sonra onu hatırlayamıyor.
Tekrar rüyayı görmek üzere iki üç kere daha işte uykuya yatıyor.
İki üç gün sonra rüyasında geliyor o bilgi.
Ama orada çok odaklılık da aslında yaratıcılığı öldüren bir şey sanırım.
Az önce verdiğin örneğe benziyor bu.
Eğer daha esnek olduğumuz anları, daha böyle rahat olduğumuz anları arttırırsak o zaman sanki...
Yaratıcı fikirler ya da işte çerçevenin dışındaki fikirler daha çok bize geliyor gibi.
Buna katılmaktan başka ne diyebilirim?
El konusu gelmişken benim çok sevdiğim sanatçılardan Abidin Dino ve Füreya Koral'ı da anmak istiyorum.
Abidin Dino böyle hep şeyden bilinir ya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin'den bilinir.
Ben Abidin Dino'yu çok severim.
Onun el çizimleri de soyut, beyaz zemin üzerine siyah kalemle çizilmiş resimler.
Hem ilişkilere hem işte emeğe, emekçiye biraz daha vurgu yapıyor.
Freya Koral'la ilgili son dönemde çok popüler olan bir aile.
Şerkir Paşa ailesinin çocuklarından birisi.
1950'li yıllarda tüberküloz oluyor ve sonra sanataryumda yatıyor.
Orada yattığı dönemde de kuzeni gene çok...
Büyük sanatçılardan biri Fahri Nüsel Zeyd.
Onu çok depresif görüyor orada.
Ve ona kil götürüyor.
Burada vakit geçirmen için sana işte kil getirdim diyor.
Ve elleriyle o kille ilk başta oynuyor sadece.
Hiçbir şey yapmıyor.
Zaten herhangi bir şeye de ilgisi yok heykelcilikle ilgili bir şeye.
Ondan sonra yavaş yavaş seramik öğrenmeye başlıyor Freya.
Ve o depresif dönemini...
Ellerini kullanarak ve işte seramik yaparak atlattığı anlatılıyor.
Sanat, ruh sağlığı, oradan işte ellerini kullanarak iyileşme örneklerini ben çok duyuyorum tekfüre yağda değil.
Sen bu konuda ne söylemek istersin bir ruh sağlığı uzmanı olarak?
Şimdi aksini söyleyeceğim bir örnek de olacak.
Onu en sona saklıyorum.
Ancak şimdi anlattığın öykü de işte şu var.
Bir kişinin içinde bulunduğu zor bir durum var.
Sonra gerekli şartlar işte bir şekilde sağlanmış.
Sosyal desteği, cartı, curtu, ortamı sağlanmış ve kişi de bunu dönüştürebilecek bir kapasite var.
Dolayısıyla bir ruhsal enerji diyeceğim buna ama bu ruhsal enerjiyi şey üzerinden algılama.
Spritüel bir şeyden algılamayın sakın.
Ben asla öyle şeylerden bahsetmem ona göre.
O spritüel bir şey var orada bir ruhsal enerji.
Bunu alıp bir şeye dönüştürüyorsun zihninde.
Ama bunu sadece dönüştürmekle de yetinmiyorsun.
Sonra da bunu bir şeye çevirmen lazım.
Somut bir şeye çeviriyorsun. En sağlıklı hali.
Ve bir şey üretiyorsun somut.
Ve ürettiğin bu somut şey birkaç şeye el verebilir.
Bir tanesi kaybettiğin her ne varsa onun yasını tutmanı sağlayabilir.
Bir mezar taşı gibi aslında.
İşte kaybettiğin zaman, kaybettiğin sağlığın, kaybettiğin başka bir şeyin.
Onu somutlaştırmak için işe yarar.
İki, yaratımla ilgili bir haz verir insana.
Üretmekle ilgili bir şeye gerçekten dokunmak ve elemeyi.
Dökerek bir şey üretmekle ilgili bir haz verir.
Üçüncüsü de şeyi de sağlayabilir.
Bu daha yıkıcı bir taraf tabii.
O şeyi yok edebilirsin de aynı zamanda.
Evet yine parçalayabilirsin.
Dördüncü sağladığı katkı da başkasının buna değer vermesi de aslında senin hikayene tanıklık etmesiyle ilgili bir şey de getirir.
Yani sen anlatmıyorsun tabii ki işte bakın bu benim depresyonumu simgeliyor ya da bu benim işte ruhsal acılarımı simgeliyor demiyorsun.
Ama bunu koyuyorsun oraya.
İnsanlar onu bakıyor ve beğeniyor.
Onların neye şahit olduğunu biliyorsun ama onların bilmesine de gerek yok.
Bu da bence ayrı bir iyileşmeyi sağlar.
Bu sadece iyi hissetmeyi değil. Ben böyle hiç düşünmemiştim.
Bayağı o ruhsal geçirdiğin depresif dönemini sen bir sanat eseriyle somutlaştırmış oluyorsun.
Biri de onu görüp beğendiğinde aslında...
Bu bir şahitliktir. Şahitlik, evet.
Bak ben bunu hiç böyle düşünmemiştim.
İnsanların o anlamı çıkartmasına gerek yok tabii.
O anlamı çıkarsa belki daha zengin.
Ama sen biliyorsun.
Yok gerek yok sen biliyorsun. Evet sen biliyorsun.
Onu hangi şartlar altında yaptığını ve bu biraz da şahitlik.
Madem ruhsal uzman olarak söylüyorum.
Mesela biz terapistlerden de bazen şeyi isteriz.
Yalnızca şahitlik isteriz.
Benim hayatıma birisi şahit olsun bu yaşadıklarıma.
Sadece bunu isteyebiliriz. Bunu sağlama yönelik de daha ucuz bir aracı olarak da bir şey üretmek.
Kil üretmek olarak da bir şey sanat eseri üretmek düşünülebilir.
O açıdan çok değerli olduğunu düşünüyorum.
Ama böyle bir imkan işte herkesin zihninde, herkesin hayatında çok da mümkün olmayabiliyor.
Ama yine burada az önce bahsettiğimiz şeyden bahsetmek önemli.
Yaratıcılık illa büyük şeyler olmasına gerek yok.
Hayata yaptığımız küçük dokunuşlar zaten bizle ilgili bir şey anlattığı için bize o keyfi, o hazı verebilir diye düşünüyorum.
Ben de öyle düşünüyorum. Hocam eklemek istediğiniz başka bir şey var mıdır?
Şimdi hocam sorusu tıbbi arka planı çağrıştırdığı için.
Aklıma şey örneği geldi bu sendromun adını hatırlamıyorum da bazı nöral hasarlar sonrasında sağ ya da sol el.
Hayalet uzuv sendromu.
O değil fantom değil yok. Özgürlüğünü ilan eden bir el sendromu adını hatırlamıyorum ancak şöyle oluyor işte sağ elin.
Senin bilincinden farklı olarak davranmaya başlıyor.
Sen yönetmiyorsun. O kendi başına bir şeyler yapmaya başlıyor.
Bazen işte self mutilatif davranışlar sergiliyor.
Sana saldırıyor. İşte atıyorum kahve koyuyor.
Turet sendromu gibi ama değil.
Turet sendromu amaca yönelik değil.
İstemsiz söylüyorsun ya bir anda onda da.
Amaca yönelik olmamış. Bu baya amaca yönelik de sanırım içeriği var.
Bu arada yani şey değilim çok.
Dediğim gibi. Çok fazla ayrıntısına haiz değilim ama işte seni boğmaya çalışıyor.
Başkasına tokat atmaya çalışıyor.
Seni gıdıklıyor mu? Böyle farklı şeyler var.
El hareketi yapıyor gibi. Evet evet yani sağ elin senden bağımsız ya da sol elin senden bağımsız bir şeyler yapıyor.
Bu şunu da az önce bahsettiğin işte o bilinç dışı ya da ön bilinçle ilgili tarafta da şunu hatırlatıyor.
İçimizde bizden başka bir ben var.
O eli o yönetiyor.
Sen de sen olduğunu zannedip kendi elini yönetiyorsun.
Böyle ortaya saçma bir tablo çıkıyor.
Böyle ilginç bir şey de var.
Dinleyiciler ona ayrıntısına baksın.
Ben de buradan çıkınca bakacağım.
Yani aslında ellerin dünyayla etkileşimde ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor.
Çünkü başka bir şey onu yönettiği zaman kendimizi çok eksik hissediyoruz.
Ya da işte kendimizi öldürüyoruz vesaire gibi bir taraftan başlıyor.
Başka var mıdır ellerimizle ilgili söylemek istediğin?
Benim ellerimle ilgili daha söylemek istediğim bir şey yok.
Hayır yok. Öteki bölüm için çok heyecanlıyım.
Öbür bölüm için çok heyecanlısın.
Niye heyecanlıyım biliyor musun?
Çünkü bir şeyler eylememizi sağlayan şey aslında ellerimiz.
Dolayısıyla şimdi biz öteki bölümün girizgahını yapalım.
Bir teaser verelim. Eylemlerimizdeki anlam.
Evet çünkü eller bu eylemi sağlamada bir aracılık ettiği için biraz bunu böyle anlamaya çalışmak önemli.
Ama bence burada ayırdığımız yarım saat buna çok yetmez.
Bunun için daha fazla.
Metin, daha fazla video, daha fazla yazar, daha fazla sanat eseri kurcalamak gerekir.
Burada bahsettiğim pek çok şey üzerine detaylandırılıp birkaç bölüm çıkarılabilecek bir şey.
Beni sonraki bölümlere davet et diye söylemiyorum ama.
Benim söyleyeceğim bir şey yok yani senin söylediklerinin üzerine.
O zaman bir sonraki bölümde eylemlerimizdeki anlamdan devam edeceğiz.
Teşekkür ediyorum katıldığın için.
Rica ederim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
