
Private Chef
Transkript
Ben sana yapma demiyorum.
Yap. Ama hobi olarak yap.
Selam ben Can Sürmen.
Bu seride tutkularını meslekleri haline getirmiş insanlarla sohbet edeceğiz.
Altın Bilezik başlıyor.
Evet bugün Pınar İshakoğlu şefimizle beraberiz.
Kendisi Türkiye'de private şeflik denen mesleği ilk icra eden şefimiz olabilir.
Doğru muyum? Hoş geldiniz.
Hoş bulduk, teşekkür ederim.
İlk bu isimle marka kuran diyelim.
Çünkü tabii ki bunu yapan benden önce de vardı isimler, isim.
Fakat ben bu isimle ilk markayı kuran insanım.
İnsanların bu algısını yöneten, onlara bunun ne olduğunu daha ulaşılabilir bir konsepte sunan diyelim.
Tamam, evet daha doğru oldu.
Hoş geldin.
Private Chef'liği bilmeyenler için bir de yabancı bir terim.
Biraz açıklayarak mesleği bizle paylaşabilir misin?
Private şeflik aslında şöyle evinizde restoran deneyimi yaşatmak anlamına geliyor.
Hepimiz evimizde yemek pişiriyoruz.
Veya bizim Türk kültürümüzde evimize gelen bize yardım eden ablalar insanlar da yemek yapıyor evet.
Ama benim yaptığım biraz daha fine dine daha restoranda yediğiniz tabaklar gibi seyahatlerinizde tattığınız tatları bulamayacağınız.
Bir yer olduğu için bazen evinizde tatmak gibi.
Bir şefin hem yemeği pişirip hem şarabı eşleştirip hem masayı kurup hem de bunu misafirlerinize bir deneyim olarak sunması gibi.
Çok güzel bir açıklama oldu.
Teşekkür ederim. Gayet açıklayıcı.
Sadece private şeflik değil ama sanırım başka bir şeyler daha var şu an.
Lady Burger ve onun dışında öğretmenlik, hocalık durumu devam ediyor sanırım.
Öyle değil mi? Yani sadece private şeflik değil.
Aslında şöyle ben konseptimi kurgularken restoran açmak gibi bir tercihim vardı.
Restoran açmamayı tercih ettim çünkü daha özgür olmak istedim.
Dolayısıyla bu özgürlük beraberinde bu işle alakalı yeme içme sektörüyle farklı dallarda çalışabilmemi sağladı.
Ha evet belli bir konsepte açılacak bir yer.
Belki bir şeyleri kısıtlayabilecekti yani.
Tabii beni kısıtlayacaktı, hayatımı kısıtlayacaktı, zamanımı kısıtlayacaktı.
O da bir tercihtir. O da bir tercihtir ama benim hayatımın bu döneminde o bana servis etmedi.
O yüzden ben private chef olmayı tercih ettim.
Çünkü özgür olmak istedim.
Evet private chef'lik yapıyorum.
İnsanların da restoran deneyimi yaşatıyorum.
Aynı zamanda büyük davetlerde catering hizmeti veriyorum.
Anladım. Markaların konseptlerine uygun menüler tasarlıyorum.
Ve misafirlerin o markanın lansmanına veya davetine geldiğinde yedikleri yemeğin de o konseptle uyumlu olmasını sağlıyorum.
Lady Burger diye bir alt markam var.
Hamburger markası.
Evet hemen onu sordum. Biz çok sevdiğimiz için.
Teşekkür ederim. Onu kurguladım.
O da zaten yine bu konseptin içinden çıktı.
İnsanlar işte benim atölyem vardı Florya'da ve orada her gün yemek pişirilmiyor.
Dolayısıyla benim bazen arkadaşlarımın doğum günlerini orada kutlamak istiyorlardı.
Ben de ya bir burger yapayım diyordum.
Çünkü benim çok sevdiğim bir burger o brisket brioche bun.
Zaten Londra'da da yediğim, İngiltere'de de.
Dedim ki ya ben bunu burada yapsam.
Ekmeğini ben yapayım işte içine soğan turşusu ekleyeyim.
Ay onu da öyle yapayım derken çok büyük rağbet gördü ve bana bunu nerede yiyeceğini sormaya başladı insanlar.
Ben de bunu bir alt marka olarak kurgulamaya karar verdim.
Öyle çıktı. Evet iyi ki de yapmışsın.
Teşekkür ederim. Peki biraz başa dönelim.
Bu şeflik deneyimi nasıl başladı diyeceğim ama aslında ondan önce de bir kariyerin var şeflik dışında.
En başa biraz da...
Gençlik dönemine dönelim. Çocukluğuma dönelim mi?
Çocukluğa kadar da gidebiliriz.
Öncelikle şeflikle alakalı bir okul okudun mu?
MSA'ya gittiğini biliyorum.
Onun dışında başka bir şey yapmadın değil mi?
Benim bir şort kata kısa yola ihtiyacım vardı.
Yaşım 30'du. Ve bir an önce yapmak istiyordum.
İçimdeki tutkuyu gerçekleştirmek istiyordum.
Önce banka hesabıma baktım.
Sonra zamanıma baktım.
Dedim ki ben Amerika'ya gidip CIA'de üniversite okumak çok isterim.
Dört sene. Ama ben ne vakit ne nakitim var.
Kordonbloya gidebilirim.
Bir sene okuyabilirim. Ama gerçekten değer mi?
Sonra önceki üniversite yıllarımı ve üniversiteye giden bütün Türk gençliğini dünyadaki insanları düşündüm.
Bu dedim benim içimde varsa ben bunu gerçekleştiririm.
Benim şort kata ihtiyacım var.
Baktım. MSA.
Sekiz aylık bir eğitim veriyor.
Ben buraya gideyim. O içimde varsa ben olacağım zaten dedim.
Ve öyle MSA'ya gittim. Çok da iyi bir eğitim aldım ben MSA'dan.
Çok güzel bir disiplin aldım.
Çok işine saygılı olmayı, kendine saygılı olmayı, vizyonunu nasıl geliştireceğini sana balığı vermeyip balık tutmayı öğretiyorlar.
Onu öğrendim. Bu arada MSA'da Mutfak Sanatları Akademisi.
Bilmeyenler için onu da söyleyelim.
Özel bir eğitim kuruluşu İstanbul'da.
Gerçekten ben de çok başarılı buluyorum.
Ben de sana bahsetmiştim.
Kısa bir işletme programına gittim ben de orada.
Süper. Osman Serim.
Evet. Ben hem chef and owner yaptım zaten.
Hem yiyecek içecek işletmeciliği hem de aşçılık.
Evet sen daha tam to the point.
Benimki biraz daha sektörü görme amaçlıydı.
Çok doğru bir kurs aslında. Ki bu arada bir şeylerin düşündüğümden çok daha zor olduğunu bana gösterdi.
Seni bu shortcut'a Ne itti?
Asıl orayı biraz daha deşelim.
Yani ondan önce ne yapıyordun?
Hangi meslekle uğraşıyordun?
Bir anda o shortcut'ı bulup bu tarafa geçme isteği duydun.
Yani şöyle aslında dedim ya hani çocukluğuma inelim.
Biraz oradan da bahsetmek istiyorum.
Çünkü son yıllarda çok moda oldu aşçılık mesleği.
Her şeyin moda olmasında insanların abet göstermesi gibi bu meslek de öyle.
Ama bu meslekte hakikaten içinden hissetmen lazım.
çalışabilmek, başarılı olabilmek için.
Çünkü çok fazla emek ve fedakarlık gerektiriyor.
Yani ben çocukluğumdan beri yemeğin içindeyim.
Ben yemeğin içinde olan bir ailede büyüdüm.
Yani annem yemek yapardı, ben izlerdim.
Annem komşuya giderdi, ben kapıyı kilitlerdim.
Pilav yapardım, annem gelirdi.
Bunu nereden, nasıl öğrendin?
Çünkü o benim ilgi alanımdı aslında.
İşte Trabzon'a giderdik fındık toplanacağı zaman annesine yardım etmek için giderdik.
İşte kocaman sofralar kurulurdu.
Ondan sonra işte çalışanlara yemekler verilirdi.
Kazanlarda yemekler kaynatılırdı.
Anneannem işte o ayvaları toplardı, yatağın altına koyardı.
İşte reçeller yapılırdı, kışa hazırlık, konserveler vesaire.
Ve ben bir çocuk olarak...
Hep bunlara ilgi duyardım.
Asıl eğitimin orada başlamış.
Aslında başlamış aynen. Hep ilgi duyardım.
Arkadaşlarım dışarıda oynarken ben anneanneme yardım edeyim.
Tereyağ nasıl çırpılıyor onu göreyim.
Buğday mı ötülecek ben götüreyim de yerime.
Gibi gibi. Sonraki yıllarda tabii evde benim bu ilgim çok annemin dikkatini çekti.
İşte onu sen yap, bunu sen yap, şunu sen yap derken beni biraz hamaratlık olarak algıladılar maalesef.
Sanırım evet yani bu aşçılık, şeflikle alakalı bizim ülkedeki sıkıntı da hani müzisyenliği hobi olarak yap, aşçılığı da işte ev kadınları yemek yapmak zorunda gibi bir algı
olduğu için biraz öyle algı oluyor sanırım.
Lise, ortaokul ve lisede çok parlak bir öğrenci değildim zaten.
sanata yönelik, daha bir şeyler yaratmaya yönelik benim becerim vardı.
Hep Trabzon'da mıydın bu arada? Yok hayır ben İstanbul'da.
İstanbul'da doğdum büyüdüm.
Sadece gidip geliyordun. Yazları hep giderdik yani.
Lise hayatıma kadar, lise sonuna kadar hep gidip geldik.
Sonra annem giderdi. Biz gitmezdik büyüdükten sonra yani.
Şimdi gidiyorum ama.
Şimdi ben kendim gidiyorum.
Dolayısıyla üniversite sınavı tabii benim için çok zorlu geçti.
Ben Aşçılık okumak istedim.
Türkiye'de daha Yeditepe kurulmamıştı.
Yaşım ortaya çıkacak. Yeditepe kurulmamıştı gastronomi.
Şey vardı Bolu Mengen.
Bolu Mengen'e kızlar alınmıyordu o zaman.
Babam bana dedi ki kızım dedi usta mı olacaksın dedi.
Bak benim babam bu arada çok meraklı yemek yapmaya.
Necip Usta'nın kitapları var Fransız ekolü ve bizim ilkokulda kermeslerde babam yapardı.
Krokanları işte. Kurabiyeleri bir şeyleri.
Babam böyle kadar vizyon olmasına rağmen kızım dedi bu meslek sana uygun değil.
Sen bundan vazgeç. Dedim ki o zaman dedim ben ne olabilirim, ne yapabilirim?
O zaman fotoğraf makinesi almışlar bana.
Babamın fotoğraf makinesiyle fotoğraflar çekiyorum.
İşte kanunu var falan. Dedim ki ben Atlas dergileri alıyor falan babam böyle.
Ben dedim fotoğrafçı olayım, dünyayı gezeyim.
17 yaşındayım 18 düşünsene.
Süper bir hedef. Aynen.
Böyle bir cool geldi falan.
Ondan sonra sinema televizyon.
Beykent Üniversitesi sinema televizyon bölümüne gittim.
İki sene okudum.
İki senenin sonunda İngiltere'ye Liverpool'a gidecektim.
Sonra okul asölyasyonunu aldı.
Derken bir sene daha okumam gerekti İngiltere'de.
Annem dedi ki hayır dedi. Öyle dedi gidip dedi iki sene daha orada okuyamazsın dedi.
Sen dedi işletme okuyacaksın dedi.
Zaten başından beri işletme okumamı istiyor.
Bir altın bileziğin olsun kolunda işletme oku.
Her işi yaparsın.
Hani şey gibi. Çünkü her işletme okuyan CEO oluyor ya.
Altından girdi üstünden çıktı bana bir okul buldu.
Buldular. Bir senede iki sene okumuşum.
Bir sene daha okuyacağım orada işletmeden mezun olacağım.
Ben gittim İngiltere'ye.
Alttan 12 tane ders aldım.
Mikro ekonomi, makro ekonomi.
Yani şu an adını bile telaffuz edemeyeceğim dersler.
Çok farklı alanlar. İşte yani.
Çünkü ne dedim biliyor musun Can?
Böyle oldum. Dedim ki ben ya bunu yapacağım ya da yapamayacağım ya da survivor.
Yani o an benim önüme onlar geçti işte o shortcut gibi.
Okey dedim ben bunu alıyorum dedim.
İngiltere'ye gittim. Okudum, bitirdim.
Bitirdikten sonra... Türkiye'ye döndü hani herkes.
Okulun bir stajı var.
İşte staj yapman gerekiyor.
Herkes döndü. Ailesinin işte firmasından kağıt gönderiyor.
Dedim ki ya ben dedim bu kadar acı çektim.
Neyse bunun gereği bu ülkede bir staj yapılacaksa ben bunu yapacağım dedim.
Gittim bir yere böyle saçma sapan.
Yok işte çay getireceğim bilmem ne yapacağım.
Bir gün Madonna'ya çay getirebilirsin falan gibi söylemler her yerde oluyor.
Okula gittim dedim ki bakın dedim.
Ben bu okulda okudum.
Ben bu okula şu kadar ücreti dedim.
Derslerimi bunları alttan aldım.
Böyle bitirdim. Ben dedim burada hakikaten bu okuldan mezun olduysam bir şey öğrenebileceğim bir yerde staj yapmak istiyorum.
Bana bunu verin yani.
Ben bunu istiyorum. İşte dedi bir yer var kimseyi kabul etmiyor.
Neyse ben gittim görüşmeye.
Dediler ki böyle dört kişi görüştü benimle.
Biz dediler üç aylık staj istiyoruz.
Körün istediği iki göz biri ela biri boz yani Londra'da.
Üç sene üç ay kalacağım.
Daha ne isterim?
Daha ne isterim? Vivienne Westwood, İngilizlerin modacısı.
Aksesuar bölümünde Kinga diye bir kadın vardı.
Aksesuar koordinatörü, özel yapım yüzükler, ayakkabılar, kemerler.
Sanatla alakalı bir şey. Aynen.
Ben onun asistanı olarak başladım.
Canavar gibiyim, öğreneceğim.
İşte dizayner çizimi getiriyor.
Ben onu işte üreticiye yolluyorum.
Adam numune yapıyor. Ben gidiyorum o numuneyi alıyorum.
Getiriyorum, onaylatıyorum.
Bunları yapıyorum. Aralarında işte Stockholm'u da sayıyorum.
İşte bilmem neyi de taşıyorum.
Sabah Vivian Westwood geliyor ona merhaba da diyorum.
O zaman sosyal medya yok dedi.
Merhaba Vivian'cığım. Gerçek bir staj oluyor yani aslında.
Tabii 3 ay. 3 ayın sonunda kendi yerine yetiştirecek bir junior arıyormuş meğerse kadın.
O yüzden bu kadar kılı kırk yarıyorlarmış.
Ve bana iş teklif ettiler. Ve ben 19-20 yaşımda.
İngiltere'de Vivienne Westwood'da aksesuar koordinatörü olarak bir işe kondum.
Tamam işletme okudum ama bir şekilde ben bunu yapıyorsam bunun en iyisini yapmalıyım ve moda sektörü böyle beni çok cezbetti.
Sonra ben orada çalıştım bir sene, bir buçuk sene.
Sonra başka bir yerde çalıştım, başka bir yerde derken işte 2005 yılında Türkiye'ye döndüm.
Dönmeden önce de Puryelith, İngilizlerin kordon bloğusuna yazıldım.
Türkiye'ye döndüm. Evimi kapattım.
Döneceğim. Aşçılık okuluna gideceğim.
Bu arada hemen araya giriyorum.
Meslekten bir soğuma durumu mu oldu?
Yoksa hani zaten ben artık onu yapmak istemiyorum.
Ben aşçılığa geçmek istiyorum.
O hep benim böyle...
Arka planda işleyen bir program.
İnserlerde oluyor ya arka planda işliyor yani.
Zamanında yapamadım. Bir noktada ben bunu yapmak istiyorum.
Ben Türkiye'ye kesin dönüş yapıyorum.
Burada da bir 8 aylık kurs varmış.
Ben bu kursu da yapayım da öyle döneyim.
Anladım. Öyle döneyim.
Bu kursa gideyim ben bir bakayım neymiş.
Çünkü hep böyle bir içimde böyle bir heves.
Bu arada maddi açıdan da bir seviyedesin artık zaten.
Tabii maddi açıdan da bir seviyedeyim.
Aynen işte kursumu ödedim kursuma depozitine.
Evimi kapattım. Döneceğim bir arkadaşımın evinde kalacağım.
Öğrenci olarak hayatıma devam edeceğim.
Çünkü aileler için hani biraz bu maddi kısım da önemli oluyor ya.
Tabii ki. Onu biraz kafaya takıyorlar.
Sen onu da zaten hallettiğin için artık bütün ipler senin elimde.
Bütün ipler benim elimde döndüm zannediyordum.
Evet. Ama kader.
Zilya faktörünü unutmuşuz anne.
Döndüm. Ve şey.
Annem. Babanın işi var.
Seni biz bu kadar okuttuk.
Üniversiteye gönderdik.
İşletme okudun. Sen şimdi babanın işine gitmelisin.
Ve ona yardım etmelisin.
Dedi. İki tane erkek kardeşi var.
Onlar küçük. Okulda okuyorlar o zaman.
Sen bu ailenin büyüsün.
Sen daha şu an başarılısın.
Bu bayrağı devralmalısın, yapmalısın.
Babam hiç unutmuyorum döndü dedi ki.
Kızım dedi sen kendi hayatına bak dedi yani.
Düşünme dedi biz hallederiz biz dedi.
Güzel oradan aslında seni destekleyen bir cevap.
Babam her zaman beni destekledi.
Annem her zaman daha gerçekçi oldu.
Babam daha hayallerimi destekledi aslında.
Orta yolu bulmuşlar aslında. Orta yolu bulmuşlar ama annem hep babama zaten sen böyle diyorsun o yüzden böyle.
Anneler biraz da bazen evhamlı olabiliyor.
Aynen. Daha kontrolcü.
Derken benim o zamanlar nasıl bu kararı verdiğime biraz özel olacak ama özel hayatımda da bir takım aşk hayatımda da olan çalkantılardan dolayı.
Ama bunlar aslında çok değerli. Çünkü insan öyle kararları biraz öyle dönemlerde veriyor.
İşte bak eğer ben o sıra Hakikaten uzun bir ilişkim vardı ve o ilişki böyle ciddiyete dönecekti ve olmadı.
Ve biliyorsunuz insanız hepimiz büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor insanda ve o anda beyninin yıkanmasına her şekilde açıksın.
Tabii olur o da olur evet haklısın falan derken ben kendimi Adımköy'e giderken buldum.
Evet babamın işine gitmem lazım.
Evet benim işte bu kadar tecrübeme ihtiyaçları var.
Ben kurtaracağım sanki onları yani ki onlar gayet iyi durumdalar.
İşte bilmem ne bilmem ne ben kendimi orada buldum.
8 ay çalıştım.
Biz Aire Sörl sprey yapıyoruz.
Kendi markamız var.
Bütün işte spreylerin üzerinde yazan her şeyi İngilizceye çevirdim.
Katalogları yaptım. Yani yapabileceğim.
Kotarabileceğim her şeyi yaptım.
8 ayın sonunda baba ve 3 amca dedim ki çok teşekkür ederim.
Benim gelip gelebileceğim nokta bu.
Bunun ilerisinde çok büyük tuğlalar var.
Buna sizin karar vermeniz lazım.
Bu arada öbür taraftaki kurs zaten gitti.
Depozit yandı.
Poundlar gitti. 8 ayın sonunda çıktım orada.
Ne yapacağım? Bıkıyorum şimdi.
İngiltere'ye de gidemedim. Okulun parası da yandı.
Para da yok. Zaten para da vermediler bana.
Babamların fabrikasında.
Bir de öyle bir durum var. Bir de öyle bir durum var zaten yani.
Ne yapsam ne yapsam dedim ki ben ne yaptım?
Ben tekstil yaptım. Merchandiser'lık yaptım İngiltere'de.
Bununla ilgili bir iş arayayım. Ben bir günde iş buldum.
Bana dediler ki nasıl yani?
Buldum, gittim, görüştüm.
Çok da iyi bir maaş.
Baktılar İngiltere'de çalışmışım işte.
Aynı critical path diyorum.
Böyle bakıyorlar kimsenin bilmediği şeyler falan.
Hakikaten bildiği hani hakimim konuya.
Çünkü orada çalışmışım.
Onlar da Marks & Spencer'ın Marks & Spencer'la ilgilenecek bir müşteri temsilcisi arıyorlar.
Ve ben mükemmel uyumum yani.
Hem İngiltere background'um var.
Aynı dili konuşuyorum kafa olarak da.
Derken ben orada MRM deride çalışmaya başladım.
Merchandiser olarak girdim.
Sinir Merchandiser'lığa yükseldim.
İtalya ve İngiltere market sorumlusuydum.
İşte yine aynı hikaye.
Dolce & Gabbana benim müşterimdi mesela.
Luigi getiriyordu kağıtlarını, designer'ın yaptığı.
Biz onu alıyorduk, numune yapıyorduk.
Gönderiyorduk. Ondan sonra üretime giriyordu.
Üretimi takip ediyordu. Designer'lar geliyordu.
Ben onlarla ilgileniyordum birebir.
Numunem yetişmiyordu.
Patronum diyordu ki bana sormana gerek yok.
DHL'e veremedim mi?
Bin uçağa git. Onlarla olan o ilişkilerimin karşısında zaten benim o satışıma işte şeyime yansıyor.
Ve böyle böyle bir sürü markayı bana verdiler.
İşte İngiltere'de All Saints'i bağladım.
Onlarla gidip konuştum.
Sürekli Londra'ya gidiyorum. Ayda bir Londra'ya gidiyorum.
Zaten Londralıyım yani o zaman düşünün.
O yüzden şey benim o hayat tarzı beni içine çekti.
Evet hayalim var arka planda çalışıyor ama o kadar şaşalı bir hayat var ki orada.
Yediğim önümde yemediğim arkamda yani.
Evet aslında çok değişik bir noktaya geldi olay.
Yani aslında çok iyi gidiyormuş durum.
Çok yani böyle şey. Sen de mutluymuşsun gibi görünüyor.
Tabii tabii mutluyum yani. Düşünmeye vaktin olmuyor çünkü.
Bir nasıl diyeyim hani loop döngüye girince insan herhangi bir işte fark etmez.
Çok mutlu olsa da mutsuz olsa da fark etmez.
çıkamıyor onun içinden. Rahatlık alanını bırakamıyor.
Evet. Onu göze alamıyor.
O da genel yetiştirilişimizle biraz alakalı sanırım.
Ama bu arada ben yaptığım işten hakikaten o zaman keyif alıyorum.
O işin içerisinde büyüyebiliyorum.
Neyse derken 2008-2009 credit crash her şey bitti.
Bütün müşteriler Türkiye'den gitti.
Hatırlarsınız mortgage Evet doğru.
Paizleri, banka krediler.
Bu sefer ne oldu?
Bizim hali hazırda başka müşterilerimiz vardı.
Ve bizim hali hazırda başka üretimlerimiz vardı.
Hem yurt dışında hem yurt içinde.
Pakistan'da üretimimiz vardı, Çin'de vardı, Hindistan'da vardı.
Başka markalara, kendi markamıza.
Dolayısıyla biz 8 kişilik bir müşteri temsilcisi grubuyken...
Sadece üç kişi kaldık. Derken ben mutsuz olmaya başladım.
Çünkü yaptığım işten keyif almamaya, bana tatmin duygusu vermemeye başladı.
Zaten evet asıl sıkıntı...
Oradan başladı. Arkadan böyle böyle.
Zaten arkada bir durum var. Devam edelim o süredir.
Ben bırakacağım. Yok bırakacağım.
Bırakacağım. Ayem diyor ki yapma etme.
Kızım müdür oldun. Evladım niye bırakıyorsun?
Hayır bırakma. Üç ay falan bırakacağım.
İşe geç gitmeler.
Demoralize olmalar.
En sonunda oturduk patronlarımla.
Dedim ben daha fazla yapamıyorum yani.
Derken işi bıraktım.
Dedim ki ben, benim hayallerim vardı.
Hayallerimi gerçekleştirmek istiyordum.
Ben bunların peşinden gitmem lazım.
Bu cesareti tabii kendimde bulmaya çalışıyorum.
Bu arada en zor o cesareti toplama evresi diye tahmin ediyorum.
O kadar zor ki. Çünkü ego da var.
Kesinlikle. Bizim şansımız şuydu müzikte.
Biz buna girdiğimizde zaten çocuk olduğumuz için biraz daha genç olduğumuz için daha doğrusu bir yola girdik ve hani o ego o kısımları çok düşünmedik.
Sonra işimiz rast gitti ve devam ettik.
Senin için bu çok çok daha zor.
O kadar en iyilerini görmüşsün ki orada burada.
O nokta bence daha da zor orada karar verme.
İşte orada böyle bir kısa devre var.
İşte onu... Düşündüm bizim Ayvalık Burhaniye'de bir yazlık evimiz var.
Oraya gittik annemle birlikte.
Dedim anne sen geri git. Dedim ben bir düşüneceğim karar vermem lazım.
Bu arada tabii ki ben sektörde herkes biliniyor tabii ki diğer firmalar işte ne bileyim.
Teklifler alıyorum. Merheme'de çalışmış işte müşteri portföyü var.
Her sektörde olduğu gibi.
Hani arıyorlar bizimle çalışır mısın işte gömlek firması veya başka bir firma vesaire vesaire.
Yok istemiyorum.
İstemiyorum. İstemiyorum.
Oturdum düşündüm. Denize bakıyorum hiç unutmuyorum böyle.
Böyle Edremit körfezine bakıyorum.
Hem ki ben şimdi bunu yapmazsam hayatım boyunca pişman olacağım.
Ben o beyaz üniformayı giymezsem hayatım boyunca keşke ya yapsaydım.
Hem ki ben bu riski alıyorum.
Programın başında dediğim gibi bir şort kata ihtiyacım vardı.
30 yaşındaydım.
Baktım. Elimdeki parama baktım.
Amerika'ya. İşte Fransa, İngiltere, MSA güzel eğitim gideyim 8 ay ne olacaksa olsun dedim.
Ve işte İstanbul'a döndüm MSA'ya gittim.
Birçok insan işte ki hobi gidiyor.
Bakalım sen yine dönersin mesleğe falan dedim.
Tabii işte parasız kal dönersin mesleğe falan.
Ve kaldım. Evet kaldım.
O çok acılı bir süreç yani.
Asıl zor süreç. Bundan sonra başlıyor.
Ona dayanma süreci ondan sonra zaten gelmeye başlıyor bence de.
Ondan sonra zaten gelmeye başlıyor gerçekten.
Gittim mesela güzel bir eğitim aldım.
Oradan Sunset'te staj yaptım.
2-3 ay. Sonra baktım.
Dedim ki yani benim bunu bir gidip İngiltere'de gör.
Bu arada benim İngiltere'de oturma iznim var.
O kadar sene çalıştığım için çalışma iznimi oradan almıştım.
Öyle bir artım var. O kolaylık o yüzden.
Kolaylığım var bildiğim bir yer.
Çünkü orada canlı başta çalıştım yıllarca çalışma izniyle ve aldım.
Pasaportumu alacaktım bırakıp geldim o zaman.
Onu da bıraktık. Onu da verdik kraliçeye.
Ondan sonra İngiltere'ye gittim ve bir sablet ettim bir tane evi ve iş arıyorum.
Kim bana iş verecek?
Daha yeni okuldan mezun olmuşum.
Daha staj yapmışım.
Bir sürü yere CV götürüyorum.
Yüzüme bile bakmıyorlar yani.
Bir sürü eve CV gönderiyorum.
Kimseyi tanımıyorum. Bu noktada mesela MSA'nın bir yardımı dokunmadı mı?
O zaman yoktu. Şimdi ben mezun olduktan 1-2 sene sonra galiba yurt dışında staj imkanı var.
O zaman yoktu.
Anladım. O yüzden bana bir faydası olmadı.
Açıkçası ben de onlara dönüp onlardan böyle bir yardım istemedim.
İstek talepte bulunmadın. Talepte bulunmadım.
Neyse bir gün böyle işte bir ay kaldım orada iş arıyorum.
Bulamadım falan diyorum. Telefon çaldı.
İstanbul'dan bir arkadaşım arıyor.
Excel grubun kreatif direktörü Didem Özgen.
Pınar'cığım dedi biz dedi bir İtalyan restoranı açıyoruz dedi İstanbul'da.
Ben senin orada olmanı istiyorum dedi.
Dedim ki Didem'ciğim ben şu an burada iş arıyorum.
Dedi ki bak. şef İngiltere'den geliyor.
İtalyan. İstersen işte yarını 2-3 gün ne zaman sonra basın toplantısı var.
Gel tanış. Bak.
Şefin restoranını gör.
Tarzını gör. Beğenirsen.
Çünkü adam İngilizce konuşuyor.
Ve benim mutfakta ana dili İngilizce konuşan olayı şey yapacak.
Bağlantıyı sağlayacak.
Ve kafası çalışan.
Aynı zamanda aşı da olan.
Mutfakta. bir işi olan birine ihtiyacım var.
Tamam dedim. Gittim.
Çok beğendim. Restoran fine dine harika.
Şef süper. Oturduk konuştuk falan.
İki daha oldum ben. Tamam dedim.
Döndüm. İşte Exxon Group ile çalışmaya başladım.
Erol ve Varol Bey sağ olsunlar.
Dondra'dan vazgeçildi o sırada.
Zaten bir aylığına gitmiştim.
O anda o telefon çaldı. Bir telefon çalar hayatın değişir derler ya.
Aynen öyle. Döndüm çalışmaya başladım.
Bir buçuk sene hakikaten en alttan Dedim ki ben bu mutfağa giriyorum.
Ben bu mutfağa girdiğimde benden küçük birisi bana emir verirse ben bunu alacağım.
Biri bana ayak işi verirse ben buna okeyim.
Maalesef öyle bir durum da olabilir.
Yerarşi var çünkü mutfakta.
Ve yaşla alakalı bir yerarşi değil.
Hiç yaşla alakalı değil.
Ben bunu kabul ediyorum.
Kabul ediyorum dedim.
Sonra... İşte başladım ben komik şef olarak.
Bir iki ay sonra şef dedi ki sen işte şefte parti yapıyorum.
Dedim bir şef dedim ya ben daha dedim yeni başladım mesleğe dedim.
Nasıl olur yani yapmayın falan çünkü başkaları da var orada.
Hani dedim göze batacağım falan hani zaten sağ koluyum.
Zaten göze batıyorum. Hani torpil gibi.
Evet tepki çekmek istemiyorsun. Öyle yaptı bana.
Sen dedi şef olmanın dedi hızlı soğan doğramak olduğunu mu zannediyorsun dedi.
Yani dedi. Büyük tencerelerde yemek yapmak mı dedi.
Bu mu sanıyorsun? Neden ki dedim.
Bak dedi. Dolabını açıyorum dedi.
Her şey tam. Bir sorun oluyor dedi.
Bana aksettirmeden sorunu çözüyorsun dedi.
İnsanlarla ilişkilerin mükemmel dedi.
Tabii ki yükseleceksin dedi.
Orada şeyi anladım.
Yöneticilik. Yönetici olduğum için.
Onun oraya yansıması pozitif anlamda çok güzel olmuş.
Aynen. Öyle olunca.
Ha dedim oradan sonra işte orada çalıştım ben bir buçuk sene.
Bir buçuk senenin sonunda Erol Bey dedim.
Erol Bey dedim çok teşekkür ederim.
Her şey için. Ama ben benim bir İngiltere'ye gitmem lazım.
Ben bir gitmek istiyorum. O da başka akılda kalan bir şey.
Tabii Erol Bey de dedi ki ben sana dedi blessingimi veriyorum.
Tabii ki. Öyle gittim ben İngiltere'ye.
Sonra İngiltere'de çalıştım bir 4 sene falan.
Sonra geri geldin. Burada son halini mi aldı iş?
Bu private şeflik dönemine mi geçti?
Yani İngiltere'de şöyle oldu.
Ben Londra'ya gittim yine iş aramaya.
İş arıyorum. Sonra bizim burada danışmanlık veren Maurizio mail attım ona ben geldim diye.
Aradı beni. Verdim numaram.
Sen gezmeye mi geldin çalışmaya mı geldin dedi.
Çalışmaya geldim dedim. Ne işin var o zaman dedi.
Dört gün oldu niye gelmiyorsun dedi.
Geleyim şef dedim. Geleyim şef dedim gittim.
Şimdi dedi doğru zamanda doğru yerdesin dedi.
Ben yeni bir restoran açıyorum.
Sen dedi orada çalışacaksın.
Peki şef çalışırım.
Ve ben orada su şef olarak çalışmaya başladım.
Yani on iki kişilik bir İtalyan ekip var.
Tek Türk benim. Tek kadın benim mutfakta zaten.
Ve su şef olarak çalıştım ve böyle oldum.
Yani böyle insan o zaman şey oluyor.
Nasıl yani hani bu kadar hızlı falan.
Yani sonra sindiriyorsun o.
Anlamıyorsun çünkü yaparken.
Anladın mı? Yani ne kadar özveri verdin, ne kadar emek verdin, ne kadar uğraştığını.
Yani sürekli dinliyorsun, dinliyorsun.
Böyle bir anda bir seni böyle...
Yüceltince sen böyle yani oldun mu?
Nasıl yani yapabildin mi oluyorsun?
Hala öyleyim bu arada. Hala öyle olmalı bence insan.
Yeri gelmişken şeyi sormak istiyorum ya.
O baştan beri aklımda. Hem Türkiye için hem Londra veya başka çalıştığın her yer için kadın bir şef olmak onun zorluğunu yaşadın mı?
Şimdi mutfakta çalışan bir eski tabaka bir çalışan kitlesi var.
Evet onlardan bunu hissettim.
Hem Türkiye'de hem...
İngiltere'de. Fark etmedi yani orada da aynı.
Tabii. Hatta İngiltere'de sözlü ve diğer türlü tacize uğradım.
Mesela. Çok büyük şeyler değil hani şu anda.
Ama büyüğü küçüğü yok mu? Yine de büyüğü küçüğü yok.
Olmaması gereken. Kesinlikle.
Çok büyük isimler olan firmalarda olmaması gereken şeyler yaşadım.
Ve yaşayanları da gördüm.
Onların bunlara hiçbir tepki vermediklerini de gördüm.
Ben tepkimi belli ettim.
Bir Türk olduğum ve bir Karadenizli olduğum için benim çantamda çakı taşıdığımı düşünüyorlardı.
16 saat, 14 saat 10 tane erkeğin ışık almayan kapalı bir odada testosteronlarıyla birlikte var olduğunu düşünün.
Ve bir zaman sonra o odadaki...
Kadın erkek fark etmiyor yani.
Orada bir takım diyalekler, bir takım mevzular gelişiyor.
Bu açıdan peki bir gelişme var mı sence?
Öyle bir şey görüyor musun? Yani erkek egemenliğinde bu azalma gibi bir durum var mı?
Var, var. Son yıllarda tabii ki var.
Çok fazla bu mesleğe gönül veren kadın meslektaşım var.
Üniversitede benim öğrencilerim de var.
Ama... Maalesef ki bu mesleğin fiziksel bir yıpratıcılığı var.
Kadın erkek fark etmiyor bence bu mevzuda.
Bunu kaldıramayan erkekler de olabiliyor.
Bunu kaldıramayan kadın da olabiliyor.
Yani burada bir kadın bunu yapmak istiyorsa yapıyor zaten.
Ha arada erkeğin bollinge zorbalığı oluyor tabii.
Şu kazanı şuradan kaldır.
Biliyor kaldıramayacağını.
Böyle şeyler gelişiyor.
Ama bunlar tamamen kişilerin karakterleri.
Kadın erkek olarak genelleme yapmayalım.
Yani seksist olmak istemem.
Ama bir meslekte bir fiziksel bir üstünlük var.
Anladım. Ama işte dediğim gibi hızlı soğan doğramak, işte atıyorum 20 kiloluk kazanı kaldırmak iyi bir şef olduğunu belli etmiyor yani insanın.
Bu Ford'la çektiğiniz videoyu izledim küçük.
Orada şey diyorsun olmaz diye bir şey yok.
Yok olmaz diye bir şey ama.
Çok istersen her şey. Ben de tam o bakış açısında olan bir insan olduğum için sana yüzde yüz katılıyorum.
Hakikaten de bence herkes istediğini sonuna kadar peşinden koşarsa yapabilir.
Bunun örneğini sen birkaç kere göstermişsin.
Yani her meslek dalında göstermişsin.
Sadece şeyde değil. O açıdan bugün mükemmel bir kariyer bence.
Bugün ben diyorum ki yani ben şu an Çiçekçi olmak istesem yine baştan başlarım olurum.
Giderim yani yine en altından başlarım.
Yine kafama koyarsam yaparım.
Bir de röportajdan önce şey konuştum.
Dedim ya sana bir yerde okudum diye.
Hayalleri öldüren başarısızlık değil aslında tereddüt.
Evet. Tereddüt etmediğin zaman ve kafana koyduğun zaman tabii ki bunun işte finansalı var.
Ondan sonra aile faktörü var veya işte ne bileyim.
Atıyorum ben mesela hayatımın o döneminde evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuş olsaydım.
Kesinlikle. Hayallerimin peşinden gitmem çok zor olurdu.
O da bir tercih. O da benim yaptığım bir tercih olacaktı.
Ama yine hayatımın belli bir döneminde belki bir yerinden ucundan köşesinden içimden olan ateşi bir şekilde gerçekleştirecektim.
Yani bu herkesle böyle olmuyor bu arada.
Olmuyor çünkü insanlar o rahat alanını bırakmaya korkuyor.
Yapamam diyor. Yok canım diyor.
Nasıl olur diyor. Çok fazla düşünüyor veya yani bilmiyorum.
Yani hep ettiğim sohbetlerden çıkardığım dediğin gibi.
O güvenli alandan çıkmaya hiçbir zaman cesaret tam edemiyoruz.
İşte çok az kişi edebiliyor.
Onlar da biraz daha ilerleyip kendini gösterebiliyor yani kısacası.
Hep hikayeler bu yönde gelişmiş.
Hep biri çekmiş arkadan yani maalesef.
Öyle ama ben ilk atölyemi açtığımda Florya'da babam dedi ki tabii kızım aç ama yani üzüleceksin yapamayacağım burada dedi.
Ama tabii yap sen yine dedi.
Çünkü o benim gördüğüm gibi göremiyor.
Aslında seni koruduğunu düşünüyor.
O koruduğunu düşünüyor tabii. Mesela bazen akla sırrı ermiyor annemin babamın.
Nasıl olduğuna, nasıl ettiğine.
Sonrasında evet biz zaten biliyorduk hep.
O hep çok isterdi.
Sağ olsunlar. O gurur anı da çok önemli.
Ama tabii ki yine de ailem ve arkadaşlarım sağ olsunlar.
Bütün bu yolda her zaman o tutkumu, o gözlerimin parlaklığını, o isteğimi her zaman desteklediler yine de ne olursa olsun.
Can bir de şunu eklemek istiyorum.
Hakikaten ve hakikaten Hala da evet şimdi kendi işimi yapıyorum tabii ki artık daha farklı bu son iki senedir daha farklı diyelim.
İlk iki sene çok acılıydı.
Para kazanma verimi ve hayat standardı daha düşük öncekinden.
Evet şu an. Yani hani önceki kariyerimden ve önceki rahatlığımdan.
Çünkü anladın mı yani uzunca bir süre para kazanmadım ben.
Yine çok güzel bir noktaya değindin aslında.
Ama bunu seçiyorsun.
Onu seçtim. Ve okeydim bununla.
Ha tabii ki şimdi ukaralık yapmak istemem.
Benim ev geçindirme derdim yoktu.
Benden para bekleyen kimse yoktu.
Ben sadece kendimden sorumluydum.
Ama biraz önce söylediğin şey zaten.
Herkesin kendi seçimleri bunlar.
Kimseye şey denmiyor aslında.
Evleneceksin. Aileyi geçindirmek zorundasın.
Çocuk yapacaksın. Çocuğa bakmak zorundasın.
Ama ya da aileme hani bazı insanların ailelerine bakma sorunları var.
Hayatta yalnızlar.
O sorumlulukları var.
Tabii ki hayallerimin peşinden koştum.
Hayal ettim oldu. Evet.
Ama herkes bu kadar şanslı olmuyor.
Bir şans faktörü kesinlikle var.
Şans faktörü var.
Katılıyorum. Evet. Ama büyük yüzdesi o değil bence.
Kesinlikle şans faktörü var. Tabii ki.
Ama senin bu hani mesela şey demen çok değerli.
Önceden daha fazla para kazanıyordum.
Açıkçası bu yani. Evet.
Şu an daha az kazanıyorum. Evet.
Ama daha mutluyum. Daha mutluyum.
Evet. Ve bunu aslında şu an çevremize anlatmamız o kadar zor ki.
Nasıl yani diyor insanlar.
Bunu anlam veremiyorlar. Anlamıyor.
Çünkü birazcık kafa yapımız hep para üstünden yürüyor.
Evet. O yüzden yetiştirdiğimiz çocukları da o kafayla yetiştirmeye, etkilediğimiz insanları bu yönde etkilemeye devam ediyoruz.
O da bu tarz meslekleri birazcık kötü etkiliyor.
İnsanların normalden fazla savaşması gerekiyor.
Paraya odaklandığın zaman, yani ben kendi işimi kurduktan sonra onu gördüm.
Paraya odaklandığın zaman o para enerjisini kilitliyorsun.
Para, para, para, para, para.
Gerçekten öyle. Kilitliyorsun.
Ne zaman ki hakikaten büyüklerimiz der ya, olur evladım yolunu bulur, gelir.
yarın olsun hayır olsun.
Bunlar bu söylemler var ya hani bizim bu duyduğumuz belki dininden geldiğini düşündüğümüz bunlar aslında gerçekten akışına bırakmak ve evrene birazcık teslim olmak.
Yurt dışında bu mesleği yapmak ve Türkiye'de yapmak arasındaki farklar yani artılar ve eksileri soracaktım sana.
Mesela bu Londra'da çalıştığım birkaç yerden örnek vererek başlayabilirsin buna.
Bir kere yurt dışında ben Trattoria'da çalıştım Bricholet.
Sonra Fine Dine Latium'da çalıştım.
Sonra Soho House, Short House ve Electric House'larda çalıştım.
Şöyle meslek çalışma saatleri ve çalışma performansı açısından ikisi de birbirinden farklı değil.
Aynı özveriyi göstermeniz gerekiyor.
Aynı çalışma saatleri. Belki şöyle diyebilirim.
Şimdi hep arkadaşlar şöyle zannediyorlar.
Ya yurt dışında ben bu işi yapsam daha çok para kazanırım.
Evet daha çok para kazanırsın.
Kurdan dolayı. Türkiye'de evin varsa akşam eve İstanbul'da uyuyorsan.
Aynen. Yani hani evet o parayı kazanıyorsun ama oradaki ev kiran da ona göre.
Oradaki yaşam şartlarında.
Alım gücü ona göre. Alım gücü ona göre.
Ha şöyle bir şey var.
Şöyle bir şey var. Evet var.
Orada Sen bir şef olarak kendini daha çok geliştirebileceğin ve doyurabileceğin opsiyonun var, platformun var.
Bunu diyorum ama bunu yapmak isteyen insan için var.
Şimdi ben öğrencilerime diyorum, gittiniz mi Fatih'te Suriye lokantası var, orada yemek yediniz mi?
Yemedik hocam. Gittiniz mi İran, yediniz mi?
Hocam biz öğrenciyiz.
Fark etmiyor. 3 kişi gidin.
2 kişi gidin. Bir tane yemek söyleyin ortaya.
Tadına bakın. Sen kendini geliştirmek istiyorsan dünyanın her yerinde geliştirirsin.
Tabii İngiltere'de bu konuda daha çok.
opsiyon var. Daha çok göz önünde.
Daha göz önünde.
Daha fazla seçenek var.
Street food olarak da aynı şekilde.
Yani şimdi adam gidiyor Broadway Market'e Londra'da.
Hafta sonu Indian'da yiyor orada.
İşte ne bileyim Thai'da yiyor.
Ondan sonra işte Lobster Burger'da yiyor.
Oyster Boy'dan Oyster'da alıyor.
Bir tane alıyor. Bakın atıyorum.
Anladım. Opsiyon çok fazla.
Ama Türkiye'de böyle değil maalesef.
İstanbul'da Ama yine dediğim gibi yapmak, bilmek, görmek isteyen için her zaman var.
Bu private chef'lik olayı peki Londra'da mı kafanda oluşmaya başladı?
Yoksa buraya dönünce mi karar verdin ona?
Şöyle oldu. Ben zaten son işimde, Latium'da çalışırken daha nasıl derler?
Böyle part time gibi çalışmaya başlamıştım son zamanlarda.
Çünkü daha fazla restorana gidip daha fazla şey deneyimlemek istiyordum.
Patronumdan bunu rica etmiştim.
Yani ben döneceğim. Dönmeden önce ben böyle bir opsiyon istiyorum.
Çünkü ben ne kadar kendimi doyurabilirsem benim için o kadar iyi.
Hani şey olarak birikim olarak.
Ve bu süreçte de benim iki tane müşterim vardı.
İşte onların gidip haftalık yemeklerini yapıyordum evlerinde bir gün.
alışveriş yapadım sabah gidiyordum o gün işte haftalık yemeklerini yapıp vakumlayıp buzluklarına buzdolaplarına koyuyordum ve kadın o hafta ne yiyeceğini buzdolabının üzerinde yazıyor istiyorsa değiştiriyor vesaire ısıtma talimatlarıyla ve özel
bir event olduğu zaman eşinin doğum günü ya da iş yemeği evde vesaire beni çağırıyordu ve ben ona evinde restoran deneyimi yaşatıyordum bu benim ekstra yaptığım bir şeydi orada yaptığım sonra
Türkiye'ye döndüğümde restoran aradım Her yerde mekan baktım.
Bir tane yere devralmak için konuştum.
Düşündüm. Bir 6-7-8 ay acele etmedim.
Dedim ki ya ben özgür olmak istiyorum.
Özgür çalışmak istiyorum.
Ve komşuk öyle iş yapmaya başlamıştık.
Komşuk Özden benim arkadaşım.
Benden destek istemişti bir event için.
Ve ben o eventte ona çalıştığımda şeyi fark ettim.
Ya ben bugün komşuk öyle çalıştım.
Ve bunu yapabildim.
Başka bir yerde yapmak istesem yaparım ama benim bunun için bir atölyeye ihtiyacım var.
Ben private şeflik yapayım.
Burada böyle bir konsept kurgulasam.
Hakikaten girdim Google'a.
Private şef Türkiye, İstanbul'u yazdım.
Yok. Ha, ilginç.
Dedim. Sonra bir iki sordum soruşturdum.
Aa evet olabilir ama yani falan tabii biliyorsunuz.
Tabii yani yeni bir şey gelince işte fark etmiyor.
Ay yok sen şimdi zorlanırsın.
Aynı hikaye durmadan devam ediyor.
Her yapmaya çalıştığın şeyde ya.
Aynen. Sonra sağ olsun Özden o zaman Kormuşköy'ün yaratıcısı.
Kendisi de zaten ajansı vardı dijital ajansı.
Ona fikrimi söyledim.
Sonra birlikte evet çok mantıklı olur.
Beni çok destekledi. Ve dedim ki ben bir atölye kurayım.
Benim çünkü ayrışmam lazım.
Evet tamam ben private şefim diye çıkıyorum.
Herhangi bir şef ben private şefim diye çıkabilir.
Ama beni onlardan ayıracak olan ne?
Kurumsal olmam. Ben nasıl kurumsal olurum?
Benim bir şirket kurmam lazım.
Benim bir mutfak yaratmam lazım.
Benim bir kurumsal isim yapıp işte kartvizit bastırıp bir markalaşmam lazım.
dedim. Çünkü bu şey gibi hani yanlış anlamasın lütfen o meslektekilerde işte freelance fotoğrafçıyım.
İşte freelance şuyum.
Tamam evet güzel bir şey ama benim mesleğimde ben bir evvel eğer yemek yapıyorsam bunun hijyen şartlarına göre yapmam gerekiyor.
Benim bunun hani anlatabiliyor muyum?
Private şefim.
Evinizde gelip yemek yapıyorum.
Ama orada bir kişi zehirlense kim sorumlu?
Çok riskli bir durum. Tabii.
Direkt sende her şey. Her şeyi kitabına uygun yapmak gerekiyor.
Dolayısıyla ben Florya'da oturuyorum ve ben müşterime gideceğim.
Baktım çünkü her yerde dükkan.
Gerek yok. Florya'da bir atölye.
Tutayım kendime. Profesyonel bir mutfak kurayım.
İşte bunun gereken bütün ruhsatlarını aldım.
Belediyeden, tarım gıdadan.
Limited şirketi kurdum.
Fatura kesebileyim.
Ondan sonra işte kurumsal bir kimliğim olsun.
Kurumsal bir kimliğim olsun.
Vesaire vesaire. Olay böyle gelişti.
Sonrası iki sene sancılı bir süreç tabii ki.
Yani çocuk doğana kadar baya bir zorluk.
Asıl o sancılı süreçten de biraz bahsetmek ister misin?
Bence onu insanların bilmesi biraz da...
Çok zordu. İlk sene atölyemde oturup ağladığımı biliyorum.
Çünkü biri benden şey istedi.
Basın bülteni. Basın bülteni ne demek ki yani?
Nasıl yani? Ben yemek yapıyorum.
Basın bülteni falan. Basın bülteni ne?
Biriyle çalışmam lazım.
Evet. Ama ben böyle çok büyük yatırımlar yaparak bir iş kurmadım.
Ben hakikaten ve hakikaten çok ekonomik, çok küçük bir bütçeyle böyle bir iş kurguladım.
Ve dedim ki ben bunu kurayım.
Çünkü işletmede okumuşum zaten.
Ben dedim bunu kurayım. Ha evet bu iş hakikaten bir geleceği olur ve ben iş yaparsam zaten büyütürüm işimi.
Ama kalkıp da biliyorsun...
Çok fazla oluyor. Bir sürü paralar yatırılıyor.
Bir sürü güzel dekorasyonlar yapılıyor.
Harika baskılı kağıtlar basılıyor.
Torbalar yaptırılıyor.
Beş bin tane. Ben hala damgayla basıyorum.
Hala etiketimi koyuyorum kutumun üzerine.
Basın bülteni. Okey.
Neymiş bu? Baktım.
Evet bir PR ajansı tutmam lazım.
Ne kadar? Şu kadar. Yok ben bunu veremem aylık.
Arkadaşlarım aradı. Rica ettim falan.
Kendim yazdım falan.
Her şeyi benim web sitemdeki yazıları Duygu yazdı arkadaşım.
İşte kurumsal kimliğimi Pelin yaptı arkadaşım.
Evet ben çok şanslıyım çünkü çok güzel dostlar biriktirmişim.
İşte ne bileyim markamın bütün marka danışmanlığını Gül yaptı arkadaşım.
Diğer bütün arkadaşlarım canla başla her eventimde gelip bana şey bağladılar ya ip bağladılar yani.
Ne kadar değerli çok güzel.
Evet olana kadar iki sene çok sancılı acılı geçti.
Benim çağrıldığım veya yaptığım bütün işlerde nerede olmalıyım?
Markam nasıl olmalı?
Nerede yer almalıyım?
Ben bu planı kendim yaptım.
Bu da işte benim işletme eğitimimden kaynaklanıyor.
Yani aslında bu arada insanlar bu tip işlere girerken kendilerine bahane bulmamalı.
Buradan ben o sonucu da çıkarıyorum biraz.
İşte PR'ı ne yapacağım?
İşte şuna param yok, buna bilmemnem yok değil.
Sen kafanı ve her şeyini, çevreni, her şeyini verirsen bir şey çıkarabiliyorsun.
Şimdi bana diyorlar, ben de private şef olmak istiyorum.
Bunu burada söylemek istiyorum.
Hep söylüyorum çünkü. Arabayı ben kullanıyorum.
Kargoya ben gidiyorum. Bankaya ben gidiyorum.
Muhasebeciyi ben arıyorum. Alışverişi ben yapıyorum.
Yemeği ben yapıyorum. Çalışanlarımın gömlekleri ne kadar ben düşünüyorum event günü.
Bütün detayları.
Ve onları düşünmek zorundayım.
Yani düşünüyorum. Ha ben bu işleri yapmak için birini tutabilir miyim?
Tutarım. Ama günün sonunda o sizin işiniz ve o işlerin hepsini bir şekilde sizin kontrol etmeniz gerekiyor.
Ve biz insanla çalışıyoruz.
Ve o iş benim işimse ben ona private chef olarak adımı koyduysam private chef olmak demek senin yapman demek.
Altın Bilezik.
Bu gastronomi anlamındaki eğitim kurumlarının Artışında bir değişiklik var mı?
Mesela MSA gibi bir yer daha var mı?
Var tabii ki. Var değil mi?
Arttı öyle şeyler de yani. Tabii ki var.
Cordon Bleu var bir kere.
Evet. Özye'nin üniversitesiyle birlikte.
MSA tabii ki her zaman MSA.
Ama tabii ki dediğim gibi her sektörde, her meslekte, her üniversitede, her eğitimde olduğu gibi 30 kişilik, 40 kişilik bir işletme sınıfından bir tanesi yiyor çıkıyor.
Evet. Durum biraz senin ne yaptığınla.
Alakalı diyorsun yani. İşte yani o sınıfı okuyan aileleri de öyle zannediyor.
Televizyondaki programlarla.
Benim çocuğum gastronomi okuyor, şef olacak.
O elli kişilik sınıftan belki iki tane şef çıkacak.
Kesinlikle. Evet.
Algılarımızın değişmesi lazım yanı olarak.
Aynen. Pınar çok teşekkür ediyorum.
Ne demek rica ederim. Çok mutlu oldum.
Biraz çok konuştun mu? Yok.
Bizi mutlu ettin.
Teşekkürler. Ben teşekkür ederim davet ettiğiniz için.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
