
Hacettepe Tıp’tan Dünya Birinciliğine: Bir Cerrahın Yolculuğu
8 Nisan 2026 · 1 sa 11 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Akademinin İçinden’in bu bölümünde konuğum Dr. Nazlı Melis Coşkun.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı’nda uzman doktor olan Coşkun ile tıp eğitimi, cerrahi kariyeri, akademik üretim, günlük hastane temposu ve yakın zamanda elde ettiği dünya birinciliği üzerine konuştuk.
Bu bölüm, genç bir hekimin klinik sorumlulukları, mesleki hedefleri, akademik hedefleri ve günlük hayatı arasında kurduğu dengeye yakından bakıyor.
Transkript
Akademinin İçinden merhaba.
Burada CV'leri değil, akademik yolculukların gerçekten nasıl yaşandığını konuşuyoruz.
Akademide kalmayı seçenleri, bir noktada durup düşünenleri ve yolunu yeniden çizenleri.
Ben Sevda ve bu podcast'te akademiye giden yolları, o yollardaki kırılma anlarını ve çoğu zaman ancak yolda öğrenilen deneyimleri paylaşıyoruz.
Akademinin İçinden merhaba.
Bugün yine çok özel bir hikayenin içine giriyoruz.
Bu kez konuğum hem çok yoğun ve zorlayıcı bir mesleğin içinden gelen hem de adını çok yakın zamanda uluslararası bir başarıyla duyduğumuz genç bir doktor.
Bugün sizlere Ankara'dan sesleniyorum.
Sevgili doktor Nazlı Melis Coşkun, akademinin içinde de hoş geldin.
Merhaba, hoş bulduk.
Nazlı şu anda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda araştırma görevlisi olarak çalışıyor.
Yakın zamanda da uzmanlık eğitimini tamamlamış genç bir doktor.
Ve çok kısa süre önce de Dr.
Atılay Koltuk ile birlikte 2026 yılında Göğüs Cerrahları Derneği ve toplantısı kapsamında düzenlenen Asistan Cerrah Bilgi Yarışması'nda dünya birinciliği elde etti.
Bu yarışma öyle sıradan bir yarışmada değil bu arada.
Kalp ve göğüs cerrahisi alanında iki kişilik asistan ekiplerinin bilgi...
Klinik düşünme ve karar verme becerileriyle yarıştığı çok prestijli ve uluslararası bir platform.
Yarışmada kalp cerrahisi, doğumsal kalp hastalıkları cerrahisi, göz cerrahisi ve alanın tarihçesi, klinik karar verme gibi başlıklarda yarışılıyor.
Nazlı ve ekip arkadaşı önce Avrupa tarafında öne çıkıyor.
Ardından finalde Yale ekibine geçerek birinciliğe ulaşıyor.
Bugün seninle biraz bu başarıyı konuşmak istiyorum Nazlı.
Sadece onu değil. Bu başarının arkasındaki yılları, çalışma disiplinini, tıp fakültesi...
dolculuğunu, cerrahi gibi çok ağır tempolu bir alanda akademik olarak nasıl güçlü kalabildiğini ve doktor olmakla üniversitede akademik olarak bir yandan çalışmalarını devam ettirmek arasındaki çizginin nasıl işlediğini
konuşmak istiyorum. Ama önce seni biraz yakından tanıyalım.
Bize biraz kendinden bahsetmek ister misin?
Bugünlerde hayatın nasıl geçiyor?
Merhaba tekrardan. Öncelikle beni davet ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim. Çok gerçekten beklemediğimiz bir süreç oldu.
Bu kadar yankı uyandırmasını da beklemiyorduk bu süreci.
Sizin podcastınızı da...
Gözden geçirdim.
Akademinin içinden insanlara yer veriyor olmanız, gerçekten çok güzel insanların hikayelerini paylaşıyor olmanız.
Ben birazcık kendimden bahsedeyim öncelikle.
Hacettepe Üniversitesi'nde kalp damar cerrahisinden yeni uzmanlığımı aldım.
İki hafta önce sınavım vardı aslına bakarsanız.
Tebrik ederim bu arada.
Çok zorlu bir süreçti, çok yoğun bir süreçti.
Hem bu yarışmanın bir yandan devam ediyor olması, hem benim bitirme projemi yapıyor olmam, hem uzmanlık sınavına hazırlanıyor olmam.
Türkiye'deki süreçler içerisinde zorunluya gideceğim.
Kariyerimi planlamaya çalışıyorum.
Birazcık belirsiz ve yorucu bir süreç oldu son zamanlar benim için.
Ama tabii bu neşelerle...
Tatlandı bu süreç. Ne kadar yorucu olsa da güzel bir sonuçla sona erdi.
Hem uzmanlığımı aldım hem böyle bir başarı elde etmiş olduk.
Bu açıdan sevindirici.
Evet aslında çifte başarı kutlaması olmuş yakın zamanda.
Bu kadar zorlu ve emek verilen bir kariyerde böyle başarıların olması bence bir noktada pastanın üstündeki o meyve gibi.
İstersen en baştan değil en güncel yerden başlayalım.
Çünkü senin isminle birçok kişi yani Türkiye'de...
Ki birçok insan bu yakın zamandaki STS 2026 uluslararası başarısıyla duydu.
Önce senden bu anı dinlemek istiyorum.
Yarışmaya katılma süreci nasıldı?
Bu yarışmanın senin alanında neden önemli olduğunu ve neden katılmak istediğini merak ediyorum aslında.
Tabii birazcık bahsedeyim.
Şuradan başlamam gerekiyor aslına bakarsanız.
Asistan eğitimliğim... süresince ben sürekli Türkiye'deki ve uluslararası kongrelere katılmaya özen gösterdim.
Yarışmada birazcık bu vesileyle başlamış oldu aslında.
Türkiye'deki bizim Kalp Damar Cerrahisi Derneği'nin verdiği bir bursla Lisbon'da düzenlenen Avrupa Derneği'nin yarışmasına katılmıştım öncelikle.
Bu kongre sırasında bu yarışmanın olduğunu fark ettim.
Gidip izledim daha önceki yıllarda yarışanları.
Hem eğlenceli bir konsept hem de bilim dünyasının içine adapte oluyorsunuz.
Orada insan Onlar gelip sizi izliyorlar.
Bir prestijli ödül veriyorlar aslına bakarsanız.
O yüzden ben de işin ucundan bir yerlerden tutmam lazım diye bu sürece başladım aslına bakarsanız.
Sadece buna da değil aslında çok farklı şeyler de yapmaya başladım bu süreçte.
Meyvesini veren bu taraf oldu görünür kılına.
O yüzden insanların bu kısmından haberi oldu.
Yani yarışmadaki o dernekle iç içe olmak, dünyadaki insanlarla bir araya gelmek ve hem Türkiye'yi temsil etmek, hem üniversiteyi temsil etmek, hem kendi adıma bir başarı elde
etmek ve bir prestij sağlaması gerçekten önemli geldiği için bu sürece dahil oldum ve çabaladım.
Biraz yarışmadan bahsedeyim isterseniz size.
Öncelikle bir eleme sınavı oldu online olarak.
Aslında bu online sınava önceki yılda katılmıştık biz.
Ama hem daha önceden hiç bu yarışmaya Türkiye'den katılan olmadığı hem de çok yarışma konseptine hakim olmadığımız için o eleme sınavını bile geçememiştik ilk katıldığımızda.
Sonrasında yarışmanın konseptini daha iyi anlayıp ve bu yarışma için biraz daha çaba sarf edince eleme sınavını geçmiş olduk bu yılki katıldığımız yarışmada.
Online eleme sınavından sonra öncelikle Avrupa'da bir yarı final düzenleniyor.
Avrupa'da ilk üçe giren takım davet ediliyor kongre sırasında.
Ve yarışmanın formatı birazcık eski riziko yarışması gibi aslına bakarsanız.
25 tane soru var 5 kategoriden.
Erişkin kardiyak cerrahi, çocuk kalp damar cerrahi, göz cerrahisi, bir kategori yoğun bakım, ilaçlar, tıbbi karar verme üzerine.
Bir kategoride genellikle tarihçe ve yapılan çalışmalar, önemli buluşlar bunlarla alakalı oluyor.
Bu 5 kategoride soruların zorluk düzeylerine göre bir puan sıralaması var.
Karışmadan da dinleyiciler muhtemelen hatırlarlar.
200, 400, 600, 800, 1000 dolar şeklinde soruların ödülleri var.
Sunucu soruları soruyor.
Daha sonrasında eğer biliyorsanız önce basan tuşa o soruyu cevaplama hakkı kazanıyor.
Bilirseniz o puanı kazanıyorsunuz.
Bilemezseniz o puanı sizden düşürüyorlar.
Aslında şu an benzer formatta programlar var galiba.
Hatta Beyazıt Öztürk'ün yeni programı da öyle bir şey galiba.
Geçenlerde denk gelmiştim.
Eğlenceli bir konsept bir yandan çok ciddi ve bilimseldi bir yarışma ama bir yandan da böyle eğlenceli bir halde almışım.
Evet muhtemelen bizim dışımızda herkes için çok eğlenceliydi diye tahmin ediyorum.
Sahnede bizim için çok o kadar eğlenceli değildi.
Daha çok stresli bir süreçti.
Özellikle... Dediğim gibi daha önce Türkiye'den gidip yarışmış orada yeri finalde kimsenin olmaması.
İyisiniz o zaman Türkiye'den.
Evet. Gerçekten çok gurur verici.
Tebrik ederim. Ben defalarca tebrik ettim sizi ama gerçekten.
Bir yandan da şey çok önemli.
Siz Avrupa'da gittikten sonra Avrupa'da ilk üçe girdiğiniz için oraya davet ediyorsunuz.
O da çok önemli. Peki sonrasında nasıl devam etti?
Yani Yale Üniversitesi ile dünyanın...
En iyileri nasıl oldu?
Nasıl yarıştınız?
Nasıl onları evlediniz?
Ben çok merak ediyorum. Dediğiniz gibi çok korkarak girdik aslında ve hiç kazanabileceğimizi düşünmüyorduk.
Avrupa'ya gittiğimiz süreçte de Avrupa sonrası Amerika'daki finale gittiğimiz süreçte de ve Amerika'da finale giderken Avrupa'yı temsilen gittik.
Yani bu çok büyük bir gurur kaynağı aslında.
Avrupa'yı temsilen Türkiye'den bir üniversite gidiyor bu yarışmaya.
Yani zaten Avrupa'daki yarı finaldeki birinciliği daha anlayamamışken bir de Amerika'daki birincilik geldi üzerine.
Gerçekten zorlu bir rakipti Yale'de.
Onların da gerçekten tıbbi eğitimleri çok üst düzeyde.
Tabii böyle bir yarışmada başarı elde etmek insana dedirtiyor ki biz de bir şeyler yapabiliyormuşuz.
Hani çabalarsak buradan da bir şeyler oluyormuş.
Yani bu duygular benim için de gerçekten çok moral kaynağı.
Bir şeyleri devam ettirmek için bundan sonraki hayatımda bir motivasyon kaynağı oluyor açıkçası.
Kesinlikle yani bir şeyler yapabiliyormuşuz ötesinde bence.
Çünkü dünya birincisi oldunuz yani.
Kesinlikle çok yetenekli doktorlarımız var ben.
Bu konuda gerçekten çok gurur duyuyorum.
Peki bu birincilik açıklanana kadar o sırada ciddi bir stres var.
Yani bir yandan da stratejik o yarışmada bir de stratejik bir...
Şey de var hani puanı geri kaybedeceksiniz.
O yüzden de hani sürekli bir üstünlük olması gerekiyor.
O kısım nasıldı? Yarı finallerden önceki gece takım arkadaşımla oturduk.
Tabii son ezberlenecek küçük bilgilere bakıyoruz.
Ama tabii temel olarak tartıştığımız konu yarışmada izleyeceğimiz o stratejik yoldu.
İşte önde olursak ne yapalım?
Geride olursak ne yapalım?
Biraz daha çekingen mi davranalım?
Emin adımlarla sadece bildiğimiz sorulara mı cevap verelim?
Yoksa biraz daha cesur olup risk mi alalım?
Bu stratejileri geliştirmek için gece 3'e kadar oturduk biz aslında.
Uyumadan geçen gece.
Ve tabii en önemli noktalardan biri de daha önceki yıllarda yapılmış yarışmalardan bulabildiğimiz tüm yarışmaları inceledik.
Her ekibin sorulara nasıl cevap verdiğini, nasıl bir strateji izlediğini ve özellikle son soru çok kritik.
Çünkü son soruya kadar puan topluyorsunuz.
Son soruda elinizdeki puanın İstediğiniz bir miktarını riske atabiliyorsanız.
Tabii öndeyseniz bu bir avantaj oluşturuyor size.
Ama önde değilseniz bile geriden gelerek kazanan takımlar da var.
Stratejik davranarak yarışmayı kazanabilirsiniz.
Yani sadece bir bilgi yarışması değil aslında.
O yüzden biz de oturup bayağı bir konuştuk bu kısımları.
Evet yani ona zaten gerek kalmamış.
Siz öndeymişsiniz en son soruya kadar ama sonrasında tabii hızlı bir şekilde yani ona da gerek kalmadan birinciliği elde etmiş.
olmuşsunuz. Peki o an nasıl hissettiniz?
Ya ben o duyguyu da merak ediyorum.
Nasıl bir şey dünya bilincisi olmak?
Aslına bakarsanız ben çok hastaydım o hafta.
Böyle Amerika'ya yanımda kutu kutu ilaçla gittim.
Zaten ilk soruyu sordular.
Cevap verdim. Düzgün veremediğim için kabul etmediler cevabı.
O sorudan puan kaybettik.
Öyle bir durumda gitmiştim Amerika'ya.
Ve yarışma süreci de gerçekten çok stresli.
Bölümden, bölüm başkanımız ve hocalarımızdan bizimle birlikte gelip destek vermek için gelen hocalarımız da oldu.
Aynı zamanda hem Avrupa Derneği'nin başkanı hem Amerika Derneği'nden bir sürü kişi gelip yanımızdalardı.
Zaten Avrupa Derneği'nin başkanı biz Avrupa'da kazanınca artık Amerika'da kazanmanız lazım bizi iyi temsil.
dedin demişti ödül töreninde.
Yani çok büyük bir stres kaynağı bizim için ve dediğim gibi biz kendimize hiç güvenmiyorduk aslında bu süreçte.
Çalıştık ama karşımızdaki rakip de Yale olunca çok çekingendik bu konuda.
Son soruyu sordular.
Cevabı söylediler.
O anda kazandığımız belli olunca tabii Birkaç saniye ben anlayamadım bile durumu.
Biraz böyle durup olayın bilincine varmam gerekti.
Tabii ki çok gurur verici bir şey.
Hocalarımız hemen kalkıp alkışlamaya başladı.
Salondan alkışlamaya başladılar.
Gelip yurt dışından bazı doktorlar kartlarını vermeye başladı bizimle iletişime geçin diye.
Gerçekten çok gurur verici, çok güzel bir an.
Sonrasında bayrağımızı açtık.
Orada hocalarımızla kutladık.
Anlatılamaz bir duygu.
Çok güzel. Aileniz de...
Tabii ki çok mutlu olmuştur, çok gururlanmıştır.
Ben yani ülkece bence gurur kaynağı olduğunuzu düşünüyorum.
Ama şey tabii ki işte şimdi bu kadar önemli bir başarının arkasındaki kariyeri ve o yolculuğu ben çok merak ediyorum.
O yüzden biraz geriye saralım istiyorum şimdi.
Bunun hemen arkasından hikayenizin en başında İzmir Fen Lisesi'ne dönelim.
Yani normalde siz Uşaklısınız ve İzmir Fen Lisesi'ni kazanıp İzmir'e taşınıyorsunuz.
Ondan sonraki hikayeyi sizden dinlemek isterim.
Dönem işte Fen Lisesi'ni kazanma motivasyonunuz işte merak mıydı yoksa ciddi bir çalışkanlılık ya da disiplin miydi?
Nasıl başladı o süreç?
Şöyle ailem eğitimli insanlar.
Annem hemşire, babam avukat.
O yüzden zaten her zaman bana yardımcı oldular ilkokul hayatımda.
Sonrasında ben ilkokulda dersi derste dinleyip ve seviyordum da ders çalışmayı.
Özellikle... Zaten matematik sayısal alanlar üzerine daha iyiyimdir.
Derste dinleyip sonra eve geldiğimde çok da aslında bir çaba göstermeden günlük işleri, ödevleri yaparak bir yerlere gelebilmiş bir insanım.
Sonrasında zaten herkesin dahil olduğu süreçler.
Dershaneye gidiyorsunuz, işte sınava giriyorsunuz.
Çok büyük bir çabam olmadı o dönemde.
Ama hani bilime her zaman meraklıydım.
O zaman da bilim ve sanat merkezine gidiyordum.
Projeler yapıyorduk.
Bu işlerin içindeydim o zaman da.
Zaten hani fen lisesi istiyordum sayısalcı biri olduğum için.
İzmir Fen Lisesi oldu.
O zaman da uşak birincisi olmuştu.
Sonrasında İzmir Fen Lisesi'nin de tabii eğitimi, disiplinli ve yatılı bir okul olduğu için zaten zamanınızın çoğunu ders çalışarak geçirdiğiniz bir ortam.
Okula gidiyorsunuz.
Sonrasında akşam yemeği arasından sonra akşam etütü var.
Sabahları sabah 6.30'da sabah etütü var.
Öyle bir yatılı okul.
Ciddi bir çalışma düzeni.
En azından benimki öyle değildi.
kıyaslayınca. Peki o zamanlar tıp okumaya yani o dönemler mi karar verdiniz yoksa nasıl oldu?
Aslında hep tıp okumak istiyordum.
Bilmiyorum nereden geliyor bu istek ama ilkokuldan beri hep tıp okumak istiyordum ben.
Tabii ki tercih sürecinde düşündüm başka alanlara.
Özellikle ezber yeteneğimin çok iyi olmaması nedeniyle biraz sorgulamam gerekti tıp fakültesine girince ne olur ne biter acaba diye.
Ama tabii ki insanın kendi yapacağı işteki tercihleri sadece fakültede alacağı dersler üzerinden olmuyor.
Pratik de işler çok farklı yerlerde olabiliyor.
Doktorluk çok ezber üzerine kurulu bir meslek tabii ki ama hastaneye geçtikten sonra pratik hayat çok farklı oluyor tıp fakültesindeki derslerden.
O yüzden hani yine akademinin içinde olmak istedim tabii ki ama sadece akademik bir kariyer, sadece kitapların arasında geçen bir ömür de istemedim açıkçası.
O yüzden gidip bir üniversitede matematik bölümü veya işte mühendislik bölümü yazıp Sırf araştırmaya yönelmektense biraz daha böyle sosyal tarafı da olan pratik bir bölüm yazmak istedim.
Peki tıp fakültesi böyle dışarıdan gerçekten bizim özellikle de ülkemizde benim dönemlerim için en azından 96-2000 arası çok
ciddi prestijli ve hani böyle herkesin, hala öyle bence de herkesin gerçekten okumak istediği bir bölüm.
Ama çok da zorlayıcı bir bölüm.
Hacettepe Tıp da bence bilmiyorum tam olarak ama Türkiye'deki en iyilerden biri tıp fakültesi olarak.
Burayı kazanma ya da tercihler arasında başka seçenekler var mıydı?
O süreç nasıldı? Ailem, annem özellikle hemşire olduğu için hiç istemedi aslında bakarsanız tıp fakültesi yazmamı.
Çünkü çok yoğun bir süreç olacağını bildiği için hani bak daha gel kolay meslekler yaz, eczacılık yaz daha rahat edersin falan gibi önerilerde de bulunmuştu.
Tabii ki çok yoğun öğrencilik hayatı.
Tercih olarak... Ben İzmir'de okurken arkadaşımın teyzesi vardı.
Orada Ege Tıp'ta hemşire olarak çalışıyordu.
Yani o bile oradan söylüyordu Hacettepe Tıp başkadır diye.
Gerçekten köklü bir üniversite ve eğitim standartları çok yüksek olan üniversitede çok yapılandırılmış bir programa olan sürekli denetlenen uluslararası kuruluşlarca akredide bir program.
O yüzden hani puanımda yeterli olunca tabii ki Hacettepe Tıp yazmak istedim.
Prestijli evet ama tabii ülke içindeki şartlar değişebiliyor.
Daha önceden daha ulaşılmaz tıp fakülteleri çok eskilerden sadece doktor çocuklarının girebildiği yerlerken tabii ki şu an herkesin ulaşımı var.
Herkes eşit şekilde sınava girip ulaşabiliyor.
Güzel bir şey hani böyle ortak bir sınavla girilmesi.
Ama tabii bunu tercih yaparken prestijini bir kenara bırakıp tıp fakültesinin biraz insanın yaşamda ne istediğini düşünmesi gerekiyor aslında.
Çünkü hayatınızı veriyorsunuz.
Ailenizden çocuğunuzdan çok sizi hastanede iş arkadaşlarınız görecek.
Buna hazır olarak girmeniz gerekiyor tıp fakültesine.
Çok uzun bir eğitim süreci var.
Sadece tıp fakültesiyle kalmıyor.
Yaşam boyu öğrenmeye devam etmeniz gerekiyor.
Uzmanlık eğitimi alabilirsiniz.
4-5 yıl üzerine bu ekleniyor.
Akademiye devam edecekseniz, yüksek lisans doktora yapmak istiyorsanız bunlar ayrı.
Yani profesör olana kadar yaklaşık bir 45 yaşına geliyorsunuz.
Çok uzun bir eğitim süreci.
Tercih yapacaklar için önemli kriterlerden biri bu bence.
Tabii ki prestijli hala ülkede tıp fakülteleri.
Tabii ki mezun olunca iş bulma garantisi var.
Ama çok zor süreçler.
Gerçekten sevmeden yapılacak bir iş değil.
Seven bir insanı da çok tatmin edecek bir iş.
Çünkü hastaya hizmet veriyorsunuz.
Sizin yaptığınız en küçük bir tedaviyle hastanın çok fayda görüp iyileştiğini görebiliyorsunuz.
Burada birazcık kişisel tercihler ön plana çıkıyor açıkçası.
Aslında gerçekten manevi olarak da çok tatmin edecek bir meslek ama çok büyük zorluklar da var.
En başta tıp fakültesine başladığınızda böyle sizi şaşırtan ya da işte bunu beklemiyordum ya gerçekten beni çok zorluyor dediğiniz bir şey oldu mu peki?
Yani tabii ki herkes çok zor demişti ama insan içine girmeden o zorluğun boyutunu anlayamıyor.
Ve hani sonuçta başarılı bir eğitim hayatı geçiriyorsunuz tıp fakültesine gelen insanların büyük bir kısmı.
İyi bir liseyi kazanmış, sınavlarda yüksek puanlar almış.
Herkes başarılı. Okulunda birinci hani böyle insanlar genellikle bu başarı bir anda sadece son girdiğiniz üniversite yerleştirme sınavıyla olan bir şey değil.
Hani o noktada tabii küçüksünüz de daha...
Yeni üniversiteye gireceksiniz, çok gençsiniz.
O zorluğu anlamak biraz zor olabiliyor o yaşlarda.
Ama gerçekten çok çok büyük emek isteyen bir şey.
Sürekli ders çalışma isteyen bir şey.
Arkadaşlarınız hafta sonları sürekli şehir dışında tatile giderken, gezmeye giderken veya akşamları sürekli plan yaparken siz bir noktada hayır benim ders çalışmam gerekiyor, buna gelemeyeceğim diye sık
sık onlarla planlarınızı bozmanız, plan yapamamanız gerekiyor.
Bu üzücü bir kısmı.
O noktada ben de o yaşlarda bu zorluğu bu kadar iyi anlayamıyordum.
Aslında evet sosyal hayatı belki de sadece o tıp fakültesi öğrencileriyle o çevrede tutmak daha bir kolay olabilir.
Çünkü diğer fakülteden insanların o denli çalışmasına gerek yok ya da o tempoda çalışmasına gerek olmuyor.
Öyle bir beklenti yok çünkü aslında.
O yüzden de gerçekten...
Sosyal açıdan bayağı zorlayıcı ve böyle biraz yüzleşmek de gerekiyor sanırım.
Evet, arkadaşlarıma sürekli mahcup oluyorum dışarıdakilere.
Sürekli plan yapmak istiyorlar, defalarca arıyorlar.
Her seferinde cevabım o zaman...
Bu hafta komitem var. Bu hafta sınavım var.
Ders çalışmam lazım. Şimdi de çok değişmedi aslına bakarsanız.
Bir plan yapılacağında toplu.
O gün benim nöbetim var. O gün başka bir işim var.
Hafta sonu kongredeyim gibi cevaplarla hala bu planların bozulması devam ediyor.
Peki tıp fakültesinde teorik bilgiyle gerçekten pratikteki hasta sorumluluğu aynı mı?
Yoksa işte okulu yani eğitimi tamamladıktan sonra karşılaştığınız senaryo daha mı farklıydı?
Tıp fakültesi Türkiye'deki eğitim standartları içerisinde tüm tıbbi bilgiyi aslında mezun olan bir öğrenciye vererek bitirmesini amaçlıyor.
Bu yüzden bilgi yükü çok çok fazla.
Ben bir kalp damar cerrahiyim ama ben bir onkoloji uzmanının verdiği ilaçları da öğreniyorum.
Tıp fakültesinde bir temel bilimcinin laboratuvarda yaptığı süreçleri de öğreniyorum.
Tabii ki öğrenmemiz gerekiyor.
Bu işin her alanına hakim olmamız gerekiyor.
Birçoğu da meslek hayatımızda bir noktada işimize...
yarıyor. Ama tabii hastaları görmeden, kliniğin içine girmeden ve seçeceğiniz branşı bilmeden o yaşlarda bunları anlamak birazcık zor oluyor.
Çünkü önünüzde yığılmış kitaplar, kalın kalın ve ezberlenmesi gereken bir sürü bilgiyle karşılaşıyorsunuz.
Ve klinikten de uzaksınız.
Hiç hasta görmemişsiniz o yaşlarda.
Birazcık tabii zor oluyor o dönemler.
Bunları ezberlemesi hasta görmeden.
Hasta gördükten sonra çok farklı duygular ve sorumluluklar da işin içine giriyor.
Çünkü doktorluk diğer mesleklerden farklı olarak temel olarak hastayı baz alan ve insanlara hizmet eden bir meslek.
Aynı zamanda en özel, en mahrem anlarını gördüğünüz insanların size en savunmasız zamanlarında geldikleri de bir meslek.
O yüzden insani tarafınızı geliştirmeniz de çok önemli.
Sadece teorik bilgi değil.
Ama o... Hastayla iletişim kurup o sorumluluğu aldıktan sonra biraz daha evet ben daha kendimi donanımlı hale getirip daha teorik bilgim yüksek olup bu hastalara daha iyi bir hizmet
sunup elimden gelenin en iyisini yapmalıyım noktasında bir düşünceye de...
Aslında bir noktada eğitim tamamlandıktan sonra işin içine duyguyu ekliyorsunuz sanki değil mi?
Yani o saatten sonra birazcık da duygu regulasyonu önemli.
Çünkü hasta geliyor o aşamada ve bir noktada birazcık da insani kısmına da odaklanmak gerekiyor.
O da ayrı bir zorluk diye düşünüyorum.
Peki bu eğitim tamamlandıktan sonra TUS sınavına hazırlanıyorsunuz değil mi?
TUS sınavından sonra mı seçim yapıyorsunuz cerrahi olarak yoksa alan seçim nasıl oluyor onu tam olarak bilmiyorum ben.
Tıp fakültesinden sonra presisyen olarak mezun oluyorsunuz.
Acil servislerde, bazı aile hekimliklerinde, Sağlık Bakanlığı'nın değişik birimlerinde çalışma yetkiniz var sadece.
Eğer bir konuda uzmanlaşmak istiyorsanız 3 ila 5 yıl süren Türkiye'de bir uzmanlık programına yerleşmeniz gerekiyor.
Bunun için de TUS sınavına girmeniz gerekiyor.
Sıkıntısı şurada.
Tüm Türkiye'den zaten en iyi liselere girmiş sınavla.
Sonrasında mezun olup tekrar sınavla en iyi üniversitelere girmiş.
Bu üniversite sürecini başarıyla atlatıp daha da uzmanlaşmak isteyen bir ekiple aynı sınava giriyorsunuz.
Herkes çok iyi sınava giren.
Yarıştığınız insanlar bunlar.
Böyle olunca tabii soruların zorluğu her geçen gün artıyor.
Sorulara... Bakarsanız zaten bir 10 yıl önceyle şu anki soruların hiç alakası yok.
Eleme yapmak için mecburen insanları sıralama yapmak için soruların zorluğunu arttırmak zorunda kalıyorlar.
Onları arttırdıkça insanlar o soruları da çözüyor.
Böyle bir kısır döngü içerisinde ilerleyen bir süreç tuz.
O da stresli bir süreç tabii ki.
Seçilen bölümler arasında tabii ki...
Para getiresi, özel hayata ayırabileceğiniz zaman, bölümün prestiji ve tabii ki ilgi duyduğunuz alanlar oluyor.
Bunlara göre karar veriyor insanlar.
Yani tıp fakültesinin içinde olsak da yine bu tıpımı başka bir mühendisliğimi seçeyimle aynı noktada bir karar vermeniz gerekiyor.
O denli bir ayrım aslında.
Evet. Anladım.
Peki yani şimdi cerrahi de tıbbın...
Kendi içinde bence çok daha özel bir dünyası, farklı bir alanı.
Hem zihinsel hem fiziksel dayanıklılık hem de böyle çok ciddi bir tempo gerektiriyor.
O yüzden şunu merak ediyorum. Cerrahi ilk ne zaman evet ya benim alanım olabilir dediniz ve ona yönelmek istediniz?
Nasıl oldu o seçim?
Seçim süresince tıp fakültesinde aldığımız stajların etkisi var.
Her bölüme gidip kısa sürelerle eğitim alıyoruz aslında.
Ve bu eğitimler sırasında herkes ileride ne olmak istediğiyle ilgili bölümlerin sevip sevmediği yanlarını çıkarmaya başlıyor eğitimi süresince.
Ben de cerrahiye ilgi duyuyordum.
Bu yüzden zaten son yılımda cerrahi stajları seçtim seçmeli stajlarımda.
Kalp damar cerrahisini de seçmiştim bunlardan biriydi.
Kalp damar cerrahisini de internik yaptım bir ay.
Ameliyatlara da girdim. Yoğun bakımda da çalıştım.
İlgim olduğunu fark ettim.
Zaten kalbe fakültesinin daha erken yıllarından beri ilgim vardı.
El becerimi de kullanmak istediğim, kalp damar cerrahisi aynı zamanda yoğun bakımda bakan, hastaya hem tıbbi tedavi süreçlerini yönettiğiniz ameliyat sonrası hem ameliyat ettiğiniz.
Birçok alana hitap eden bir branş aslında Türkiye'de.
Stajı yaptıktan sonra CERA istediğimi düşündüm ama tıp fakültesi kararı kadar net bir karar değildi aslında benim için.
Çünkü gerçekten şartları çok zor.
Asistanlık eğitimiyle ilgili problemler de var Türkiye çapında.
Bunlar da tabii ki insanı düşündürüyor.
Ne kadar eğitim alabileceğim.
Türkiye'de üniversite hastaneleri ve devlet hastaneleri var ve bunların size sunduğu imkanlar farklı olabiliyor.
Üniversite hastaneleri biraz daha bilimsel yönü önde, daha komplike hasta bakan, daha özel hasta bakan yerler genellikle.
Devlet hastaneleri daha fazla hasta bakmaya yönelik yerler.
Her hastanenin şartları değişebiliyor.
Giriyorsunuz asistanlık sürecine.
Çok fazla asistanın içinde eğitim alıyorsunuz.
Kendinizi göstermeniz gerekiyor.
gelen hastaneye vakaların bir şekilde paylaşılması gerekiyor.
Hocalar vaka yapıyor. Asistanların yaptığı vakalar oluyor.
Bunların asistanlar arasında paylaşılması gerekiyor.
Kendinizi göstermeniz gerekiyor o vakaları yapmak için.
Hep bir yarış hali devam ediyor o zaman.
Gerçekten stresli de bir meslek ya doktorluk.
Yani hastanın gördüğü taraftan ayrı olarak kendi içinde de böyle bir tarafı var.
Bunu bu kadar bilmiyordum.
Gerçekten... Ciddi dayanıklılık ve disiplin gerektiren bir alan bence.
Peki bu seçimden sonra artık siz şu an uzmanlığınızı aldınız.
O günkü karara dönüp baktığınızda hala aynı netlikte evet ya iyi ki bunu seçmişim diyor musunuz?
Dediğim gibi o cerrahi karar verme noktası çok net değildi bende.
Birkaç üniversite gezip oradaki asistanlarla hocalarla konuşmuştum tercih sürecinde.
Şartların... Yoğunluğu da göze almıştım aslında ama gittiğiniz kurumda her zaman eğitim alabileceğinizi garanti edemiyorsunuz maalesef.
Çok fazla kişi olursa, yeterli vaka olmazsa, yeterli ameliyat yapamazsanız eğitiminizde eksikler kalabiliyor.
Ve bunlar günün şartlarına göre süreç içerisinde değişebilen bir şeyler.
Bir hastaneye başladığınızda orada az sayıda kişi varken hemen bir yıl sonra o hastaneye...
Hem asistan doktor hem uzman doktor düzeyinde çok sayıda alım yapılıp hani gördüğünüz vaka sayısı azalabilir.
Bu tarz çok fazla etmen var eğitiminizin kalitesini etkileyebilecek.
Aynı zamanda kişilere de bağlısınız asistanlık düzeyinde.
Tek bir hastanede eğitim görüyorsunuz.
Belli bir akademik kadro var.
4-5 yıl boyunca aynı kişilerden eğitim alıyorsunuz.
Onlarla uyuşmanız gerekiyor bir şekilde.
Ya bu faktörler çok kafamı kurcalıyordu.
Hani değer mi acaba CR?
Rahiye gideceğim, bu kadar emek göstereceğim ama karşılığını alabileceğim mi diye çok soru işaretleri vardı kafamda.
Hani daha dahili bir branş, anestezi, pediatri gibi başka bir şey yazsam mı diye de düşünüyordum.
Ama girdikten sonra gerçekten bu branşın benim için çok uygun olduğunu gördüm.
Çok bilinçli bir karar olmasa da o aşamada gerçekten yapmam gereken mesleği seçmişim.
Olmam gereken yerdeyim şu anda.
Onu şu an daha net söyleyebiliyorum.
Ne güzel. Yani bunu şu an mutlu olduğunuz alanı seçmiş olduğunuzu duymak çok güzel.
Ben bir de şeyi de merak ediyorum.
Şimdi evet bir yandan asistanlık yapıyorsunuz.
Bir yandan da tabii ki bu alanda akademik olarak paperların çıkması, işte araştırmaların da yapılması gerekiyor.
O nasıl ilerliyor? Hani akademik kısım nasıl yürütülüyor bölümlerde?
Türkiye'de doktorlukta aslında birbirinin...
İç içe geçmiş ama aslında birbirinden çok farklı iki süreç var dediğiniz gibi.
Bir mesleğimizin kendi gerekliliklerini yapma kısmı.
Pratisyen olarak kalabilirsiniz, uzmanlaşabilirsiniz bunun üzerine.
Ama sadece hasta bakarak, tıbbi tedavi vererek ömrünüzün sonuna kadar mesleğinizi icra edebilirsiniz.
İstemezseniz akademik tarafa bir yatırım yapmanıza gerek yok.
Ama bunun içinde olmak istiyorsanız o zaman akademik taraftan da bir taraftan çalışmalarınızı yürüyün.
Biz fakültesinden mezun olduğumuzda zaten yüksek lisansa eş bir dereceyle mezun gibi oluyoruz.
Eğer isterseniz bunun üzerine doktora programlarına girebiliyorsunuz.
Uzmanlıktan tamamen farklı.
Türkçe'de ikisine de doktor diyoruz ama yurt dışında tıp doktorlarına medical doctor deniyor MD.
doktora yapanlara PhD deniyor.
İkisi farklı ünvanlar.
Türkiye'de de farklı ünvanlar aslında bunlar.
Doktora yapmak bir zorunluluk değil.
Akademik kariyer için başka yolları da var.
Üniversitelere girip yazı yayınlayıp doktora yapmadan da akademisyen olabiliyorsunuz.
Ama tabii ki doktora yapmak size bir artı sağlıyor.
Hacettepe'de var. Doktorayla bütünleşik programlar da var.
Tıp fakültesine birkaç yıl uzatarak aynı anda hem doktoranızla hem tıp fakültesinizi bitirebiliyorsunuz.
Bilmiyordum onu. Akademisyenlik tabii ki isteğini yapması gereken bir şey.
Yine diğer cerrahiyi seçmek gibi.
Bunun için ayrı bir uğraş sarf etmeniz gerekiyor.
Tabii ki çalıştığınız yerlerdeki imkanlar Bunlar da bunu size yöneltiyor.
Ben Hacettepe Tıp mezunu olduğum için zaten üniversite hayatımda da akademiye ilerleten makale saatleri, kongre düzenlemeleri gibi etkinliklere zaten...
Çok sayıda katılmıştım tıp fakültesinde de.
Cerrahi bir branş yazarken de devlet hastanesi değil, üniversite hastanesi yazmamın nedenlerinden biri de buydu.
Aslında akademinin içinde olmaya devam etmek.
Çünkü ileride akademisyenim de olmak istiyordum aynı zamanda.
Bu şekilde. Peki bu süreçte yayın okumak, literatürü takip etmek ve bir yandan da klinikte pratik devam etmek.
Birbirini nasıl tamamlıyor bunlar?
Yani gün içerisinde çok yoğunsunuz.
Onu nasıl vakit ayırıyorsunuz?
Merak ediyorum. CRI'de klinik olarak özellikle çok daha yoğunuz.
Çömezken sabah 6'da gidiyoruz hastaneye pansuman yapmak için.
Normal vizit saatimiz sabah 7.
Rütin başlama saatimiz.
Akşam mesai 5'te bitiyor ama...
Biz mesaiye bağlı değiliz.
Ameliyatlar ne zaman biter, hastalar ne zaman uygun duruma gelirse hastaneden o zaman çıkıyoruz.
Yani günlük çalışma saatimiz 12 saatleri bulabiliyor.
Bu çalışma temposunun arasında tabii ki bir şeyler okumak çok zor olabiliyor.
Ama tabii ki mesleğimizi icra ettirmek için de güncel bilgileri takip etmemiz gerekiyor.
En yeni gelişmeleri takip edip hasta tedavilerini buna göre şekillendirmemiz gerekiyor.
Zor oluyor gerçekten bunu takip etmek.
Yıllarımda... Daha çok çalıştığım zamanlarda genelde şey yapardım.
İşte sabah vizit yapıyoruz.
Hasta ameliyata girecek.
Ameliyatta başında bekliyoruz.
Anestezi bir yarım saat, bir saat hastayı uyuturken ben orada kitabımı açar.
Köşede anestezinin işinin bitmesini beklerdim.
Bu şekilde oluyor genelde çoğu kişinin günleri.
İki ameliyat arasında veya işte bir şeyleri beklerken bir şeyler okuyorlar.
Veya akşam yedide sekizde yorgun argın eve geliyorsunuz.
Ama gene de o kitabın kapağını açıp okumanız gerekiyor.
Tabi biraz adanmışlık istiyor bu süreç.
Kesinlikle yoksa mümkün değil yani baya.
Hem enerji gerektiriyor hem gerçekten zihinsel olarak da bir odak gerektiriyor.
Yoksa mümkün değil o ameliyat arasında bir saatte makale okumak.
Kendimi hayal ediyorum yani makale okuduğum zamanları kesinlikle ona odaklanmam gerekiyor diye bir günümü ayırıyorum ama.
Tabi çok çok daha odaklı ve disiplinli bir meslek zaten doktorluk.
Peki bu noktada şeyi merak ediyorum.
Akademik taraf bir zorunluluk değil anladığım kadarıyla ama aynı zamanda o zaman sizin sevdiğiniz bir şey olduğu için de buna vakit ayırıyorsunuz.
Çünkü gerçekten de dinlediğimiz kadarıyla çok yoğun emek de gerektiren bir şey.
Akademik taraf sizin hoşunuza gidiyor o zaman.
Evet, bilim dünyasının anlattığım gibi her zaman içinde olmaya çalıştım.
Zaten eğitim hayatım boyunca üniversite hastanesi yazmamın nedenlerinden de biri oydu.
Akademinin içinde olmaya çalışıyorum.
Bu ne kadar fazla emek gerektirse de elimden geldiğince kongrelere gidiyorum.
Gittiğim kongrelere yazı göndermeye çalışıyorum.
Yeni çıkan yayınları okumaya çalışıyorum.
Elimden geldiğince boş zamanlarımda yapabildiğim kadarıyla akademinin içinde olmaya çalışıyorum.
Peki kongreler nasıl yani?
Mesela kongreyi kendi kendinize takip edip buluyorsunuz.
Çünkü yoğunda bir tempo var ve kimse de hadi gel kongreye gidelim.
Demiyordur herhalde ya da öyle mi oluyor?
Normalde hani genelde hocalar da birbirlerine böyle normal akademik taraf tıptan bağımsız bunu düşündüğümde ya şöyle bir kongre varmış gidelim güzel olabilir hani kapsamlı bir kongre diye konuşuyoruz
biz kendi aramızda. Sizde de öyle mi yoksa böyle hani çok daha bireysel mi ilerliyor o kısım?
O kadar bireysel ilerlemiyor aslında.
Tüm Türkiye'den, tüm kliniklerden kongrelere katılım oluyor.
O yüzden herkes işin ucundan bir yerlerden tutmaya çalışıyor.
Fakültesi ve doktorluk hayatı...
Biraz daha akademinin içinde olmayı gerektiriyor aslında.
Ne kadar akademisyenlik yapmasanız da ne kadar çok fazla yazı yayınlamasanız da hayatınızda bir gün çok ilginç bir vaka görürsünüz ve onu yazı olarak yayınlarsınız.
Çok büyük çalışma yapmanıza gerek yok.
Kongrelere gidip güncel tedavileri takip edersiniz.
Tabii ki bizim açımızdan aynı zamanda bir sosyal ortam da oluyor.
Kongreler yıllardır görmediğimiz meslektaşlarımızla görüyoruz.
Başka kliniklerle iletişime geçiyoruz.
Kim Türkiye'de neleri yapıyor?
Hangi tedaviler en güncel bunları tartışıyoruz.
O yüzden kongrelere gitmek biraz daha hocalarımızın da desteklediği işte bölümde plan yapılan bu kongreye biraz işte geçen yıl bunlar gitti bu yıl başka kişileri götürelim onlar da gitsinler diye desteklenen
bir süreç aslında. Evet bilmiyordum.
Peki şimdi hemen siz bahsederken fark ettim.
Bazen bu sadece böyle klinik bir süreç değil.
Bunu araştırmaya dahil edelim.
İşte bununla ilgili bir yazı yazalım dediğiniz süreçler nasıl gelişiyor?
Yani hastaya bakarken bundan bir yazı çıkar gibi bir şey oluyor ama hani biraz da işin hani böyle bir espiritüel tarafına geçersek hastaya baktığınızda hep böyle mi bakıyorsunuz?
Hep böyle bakmasak da tabii ki oluyor.
Yani uyguladığımız standart tedaviler, rutin gördüğümüz hastalıklar var ama tabii ki bir üniversite hastanesinde Hacettepe'nin...
olmanın getirdiği bir avantaj da değil.
Ve Hacettepe bir çocuk hastanesi üzerine kurulan bir hastane ve Türkiye'nin birçok yerinden çok nadir çocuk hastalar tedavi için Hacettepe'ye geliyorlar.
Bu yüzden biz de kalp damar cerrahisinde özellikle çocuk hastalıklarla ilgili çok nadir hastalıklar görebiliyoruz.
Aynı zamanda bazı durumlarda normal tedavi yöntemlerinin yetmediği biraz o çerçevenin dışında düşünüp dolaşlama yapmamız gereken durumlar olabiliyor.
Biraz daha deneysel ilerlediğiniz senaryolar olabiliyor.
Gibi belli bir hastalık grubuna uyguladığımız ameliyatı belki biraz modifiye edip başka bir hastalık grubuna uygulayabiliyoruz.
Bu şekilde biraz düşünmemizi gerektiren durumlar olabiliyor.
Zaten her hastayı ameliyat etmeden önce kardiyoloji ve kalp damar hocalarının oturup tartıştığı bir konseyde tartışıyoruz.
Bu süreçler için böyle tartışmaların da olması gerekiyor.
Böyle olunca da hem nadir hastalıkları görüp hem de değişik tedavi süreçlerine dahil olunca tabii ki hastalarda baktığımız oluyor.
Ya bu çok ilginç bir vakaymış bunu mutlaka yazalım biri yazsın.
Bu şekilde de ilerleyebiliyor ama diğer taraftan hani kongreye gideceğiz.
Kliniğimizde bu yıl ne yaptık?
Bunlar ilginç vakalar bunları dağıtalım.
Herkes birer tane yazı yazsın şeklinde.
Hani sonradan planlamadan yazdığımız şeyler de oluyor.
Ama hani yazılan vakalar genelde vakanın...
ilginçliğine göre oluyor. Tabii daha büyük bilimsel çalışmalar yapmak için daha önceden planlayıp bir süreç içerisinde geriye yönelik veya ileriye yönelik.
Onlar tabii daha büyük çalışmalar ama vaka bazlı dediğiniz gibi vakayı görünce ya bu çok ilginç bir çalışmaymış yazalım dediğimiz oluyor.
Evet. İlginç bir durum.
Peki yani şimdi Tamamen bu başarılı süreçten bahsettik ama bu başarının arkasındaki sıradan görünen sizin için ama çok ağır tempolu ve gerçekten de yorucu olan sürece geçmek
istiyorum. Sıradan bir gününüz nasıl geçiyor?
Ben merak ediyorum Hacettepe'de.
Yani gün içerisinde nasıl ilerliyor sabah?
Kaçta gidiyorsunuz? Kahvaltı yapıyor musunuz?
Merak ediyorum kahvaltı yapmaya, öğle yemeği yemeye vaktiniz oluyor mu?
Değişiyor aslında bakarsanız.
Ben biraz zor uyanan bir insanım sabahları.
O yüzden zar zor uyanıp hastaneye kendimi zor götürüyorum.
Dediğim gibi 7'de başlıyor.
Vizitlerimiz çok erken bir saat oluyor.
Allah'tan trafik olmuyor.
O saatte biraz işimiz hızlanıyor.
Öncelikle önceki geceden olan hastaların başına gelenleri tartıştığımız bir sabah vizitimiz oluyor.
Bütün hastaları dolaşıyoruz.
O günün planlarını yapıyoruz.
Ameliyatların planlarını yapıyoruz.
Vizit sonrasında...
Ameliyata inecek hastalar ameliyathaneye indiriliyor.
Herkes görev yerlerine geçiyor.
Yoğun bakım sorumlusu, servis sorumlusu, doktorlar gün içinde olacak işleri planlamaya başlıyorlar.
Hocalar ayrı ayrı gelip kendi hastalarına bakıyorlar.
Biz tabii ki bütün klinikten sorumluyuz.
Tüm hocalarla ayrı ayrı vizit yapıyoruz.
Ve gün içi genelde hastalara uygulanması gereken tedaviler, yapılacak tetkikleri planlamakla geçiyor.
Servisteki ve yoğun bakımdaki arkadaşların.
Ameliyata girenler de zaten biraz bizim ameliyatlar...
uzun sürüyor. 4-5 saat sürüyor ortalama bir ameliyat.
Genelde günde bir odada 2 ameliyat alınıyor.
Uzarlarsa 8-10 saate kadar sürdüğü olabiliyor ameliyatların.
Zaten çıkış saatimizde akşam en erken 4-5 olabiliyor.
Daha da uzadığı çok oluyor.
Akşamları da tekrar bir hastalara dolaşıp sabahtan olan işlerin ne kadar yapılmış ne kadar yapılmamış yeni planlar hastalar hakkında.
Bu şekilde dinamik bir süreç aslında.
Hastanın başına ne zaman ne geleceği belli olmadığı için sabah planlıyorsunuz yapılacak şeyleri ama öğlene kadar çok değişmiş olabiliyor bu süreçler.
Sizin nerede olacağınız da o şekilde işte yoğun bakım...
dururken bir anda çok acil bir ameliyat çıkıyor.
Diğer ameliyathane odaları doluysa oradaki asistanlar onlarla ilgileniyorsa diğer odaya siz ameliyata giriyorsunuz bir anda.
Çok yani planlı geçmiyor her an.
Sonrasında tabii yorgun argın eve geliyorsunuz.
Günlük işler var.
Evde bekleyen... sizi görevlerde var.
Herkesin yemek yemesi gerekiyor.
Duş alması gerekiyor.
Çamaşırlarını yıkaması gerekiyor.
Bunlar da çok zaman götüren işler.
Kesinlikle. Genellikle şey tarzı olaylar çok oluyor.
Çamaşırları yıkıyorsunuz.
Kanepenin üzerinde bir hafta bekliyor.
Onları asmaya, toplamaya zamanınız yok.
Ya da işte yemek yapamadığınız için bir hafta dışarıdan yemek yiyebiliyorsunuz.
Maalesef böyle süreçler oluyor bu yoğunluğun içerisinde.
Gün içerisinde nasıl pek yani?
Hani mesela Eğer ameliyatta değilseniz mola verme sıklığınız nasıl ya da işte böyle ameliyatta değilseniz ya ben tamam hasta bir şey söyleyene kadar odamda durabilirim falan diyebiliyor musunuz?
Yoksa ya ben gerçekten rutini merak ediyorum.
Oturduğumuz olmuyor.
Hani bilgisayar başında çalışıyoruz o zaman oturuyorsunuz genel olarak.
Daha aktif bir işimiz var.
Hasta başına gidip tedavi uygulayıp müdahale etmeniz gereken durumlar çok fazla.
Ameliyatta değilseniz bile bir şekilde hastanede belli bölümlere gidip hastalara tetkik yaptırıp ya da hastanın başına gidip onu değerlendirip muayene edip günümüzün çoğu hastanede dolaşarak geçiyor aslında.
Çoğu zaman yemek yemeye bile fırsatınız kalmayabilir açıkçası.
Öğle yemeğini kaçırabilirsiniz.
Çok olan şeyler bunlar bizim servis için.
Yemeklerin saatleri var.
İşte o yüzden yemek saatini kaçırırsak diye çoğu kişi zaten yanında yemeğini getiriyor.
Bu şekilde ilerleyen bir süreç.
Anladım evet. Yani tempolu ve sürekli olarak dinamik giden bir akış içerisinde ilerliyor.
Peki hafta nasıl bölünüyor?
Mesela haftada kaç gün işe gidiyorsunuz?
Nöbetler de oluyor tabii ki.
Onu merak ediyorum. Ne kadar tatil var?
Ne kadar çalışıyorsunuz?
3 yıl önce yeni bir yasal düzenleme yapıldı.
Daha öncesinden biz nöbet sonrası izne çıkmıyorduk.
Normal 5 gün bütün memurlar gibi hastanede olmamız gerekiyordu.
8-5 tabii bu bizim için 7'den işimiz ne zaman bitene kadar şeklindeydi.
3 günde bir nöbetimiz vardı.
Nöbet sonrası da mesai günü ise çalışmaya devam ediyorduk.
36 saate kadar süren saatlerde hastanede bulunuyorduk.
Medyada da çok duyuldu bir kadın doğum asistanı nöbetten çıktıktan sonra vefat etti.
Çok üzüldük hepimiz.
Ondan sonra biraz daha bu yönetmeliklerle ilgili değişiklikler oldu.
Ondan sonra Türkiye'de şu an bir asistan doktorun 4 günden daha sık bir şekilde nöbet tutması yani ayda 8 nöbet yapıyor.
Bundan daha fazla nöbet tutamıyor zaten.
Biz de o şekilde 4 günde bir nöbet tutuyoruz klinikte herkes.
Bu klinikten kliniğe değişiyor tabii ki.
Daha iş yoğunu... Bunu az olan kliniklerde, bölümlerde diyeyim, cerrahi de çok değil ama çok daha az, ayda bir iki nöbet tutulan yerler de var.
Ya da bazı kliniklerde yeni başladığınızda biraz daha fazla nöbet sayılarıyla başlayıp kıdeminiz arttıkça nöbet sayılarınız düşebiliyor.
Bizim kliniğin uygulaması biz hepimiz 4 günde bir nöbet tutuyoruz.
Yasal düzenlemeden sonra da nöbet sonrası sabah işlerimizi bitirip hastaları devredip evimize gelebiliyoruz.
Bu şekilde çalışıyoruz. Evet aslında o kısma gelmek istiyordum.
Biz şu anda da sizin bir nöbet çıkışınızla buluştuk.
Teşekkür ederim zaman ayırdığınız için.
Nöbet çıkışı yorgun argın.
Bu bölümü çekiyoruz. Onu da merak ediyorum.
Nöbetler fiziksel ve mental olarak nasıl etkiliyor?
Uyku durumu nasıl oluyor?
O süreci nasıl yönetiyorsunuz?
Yani dediğim gibi bizimkisi gerçekten hastaların çok stabil olmadığı bir bölüm.
Her an her şey olabiliyor.
O açıdan nöbetler genelde yorucu geçiyor.
Hani şu an 24 saat tutuyoruz maksimum nöbet ama 24 saat içinde gerçekten hiç oturmadığımız zamanlar oluyor.
Tabii ki fiziksel olarak çok yorucu bir süreç.
Yaşımız da ilerliyor. Sonuç olarak hani 5 yıl önceki Melis değilim ben.
Şu an o kadar bir dayanıklılığım yok ve giderek azalıyor bu dayanıklılık.
O yüzden spora başladım zaten bu tempoya ayak uydurabilmek için.
Bütün gece uyumayınca nöbet sonrası günde de tabii ki işlerinizi halletmek yerine belli bir noktada dinlenmeniz gerekiyor.
Çünkü o tempoya uyum sağlayıp hem de hem mental hem fiziksel sağlığınızı da korumanız gerekiyor bir noktada.
Çünkü bu meslekte daha önümüzde 10 yıllar var.
10 yıllar var. Onu sağlamak için gerçekten bir yerde...
kendinizi dinlendirici aktivitelere de yönelmeniz gerekiyor.
Hani hafta sonları hiçbir şey yapmayıp yatakta sadece tavanı izleyip boş boş yattığım zamanlar oluyor.
Ama onlar beni dinlendiren şeyler.
Hani gerçekten bir yerde enerji toplamam gerektiğinde hiç bütün gün bir şey yapmadan evde olduğumda oluyor.
Tabii ki bunun yanında sosyal aktiviteler de size enerji veren şeyler.
Bunları da planlamanız gerekiyor.
Tabii plan yapmak bu nöbet düzeni ve acil durumlar nedeniyle çok kolay olmuyor.
Doğru gerçi. O sürekli keskin bir çizelge değil.
Sürekli esnetebiliyorsunuz.
O yüzden de planlar da esneyebiliyor diye düşünüyorum.
Peki bu kadar yüksek tempoda motivasyonunuz tam olarak nasıl?
Yani sizi en çok motive eden şey ne günlük hayatta?
Bulunduğunuz bölüme olan adanmışlık, işte cerrahi alandaki tutkunuz mu?
Yoksa işte zaten mesleğe duyduğunuz o tutku mu?
Tam olarak ne bunu merak ediyorum onun günlük motivasyon için.
Sanırım bir noktada gerçekten mesleğinizi çok sevmeniz gerekiyor.
En büyük motivasyon kaynaklarımdan biri bu sanırım.
Hastaneye giderken işimi severek gidiyorum.
Orada olmak isteyerek gidiyorum.
Zaten hani nöbetçi olayım olmayayım, akşam olsun, hafta sonu olsun önemli değil.
Her zaman hastanede normalde olması gerektiğinden uzun vakitler geçiren birisiyim hastaların ihtiyacı olduğunda.
Ya da sırf öğrenmek için, o hastaya ne olacağını görmek için bile hastanede kalabilen birisiyim.
Bu motivasyonun kaynağı işimi sevmem gerçekten.
Tabii bunların arasında bir şeyler okumanın, yazıp çizmenin de...
O da ayrı bir motivasyon kaynağı o camianın içinde olmakta.
Sizi çekmesi gerekiyor sanırım birazcık.
Evet aslında o kısım gerçekten ayrı bir motivasyon.
Yani bu rutinin dışında bir de işte kongrelere, yarışmalara, sözlü sunumlara katılmak ayrı bir motivasyon.
Ve ben bunu da merak ediyorum.
Bu yarışmalara ve kongrelere yönelmek nasıl başladı?
Bu platformlar bir doktor için ne kadar önemli?
Bunlara hazırlanmak için çok yoğun bir hazırlık yapıyor musunuz?
Yoksa yani o mesela sözlü sunumun yazısını hazırlamak da sunumunu hazırlamak da hangi araya denk geliyor bu kadar yoğunluğun arasında?
Nasıl yapıyorsunuz onu? Her şeyin biraz daha hızlı olması gerekiyor normal süreçlerde.
3-5 kere düşünmek yerine çok daha hızlı tamamını yazıyoruz.
deyip bir yerde sonuçlandırmak gerekiyor.
Çok mükemmeliyetçi biriyim.
Normalde yaptığım şey mükemmel olsun diye uğraşmayı seven biriyim ama bu tempoda onu çok sağlayamıyorsunuz.
İkinci kere düşünmeye bazen fırsatınız kalmayabiliyor.
Çok kısa bir zamanda bir gün içinde bir yazıyı yazıp gönderebiliyorsunuz mesela.
Yarışmalara değil de öncelikle kongrelere katılmaya başlamak tabii ki önce öğrenme isteğiyle başladı.
Gidiyorsunuz hani en temel düzeyden asistanlara yönelik derslerden kongrelerde en yeni bilimsel gelişmelere kadar oturumlar oluyor.
Öncelikle bunları takip ediyordum.
Amacım mesleğimi öğrenmekti başlangıçta.
Sonrasında tabii belli bir bilgi düzeyine ulaştıktan sonra artık en yeni gelişmeleri öğrenmek.
O yıl dünyada olan, Türkiye'de olan yeni teknikleri öğrenmek üzerine döndü ve bir yerde de tabii ki artık üretmeye de başlamak, bizim yaptığımız şeyleri sunmaya başlamak üzerine de devam etti.
Bunlar dışında da hani yarışma özelinde değil ama bir yerlere gelmek için, devam etmek için işte yurt dışındaki burslara başvuruyorsunuz, oralarda çalışmak için imkanlara
başvuruyorsunuz, kongre burslarına başvuruyorsunuz.
Yarışma da bu sürecin bir parçasıydı aslında başvurduğum.
birçok ödülden, yarışmadan, burstan biriydi.
Bu sadece izole bir süreç değil.
Aynı anda yürüyen birçok süreçten bir tanesi aslında.
Ve bunların hepsi de başarıyla sonuçlanmıyor.
Bir kısmında kabul alıyorsunuz, ödül alıyorsunuz.
Bir kısmında da kabul almıyorsunuz, ödül almıyorsunuz.
İlk ona bile girmiyorsunuz.
Evet, o deneyip yanılma süreci aslında hep devam ediyor sanırım.
Ve siz de hiç pes etmeyip sürekli o motivasyonla devam eden birisiniz anladığım kadarıyla.
Yani birazcık da başarı o şekilde geliyor diye düşünüyorum ben.
Sürekli denemek ve başka fırsatları mutlaka kovalamak gerekiyor diye düşünüyorum.
Hani pes etmek değil de süreç bana bunu öğretti aslında.
Hani başarısızlıkları başarısızlık olarak değil de öğrenilecek birer adım olarak görmek.
Kesinlikle. Daha doğru her biri başaramasanız da başvurduğunuz, denediğiniz her bir adım size bir şeyler katıyor aslında.
O süreçte bir şeyler öğreniyorsunuz.
O yüzden hani devam etmeli, denemeye devam etmeliyim düşüncesi oluştu.
Çünkü devam ettikçe kendime bir şeyler katıyorum, mesleğime bir şeyler katıyorum, hastalarıma uyguladığım tedavilere bir şeyler katıyorum.
Sonuç olarak kendimi geliştiriyorum ne kadar başarsam da başaramasam da.
Bunun bir süreç olduğunu öğrendim.
Evet. Bu arada ben hani gerçekten şunu da merak ediyorum.
Uluslararası bir platformda Hacettepe'yi, Türkiye'yi, Avrupa'yı temsil ettikten ve dünya birinciliğinden sonra şu an aklınızda akademik hedef olarak ya da işte bir sonraki yarışma, bir sonraki
uluslararası platform olarak bir hedef var mı?
Yani bu deneme yanılma süreci buna da dahil.
Yeni bir adım atmak için tekrardan bir hedef de koymak gerekiyor bazen.
Öyle bir hedefiniz var mı bu başarıdan sonra?
Bu başarının üstüne ne olur bilmiyorum ama merak ediyorum onu.
Çok duyuldu yarışma gerçekten tüm Türkiye'den çok fazla ilgi gördü ama benim hedeflerim arasında aslında çok beklemediğim, çok da o kadar ilgimi çekmeyen bir noktadaydı bu yarışma.
Tabii ki benim önümdeki fırsatları açması açısından, kendi adımı duyurmam açısından çok önemli ama Bir doktor olarak, akademide, bu işin mutfağında çalışmak isteyen biri olarak tabii ki ana
amacım bir şeyler üretmek.
Yeni cerrahi teknikler bulmak, laboratuvarda yeni şeyler keşfetmek.
Bunlar daha önemli aslında benim için.
Bu yarışma çok bunların dışında bir noktadaydı.
İleride yapacağım şeyler için benim önümü açmış oldu.
Başarmak istediklerim aslında çok çok daha farklı noktadalar.
Anladım. Peki bu süreçte yani ciddi bir tempo var, yoğun bir tempo var.
İşte hedeflemeseniz de güzel başarılar elde ediyorsunuz ve bu bir dengeye erişmiş oluyor mu?
Yani sürdürülebilir bir denge?
Oluyor mu yoksa siz hep böyle dinamik bir hayatta devam ediyor musunuz?
Yani ben şeyi merak ediyorum. Tamam ya benim rutinim oldu bu dediğiniz bir şey var mı?
Yoksa hep böyle yeni bir bölüm açılıyor mu sizin hayatınızda?
Henüz olamadı öyle bir stabil hayatım.
Özellikle uzmanlığımı da daha yeni aldım iki hafta önce.
Hala onların işleri bitmedi.
Atamaya gireceğim.
Yaşadığım şehir değişecek.
Hayatımda çok fazla şehir değişecek ve bu yaşamayı kazanmanın da getirdiği bazı şeyler oldu.
Tabii ki tüm Türkiye'den çok ilgi duydu.
Sizin gibi gelip konuşmak isteyenler var.
belli kişileri ziyaret etmeniz gerekiyor.
Programınızda yeni yerler açmanız gerekiyor.
Hala bu süreç devam ediyor aslına bakarsanız.
Bunun dışında akademik olarak da çok farklı pencerelerde açıyor bu durum size.
İşte başvurduğunuz burslar daha kolay kabul edilebiliyor.
İnsanlar sizi tanıyınca hadi gel bak yazı yazalım, gel şunu yapalım birlikte gibi teklifler de geliyor.
Güzel kapılar da açılıyor. Evet. Şimdi onlara yönelmeye çalışıyorum.
Olabildiğince çok fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum.
O yüzden İş listem şu an tahmin edebileceğiniz kadar yoğun.
O yüzden henüz stabil bir hayatım yok.
Hala çok yoğunum. O zaman bol enerji gönderiyorum size.
Peki biraz da işin insani tarafını konuşmak istiyorum.
Çünkü Türkiye'de genç bir doktor olmak zaten başlı başına zor.
Bir de bunun için işte cerrahi kısım, uzmanlık alanınız zaten çok zor ve gerçekten yoğun bir program.
Akademi var, işte yoğun çalışma temposu var.
Beklentiler yüksek.
Her zaman tıp alanında beklentiler yüksek.
Bir de bunun yanı sıra son yıllarda hekimlerin çalışma koşulları, maruz kaldıkları baskı ve ne yazık ki zaman zaman karşılaştıkları şiddet olaylar da bu mesleğin duygusal tarafını daha görünür hale getiriyor.
Zorlu tarafını daha görünür hale getiriyor.
Burayı çok derinleştirmeden aslında sizin bu tabloya içeriden nasıl baktığınızı merak ediyorum.
Yani Türkiye'de genç bir doktor olarak en çok zorlayan şeylerden birini merak ediyorum.
Dediğiniz gibi geleceğe çok umutla bakamamak aslında insanların moralini çok bozan şeylerden biri.
Her meslekte her çeşit insan var.
Bu doktorlar için de geçerli.
Doktorların içinde de aile zoruyla doktor olmuş, istemeden bu mesleği yapmaya devam eden insanlar da var.
Benim gibi mesleğini çok severek yapan insanlar da var.
İletişim biçimleri farklı olabilir.
Hasta ile çok samimi iletişim kuran insanlar da var.
Daha soğuk kalmayı, araya mesafe koymayı tercih eden insanlar da var.
Bunun da altında birçok...
olabilir. Kendini koruyor olabilir bir kere çok fazla hastayla yakınlaşacağı için.
Hastaya bir şey olduğunda çok fazla üzülmemek için o sınırı çizmek isteyen insanlar da olabilir.
Profesyonel kalmak isteyen insanlar da olabilir.
Dediğim gibi her meslekte olduğu gibi doktorların içinde de her çeşit insan var.
Şiddet olaylarına bahsedersek yani ben mesleği sevsin sevmesin davranış biçimini olursa olsun bütün doktorların çok büyük bir çaba içinde Hastalara hizmet ettiğini
görüyorum. Mesai arkadaşlarımdan da her ne kadar olduğu yerden memnun olmasa da o mesleğin içinde hastalara hizmet etmek için elinden geleninin en iyisini herkes yapıyor.
Tabii ki böyle bir şiddet olayıyla karşılaşmaktan hiç kimse mutlu olmuyor ve mesleğe karamsar bakmaya başlıyor bir noktada.
Tabii ki doktorluktaki bu hastayla doktor arasındaki bilgi farkı çok etkiliyor bunu.
insanlar olaylara farklı bakabiliyorlar.
Siz ne kadar çabalarsanız çabalayın.
Tabii ki bir medyadan gelen küçük şeylere haber yapma isteği diyeyim.
Bazı şeyler çok büyütülüyor olması gerektiği kadar.
Bir de haber yapılırken de işin özü bilinmeyebiliyor.
O samimiyeti Yakalamak ülkeci aslında gitmemiz gereken noktaya.
Önceden bu noktadaydı çünkü herkes doktorun emek verdiğini biliyordu.
Saygı duyuyordu.
Hani şu anda da insanlar başka bir şey istemiyorlar zaten.
Hani bizim emek verdiğimizin bilinip tamamen insanları iyi etmek için çabaladığımızın bilinip hani sadece...
Bu kadarcık bir saygı duyulması başka bir şey değil.
Çünkü biz ailemizi bırakıyoruz, yıllarca ders çalışıyoruz.
İnsanlar eşlerini göremiyorlar, çocuklarını göremiyorlar.
Mesela şimdi bayramın son günü nöbetçiyim.
Bugün ailemin yanına gidiyorum.
Ama nöbet için tekrar ailemi bırakıp geleceğim.
Bütün bayramlarımız, bütün tatillerimiz bu şekilde geçiyor bizim.
Hani bu kadar hayatını adamışken hani karşı taraftan...
Bu çabanın sonucu bir gelen saygı görmeyi de geçtik artık.
O şiddet olayının gelmesi gerçekten çok üzücü bir nokta oluyor.
Kesinlikle yani ben de anlayamıyorum zaten yani anlam veremiyorum o bakış açısını ve hani ben doktorları sorgulamayı da anlayamıyorum.
Çünkü gerçekten bu işin profesyonel tarafı ve hani evet bir noktada mutlaka hasta yakını olarak merak ediyor olabilir.
İnsanlar işte öğrenmek istiyor olabilirler ama sonuçta profesyonel bir yaklaşım var.
İnsanlar mesleğini yapmaya çalışıyor ve burada benim şu an sizden dinlediğim kadarıyla ben o kadar hakim değildim.
Hiç yakınım da yok hani tıp alanında doktor olan biri ama çok yakından olmasa bile farkındayım ne kadar emek verildiğinin ve bence bu emeğe bir saygı duyulmasını ben beklerim yani.
Saygıya geçtim anlamalarını bekliyorsunuz ama ben saygı duyulmasını da bekliyorum.
Ve bence yıllardır değişen şey bu.
Eskiden çok saygı duyuluyordu.
Yani hala çok saygı ve meslek ama toplumun belli bir kesiminde bu farklı bir yöne evrildi.
Bunun sebebini de çok açıkçası bilmiyorum.
Kapsamlı bir şekilde de bununla ilgili hiç farklı yerlerden, farklı kesimlerden...
Hiç görüş almadım bilmiyorum ama gerçekten bu alan için çok önemli ve gerçekten farkındalık olması gerektiğini düşündüğüm bir kısım.
O yüzden de değinmek ve sizin de fikrinizi almak istedim.
Bu tabii sizin bir de günlük pratikteki bakış açınızı, temponuzu, her şeyi etkileyen bir şey.
Ama bunun haricinde bir de şey var.
Yani yurt dışına gitmeyi tercih eden çok fazla doktorumuz da var.
Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yani ben haklı da buluyorum insanları ama tabii gitmelerini de istemiyorum.
Ama yapacak bir şey yok. Herkes tabii ki kendi hayatını, kendi koşullarını düşünmek zorunda.
Yani ben nasıl mesleğimde beni tatmin etmediğini düşünüp yurt dışına gitmek istediysem doktorlar da aynı tercihi yapmayı isteyecektir tabii ki.
Sadece biz gerçekten eğitimli insanların gitmesine bu noktada üzüldüğümüz için içeriden birinin de nasıl baktığını merak ediyorum.
Tabii ki benim gördüğüm kadarıyla hiç kimse çok isteyerek gitmiyor.
Ülkesini isteyerek terk etmiyor.
Buna mecbur bırakan etmenler çok fazla herkesin etrafında.
Dediğim gibi bu kadar emek verip ondan sonra karşılığında bir şiddet görmek bunun bir sadece...
Bir tarafı. Bundan başka çok çok faktör var.
Ülkenin şartları gereği.
Şimdi ben uzmanlığımı aldım.
Devlet zorunlu hizmet altında beni bir yere atayacak.
Tabii ki ülkenin her yerinin doktora ihtiyacı var.
Her kesimine belli bir sağlık hizmeti sunulması gerekiyor.
Ama sonuçta bizim hayatlarımız açısından bakarsanız da bu bizim hayatımızı tamamen alt üst eden ve hayat hakkında hiçbir plan...
yapamayacağımız bir durum oluşturuyor.
Ben şimdi zorunluya gideceğim.
Sonra yandal yapmak istersem tekrar bir yere gideceğim.
Eğitim alacağım. Sonrasında tekrar zorunluya gideceğim.
Bir kadın olarak ne zaman çocuk yapacağım?
Ne zaman evleneceğim?
Bu hayat planları çok zor gerçekten işle yürütmek.
Ve çoğu yerde mesela çocuk yapmakla ilgili asistanlık da yapamazsın.
çocuk gibi şeyler de oluyor.
Aslında birbirimize de yapıyoruz birazcık.
Bunları sadece dışarıdan gelen etmenler değil aslına bakarsanız.
Biraz önceki kuşaktan da gelen.
Geçmişte onlar çok çekmiş.
Sizde çekil algısı var.
Birazcık var. Ya da bu bilerek devam etsin.
Çocuk yapma meselesi mesela.
Çok kişisel bir şey aslında.
Böyle genelleştirilmemeli diye düşünüyorum.
Yurt dışındaki insanlarla konuştuğumda bile İngiltere'ye gittim geçen yaz.
Oradaki asistanlarla konuşuyorum.
Haftalık çalışma saatleri 40-45 saat.
Yani bir ayda 160 saat çalışıyorlar.
Benim bir ayım var Türkiye'de.
Asistan sayımız gerçekten yoktu.
İnsanların izne çıkması gerekiyordu.
İzne çıktıkları için kalan hastalara bakmak için kalan hastaların çok daha fazla çalışması lazımdı.
O ay ben 540 saat çalıştım bir ayda.
Bir ayda zaten 720 saat var.
Yani sadece eve gelip uyuyup geri hastaneye gittim.
Ki çok az uyumuşsunuz o zaman.
Evet işte iki günde bir nöbetçiydim.
Bir gece hastanede kalıyorum.
Bir gece evime geliyorum. Evime geldiğimde en fazla 12 saat.
Böyle bir ayım var.
Çok ciddi. Ve buna karşılık hani insanlar hala burada çalışmaya devam ediyorlar ve sadece şartların biraz daha iyileştirilmesini istiyorlar.
Mesela ben bu kadar saat çalışıyorsam en azından maddi karşılığını alayım.
Kesinlikle. Mesela Türkiye'de doktorlar çok kazanıyor diye bir algı da var mesela.
Ama şunu düşünün. Benim yarımı alan bir memur aylık 160 saat çalışıyor.
Evet daha az çalışıyor.
Ben tamam onun iki katı maaşı alıyor olabilirim ama...
Onun iki katından daha fazla bir saat hastanede geçiriyorum.
Hani bazen gerçekten saat başına vurduğunuzda hastanede çalışan herhangi bir görevliden çok daha düşük aldığımız aylar oluyor.
Hani böyle de bir durum var.
Hani gerçekten herkes çok emek gösteriyor.
Ve gittiğimde İngiltere'ye oradaki asistanlardan, 40 saat haftalık çalışan asistanlardan bile duyduğum, Amerika'dan da konuştum insanlarla.
Cümleler şu oluyor. İnsanın özel hayatına da zaman ayırması gerekiyor.
Hayatta her şey iş değil.
O yönü de önemsemek gerekiyor.
Hani şey diyorlar bakarım 5 yıl 10 yıl çalışırım.
Eğer hoşuma gitmezse istifa ederim.
İşte onlar da öyle kahveci açarım.
Bir yerde çalışırım ki bunlar hani haftalık 40 saat çalışan insanlar.
Biz burada hani 40 saatin çok çok çok üzerinde çalışıyoruz.
Yasal düzenlemeler geliyor tabii ki dediğim gibi post nöbet iznimiz var artık.
Ayda 8 nöbetten fazla tutamıyoruz asistanlar olarak.
Daha yeni geçti yasa. Normalde aylık 130 saatten fazla devlet memurları ek ödeme alamıyor.
ki biz çok çok üstünde çalışıyorduk.
Onu iptal ettiler şimdi daha fazla alınabilecek.
Ama işte biraz daha hızlanması gerekiyor bu süreçlerin.
Birilerinin farkına varması gerekiyor.
İşte öncekiler de biliyorlar aslında bu problemleri.
Hani tabii ki güç dengeleri var, çok farklı etmenler var.
Her şey sadece doktorları ilgilendirmiyor.
Bir yasa çıkardığınızda başka meslek gruplarını da içine alabiliyor.
Çok çok farklı etmenler olduğunu anlayabiliyorum ama sonuç olarak bu kadar çalışmanın karşılığı bu değil.
Kesinlikle karşılığı olmalı.
Ben para kazanacağım, zengin olacağım, milyarder olacağım diye girmiyor zaten ki bunun çok daha kolay yolları var.
Ki tıp fakültesinde olamazsınız kolay kolay milyarder.
Bu etmenlerin düzeltilmesi gerçekten...
İnsanları gitmeye yönelten etmenleri azaltabilir.
Onun dışında hastane içinde bile çok stresli bir ortamda çalışıyoruz ve bazen iş arkadaşlarımızla da birbirimize kötülük noktasında şeyler yaptığımız olabiliyor.
Herkes tabii ki kendini korumak için yapıyor bazı şeyleri ama birlikte çalışsak mesela sizinle.
Ben orada bir 15 dakika fazla kalıp sizin yerinize bir işi yapsam sizin çok çok rahatlatabilirim nöbetinizi.
Herkes o özveriyi de göstermek ister.
Göstermek istemeyenlere de kim ne diyebilir ki?
Hani niye 15 dakikasını fazla ayırsın?
Çalışma arkadaşlarınız gerçekten çok önemli.
Birlikte çalıştığınız üstleriniz çok önemli.
Ben de sizin gibi akademinin içinden de çok fazla insanla konuştum.
Yolu kesilmeye çalışan çok fazla insan var.
Mobbingi uğrayan çok fazla insan var.
Ben yaşadım, onlar da bunu yaşasın mantığı gerçekten çok rahatsız edici.
Bir şeyler değişse herkes daha çok mutlu olacak.
Herkes rahat edecek. Yani o her yerde mi var bilmiyorum ama ben de duymuştum Türkiye'de çalışırken.
Ben zamanında çok bunları yaptım.
Sen de şimdi yapacaksın diye.
Yani bilmiyorum hani bu mantıretin değiştiği noktada bence hem onlar hem yetişen nesil rahat edecek ama böyle bir bakış açısı var anlamadığım şekilde.
Bir de hani kıyaslayınca evet yani doktorlarımız yurt dışına gitmek istiyor ve bu noktada gerçekten çok üzgünüz.
Hani keşke koşullar o noktada olmasa ama şeyin farkındayız yani işte siz konuştuğunuzda 40 saat çalışan insanlarla burada çalışan doktorlarımızın Özverisi aynı değil.
Bizim burada gerçekten çok özverili, kendini adamış doktorlarımız var ve hepsi öyle ve bunun kıymetinin bilinmesi gerekiyor.
Ben aslında şeyi de merak ediyordum.
Umut veren taraflar...
Türkiye'de var mı diye merak ediyordum, sormak istiyordum.
Sanırım bu yasal düzenlemeler ufak ufak oluyor.
Ama çok zaman gerekiyor anladığım kadarıyla uygulamaya geçmesi için.
Ve sanırım birazcık daha üzerine düşünmesi, daha ayrıntılı incelenmesi gereken noktalarda var.
Umarım çok hızlı bir şekilde toparlanır ve çok hızlı bir şekilde gereklilikler yerine getirilir.
Çünkü biz gerçekten hani dediğiniz gibi kimse gitmek istemez.
Ailesinden uzak bir yere kimse gerçekten zor.
Hani yurt dışının daha kolay olduğunu ve herkesin de o sebeple ya da işte daha rahat olduğunu düşünerek gittiğini düşünüyor insanlar.
Ama öyle değil. İşin içine girince öyle olmadığını çok sonra fark ediyor herkes.
Ve bırakmak zorunda olduğunu düşündükten sonra doktorlar da aynı şekilde.
Neden bırakmak istesin ki burada yani?
O kadar kaç sene eğitim almışlar.
Türkiye'nin en iyileri yani kimse gitmek istemez.
Bence bunun için gerekliliklerin umuyorum ki çok hızlı yerine getirilmesi güzel umutlar vadedecek diye düşünüyorum.
Bahsetmek istediğim bir nokta daha var.
Bilime karşı bakış da çok farklı yurt dışında.
Yani doktor da olsa mesleğini bırakıp tamamen kendini bilime adamış, laboratuvardan çıkmayan bir kesim de var.
Hani Türkiye'de bu şartları sağlamak çok zor gerçekten.
Bilmiyorum sizin alanlarınızda nasıl ama Türkiye'de hasta bakmayı bırakıp tamamen ben çalışma yapıyorum deyip oradan bir gelir elde etmek ya da çalışmaya bütçe bulmak bile...
Çok zor olabiliyor genel olarak.
Biraz daha bu kültürün de gelişmesi gerekiyor diye düşünüyorum.
Evet yani o kültür peki nasıl oluyor?
Normalde bizim alanlarımızda hani tıptan bağımsız işte mühendislikte ve diğer alanlarda yurt dışına gitmiş hocalar.
Oradaki akademik kültürü eğer beğendilerse ve gerçekten...
hani böyle yaygın bir kültürse gelip Türkiye'de aynı araştırma ekibine uygulamaya çalışıyor.
Bu aslında yurt içine gidip sonra öğrendiklerini gelip aktarmayla olan bir şey.
Tıpta böyle bir imkan var mı?
Yani gidip geri dönüp sonrasında ben araştırma ekibimi böyle...
Dizayn edeceğim diyebiliyor mu hocalar yoksa buna imkan yok mu?
Tabii ki belli şartlar var.
Devlette çalıştığınız yeri kestiremiyorsunuz.
Üniversiteye girmek için kadrolar var.
Bu kadroların gerekliliklerini sağlamak gerekiyor.
Ama tabii bütçe konusu çok büyük bir problem Türkiye'de.
Gittiniz geldiniz bir çalışma yapacaksınız.
Üniversitenin bütçesinden çalışma yapacaksınız.
Ve her şey dolar, euro üzerinden çok pahalı şeyler.
Bir aşamada destekleyecek bir...
kaynak bulmak zor olabiliyor bazı şeyleri.
İmkanlar dahilinde yürüyor bazı şeyler.
Amerika'da sağlık sistemi tamamen özel bütçelere dayandığı için ve ilaç şirketleri çok desteklediği için istedikleri her türlü çalışmayı yapabiliyorlar orada.
Ama tabii Türkiye'de biraz daha zor oluyor bu süreçler.
Evet yani peki biraz da kişisel bir noktadan Bu akademik ve genel olarak pratikteki doktorluğu değerlendirecek olursak bugünkü Nazlı Hacetepe tıpa giren o genç öğrenciye ne tavsiye
vermek isterdi? Açıkçası ben birazcık tıp fakültesi yıllarımda bu kadar bilinçli değildim.
Buraların içlerini bilmiyordum.
Keşke biraz daha böyle bir mentor edinseymişim de bana hani izlemem gereken yollar konusunda daha yol gösterseymiş.
Bu gerçekten çok daha erken bir şeylere ulaşmamız.
hayatımda. Şu an mezun oluyorum.
Belli bir noktaya geldim ama tabii ki aklımda biraz daha yazı yazsaydım, biraz daha bilimsel çalışma yapsaydım gibi çok çok fazla şey var.
Çok daha yurt dışında erken başlıyorlar.
Tıp fakültesinde çok daha büyük çalışmalar yapıyor insanlar.
O noktaya gelmek biraz zor oluyor tabii bizde.
Ama dediğim gibi mesleğimi çok seviyorum.
Alanımı da çok seviyorum.
O açıdan bir pişmanlığım yok.
Hani dönüp konuşabilseydim kendimle de gene aynı mesleği seçmesini önerirdim.
Peki.
Yani birazcık artık kapanışa doğru toparlamak istiyorum.
Cerrahi düşünen ama böyle gözünün korktuğunu söyleyen birine ne söylemek istersiniz?
Çünkü ciddi bir alan.
Evet, öncelikle iyi düşünmesini söylerim.
Gerçekten severek girince çok tatmin eden.
Hem hastayla uğraşabileceğiniz, sosyal yönü güçlü, hem ameliyathanede hiç kimseyle muhatap olmadan işinizi yapabileceğiniz, isterseniz çok farklı alanlara yönelebileceğiniz.
yoğun bakım bakabileceğiniz, sadece poliklinikte hasta görerek ömrünüzü geçirebileceğiniz bir alan.
Dilerseniz de akademik olarak da gelişmeye çok açık.
Kalp cerrahisi daha 1950'lerden beri şu anki durumuna geldi.
Ondan önce kalp cerrahisi diye bir şey yoktu doğru düzgün ortalıkta.
O yüzden gelişmeye de çok çok açık bir alan.
Ama dediğim gibi çok fazla özveri gerektiriyor.
Kendinizden, hayatınızdan, ailenizden, zamanınızdan ödün vermeniz gerekiyor.
Ve sevmeden yapılabilecek bir şey değil.
Yani ben bile bu kadar sevdiğim halde işime oturup ya ben yanlış yolda mıyım?
Hani bırakıp başka bir şey mi yapsam?
Başka bir alana geçsem veya tıfı tamamen bırakıp başka bir meslek mi yapsam acaba diye bile düşündüğüm zamanlar oldu.
Sevmeyen birinin yapabileceğini hayal bile edemiyorum.
O yüzden hani istediklerine karar versinler.
Eğer seviyorlarsa bütün zorluklara rağmen onları tatmin edecektir.
Ama sevebilecekleri bir alan.
değilse hem doktorluk hem cerrahi yanına bile yaklaşmasınlar derim.
Evet. Peki bu yolculukta sizin için en önemli şey çalışkan olmanız mı yoksa bu alana olan merakınız mı ya da gerçekten çok seviyor olmanız mı?
Tam olarak sizi Bu noktaya getiren şey neydi?
Bugüne getiren şey neydi?
Çok çalışkan bir insan olduğumu düşünmüyorum o kadar.
Gerek gelikleri yapıyorum tamam biraz daha fazlasını yapıyorum ama çok çok çok çalışkan bir insan değilim.
Daha çok mesleğimi sevmem, severek yapmam, ilgi duymam bunlara, merak uyandırması bende.
Bu faktörler bu noktaya getirdi beni.
İnşallah daha iyi yerlere de getirir, daha büyük başarılar elde edebilirim.
Eminim ben öyle olacağına. Gerçekten çok etkileyici bir hikayeydi.
Teşekkür ederim paylaştığınız için.
Çünkü bugün burada böyle tek bir başarı hikayesi konuşmadık.
Gerçekten arkasındaki yoğun emeği ve o kariyer sürecini konuşmuş ve öğrenmiş olmak beni çok mutlu etti.
Bir yarışmada alınmış birinciliğin arkasında yıllar süren bir emek, çok güçlü, başarılı bir eğitim, disiplin, aynı zamanda ağır klinik bir tempo.
Bir de bunun üzerine akademik merak ve vazgeçmeden devam etme hali var.
Bugün burada olduğunuz ve bizimle bu yolculuğu paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
Hem mesleğin en yoğun alanlarından birinde çalışıyorsunuz hem de böyle uluslararası alanda çok güzel bir başarıyla bizi gururlandırdığınız için gerçekten çok mutluyum.
Umarım bundan sonraki yolculuğunuzda da her şey gönlünüzden geçtiğinden çok çok daha güzel olur.
Hem klinik hem akademik tarafta çok güzel başarılarınızı duymayı merakla bekliyoruz.
Çok teşekkür ederim. Ben de beni davet ettiğiniz için.
Çok güzel bir sohbetti.
Çok sağ olun. Ayrıca hikayemi dinlediğiniz için de çok teşekkür ediyorum.
Dediğim gibi bundan sonra daha büyük şeyler başarmak.
Anca bunu umut edebilirim hayatta.
Çok teşekkür ediyorum. Rica ederim.
Ben teşekkür ederim. Bugünkü sohbetimize dahil olan herkese Akademinin İçinden dinlediği için çok teşekkür ederim.
Eğer sen de akademide yolunu arıyorsan burada yalnız değilsin.
Yeni bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
