
Transkript
Ben sana yapma demiyorum.
Yap. Ama hobi olarak yap.
Selam ben Can Sürmen.
Bu seride tutkularını meslekleri haline getirmiş insanlarla sohbet edeceğiz.
Altın Bilezik başlıyor.
Selamlar herkese tekrardan.
Bugün sevgili şefimiz Gamze Baş ile beraberiz.
Hoş geldin Gamze. Çok teşekkürler zaman ayırdığın için.
Hoş bulduk Can. Ben teşekkür ederim.
Güzel davetin için. Gamze bir çikolata şefi.
Şu an çikolata şefliği yapıyor.
Tabii arkasında büyük bir hikaye var.
Ondan uzun uzun bahsedeceğiz ama şu an güncel olarak neler yapıyorsun mesleki anlamda Gamze?
Biraz bahsetsene insanlar, tanımayanlar biraz seni dinlesin, öğrensin.
Ben bu aralar konseptler üzerine çalışıyorum.
Onları da kendi web sitemde gamzebaş.com'da dönemse olarak satışa çıkarıyorum.
Ama her konseptin bir hikayesi oluyor.
Onları da numaralandırıyorum.
Konsept No. 1, 2, 3, 4.
Şu anda 5 üzerine çalışıyorum.
Hatta yarın No.
5'in satışa çıkış tarihi 1 Mayıs.
Ben bir hikaye doğrultusunda konseptleri geliştiriyorum.
O hikayenin de o hikaye bir çikolata olsaydı ne olurdu ya kafa yorarak.
O hikayenin...
tatlarını geliştiriyorum ve bunu anlatıyorum.
Neden ben bunu böyle yaptım?
Bu hikaye bir tema olabiliyor.
Bir tarih, özel bir gün, bir kişi.
Bu aralar temalardan, dert edindiğim konulardan gidiyorum.
Böyle geçiyor zaman.
Çok güzel. Zaten çikolatalarını yediğimde de araştırma yaptığımda da bunu fark etmiştim.
Şimdi sözlerinle bir kez daha aklımda oturdu yani bu.
Senin yaptığın aslında çikolata şefliği ama İşin sanatını yapıyorsun aslında bence sen.
Yani bu çikolata sanatı diyebiliriz herhalde buna kısaca birazcık.
Valla sağ ol öyle görünüyorsa harika teşekkür ederim.
Kesinlikle öyle yani bir işe bakış açısıyla alakalı ya her şey.
Ben öyle hissettim ve gördüm.
Yediğimde de bunu hissediyorsun bu arada.
Yani o gönderdiğin şeyde okuyup üstüne yiyince insan iyi hissediyor.
O yüzden bana bir sanat gibi geliyor bu.
Sağ ol. Sen No.3 kadın konseptinin tadına baktın değil mi?
Aynen öyle. 8 Mart döneminde yapmıştım.
İçerik olarak da çok güzeldi.
Her şeyle bayıldığım bir işti yani o.
Teşekkür ederim. Şimdi işin başına dönelim.
Aslında sen üniversite döneminde şeflikle alakalı bir şey okumadın.
Gastronomiyle alakalı bir şey okumadın.
Bilkent'te İngiliz dili ve edebiyatı okudun.
O süreçten biraz bahsedelim istiyorum.
Yani isteyerek mi girdin o bölüme?
Ben 17 yaşımdaydım Bilkent'i kazandığımda.
Samsun'da yaşıyordum.
Oradan atladık hop diye Ankara'ya geldik.
17 yaşında bir insan hayatta ne istediğini valla bilmiyor.
Ben bilmiyordum. Sadece şunu biliyordum.
Okumayı çok seviyorum, yazmayı seviyorum, hikayelere bayılıyorum.
Edebiyatla aram çok iyi, İngilizceyle aram çok iyi.
En rahat olduğum bölüm oydu.
İşte tiyatrodan, sanattan, müzikten çok hoşlanıyorum.
Şöyle bir şansım vardı.
İşte annem babam, özellikle babam hep şey dedi, dünya insanı olun.
Ne okuyorsanız okuyun ama dünya insanı olun.
Hep benim kafamda o şey vardı yani geri planda.
Ama onun ne demek olduğunu da bilmiyordum o yaşta.
Ve atladım geldim.
Ama daha da öncesine dönersek, şimdi mesela dönüp çocukluğuma bakıyorum.
Ben kendimin annesi olsaydım ya da babası ya da ebeveyni olsaydım benim çocuk halimi yönlendirirdim aslında.
Derdim ki bu çocuk bunlardan hoşlanıyor.
Çaktırmadan onu şöyle şöyle işte müziğe, sanata, edebiyata, tiyatroya yönlendirdim.
Bakalım ne çıkacak derdim.
Ben biraz şansı öyle oldum.
Mesela küçükken şöyle bir şey vardı.
900'lü hatları hatırlarsın.
900'lü hatlardan daha da önce 066 diye bir şey vardı.
066'yı o hani dönen şey telefonlar var ya tuşlu değil de.
Evet aynen. 0'ı çevirirdim böyle 0 böyle bir saatte geri gelirdi falan.
066'yı ben çevirirdim.
Karşıda Adile Naşit çıkardı.
Adile Naşit hikaye ve masal anlatırdı daha televizyona geçmeden önce.
Saatlerce çaktırmadan onları dinlerdim.
Sonra bir gün aradım meşgul çalıyor, aradım meşgul çalıyor.
Öğrendim ki o hattı bizim eve yasaklamış.
Bizimkiler yani daha doğrusu kapatmışlar, bakmışlardı.
Çok fazla telefon faturası geliyor.
Ya ben o zamandan beri çok seviyordum yani.
Evin böyle hikaye anlatanı, sürekli hayal kuranı falan çocuğuydu.
Bir de beta veya kasetlerin çıktığı dönemde çocukluk yaşadığım için sürekli kaset kiralar, kardeşimle işte korku filmleri falan izlerdik böyle çılgınca.
Sonra o korku filmlerinin müziklerini yapmaya çalışırdım orgumda.
Hiçbir nota bilgim olmadan işte...
müziğini yaparken bir yandan hikayeyi anlatırdım.
İşte çocuk şimdi karanlık odaya girdi diye müzik falan.
Yani bunlarla ilgileniyordum açıkçası.
Bilkent'e dönersek Bilkent'te çok güzel bir İngiliz dil ve edebiyatı hayatı yaşadım.
Bir sürü güzel şeyler okuduk ettik falan filan ama dördüncü sınıfın sonunda son final oldu ve ben böyle Eee ne oldu?
Ne olacak şimdi dedim. Finalden çıktım koridorda yürüyorum.
Elime bir broşür tutuşturdular.
Baktım broşüre işte yeni açılan yüksek lisans programı ikinci senesi öğretmen eğitimi yine Bilkent'te.
İyi ben okumaktan hoşlanıyorum.
Bilkent'i seviyorum. Yani öğretmenlik yapmayı düşünmüyorum ama bir başvurayım dedim.
Başvurdum ve kabul edildim.
Herkes bursu kabul ediyorlardı.
Beni etmezler diye düşünüyordum.
Kabul ettiler. Sonra iki sene bir Yine yüksek lisans programı başladı.
Öğretmenliği teknik olarak çok iyi öğrettiler.
Pratik olarak da stajlar falan yaptık.
Ama iş çalışma noktasına gelince ben hayır ya ben hiçbir zaman öğretmen olmayı hayal etmedim dedim yani.
Ne yapacağım? Artık bir şey daha okumak olmaz.
Tamam ben o zaman bir öğretmenlik yapayım diye başvurdum.
Bilkent'in hazırlık okulunda hocalığa başladım.
Bu bölümü bitirdikten sonra şey dedin ya o yüzden bir daha şimdi bir şey daha okumak olmaz.
Zorunlu gibi görünen şeyler var ya mesela ben de bitirdiğimde tamam müzik yaparsın ama mesleğini en azından bir süre denemen lazım.
Muhabbeti bende de olmuştu. Onu şimdi sen söyleyince direkt geriye gidip onu hatırladım.
Bir de şeyi fark ediyorsun. Tamam bunu da okuyacağım.
O da bitecek. Bunu da okuyacağım.
O da bitecek. Yani problem başka bir yerde.
Onu hissediyorsun ama bir çözüm henüz bulabilmiş değilsin o noktada.
Öğretmenliğe başladım, çok severek yaptım.
Sonra fark ettim ki ben öğretmenlikte de hep böyle yine hikayelere kayıyorum.
Şöyle söyleyeyim, öğretmenlik aslında kabaca benim görüşüm tabii ki bu.
Kabaca senin dinleyici kitlene, öğrenci kitlene dersin.
Pazarlamak anlamına geliyor.
Ben İngilizce öğretiyordum.
Yani neden pazarlamak diyorum tırnak içerisinde?
Karşındaki insanların ilgisini çekmen gerekiyor ki konuya giriş yapabilesin.
İlgisini çekmek için de onlar neyle ilgileniyor?
Onlara ne ilginç gelebilir?
Ben bunu nasıl anlatsam da dikkatlerini çeksem falan diye düşüne düşüne baktım ki ben yine hikayelerdeyim.
Yani hoşuma gitti bu. Neyse bunu bu şekilde yaptım yaptım ama bir noktada bir huzursuzluk geldi bana.
Yani bir kırılma anı mı oldu acaba?
Evet evet. Huzursuz hissettim yani bu şekilde devam etmek istemedim.
Çünkü orada 10 yıl, 15 yıl, 20 yıl eğer işimi de iyi yaparsam devam edebiliyorum.
Kendimi orada görmedim, görmek de istemedim.
Gitmek istedim bir yerlere.
O dönemde gündemde olan aşçılık okuma fikri bana sıcak geldi.
Araştırdım ve Londra'da Cordon Bleu'yu buldum.
İşte cahil cesareti mi derler?
Ne derler? Yani şu anda öyle cesaret edemem.
Atladım oraya gittim. Yani bazen insana cahil cesareti olması gerekiyor bence.
Katılıyorum sana. Çünkü ben de bazen yaptığım şeylere geçmişe bakıp diyorum ki ya nasıl yapmışım bunu şu an olsa ihtimali yok.
Keşke de yapabilsem yine yani işte o cahil cesareti hep olsa diyorum.
Ama maalesef bir noktadan sonra onu yavaş yavaş kaybediyoruz.
Ne kadar yaptın öğretmenliği?
Bilkent'te bir sene yaptım.
Ondan sonra da ben girdiğim andan itibaren gitmeyi planladığımı fark ettim zaten.
Ama sevdim de çok.
Orayı bir sene yaptım sonra Londra'ya gittim.
Bu aşçılık yani eskiden beri var mıydı senin sempatin o tarafa acaba?
Aklına kalan bir hayal gibi bir şey miydi yani belki de?
Şöyle o dönem hiç popüler değildi aslında daha.
Yani bahsettiğim benim 2006'dan falan bahsediyorum.
En azından Türkiye'de bu kadar popüler değildi.
Dünyada da popülerse de görebileceğin bir mecra yoktu.
Yani sosyal medya zaten yoktu.
Sadece Facebook vardı.
O nedenle ben o şekilde bir motivasyonla gitmedim.
Daha çok gitme Londra işte başka bir dünya başka hayatlar yani ben buradayım Ankara'dayım ama dünya Başka şehirlerde başka
şekilde akıyor ve ben bunu görmek istiyorum motivasyonuyla gittim.
Hem işin aşçılık kısmı nasıl oldu?
Bizim aile işimiz zaten gıda üretimiydi ve ben hep tahin elması, lokum üretilirdi.
Ben hep zaten onların içinde büyüdüm.
Ama o endüstriyel bir üretimdi.
Tabii çikolataya da çok...
Ama çikolataya şundan dolayı düşkündüm.
Yine biz küçükken bu kadar bolluk bereket çikolata falan yoktu yani marketlerde.
Hep böyle birileri yurt dışından geldiğinde getirirlerdi.
Babam da fuarlara falan gittiğinde getirirdi.
Ve ben hep onların ambalajlarına hasta olurdum.
İlk başta ambalajını izlerdim.
Bunu da birkaç yerde aslında anlattım.
Bir gün bir çikolata geldi bana.
İşte kutusuna hayranım.
Açtım içini. Çok güzel çikolatalar var.
Böyle rengarenk falan. Sonra onlar bir gün bitti tabii.
Tek tek hepsini yiyorum.
Yerken de şunu düşünüyorum. Acaba bu nereden geldi?
Almanya'dan gelmişti. Almanya'da hangi şehirden geldi?
Oradaki insanlar nasıl yaşıyor?
Çocuklar ne yapıyor? Yani orayı düşündüm.
Sonra o bitti tamam mı?
Ve ben kutuyu atamadım.
Çok üzüldüm. Dedim ki keşke bir tane daha olsa.
Keşke birileri bir şeyler daha getirse falan.
Sonra kutuyla tekrar işte git gel oynarken üstündeki separatörün oynadığını fark ettim ve o separatör kalktı.
Bir baktım altında bir katman daha çikolata var.
Ondan sonra...
Daha mutlu edici bir şey olamaz insanın gerçekten.
Ya evet öyle bir de o yaştaki halimle şunu düşündüm.
Ya bu herhalde sihirli bir şey yani ben o kadar istedim ki bunun burada olmasını.
Resmen beni duydu ve geldi falan diye düşündüm.
O nedenle çikolata benim için hep böyle bir sihirli bir şey oldu.
Ve açlık programını incelerken modülleri tanıtıyorlardı.
Orada çikolataya çok fazla bir zaman ayırmışlardı.
İşte çikolatanın tekniklerini anlatmışlar.
O bu bu bu falan derken ben ondan çok etkilendiğimi hatırlıyorum.
Ben bunları yapmayı öğreneceğim.
Diğer şeyleri de öğreneceğim ama özellikle çikolatayı öğrenmek demek benim o dünyalara gidiyor olmamı aslında bana çağrıştırdı.
O nedenle de gittim.
Cordon Bleu'da sen pastacılık okudun.
Evet. Değil mi? O süreç nasıl gelişti gittikten sonra?
Yani beklediğin gibi miydi her şey Londra'da?
Londra'ya ben tam Noel günü gitmişim.
Hiç öyle bir şey fark etmeyerek.
Gittiğimde her yer kapalıydı.
Bomboş bir şehir değil mi?
Baya kötü oluyor o zaman yani.
Çok kötü. İşte kar vardı.
Garip bir şekilde. Ve kimseyi tanımıyorum.
Ve işte bir arkadaşımın arkadaşının evinde onlar da Noel tatilindeyken tek başıma kalıyorum böyle.
Sokağa çıktım. Hiçbir dükkanı tanımıyorum falan.
Uzaklardan böyle yeşil bir şey gördüm.
Böyle çok... tanıdık geldi.
O yeşile doğru yürüyorum, yürüyorum.
Sonra yaklaştıkça bir baktım, Starbucks amblemi.
Ki ben hani çok Starbucks takipçisi bir de değildim ama yani öyle bir markalaşmış ki.
Ve o Starbucks sıcaklığını o yalnızlığın içinde hissettiğimi hatırlıyorum.
Yani genel olarak Londra çok yalnızdı.
Hep yeni insanlarla tanıştığım, yavaş yavaş kaynaştığım ve çok yeni şeyler öğrendiğim çok heyecan verici bir şeye dönüştü sonra.
Ama ilk başta çok yalnız bir yerdi Londra.
Yani öyle yurt dışına gitmek, Avrupa şehrine gitmek, Avrupa başkentine gitmek o kadar da filmlerde çizildiği gibi değil yani.
Zor bir dönemdi.
Ayakta kalmaya çalışmak zordu.
Ev bulmak çok zordu, arkadaş bulmak çok zordu ama çok güzeldi.
Yani gezmeye gitmek gibi olmuyor tabii.
Olmuyor. Bir şeyler kurmaya, bir şeyler öğrenmeye gidince orada hele yalnızsan hep zaten programlarda onu konuşuyoruz.
Yani yurt dışına gittim, yurt dışına şöyle yaptım falan onlar öyle çok...
Basit ve kolay geçen dönemler olmuyor.
İnsanlar kendilerini bir daha orada kanıtlaması, bir daha bir ortam kurması, öğrenmesi, yeni bir çevre her şey çok daha zor oluyor.
Yalnızlık en başta olmak üzere.
Peki program açısından nasıldı?
Program açısından çok zengindi.
Şefler çok iyiydi.
Daha çok Fransız şefler vardı.
İngiliz şefler de vardı ama Fransızlar farklıydı şu anlamda.
çok artistlik yaklaşıyorlardı ürünlere.
Daha teknik anlatıyordu İngilizler ama Fransızların öyle bir dokunuşu oluyordu yani.
Ve ilk başta sabah izliyorduk, not alıyorduk neler yaptıklarını, işte sorular soruyor.
Sonra öğleden sonra da biz yapıyorduk onu.
Onlar bizleri izliyorlardı.
Yaptıklarımızı da işte kendimiz alıp götürüyorduk.
Ben o ilk ayın sonunda böyle bir 5-6 kilo alınca yaptıklarımı artık çevreye dağıtmaya başladım.
Ama yani çok büyülü bir ortamdı öyle söyleyeyim.
Anladım. Peki oradan hemen şuraya bağlayayım.
Oldu da Türkiye'de kalmış olsan ve bu işi yapmak istemiş olsaydın seçeneklerin nelerdi ya da var mıydı seçeneğin?
Şimdi çikolata şefliği özelinde konuşursak eğer.
O zaman daha çikolata bugünkü gibi değildi.
Çikolata üretimine dair sadece endüstriyel firmalar üretim yapıyordu çoğunlukla.
Ve Türkiye'de böyle bir eğitim alma şansım yoktu zaten.
Daha doğrusu çikolata şefliydi ya ayrı bir...
Kategori yoktu zaten yani pastacı olurdun ya da mutfakta sıcaklarda olurdun, mezede olurdun, soğukta olurdun falan gibi.
Yavaş yavaş özelleşti diyebilirim.
O nedenle Türkiye'de o dönemde yoktu ama şu an bugün en azından online ile destekleyebileceğin noktalar var.
Yani şu an mesela sadece çikolatayla ilgili gidebileceğimiz program var mı şu an isteyen biri olsa?
Türkiye'de. Var, var evet.
İstanbul'da var. Londra'daki program sonrasında nasıl ilerledin?
Direkt şimdi orada sen zaten kafanda büyük ihtimalle çikolatayı biraz ayırdın ve onun üstüne gitmeye mi karar verdin?
Yoksa önce hepsini yani pastacılığı deneyip sonra mı çikolataya yöneldin?
Ben orada çalışırken okurken bir yandan da çalıştım.
Part time çalışma iznim vardı.
Bir pastaneler zincirinin üretim merkezinde çalıştım.
Orada da yani nasıl diyeyim hem tuzlu hem tatlı hem çikolata bütün pastry bölümü, hamur işleri,
ekmek hepsini yapıyorduk.
Ve komi şef olarak başladım.
Yani komi şef derken hani klişedir ya patatesleri soymak.
Ben patates soymuyordum da mesela işte sarımsakla ekmek yapılıyordu.
Sarımsak soyuyordum bir sürü.
Ondan sonra gibi.
Tabii komiş şeflik bence şeflikte çok önemli bir basamak.
İlk basamak ve çok önemli bir basamak.
Neyse ki ben severek güzel bir şekilde eğlenerek orada çok da şey öğrenerek yaptım.
Ama tabii sonra okul bitti bir senenin sonunda.
Ve ben iş başvurularında bulundum.
İş başvurularımdan birinde de Manchester'da bir hotelde kabul edildim.
Oraya gittim.
Manchester'a taşındım.
Orada da beni mülakate alan pasta şefi, tatlı şefi ben gittiğimde işten ayrılmıştı.
O nedenle ben işe kabul edildiğim statüden bir üst statüde başlamak zorunda kaldım.
Yani yardımcının yardımcısı olarak başlayacaktım.
Ben yardımcı olarak başladım.
Bu da bana daha fazla sorumluluk yükledi.
Daha çok şey öğrenmem ve üretmem gerekiyordu.
Zorunlu olarak daha hızlı geliştirmeye çalıştım.
Ve orada da çikolata yapmaya başladım.
Sürekli hem dondurma hem ekmek hem çikolata falan öyle şeyler yapıyorduk.
Ama bir noktada çikolata, sürekli çikolata yapmaya başladığım bir an geldi.
Ve baktım ki ben bunu daha çok seviyorum zaten.
Sonrasında peki Türkiye'ye gelişin nasıl oldu?
Orada işi bırakıp Türkiye'de kendin bir şeyler mi yapmak istedin?
Şöyle oldu. Radisson Hotel'den ayrıldım.
Ve bir sandviççide çalışmaya başladım.
Çünkü para kazanmam gerekiyordu.
O sandviççide çalışırken başka iş başvurularında bulundum.
Baktım ki... Benim tekrar Londra'ya dönmem gerekecek.
Yani Londra bu işi ilerletmek açısından çok daha doğru bir yer.
Sonra iki arada kaldım.
Yani Londra'ya mı dönmeliyim, Türkiye'ye mi dönmeliyim?
O sırada çikolatayı severek ürettiğim için Türkiye'ye dönüp bizim aile firmamızda çikolata bölümü kurup o
doğrultuda gitmek gibi bir...
Plan oluştu.
Ve ben Türkiye'ye döndüm.
Türkiye'ye döndükten sonra da o işlere giriştik.
Ama o işler başka bir hikaye.
Orada da başka bir şey gördüm.
Endüstriyel üretim, butik üretim, aradaki fark, ben ne istiyorum?
İşte istemediğin şeyleri gördükçe ne istediğini anlayabiliyorsun.
Aynen, kesinlikle. Herkesin ortak özelliği bu bu arada.
Herkes bu cevabı veriyor. Nasıl seçtin diyorum.
İstemediklerimi çok net belirledim.
Ve daha kolay ilerledim diyorlar.
O açıdan belki o endüstriyel süreç de seni kafanda bazı şeyleri netleştirmen için güzel etkiledi.
O zaman artık Türkiye kısmına geçelim.
Yani şu anki noktaya gelişinden bahsedelim işin.
Türkiye'ye geldin, o endüstriyel kısmı gördün.
Sonrasında artık kafanda bir şeyler netleşti ve kendi markanı kurmaya mı karar verdin?
O kendi markamı kurmaya karar verene kadar...
Biraz zorlu bir süreç oldu.
Endüstriyel üretim işte fabrika orada helva üretiliyor, lokum üretiliyor bir de çikolata modülü.
Benim çok istediğim bir şey olmadığını şöyle gördüm.
Ben butik üretimin ne olduğunu bu endüstriyel üretimde fark ettim.
Yani bir fabrikaya giriyorsunuz, o fabrikanın planları var.
İşte bugün bu üretecek, yarın şu kadar ton, şu kadar şu üretilecek falan.
Ve her gün mesela fındıklı çikolata üretiyorsun, her gün fıstıklı çikolata üretiyorsun.
Bir noktadan sonra bu makineleşme ve aynı şeyleri yapma döngüsü ve bunları da satmaya çalışma döngüsü benim istemediğim bir şeye evrildi.
Daha doğrusu ben istemiyormuşum onu fark ettim.
Ben evrildim daha doğrusu.
Ve ben dedim ki ben Ankara'ya dönüyorum.
Samsun'daydım o zaman. Ankara'ya dönüyorum ve bunların satışıyla ilgileneyim.
Ankara'da satışıyla ilgilenliğimde de kesinlikle satıştan hoşlanmadığımı gördüm.
Çünkü endüstriyel bir ürünü endüstriyel bir şekilde satmaya çalışıyorsun.
Bunu da sevmediğimi fark ettim ama bunu sevmediğimi fark ederken bir yandan da şunları görüyorum.
Peki ben bunu sevmiyorum ama başka ne yapabilirim?
Kendi paramı kazanmak için ne yapabilirim?
O sırada benim yakın bir arkadaşımın pastanesi vardı Ankara'da.
Biskotti. Orada çikolata yapmaya başladık biz.
Ben çikolata yapıyorum.
Müşterilere anlatıyoruz. Çikolataya başladık.
Size özel yapalım.
Biri sipariş veriyor. Benim çocuğumun doğum günü var.
Öbürünün düğünü var.
Kız istemesi var falan.
Şuna dönüştü. Herkesin bir ihtiyacı var ve ihtiyacı doğrultusunda ben çikolata yapıyorum.
Mesela diyorum ki Can, senin doğum günün ya da hediye göndereceksin.
Kim bu? Nasıl bir tat seviyor?
Nasıl bir insan? Ben tekrar özel hikayelere dönmeye başladım ve böyle bir nefes aldım.
Bu nefesi alırken bir yandan da şöyle bir şey yapmıştım daha doğrusu Ankara'ya ilk döndüğümde.
Ortada üretim yapacak bir yer yok ve ben bir şey yapmak istiyorum.
Swiss Hotel'e gittim.
Dedim ki Ankara'daki Swiss Hotel'e.
Amerikalı bir eksekücü şefi vardı.
Siz dedim yani çikolatayı dışarıdan alıyorsunuz.
Niye dışarıdan alıyorsunuz?
Kendiniz yapsanıza. E nasıl yapalım dedi.
Dedim ki ben size öğretirim.
Ama dedi yani ben size maaş veremem.
Tamam vermeyin dedim. Problem değil.
Çünkü bir şey yapmak istiyorum.
Ondan sonra emin misin dedi bunu yapmak istediğine.
Eminim dedim. Neyse karşılığında bana spa çekleri verdi.
Ondan sonra. En azından.
En azından. Ondan sonra ben orada biraz bayağı bir çalışmaya başladım.
Orada işte bir tane komşu kızımız vardı.
Derya. Onu eğittim.
Onunla çikolata yaptık. Aslında bu çok önemli bir detay söylediğin.
Çoğu insanın yapmayacağı bir şey bu.
Çünkü sonunda maddi bir getirisi olmadığı için.
Ama İşte burada, bu noktada uzun vadeli düşünmek çok önemli.
Sen orada istediğin, sevdiğin şeyi yapıp yapmak istedin ve öğrenmek istedin.
Ona bir ortam buldun, parayı düşünmedin ve uzun vadede sonra istediğin işi istediğin hale getirebildin yani.
Evet, evet. Ve beni şu heyecanlandırdı.
Swiss Hotel'e işte beş tane çikolata tadı yapacağız.
Onları düşünmek, düşünme şansı bulmak hoşuma gitti yani.
Swiss Hotel'e ben ne yapsam acaba diye.
Tat geliştirme fikri.
Neyse o bir gün orada çalışırken küçücük bir yer verdiler bize işte.
İki kişi ben ve Derya çalışıyoruz.
İçeriye böyle çok hoş bir kadın girdi.
Ondan sonra tanıştık Esin Hanım.
O dönem bu Belçikalı dünya devi bir çikolata markası var Kalebo diye.
Onun Türkiye temsilcisi oraya çikolata getiriyor, satıyor.
Esin Hanım'la tanıştık.
Sonra işte... Esin Hanım beni bir ay sonra aradı.
Dedi ki Gamze hadi gel ben Belçika'ya bir workshop düzenli workshop insanları götürüyorum.
Sen de dahil ol.
Beş kişi götüreceğim. İşte seni de davet ediyorum.
Olur tamam. Belçika'ya gittik.
Bu Kalibon'un fabrikasına.
Orada bir dört gün sadece çikolata özelinde harika bir şefden eğitim aldım.
Sonra Türkiye'ye döndüm.
Yine Arkadaşımla çikolata üretmeye devam ediyorum.
Devam. Sonra bir gün bir telefon geldi.
Gamze Hanım merhaba.
İşte Kalebo firması dünya çikolata ustaları yarışmasını artık Türkiye'de katılsın istediği için Türkiye'den şefleri davet ediyor.
Bize bir portfolyo hazırlar mısınız?
Olur hazırlayayım ne hazırlayacağım dedim.
İşte şunu şunu şunu yapın falan.
Ben de... Hep uğraşıyordum zaten.
İşte şu renk yapsam, içine bunu koysam falan diye.
Benim zaten hazırdı fotoğrafımda, içeriğimde.
Çok güzel. Hemen yolladım.
Sonra onu unuttum.
Aradan yine bir ay geçti.
Telefon, işte Gamze Hanım merhaba.
Tebrikler kazandınız. Sizi Türkiye'yi temsilen Polonya'ya davet ediyoruz.
İşte Avrupa elemelerine.
Tabii çok şaşırdım.
Hiç beklemiyordum. Sonra bir iki ay ona çalışma evresi girdi.
Evet şimdi anlatınca hani bir anda iki cümlede anlatıyorsun ama uzun bir süreçti.
Orada yarışmanın iki senede bir düzenlenen bir yarışmaymış sonradan araştırdığımda gördüm.
Her yarışmanın da bir teması varmış.
Benim katıldığım sene ki tema Kakao'nun doğuşuydu.
Benim önüme bir hikaye daha attılar yani böyle.
Ben onları araştırarak dört farklı kategoride çikolata ve çikolatalı ürün hazırlayıp bir bölümünü hazırlayıp yarım amel olarak Polonya
'ya gittim. Polonya'da işte bir gün boyunca gittim diyorum.
Bir arkadaşım daha davet edildi Hakan Doğan.
Onu da es geçmeyeyim.
Onunla beraber gittik ve bir gün boyunca orada yarıştık.
Yarışmanın sonunda da ben genel klasmanda üçüncülüğü kazandım.
Ve en iyi çikolata ödülünü kazandım.
Rakılı çikolatayla.
Rakılı çikolatayı doya doya söylemek istiyorum.
Rakılı çikolata, rakılı rakılı rakılı çikolata diye.
Çünkü o kadar çok sansür yedi ki.
Rakılı diyemedim. Ne kadar üzücü bir şey.
Ne kadar üzücü bir şey bu ya.
Hep anasonlu demek zorunda kaldım.
Türkiye'ye döndüğümde.
Ve özellikle programlardan önce uyarılar aldım.
Rica edersek lütfen rakı demezsek sevinirim falan diye.
O günü bekliyordum Can biliyor musun?
Ne olur bir gün gelsin ve ben rakılı çikolata diyebileyim diye.
Şu an burada istediğimiz kadar.
Gerçekten çok mutluyum.
Şu an rakı bile içebiliriz ya.
O kadar rahat bir platformdayız şu an.
Ödülden sonra tabii motivasyonunda çok daha artarak döndü diye tahmin ediyorum.
Döndün Türkiye'ye. Valla aslında şaşırdım.
Pek beklemediğim bir şeydi.
Ve şu çok hoşuma gitti.
Orada üçüncülük kazandığım...
şeylerden biri bir tane gösteri çikolatasıydı.
Gösteri çikolatası da böyle bir heykelimsi bir şey yapıyorsun ve onun da hikayesi var, onu da anlatıyorsun.
Onun adı da Aztek Prensesi'ydi.
Ben böyle yarışma sırasında sana mikrofon tutuyorlar ve sen neden bu ürünü yaptığını, hikayesinin ne olduğunu, içinde ne olduğunu ve neden bunları birleştirdiğini anlatıyorsun.
Ben bundan çok keyif alarak döndüm Türkiye'ye.
Sadece tarif vermedim yani işte içine biraz rakı koyuyorsun, şunu yapıyorsun falan değil.
Neden rakılı çikolata yaptın?
İçindeki anasonun senin için anlamı ne falan filan.
Çok güzel. Yani rakı sofrasına gönderme yaptım diye anlattım.
Rakı sofrası ne diye sordular.
Dedim ki rakı sofrası bizim için çok önemli bir şeydir.
Ve bunu seçmemin nedeni de rakının içinde anason var.
Daha doğrusu anasondan da yapılıyor.
Ondan sonra ve bu anason kakao çekirdeğinin keşfedildiği zamanlarda Aztekler ve İnkalarda rahatlamak ve güç kazanmak için kullanılan bir şeymiş.
Yani yüzlerce yıl sonra bu coğrafyaya geldiğinde biz de aslında rakı sofrasında rahatlamak, dertleşmek, gülüşmek ondan sonra ve bir
nevi güç kazanmak için bunu kullanıyoruz, içiyoruz dediğimde anlam kazandı ve...
tadıyla da çok beğenildiği için ödül aldı.
Yani bunu özellikle belirtmek istedim.
Türkiye'ye motivasyonla döndüm.
Motivasyon numu kaybetmemeye çalışarak devam ettim.
Şöyle işte sonra bir danışmanlık teklifi geldi.
Bu sefer danışmanlık vermeye başladığım yerde kendi özgür alanımı yaratma şansım oldu.
Ankaralı bir firma.
Onlar bazı markalar için üretimler yapıyorlardı.
Bu sefer bana dediler ki hadi bu marka için şu konsepti geliştir.
Bunun için şunu geliştir. Onlara başladım.
Hemen gelir gelmez işte Beymen'e sevgililer günü için aşkın her hali diye bir konsept yaptım.
Baktım ki ben o hikayelerden çok hoşlanan çocuğu çıkarıyorum hep böyle her seferinde içimden.
Sonra zamanla işte o danışmanlığım bitti.
Tekrar iş bulmam gerekti.
Endüstriyel bir şeye dönmek istemedim.
Kendi markamı kurdum ama kendi markam çok daha butik çikolatanın böyle zirve yaptığı bir dönem değil.
Çok yeni yeni olan bir şey.
O yüzden biraz böyle hobi gibi yaptığım bir şey.
Evet bir maddi getirisi var ancak tek başıma beni...
Hayatta kalmam için destekleyen bir şey değil falan.
Anladım. Bu sırada bana öğretmenlik teklifi geldi tekrar şeyden, üniversiteden.
İşte o an. İşte o an.
İşte o an. Ve dediler ki gel part time çalış.
Ben çünkü dedim ki ben böyle böyle bir şeyler yapıyorum.
Tamam gel part time çalış. İyi peki geliyorum dedim ve gittim.
Bu sefer TED Üniversitesi'ne gittim.
TED Üniversitesi yeni kurulmuştu.
Böyle 2-3 senelik bir üniversiteydi.
Orada yine çok severek öğretmenlik yapmaya başladım.
Yine işte hikayeler doğrultusunda derslerimi hazırlıyorum.
Aradan 5 sene geçti.
5 sene boyunca öğretmenliği yaptım.
Ama artarak çikolata yapmaya devam ettim.
Danışmanlık yaptığım firma işte bir proje için arıyor.
Gidiyorum onlara o konsepti yapıyorum.
Dönüyorum derse giriyorum.
İşte araya bir de yurt dışı eğitimi soktum.
İşte Singapur'a gidip 3 gün 4 gün çikolata öğretmek için böyle bir hadi deneyelim dedik gittim.
Böyle çok yoğun bir döneme girdim.
Ve bir noktada yine tercih yapmam gerekti.
İşlerden birini tercih etmem gerekti.
Ve ben artık dedim ki evet öğretmenliği tekrar bırakıyorum.
Başta tekrar öğretmenliğe dönme kararında maddi bir sebep var mıydı?
Yoksa biraz daha hayatın akışında mı öyle gelişti olaylar?
Akışında öyle gelişti.
Çünkü yine İşin endüstriyel kısmına kayabilirdim çikolatada.
Kendi üretimlerim de vardı.
Dedim ya işte bana kız isteme çikolatası yapar mısın?
Onu yapar mısın? Bunu yapar mısın? Onları da üretiyordum ama part time öğretmenlik beni çok yormayacak, zorlamayacak diye düşündüm.
Ondan dolayı oraya gittim.
Peki seviyorsun da. Evet evet onu da seviyordum.
Peki bu ikiye ayrılma hani bir daha tercih yapmak zorunda kaldım kısmında.
Biraz daha işler mi büyümeye başladı çikolata tarafında?
Çikolata tarafında işler büyümeye başladı.
Zaman ayırmam gerekti daha fazla.
Ama bir gün şöyle bir şey oldu Can.
Bir cuma günü ben bir ödev verdim sınıfa.
O zaman sunum teknikleri dersi veriyordum.
Pazartesi sabahı da 9-10 arası dersim var.
10'dan 2'ye kadar da dersim yok.
2'den 3'e kadar dersim var.
Yani bekleyeceğim 4 saat falan.
Ve şey diye gidiyorum derse.
Ne kadar bölüyor günümü.
Saat 9'da derse girdim.
Sınıf 10-15 kişilikti.
4 kişi gelmiş.
O 4 kişinin de 3'ü hiçbir şey yapmamış ödevle ilgili olarak.
Ve orada bir anda tabii bu öncesinde de bu tarz benzer olaylar çok yaşadım yani.
O anda ampul yandı.
Dedim ki Gamze sen bu ders için bugününü...
Bugünün yarısını buraya harcıyorsun.
Ve bu insanlar bunları yapmayarak buraya geliyorlar.
Ve zaman geçirmek için buradayım şu anda.
Ve ben zaman geçirmek istemiyorum.
Hayat, zaman çok kıymetli.
Ve tercih yapmam gerekiyor.
O dersten çıkıp istifa ettim.
Bir tercih yapmam gerekiyor.
Ve hayatta karşımıza bir sürü tercihler çıkıyor.
Bugünün tercihi de bu. Evet zorlanacağım.
Evet düzenli bir maaşım artık olmayacak.
Ama ben zaten çikolata konusunda bir potansiyele sahibim, bir isteğim var.
Buradan devam edeceğim dedi.
Ve öyle gelişti.
Kaç yaşlarındaydın?
Kaç yaşlarındaydın bu sırada?
Bu çok yeni olan bir şey.
Yani bir 2-3 senesi falan var öyle söyleyeyim.
Özellikle soruyorum ki çünkü bizde şey algısı da çok var ya hani bir yaştan sonra bir şey yapılmaz.
gibi bir algı var. Tam tersi aslında belki de yani.
Bence tam tersi.
Çünkü insan kendini tanımaya en azından kendim şey söyleyeyim çevremdeki bir sürü arkadaşım da böyle.
Otuzundan otuz beşinden sonra başlıyor hatta yani.
Kendini daha net tanımaya diyeyim.
Yani evet ben kendimi tanımaya başladım demeye başlama yaşından bahsediyorum.
O şey o söz yani belli bir yaştan sonra artık yapılmaz sözü biraz kafamızdaki şey sesi toplumun sesi diyeyim.
Kesinlikle öyle direkt öyle zaten ve aslında dediğin doğru belli bir olgunluğa yaş olarak da kafa olarak da geldiğimiz için o noktalardan sonra belki 30'dan sonra bilmiyorum.
Daha iyi kararlar verip daha mutlu yaşayabiliyoruz.
Ama o noktada o toplumun sesini daha fazla insan dinleyip o an belki de mutsuz olduğu ya da diğerinde mutlu olacağı kadar mutlu olmadığı işine devam edince hayatını istediği gibi geçirmiyor
aslında. Mutsuz geçiriyor. Bu da bütün topluma ve başta kendine sonra bütün topluma yansıyan negatif bir şey.
Başka isimler de veriyorlar yani işte ne bileyim ebeveyn sesi.
talepkar, ebeveyn sesi bilmem ne falan.
Ama yani o sesi hepimiz tanıyoruz.
Hepimiz biliyoruz. Bu kültürde büyümüş insanlar olarak biliyoruz ve ben o sese peşinden çok gittim zaten.
Hala da gittiğim zamanlar oluyor.
Ama en azından diyorum ki sen o sessin yani.
Seni tanıyorum şu anda diyebileceğim bir yaşa geldim.
Onun farkındayım. Evet Gamze ve her şeyin sonunda kendi markanı kurdun.
Nasıl gidiyor? Hani hangi noktada bu iş iyi gidiyor demeye başladın?
Kendi markamı kuralı bir süre olmuştu tabii.
Ama bu anlattığım süreçte ona yeterince ağırlık da verememiştim.
Sonra onu geliştirmeye karar verdiğim bir döneme girdim.
Pandeminin de...
desteğiyle böyle ticaret patladı, insanlar sosyal medyada daha fazla zaman geçirmeye başladı.
Bu benim için bir avantaja dönüştü.
Çünkü arada hiç kimse hiçbir şey olmadan birebir iletişime geçebildim.
Hatta interaktif hale getirebildim.
Ve hep yapmış olduğum bu hikayeyi çikolatalaştırmayı daha da ilerletme şansı buldum.
Bir noktada şu güzel oldu, iyi olmaya başladığında karar verdiğim an şu oldu.
Artık insanlar bir sonraki konsept ne olacak diye merak etmeye başladılar.
Ve şunu yapsana bir sonraki konsepte, hadi bunu da yap, bu temayı da yap demeye başladılar.
Bu tabii çok güzel, onların anlamlı bulduğunu gösterdi bana.
Aynı zamanda ben her konsepte neredeyse bir Spotify listesi ekliyordum.
Bunları, bu çikolataları yerken bu müzikleri dinleyebilirsiniz, bu kafada yiyebilirsiniz falan filan diye.
Onlar da Yelpaze'yi genişletti, ulaşabildiğim kişileri.
Sonra derken birkaç marka geldi ve dedi ki bizim hikayemizi sen anlatmak ister misin?
Ya da senin yaptığın konseptin içinde biz ürünlerimizle yer alabilir miyiz gibi.
Bu da...
Çok motive edici oldu.
En son No4'te Kavaklıdere ile ortak bir proje yaptık.
No4'ün adını da Ütopya koydum.
Tam böyle Kavaklıdere'nin bize hissettirdiği hisleri bir çikolataya dönüştürdüğümüz bir proje oldu.
Gayet de güzel oldu.
Böyle devam ediyor.
Bundan sonrasında daha fazla hikayeye dönüşürse beni daha da mutlu edecek tabii ki.
Özellikle... Bir dükkan açmamayı da sen seçtin yani.
İnternetten daha kolay ulaşabildiğin ve bir işletme açmanın sana getireceği zorluklardan biraz daha kurtulabileceğin, daha rahat işin sanat tarafına yönelebileceğin için sanırım.
Doğru diyorsun. Aynen öyle oldu.
Bir işletme ciddi bir sorumluluk demek ve biraz özgürlüğünü kısıtlayan bir şey.
Çünkü sürekli benzer şeyler üretip belirli bir ciroda tutman gerekiyor o günlük hacmini, üretimini.
Ben bunu hiçbir zaman istemedim.
Daha çok projelere yoğunlaşmak istedim.
Bu da beni özgür kıldı tabii ki.
Yani biraz terazi yene koyduğun karşılığında ne beklediğinle alakalı bir şey.
Peki son olarak böyle senin gibi belki tutkusunu gerçekleştirmek isteyen insanlar var dinleyen.
Ama böyle çıkış yolu bulamıyorlar.
Onlara ne gibi önerilerin olabilir Gamze?
Can onlara nasıl bir önerim olabilir?
Ben hep insanın iç sesini dinlemesine inandım.
Bu iç ses gerçekten kendi iç sesimiz mi onu bir ayırt etmemiz lazım.
Hani az önce konuştuk ya toplumun sesi, o talepkar ve ebeveynlerin sesi.
Orada doğru karar verebilmek ve benim iç sesim bunu diyor diye bulabilmek büyük bir şans.
Orada şöyle bir his oluyor bence.
Mutlu bir çocuk. O mutlu çocukla sağlıklı bir ilişki kuran bir yetişkin görüyorsun.
Eğer o his varsa zaten bir bakıyorsun çocukluğunda hoşlandığın şeyleri yapar buluyorsun kendini.
Yani her çocuk aslında belli ediyor ne olmak istediğini.
Benim için harita o oldu yani çocukluğuna dönmek oldu.
Eğer ki diyorsanız ki ya bu yaşa geldim artık bunu yapamam falan diye.
Bunun sonunun olmadığını düşünüyorum.
O iç sese muhakkak döndürüyor seni hayat.
Cebinde böyle biraz daha biriktirdiğin şeylerle o yola adım atma şansını tanıman lazım kendine.
Valla başkalarının hikayelerini çikolata yoluyla anlatmaya devam ettiğin bir hayat olmasını diliyorum.
Çok teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
