
Araştırma Görevliliğinden YLSY ile TU Delft'e: Akademik Cesaretin Ödülü'
25 Şubat 2026 · 1 sa 3 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
İlk kez konuklu bir bölümle karşınızdayım.
Bu bölümde şu sorunun peşine düşüyoruz: Akademiye giden yol gerçekten en baştan belli mi? Yoksa denemelerle, vazgeçişlerle ve yeniden karar vermelerle mi şekilleniyor?
Konuğum Burcu Aytekin Türkoğlu; lisans ve yüksek lisans eğitimini Türkiye’de tamamladıktan sonra araştırma görevlisiyken ve doktorasına devam ederken cesur bir kararla YLSY bursuna başvuruyor ve bugün TU Delft’te doktora çalışmalarını sürdürüyor.
Bu bölümde konuştuğumuz başlıklardan bazıları:
• İnşaat mühendisliği ve özel sektörle başlayan yolculuk
• İTÜ’de yüksek lisans ve akademi–özel sektör ikilemi
• Araştırma görevliliği sürecindeki belirsizlikler
• Japonya deneyimi
• YLSY süreci ve yurt dışı kararı
• TU Delft’e kabul ve proje mülakatı
• Doktorada motivasyon, disiplin ve akademik cesaret
• Uluslararası iş birlikleri ve kazanılan fon
• Doktora 3. yıldan geriye bakış
Bu bölüm; akademik kararların arkasındaki insani tarafı, belirsizlikleri ve emeği samimi bir hikâye üzerinden anlatıyor. Eğer sen de akademide kalıp kalmamaya karar vermeye çalışıyor, yurt dışı hayali kuruyor ya da doktoranın gerçekten nasıl bir süreç olduğunu merak ediyorsan, bu bölüm tam sana göre.
Keyifli dinlemeler 🌿
Instagram: akademininicinden
Email: akademininicinden@gmail.com
Transkript
Akademinin İçinden merhaba.
Burada CV'leri değil, akademik yolculukların gerçekten nasıl yaşandığını konuşuyoruz.
Akademide kalmayı seçenleri, bir noktada durup düşünenleri ve yolunu yeniden çizenleri.
Ben Sevda ve bu podcastte akademiye giden yolları, o yollardaki kırılma anlarını ve çoğu zaman ancak yolda öğrenilen deneyimleri paylaşıyoruz.
Akademinin İçinden merhaba.
Bugün podcast serimizin benim için çok heyecanlı olduğum bir serisine başlıyoruz.
İlk kez konuklu bir bölümle karşınızdayım.
Sizlere Delf Teknik Üniversitesi'nin podcast stüdyosundan sesleniyorum.
Bu bölümde şunu konuşmak istiyoruz.
Akademiye giden yol gerçekten en baştan belli mi?
Yoksa bu yol denemelerle, vazgeçmelerle, yön değiştirmelerle ve aslında yeniden karar vermelerle mi şekilleniyor?
İşte tam da bu yüzden bugün bu yolculuğu birebir yaşamış bir konuğum var.
Sevgili Burcu Aytekin Türkoğlu, lisans ve yüksek lisans eğitimini...
Türkiye'de tamamlamış. Şu anda Delf Teknik Üniversitesi'nde doktora çalışmalarına devam eden bir araştırmacı.
Burcu bugün burada Atatürk'ün önderliğinde Türkiye'de 1929 yılından beri verilen ve yurtdışı lisans istiyor eğitim için öğrencileri destekleyen bir devlet bursu aracılığıyla bulunuyor.
Burcu Akademinin İçinden'e hoş geldin.
Merhaba Sırda, hoş bulduk.
Bugün seninle Türkiye'de başlayan ve şu an burada devam eden akademik yolculuğunu konuşmak istiyorum.
Ama önce seni biraz daha yakından tanıyalım.
Bize biraz kendinden bahsetmek ister misin?
Tabii. Ben Burcu, Eskişehirliyim.
Üç yıl önce eşimle birlikte Hollanda'ya taşındık bu burs sayesinde.
Şu an burada yaşıyoruz. Peki şimdi biraz başa dönelim istiyorum aslında akademik yolculuğunun en başına.
Senin lisans eğitiminde direkt aslında Muğla'da inşaat mühendisi bölümünü kazanmanla başlıyor akademik yolculuğun.
Peki bu başlangıç senin için nasıldı?
Bu bölümü seçerken aklındaki beklentiler nelerdi?
Ve aslında karşılık buldu mu?
Bunu merak ediyorum. Aslında üniversiteye giriş sınavında ben hiç inşaat mühendisliğini düşünmemiştim.
Bu ayrıntıyı atladım belki söylemeye.
Ben inşaat mühendisiyim. Lise sonrasında üniversite sınavına hazırlanırken ben hep tıp istiyordum.
Sonra bilmiyorum belki çalışmam yeterli olmadı.
Tıpı kazanacak puanı elde edemedim.
Sonrasında din kültürü hocam o zaman inşaat sektörü çok böyle iyi ilerliyordu.
İnşaat mühendisleri iyi paralar kazanıyorlardı ya da işte iyi gelişiyorlardı kariyerlerinde.
O bana inşaat mühendisliğini önermişti.
Sonra ben de biraz araştırdım.
Mantıklı geldi ve inşaat mühendisliğini yazdım.
Daha sonra tercih yaptığımda Muğla'yı kazandım.
Peki daha sonra lisansın birinci senesinde sen çok yüksek ortalamayla aslında birincilikle yatay geçiş yapmaya çalışıyorsun.
Yani aslında yatay geçiş yapmak için mi çok çalışıyorsun yoksa o sene puanların çok iyi olduğu için ben aslında yatay geçiş yapmak için üniversite araştırayım gibi bir yön değiştirmeye mi gidiyor?
Yani nasıl şekillendi senin sonraki Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi'ne geçiş yaşaman aslında?
Liseyi bitirdikten sonra böyle aileden uzak yeni bir yerde yaşama fikri yeni ergen biri için çok böyle cazip geliyor bence.
Evet. Ben de o fikirle tabii ki Osman Gazi'yi kazanabilir miydim?
Kazanırdım herhalde bilmiyorum hatırlamıyorum.
O Mula Sıtkı Koçman'ı daha Osman Gazi'nin üstüne yazmıştım.
Orası geldi. İki yıl orada okudum.
Bir yıl hazırlık okudum. Bir yıl da bölümde okudum.
Ama bir şeyler eksikti benim hayatımda.
Orada mutlu değildim. Ailemi çok özlüyordum.
Biz beş kardeşiz. Ailemle birlikte vakit geçirirken, işte ablalarımla, kardeşimle, erkek kardeşimle vakit geçirirken daha böyle, daha mutlu gibi hissediyordum.
Bir podcast dinlemiştim.
Orada yerleşememekten bahsediyordu.
Ben Muğla'ya yerleşemedim.
Orada kendimi oraya ait hissetmedim.
Aslında aileden uzaklaşma fikri, özgürlük fikri bana göre değildi.
Evet ailemin yanında da özgürdüm.
Bilmiyorum ergenliğin verdiği o özgüvenden dolayı galiba Muğla'ya tercih etmiştim.
Sonrasında notlarımın da yüksek olması benim yatağa geçiş yapmama olanak sağladı ve yapabildim.
Sonra da ailemin yanında Eskişehir'de okumaya devam ettim.
Peki o dönemde aslında bence bizim için önemli olan yani daha doğrusu akademide devam etmek isteyen herkesin bir noktada özel sektörü değerlendirebildiği bir kısa bir...
İş süreci oluyor, staj dönemi oluyor.
Sen lisans sırasında aynı zamanda iki farklı yerde de staj yaptın Eskişehir Osman Gazi'de okurken.
Bu staj deneyiminin sana nasıl bir katkısı oldu?
Yani sen o dönem gerçekten özel sektöre dair bir bakış açısı kazanabildin mi?
Ya da işte o gerçekten seni yönlendiren, akademiye iten bir deneyim miydi?
İnşaat mühendisliğinde stajlarımızı iki kere yapıyorduk biz stajlara.
Bir tanesini ikinci sınıfın sonunda, bir tanesini de üçüncü sınıfta yapıyorduk.
İkinci sınıfta yaptığım stajlarımdan bir tanesini ben İstanbul'da çok iyi bir firmada yapmıştım.
Orada çalıştığım inşaat mühendisi o kadar işini seven biriydi ki beni şantiyede çalışabileceğine, bir kadının şantiyede işi kolaylıkla yürütebileceğine.
Çünkü şantiyeler erkek egemen bir iş alanlarıdır.
Ve biz de derslerde de gördüğümüz gibi sanki kadınlara yönelik değil, kadınlar oralarda çalışamazmış gibi hissetmiştim.
Ama stajda gördüğüm şey öyle değildi.
Çok saygılı insanlar vardı.
Şantiyelerde bence en kötü şeylerden bir tanesi çok fazla argo söz duymak.
Bu beni çok rahatsız eder. Kendim de kullanmıyorum zaten.
Kullanabilirsin evet ama toplum içinde kullanması beni rahatsız ediyor.
Çalıştığım ortamda da bunu duymak beni rahatsız eder diye düşünmüştüm.
Ama o şantiyede böyle şeyler yoktu.
Çok böyle pozitif insanlar vardı.
Herkes birbirine yardım ediyordu.
Ben de şey diye düşündüm. Ben de yapabilirim şantiyede.
Demek ki böyle şantiyeler de var.
Ve beni pozitif etkilemişti.
Sonra... Üçüncü sınıfta bütün derslerimi üstten alıp dördüncü sınıfa çok az bir dersim kalmıştı.
Bu bana hem okuyup hem de çalışma imkanı sundu.
Eskişehir'de başka bir firma buldum ve o firmada belirli günlerde gidip çalışmaya başladım.
Ama bu tam tersiydi yaşadığım şeyin.
İstanbul'da yaşadığım şeyin tam tersiydi.
Aslında özel sektörün iki farklı bakış açısını görmüş oldun.
İki farklı çalışma ortamını deneyimleme fırsatın oldu sanırım o dönemde.
Evet kesinlikle öyle. Çünkü ben Osman Gazi'deyken de notlarım çok yüksekti.
Ve benim ilişkilerimin iyi olduğu bir hocam bana işte ders notlarım çok yüksek olduğu için Burcu Akademi'yi düşünmelisin işte sen şu alanda yönelmelisin.
Notların çok yüksek heba etme yüksek lisans yap gibi şeyler söylerdi.
Hayır ben şantiyede çalışacağım diye ona karşı çıkardım.
Yani hiç akademiye pozitif yönde bakmıyordum 3.
sınıftayken. Hatta 4. sınıftayken.
Derslerimi yüksek tutmamın nedeni de ailemin yanındayım.
Hiçbir sorumluluğum yok eve dair.
Ailenden ayrı bir şehirde yaşarken bütün sorumlulukları, sahip olman gereken sorumlulukları sen yapıyorsun.
Evi geçindirmek olsun, kendi ihtiyaçlarını gidermek olsun.
Bunların hepsini... Sen yapıyorsun ama ailemin yanında olduğum için bunların hiçbirini düşünmem gerek yoktu.
Tek yapmam gereken derslerim ve sosyal ortamımdı.
Çok iyi de bir arkadaş çevrem vardı.
Bunlar bana pozitif yönde etkiledi ve notlarım çok yüksekti.
Ama ben akademiyi düşünmüyordum.
Evet aslında bu başlangıçta hani gerçekten akademiye giren herkesin en başından işte tek bir hedefinin olup da tek bir yol yürüdüğüne dair bir izlenim var aslında dışarıdan bakınca.
Ama öyle de olmuyor. Aslında sen bunun bir örneğisin ve özel sektördeki deneyiminden sonra aslında sen akademiye geçişi düşünmeye başlıyorsun.
O kısımdan biraz bahsetmek ister misin?
Yani sen dördüncü sınıfta o çalıştığın süreçte mi karar verdin?
Akademiyi de düşünebilirim, değerlendirebilirim diye.
Türkiye'de mühendisler için özellikle bu ama şu an Türkiye'de birçok bölüm içinde geçerli tabii ki.
Yüksek lisans yaparsan maaşın yükselir gibi bir algı var.
O yüzden birçok öğrenci de yüksek lisansa da yönelmeye çalışıyor lisanstan sonra.
Yani seni iten şey hala akademi değildi yüksek lisans yapman için ve sadece işte özel sektörde kıdem arttırmak için de ya da maaş arttırmak için miydi?
Yoksa gerçekten sen o aday mühendislik döneminde 4.
sınıftaki deneyiminden sonra mı buna karar verdin?
Aslında hala o eski şeyde...
firmada çalışırken hala karar verememiştim.
Sektörde mi çalışmalıyım yoksa akademiye mi yönelmeliyim diye.
Bir boşluğa düştüm açıkçası üniversiteyi bitirdikten sonra.
Ama bunun yanında da ben İTÜ'de hayatımın bir evresinde İTÜ'de bulunmayı çok istiyordum.
İTÜ inşaat mühendisliğinde ya da işte mühendislik alanında en iyi teknik üniversitelerinden bir tanesi.
Dedim yüksek lisans yapabilirim.
Sonra o yüksek lisansı yapabilmek için şartları araştırdım.
Dil ve ales bunları sağladım dördüncü sınıfta.
Ve dördüncü sınıf bittikten sonra da İTÜ'ye yüksek lisansı başvurdum ve kabul aldım.
Onun başvuru sürecinde peki herhangi bir mülakat oluyor muydu?
Ben bilmiyorum açıkçası.
Benim okuduğum dönemde Eskişehir Teknik Üniversitesi'nde yüksek lisans mülakatta değildi.
Ben sadece puanlarımla başvurmuştum.
Seninki nasıldı peki? Evet işte...
Ales ve dil puanıyla birlikte başvuruyorsun.
Belirli bir limit puanın üstüne geçenler mülakata çağrılıyor.
Mülakat yapılıyor, sözlü bir mülakat.
Mülakattan sonra da kabul edilip edilmediğiniz açıklanıyor.
Ben de o zaman geoteknikte başlamıştım.
Geoteknik mühendisliği, inşaat mühendisliğinin altında bir alt dal.
Sonra kabul edildim.
Kabul edildikten sonra da İstanbul'a yerleştim.
İstanbul'da... Yüksek lisansıma başladım.
Peki İTÜ'ye başladığında seni çok şaşırtan bir durum var mıydı?
Yani çok şaşırtan demeyeyim ama hani aslında sen bir dönem Muğla'da okuyorsun.
Sonra Eskişehir'e geçiyorsun ve Eskişehir'de aynı zamanda lisans okuyorsun.
Ve aslında o senin üçüncü üniversiten.
Akademik kültür açısından bir farklılık var mıydı üniversiteler arasında?
Ya da sen farklılık sevdin mi?
Ya da bu aslında üniversite odak noktası değil de sadece öğrencinin kendi çalışma motivasyonuyla alakalı bir şey mi?
Ya da ikisi birden mi?
Ne düşünüyorsun bu konuda? Evet İTÜ çok gerçekten önemli bir üniversite Türkiye'de.
Ama bu konuda İTÜ'de okuduktan sonra ya da İTÜ'de yüksek lisans yapıyorken o farklılığı sezdin mi?
Bunu merak ediyorum aslında. Mola'da okurken Mola'nın olanaklarını çok fazla değerlendiremedim.
Çünkü ben ilk yılda çok böyle genel dersleri alıyoruz.
Fizik gibi, matematik gibi. O yüzden onun mühendisliğini değerlendiremem.
Ama Osman Gazi'ye geçtiğimde, evet Osman Gazi de iyi bir üniversite.
Mühendislik açısından iyi bir üniversite.
Ama bizim laboratuvarlarımız İTÜ'ye kıyasla çok daha fazla ekipmanı olan laboratuvarlar değildi.
Ya da deneyleri yaparken bir gruplara ayrılmamız gerekiyorsa 50 kişilik sınıfta iki gruba ayrılıyorduk mesela.
Ama ikiye geçtiğimde belki bu bana yüksek lisans öğrencisi olmanın getirdiği bir pozitiflikten dolayı deneyleri daha bireysel, daha küçük gruplarla yapıp daha böyle nasıl diyeyim öğrenebiliyordun, sen böyle yönlendiriyordun,
deneyleri kendin yapıyordun, nasıl yapılacağını standartları okuyup anlaman gerekiyordu.
Diğer türlü teknisyenler sana yardım ediyor, sen teknisyenlerin yaptığı deneyleri gözlemliyordun Osman Gazi Üniversitesi'nde.
Ama belki bu ben yüksek lisans yaptığım için bana sunulan bir ayrıcalıktır.
Belki de evet yüksek öğrenim.
bu konuda öğrencileri daha bireysel bırakmaya odaklandıkları için de olabilir.
Belki de ama evet laboratuvarları bizim Osman Gazi'de sahip olduğumuz ekipmanlardan çok daha fazlası vardı.
Peki bir de aynı dönem yüksek lisansı yaparken sen özel sektörde de çok kısa bir deniyorsun şansını.
Hala akademide devam edip etmek istemedin.
Kafanda şekillenmemiş.
O dönemden biraz bahsedebilir misin bize?
Yeni mezun olmuştum o zaman işte İTÜ'de yüksek lisansa kabul aldıktan sonra.
Bu arada da para kazanmak istiyorum ya ailemden o parasal bağımlılığımı ailemle koparmak istiyorum.
Bu yüzden de iş başvuruları yaptım.
İş başvuruları yaptıktan sonra da o dönem kendi oturduğum konuma yakın bir konumda ve maaş beklentimi karşılayan bir işte çalışmaya başladım.
Ve çok da kısa ve hızlı oldu benim bu işi başvurup kabul almam.
Burada çalışmaya başladıktan sonra belirli günler İTÜ'de yüksek lisans yapmama da izin vermişti firma.
Çünkü böyle şeylerde eğer çalışmama izin vermediğinde ya da işte yüksek lisans yapmama izin vermediğinde derslere katılım zorunlu olduğu için çalışamayacaktım ya da İTÜ'deki yüksek lisanstan vazgeçmem gerekiyordu.
Neyse derslere katılmama kabul edilince ben hem çalışıp haftanın iki günü de yüksek lisans derslerine katılıyordum.
İki ay sonra fark ettim ki benim istediğim şey sektörde çalışmak değil.
Ben şantiyede de çalışmak istemiyorum ya da bir mimarlık ofisinde de çalışmak istemiyorum.
Çünkü benim beklentimi karşılamıyor.
Ben araştırma yapmayı seviyorum.
Bir konu bulup o konunun üstüne ilerleyip o konudaki eksiklikleri bulup onun üstünde bir şeyler yapıp o konuyu çözümlendirmeyi seviyorum.
Ama tabii ki belki bu benim çalıştığım firmayla alakalıdır.
Her gün aynı şeyleri yapmak ya da aynı şeye benzer şeyleri yapmak beni tatmin etmedi.
İki ay sonra. Tabii ki iki ayda belki karar verilmez buna.
Ama benim beklentimi karşılamadığı için ve ailemin de desteği olduğu için ben sadece yüksek lisansa ve yüksek lisanstan sonra da işte bir araştırma görevliliği için başvurmaya karar verdim.
Bir de akademiyi denemek istedim aslında.
Aslında bu senin o dönemki kısa süreli deneyimin akademide kalmak istiyorum fikrini ortaya çıkarıyor.
Öyle değil mi? Yani sen akademinin sana daha çok hitap ettiğinde o zamanlar fark etmeye başlıyorsun.
Birazcık da tabii yüksek öğrenimin vermiş olduğu daha çok araştırmaya olanak tanıyan bir ortam var aslında yüksek lisansta.
O yüzden de bu yüksek öğrenimdeki derinlemesine araştırma aslında senin bir noktada araştırmaya olan ilgini öne mi çıkardı?
Hani bu iki aylık süreç ve aynı zamanda yüksek öğrenimin sana vermiş olduğu derin araştırma isteği birbirini kıyaslamaya itmiş gibi anlıyorum ben.
Öyle mi oldu? Evet öyle oldu.
Çünkü normalde bölüm derslerini okurken birbirinden bağımsız bir sürü alandan dersler alıyoruz.
İşte hidrolojiden malzemeye, geotekniğe bir sürü dersimiz vardı.
Tabii ki ben bunların hepsine ilgili değildim.
İTÜ'de yüksek lisans yaparken de ilgili olduğumu düşündüm.
alanda yüksek lisansa başlamıştım.
Ve sadece o alanla ilgili dersler görmek, deneyler yapmak beni cezbetti ve daha çok bilgi, daha çok şey öğrenmek, kendimi daha çok geliştirmek istedim.
O yüzden evet haklısın. Akademi benim için o noktada daha cazip geldi.
Peki hemen sonrasında aslında sen o işten ayrılıyorsun ve akademik ilanlara da bakmaya başlıyorsun sanki öyle değil mi?
Yani o süreç nasıl ilerledi senin için?
Akademik ilanlara başvurma ve araştırma görevlisi olma isteği ne zaman başladı?
Hemen arkasından mıydı?
Sonra Biraz önce bahsetmiştim.
Osman Gazi'de beni yönlendiren hocamla tekrar konuştum.
Çünkü o benim aslında okurken akademiye daha ilgili olabileceğimi düşünmüştü.
Onunla konuştuktan sonra ilanlara başvurmaya başladım.
İşte nasıl bir yol izlemem gerektiğini biraz tartıştık onunla.
Tekrar akademik ilanlara baktım.
Belki 10, belki 15 tane araştırma görevliliği sınavlarına katıldı, mülakatlarına katıldı.
Yazılı sınavlar mıydı? Hem yazılı hem de sözlü mülakatlardı.
Öyle mi? Ben bilmiyorum sözlü mülakat olduğunu aslında.
Ben hepsinde yazılı mülakatları denemiştim.
Benim girdiğim bazı sınavlarda yazılı mülakatın arkasından belki de tanıyabilmek için gelecek adayı tanıyabilmek.
Çünkü artık belirli bir noktadan sonra o kişilerle çalışmaya başlayacaksın.
Onlar da tanımak için sözlü mülakat yapıyorlardı yani.
Aslında bu süreç de gerçekten çok bilinmeyen ve böyle gerçekten akademiyi düşünen öğrenciler için başlangıçta nasıl ilerlediğini keşfetmesi zor bir süreç.
Çünkü kadro sayılarının sınırlı olması, ilanların belli bir takviminin olması ve sürekli bir belirsizlik halinde söz konusu.
Yani ne zaman sizin alanınızdan, hangi üniversiteden ilan çıkacağını bilmiyorsunuz.
O yüzden de biraz o belirsizlik sana nasıl hissettirdi onu öğrenmek istiyorum.
Çünkü genelde insanlar o dönemde çok fazla deniyorlar, çok fazla sınava.
giriyorlar. Tıpkı senin de olduğu, benim de olduğu gibi.
Aynı zamanda o belirsizlikle birlikte tabii ki yüksek lisans yapıyor insanlar ya da doktora yapıyorlar ve o sırada maaş almıyorlar.
Çok büyük çoğunluğumuz maaş almadan bunu deniyoruz.
Gerçekten zor bir süreç.
O yüzden o dönemki motivasyonun nasıldı, neydi?
Bunu da merak ediyorum aslında.
Evet, çok haklısın. Çünkü mülakatlara giderken hepsi İstanbul'da olmuyor sonuçta.
Başka şehirlere gitmen gerekiyor.
Yakın ya da uzak. Ve gidip sınava giriyorsun, sözlü mülakata giriyorsun, insanlarla tanışıyorsun.
Sonra kazanamadığında bir hayal kırıklığı oluyor.
Böyle çok büyük bir etki bırakıyordu bende.
Sınava girdim. Ertesi gün ya da işte ertesi hafta açıklandı.
O hafta benim için yoktu.
Kendimi çok kötü hissediyordum.
Bu başarısızlık hissi belki de.
Ya da benden önceki adayların daha iyi olmasını...
sindirememe bilmiyorum ya da işte gerçekten çalışmak artık çalışmaya bir noktada başlama isteği.
Kendimi gerçekten çok kötü hissediyordum.
En az 3-4 gün kendimi böyle yetersiz hissediyordum.
Evet ben de aynı duyguları hatırlıyorum.
Aslında bende şey de oluyordu.
Mutlaka sende de olmuştur ve birçok dinleyen de aslında bunu deneyen insanlar da aynı şeyi hissediyordur.
Bir yerde kadro açıldığında o üniversitenin bulunduğu şehirde hayat kursam nasıl olur?
Buradan itibaren ben düşünmeye başlayadım aslında.
Yani ben işte örnek veriyorum.
Bursa'da da, Gebze'de de, Eskişehir'de de, Ankara'da da çok denemiştim şansıma.
İşte Bursa'da araştırma görevlisi olursam hayatım nasıl ilerler?
Nereden ev bulurum? Yani bunlara kadar bakıyordum o süreçte.
Mülakata hazırlanma sürecimde.
Bir de aynı zamanda o mülakatın açıldığı ana bilim dalında hangi hocalar var?
Ne tür çalışmalar yapıyorlar?
Nasıl projeler ilerliyor? Bunlara bakıp kendi akademik kariyerimle ilgili bir plan da kurmaya çalışıyordum.
Yani gerçekten hayal de kuruyorsun o süreçte.
Ve kısa süreli hayaller oluyor bu.
Çünkü sen işte 15 gün süren varsa yazılım mülakata hazırlanmak için 15 gün hayal kuruyorsun.
Bir haftada üstünde sonuçların açıklanma süreci.
3 hafta boyunca bu hayalleyi Yaşıyorsun sonra bir anda hezeyan oluyor tabii ki.
Yani sonrasında gerçekten o kadar çalışmış, o kadar emek vermiş olmanın sonucunda işte yani o da çok normal tabii ki.
10 kişi arasından seçilmeye çalışıyorsun ve zor sınavlar bunlar.
Ben de aynı yetersizliği ve aynı kapanmayı yani 3-4 gün ben de evde kendi kendime kapanıyordum.
Yaşıyordum bunu. Beni motive eden şey mesela her seferinde bak bu sefer işte şunu şunu yaptım bu sınavda ve çok az kalmıştı.
Aslında gerçekten kazanabileceğin puana yaklaşmıştın.
Olacak. Bir sonrakinde bir daha dene.
Bir sonrakinde bir daha dene diye kendimi hep motive etmeye çalışıyordum.
Ama gerçekten zor bir motivasyondu.
Çünkü çalıştığın konular da çok ağır konular ve iki hafta içerisinde o sınavlara hazırlanıyorsun.
Benim için zordu. Ben de aynı şeyleri hissettim yani.
Beni bir de motive eden, niçin yapamadığımı anladığım işte o kapanma evresinden sonra niçin yapamadığımı...
analiz ettiğim bir süreç oluyordu.
Nerede eksik yaptım? Sınavdan çıktıktan sonra fark ediyorsun ki işte sorulardan bir tanesine hiç bakmamışsın.
Hiç aklına bile gelmemiş. Ben bir sonraki aşamada o soruların işte analizini yapıp o sorulara bir çözüm bulmaya çalışıyorum.
Baktım ki artık sorulara bile cevap veriyorum ya da işte ilk onluk kişilerin arasına giremiyorum.
YDSM'i yükseltmeye çalıştım.
ALES puanımı yükselttim.
Bu sefer de ilk ona girip tekrar yine sınavlardan İşte mülakattan geçsen bile sözlü mülakattan elendiğin oluyordu ya da işte yedekte kalıyorsun en can acısı tarafı da yedekte kalıp
acaba kayıt yaptıracak mı yaptırmayacak mı yaptırmazsa bana sıra gelir miyi beklemek.
Evet o da gerçekten çok yani zor bir süreç ya her açıdan zor bir süreç yani duygusal gerçekten akademinin o açıdan da.
Ciddi bir zorluğu var diğer mesleklere kıyasla.
Çünkü sizi her türlü maddi manevi etkileyen bir süreç aslında.
Gerçekten öyle. Ama tabii ki karşılığı da oluyor.
Sen tabii o süreçteki denemelerinin ardından sonrasında Bursa Uludağ Üniversitesi'ni kazanıyorsun.
Kadronu kazanıyorsun değil mi?
O süreçten de bahsetmek ister misin biraz?
Ben İTÜ'de yüksek lisans yaparken son senemdi galiba yüksek lisansımın üçüncü senesiydi.
O yüksek lisansı yaparken hala başvurmaya devam ediyorum.
Çünkü sen de biliyorsun açılan kadrolar genellikle yüksek lisans yapıyor olmak için açılıyor.
Evet. Ama doktoraya geçtiğinde doktora için açılan kadrolar çok az ve genellikle daha böyle konu bazlı açılıyordu.
Alan bazlıdan ziyade.
Yani şu an onu hatırlıyorum çünkü en az 4 yıl önce falan başvurmuştum.
4 ya da 5 yıl önce başvurmayı bıraktım.
Uludağ'da bir kadro açıldı.
Bursa hem benim aileme yakın, ailem benim Eskişehir'de oturuyor.
Hem de İstanbul'a yakın İTÜ'deki yüksek lisans.
Sansıma da devam edebilirim düşüncesiyle başvurdum.
Sonra orada mülakata girdim.
Mülakatta o kadar duygusal hissetmiştim ki.
Sanki bir şeyler bana doğru geliyordu.
Böyle hissedersin ya. Sanki kazanacağım gibi.
Ya da kendimini kandırma Burcu.
Sen olması gerektiği gibi ilerle.
Olursa olur olmazsa çok da kendini olumsuz etkileme gibi.
Böyle içimde sürekli kendimle çelişen duygular hissediyordum.
Mülakata girdim. Mülakat bitti.
Oldu sanki gibi hissettim ya.
O zaman ben pozitif bir şey hissettim.
Bilmiyorum. Sonra bittikten sonra bir hafta ya da iki hafta sonra açıklandı.
O kadar mutlu oldum ki anlatamam sana.
Ben mülakata giderken Uludağ Üniversitesi'ne başvurdum.
Başvuru belgelerimi hazırlarken ya da işte mülakata giderken aileme hiçbir şey söylememiştim.
Ailem benim oraya başvuru yaptığımı bilmiyordu.
Çünkü onlar da ben sınavlar işte hazırlanıyorum, belgelerimi yolluyorum, mülakata gidiyorum, geliyorum.
Sonuçlar açıklandığında onlar da benimle üzülmesi beni çok daha kötü etkiliyordu.
Çünkü onları da olumsuz etkiliyordu sonuçlar.
Evet ben üzülüyorum ama bu sonuç değil.
Yani bu son değil. Hala devam ediyor.
Hala üniversitelerde kadrolar açılıyor.
Hala devam edebilirim bunlara başvurmaya.
Ama ailemin de üzüldüğünü görmek beni çok olumsuz etkilemişti.
Dedim ki bu sefer bir şey yapayım, bir farklılık olsun ve aileme söylemeyeyim.
Aileme söylemediğim ilk sınavda Uludağ Üniversitesi'ne başvurdum, bir lakata gittim ve kazanmıştım.
O kadar çok... Sevindim ki anlatamam sana.
Annemlere haber verdiğimde onlar da çok şaşkındı.
Sen buraya başvurmadın ki nasıl kazandın falan oldu.
Gerçekten onların da böyle sürekli hayal kırıklığı, umutsuzluk vesaire birlikte yaşadığın için aslında onlar için de baya güzel bir mutluluk olmuştur.
Evet bir totem yapmıştım.
Kabul oldu. Evet bir de sen emek veriyorsun ama onlar da seninle yıllarca emek veriyorlar.
Emeklerin karşılığını almış olmanın heyecanı, mutluluğu çok ayrı bir şey.
Ben de o kazandığım zamanları hiç unutamıyorum.
Yani gerçekten hayatımdaki...
Ki en mutlu olduğum zamanlardan biriydi.
Bence güzel bir başlangıç.
Bir yandan da şeyden de bahsetmek istiyorum.
Sen yüksek lisansını tabii ki İTÜ'de yaparken farklı bir alanda yaptın.
Ve sonrasında Bursa'da araştırma görevliliğini kazandıktan sonra yapacağın yüksek lisansı aslında farklı bir.
Yani yüksek lisansını tamamlaman gereken noktada farklı bir ana bilim dalı olduğu için aslında alanını değiştirmek zorunda kaldın değil mi?
O da şöyle oldu. Bu kadrolara başvururken bazı kadrolar inşaat mühendisliği alanında açılıyor.
Çok genel. İnşaat mühendisliği alanında yüksek lisans yapıyor olmak ve bunda işte geoteknikten de yüksek lisans yapsan, malzemeden de yüksek lisans yapsan oraya bir şekilde ilk ona girdiğinde mülakata girme hakkı
kazanıyorsun. Bazıları da alan bazlı açılıyor işte malzeme alanında yüksek lisans yapıyor olmak.
Uludağ Üniversitesi'nde açılan kadro öncelikle alanlı bir kadroydu ama inşaat mühendisliği genelinde açılmıştı.
Ben daha tamam o zaman başvurayım.
Nasıl olsa benim yüksek lisansımı bitiriyorum zaten İTÜ'de.
Üçüncü yılımdayım izin verirler.
Ve yüksek lisansımı bitirdikten sonra o şekilde devam ederim diye düşünmüştüm.
Ama kazandıktan sonra fark ettim ki öncelikli alan olduğu için açılan alanda yüksek lisans yapmam gerekiyor.
Evet o dönem bir öncelikli alan konusu söz konusuydu aslında.
Yani o alanla ilgili alınan doktor öğrencileri de vardı.
Evet o alanla ilgili açılan kadroda kesinlikle o alanla ilgili çalışmak gerekiyormuş.
Ben bunu bilmiyordum. Araştırma görevliliğimi işte geoteknikte devam etmek mi yoksa malzemeye geçmem gerekiyordu.
Malzeme alanında yüksek lisansa yapıp o alanda doktoramı devam etmem gerekiyordu.
Sonra düşündüm aslında zeminde bir malzeme alanı.
Belki o zaman bunu hissettim.
Yani bunu kendine bir neden bulursun ya ben de kendime zeminde bir malzeme alanı.
O yüzden bu şekilde böyle devam edebiliriz diye düşündüm.
Peki o dönemde yüksek lisansını farklı bir alana geçirmiş olmak sana...
Hayal kırıklığı hissi verdim çünkü aslında uzunca bir süre gerçekten işte maaş almadan herhangi bir şekilde bir karşılığı olmadan yüksek lisans yaptığın bir konu var ve o konu üzerinden devam
edemiyorsun. Yani o alan değişikliği bütün emeklerin boşa gittiği hissini yarattı mı sende bir önceki yüksek lisans konunun için?
Şöyle İTÜ'de yüksek lisans yaparken ben bir dönemde Japonya'ya gitmiştim.
Orada da... Yine işte deprem çalışıyordum.
Depremlerin zemini etkisini çalışıyordum.
Japonya'da bunlardan bunları çalışabileceğim, bu alanda kendimi geliştirebileceğim en iyi ülkelerden bir tanesi.
İTÜ ile Japonya arasındaki bir ikili işbirliği buna olanak sağlamıştı ve ben oraya gidip bir dönem çalışma fırsatı buldum.
Bunları yapıp 3 yıl o yüksek lisans tezi üzerinde çalışmak neredeyse tezimi yazıyordum artık bitirmek üzereydim yani.
Böyle olunca da Uludağ Üniversitesi'ne gelip araştırma görevlisi olayım.
Aa hayır. Bitiremezsin tezini.
Bu alanda yüksek lisans yapmış olamazsın.
Malzeme çalışman gerekiyor deyince tabii ki hayal kırıklığına uğradım.
Bir de benim için bambaşka bir konu.
Ben 3 yıl bambaşka bir konuda çalışmışım.
İnşaat mühendisliğinde tabii ki malzeme dersleri aldık.
Ama onları 3 yıldır kullanmıyorum ben.
Evet yeni baştan bir uzmanlık alanı istiyorlar aslında senden ve üzerine tekrardan emek vermen gerekiyor.
Sıfırdan başlaman gerekiyor.
Ve bir yandan da üstüne çok emek verdiğin ve işte gerçekten o kısımdan da bahsetmek istiyorum aslında.
Japonya'ya gidip üzerine güzel çalışmalar yaptığın, insanlarla iş birliği halinde olduğun bir kısım da var.
O dönem peki seni ne motive etti?
Yani Uludağ'da araştırma görevlisi olmak ve hani yeni bir...
Akademik ortama başlıyor olmak motive edici olduğu için mi acaba sen o alanda devam etmeyi göze aldın?
Yoksa o alan zaten senin için ilgi çekiciydi, devam etmek istedi mi?
Çünkü gerçekten bir hayal kırıklığı da olmuş aslında.
Aslında bir dönem kendime izin verdim.
Hem Uludağ'da araştırma görevliliğini yaptım bir ya da iki ay boyunca.
Sonra etüdedeki yüksek lisansıma devam ettim.
Çünkü deneylerim bitmişti artık yazma aşamasındaydım.
Sonra düşündüm ben...
Ne yapmak istiyorum? Ben malzemeye geçersem devam edebilir miyim?
İlgimi çekiyor mu diye. O arada da asista ettiğim dersler vardı malzeme ile ilgili.
Beni ilgimi çekti.
Devam edebilirim diye düşündüm.
Ve devam ettim.
Ayrıca Bursa'da yaşamak.
Bursa'ya hiç gitmemiştim daha önce.
Ben sadece mülakat için gitmiştim.
Bursa'da yaşamak da güzeldi benim için.
Aileme de yakındı. İstediğim zaman ailemle de vakit geçirebiliyordum.
Onlar da Bursa'ya geliyorlardı.
Daha sonra yapabileceğimi düşündüm.
Peki o yüksek lisans sürecindeki yurtdışı deneyiminden bahsetmek istersen.
Yani Japonya kulağı çok ilginç geliyor aslında bilmiyorum.
Benim çok fazla öyle tanıdığım akademisyen yok.
Japonya'da herhangi bir araştırmada bulunmuş ya da araştırma ekibine dahil olmuş.
Japonya'ya gittiğinde seni en çok şaşırtan şey neydi?
O akademik kültür farklı mı?
Nasıl? Gerçekten merak ediyorum.
Buna diyebileceğim tek şey çok çalışkan olmaları.
Aşırı çalışkan olmaları.
Ya bir çalışma saati, mesai saati kavramının olmaması.
Benim çalıştığım profesör sabah yedide de gitsem oradaydı.
Hiç yediden önce gitmedim.
Ama akşam çıkarken de oradaydı.
Yediydi mesela bazen. Onun ne zaman çıkacağını öğrenmek için.
Yedide çıkmıştım. Yedide de oradaydı.
Ne zaman evine gittiğini bilmiyorum.
Çok sıkı bir disiplindeler herhalde değil mi?
Evet öyle. Hem çok sıkı bir disiplindeler hem de çok da yardımseverler de aslında.
Ben oraya bir proje için gittiğim için bana bir şeyler öğretmek istiyorlar.
Ama öğretirken de benim o öğretilen şeyi öğrendiğimden emin olup onların da en az vaktini almamı istiyorlar.
Nasıl söyleyeyim? En az vakti harcayıp.
Öğrendiğim deneyim emin olmalarını istiyorlar.
Aslında maksimum verimi almaya çalışıyorlar anladığım kadarıyla.
Yani o harcadığı vakit boşa gitsin istemiyor.
Senin de çok iyi bir şekilde öğrenmiş olman onun harcadığı vaktinin ne kadar kıymetli olduğunu gösteriyor aslında.
Anlamlandırmak istiyor o vakti de.
Çok güzel. Peki o Japonya deneyimi sana başka bir pencere açtı mı?
Yani sonuçta her şey Türkiye'den ya da Türkiye'deki akademiden ibaret değilmiş.
Benim aslında yurt dışında da böyle yönelebileceğim farklı akademik çevreler varmış hissi.
Doğurdu mu? Aslında bunu merak ediyorum.
Yani farklı bir perspektif sağladı mı sana?
Aslında Japonya'ya giderken ben yurt dışında yapabilir miyimi bilmiyordum.
Oraya gittiğimde fark ettim ki Japonya çok uzak bir ülke.
Ailene istediğin zaman erişememe fikri beni çok rahatsız etmişti.
Eğer isteseydim Japonya'da o hocayla birlikte yüksek lisansımı bitirebilirdim.
Ama ailemden o kadar uzakta olmak bana biraz beni korkuttu açıkçası.
O yüzden geri döndüm. Sonra da tabii ki yurt dışında yüksek lisansımın bir aşamasında ya da doktoramın bir aşamasında yurt dışına çıkmayı hep düşündüm.
Ama bana hep uzak geldi.
Sanki yapamazmışım gibi hissediyordum.
Yani şu an mesela geriye dönüp baktığımızda sen yurt dışı deneyimini bir noktada fark ettikten sonra başka bir yerde de deneyebilirim hissini yaşamaya başladın.
Evet. Hatta ITİ'de yüksek lisans yaparken işte bu akademik araştırma görevliliği için başvuruyordum.
O anda YLS'yi de biliyordum.
Başvursam mı? diye hep düşündüm.
Ama sonra içimden bir his.
Yapamazsın Burcu, boşu boşuna deneme, boşu boşuna vakit kaybetme orada dedi.
Ve o zaman hiç de yüksek lisans yaparken başvurmadım.
Aslında YLS gerçekten çok dışarıdan bakınca korkunç da görünen bir tarafı var.
Çünkü gerçekten zorlu bir süreç YLS.
Yani bir sürü farklı aşamadan geçiyorsunuz ve aynı zamanda ciddi bir maddi yükün altına da giriyorsunuz.
O yüzden belki yüksek lisansta deneme fikri o açıdan mı zor geldi ya da puanlar açısından mı?
Hani seni zorlayan ya da yapamam hissini veren şey ne?
Çok fazla aşama vardı ve devlet seni başka bir ülkeye gönderiyor.
Çok büyük paralar harcanıyor bunun için.
Sanki ben o mülakatları geçip o aşamaya gelemeyecekmişim.
O kadar başarılı olmadığımı düşünüyordum o zaman.
Peki sonra tekrardan başvuru aşamasına seni yönlendiren şey neydi?
Sen araştırma görevlisi olup yüksek lisansını bitiriyorsun.
Sonra yüksek lisansın bittikten sonra doktoraya da başlıyorsun.
Bir noktada YLS'ye de başvuruyorsun ki buradasın şu an.
O aşama nasıldı senin için?
Uludağ'da yüksek lisansımı bitirdikten sonra malzemeye iyice ilgilenmeye başladım.
İyice ilgimi çekmeye başladı.
Geri dönüştürülebilirlik üzerine çalışıyordum o zaman.
İşte şimdinin de hot topiği, o zaman da hot topikti geri dönüşebilirlik.
Ben geri dönüştürülmüş beton agregası üzerine çalışıyordum.
Sonra doktorama geçtikten sonra neden yurt dışına gitmiyorum?
Neden kendimi biraz daha...
açmıyorum, daha yeni perspektifler kazanmıyorum diye biraz sorgulamaya başladım açıkçası.
Uludağ'da evet hayatım güzeldi, araştırma görevlisiydim, yaşadığım alan, sosyal çevrem çok iyiydi.
Ama bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum.
Sonra şeye bakmaya başladım.
TÜDELF'i hep doktoran boyunca çok istemiştim.
Malzemeye geçtikten sonra aslında TÜDELF'de bir hocayı araştırmıştım.
Hep o hocanın çalışmalarına bakıyordum, şu anki danışman hocam.
Neden olmasın ki dedim. Aslında sen YLYS için çok böyle yapamam diye düşünürken sonrasında bir anda yurt dışında bir şeyler yapmak istiyorum, yurt dışında eğitim almak istiyorum düşüncesiyle aslında seni
bir şeyler içeriden gıdıklamış gibi yani senin bir harekete geçmen gerektiği hissi gelmiş doktora sırasında.
Aslında o süreç nasıl oldu yani nasıl karar verdin tekrardan YLYS'ye başvurup farklı bir üniversiteye, farklı bir ülkeye gitmek istiyorum fikrin nereden çıktı aslında tam olarak?
Mola'da yaşadığım aynı şeyleri yaşadığımı hissettim.
Uludağ'da belirli bir süre sonra.
Oraya yerleşemedim yine.
Böyle bir eksik hissediyordum, mutlu değildim son zamanlarda.
Bir değişiklik hissi geldi bana o zaman.
Sonra işte nasıl yaparımı araştırmaya başladım.
Ben nasıl yurt dışına gidebilirim?
Nasıl yurt dışına gidebilirimi araştırırken yurt dışı doktorası yazdığında bence karşına çıkan ilk web sitesi Yeleyesi.
Evet. Sonra dedim ki niye olmasın?
Niye olmasından sonra?
Ben bunu kazanabilmem için ne yapmam gerekiyor ya baktım.
Yine aynı ales ve dil puanıydı.
Onlarla başvurdum. Başvurduktan sonra ilk aşamayı geçtim.
İlk aşamayı geçtikten sonra mülakata çağrıldım.
Mülakata çağrıldıktan sonra kendimi iyi ifade ettim.
İşte yüksek lisansla yaptığım çalışma konum onların ilgisini çekti.
Benim başvurduğum alanla ilgiliydi zaten.
Sürdürülebilir çevre alanında kabul aldım.
Dedim ki yapabiliyorum. Peki, kendini avantajlı hissettiğin bir aşama var mıydı o YLYS sürecinde?
Çünkü bir sürü farklı aşamadan geçiyorsunuz.
Ya da avantajlı olmak için yaptığın ekstra bir şey var mıydı?
Çünkü YLYS'ye başvurmak isteyen birçok insanda o süreçten çok korkuyor.
Başvurmak isteyen insanlara önerebileceğin, böyle gerçekten kendileriyle alakalı, üzerine düşünebilecekleri birkaç bir şey var mı bahsetmek istediğin?
Bence YLYS bursunda...
En önemli şey sen yurt dışına gittiğinde doktoraya yapabilecek misin?
Ya da işte yüksek lisans için gidiyorsan yüksek lisansı yapabilecek misin?
Karşıdaki mülakatı yapan kişilere senin onu yapabileceğini kanıtlayamak.
İşte doktora yapabilmek ne demek?
Sen alanınla ilgili, çalışma konunla ilgili bir makale yazıyor olabilirsin.
Bu tezi savunuyor olman gerekiyor.
Ben onlara bir makalem vardı zaten ben mülakata girdiğimde.
Ben makale yazabiliyorumu kanıtlamıştım.
Onlar... Benim doktoramı tamamlayabileceğime inandılar.
Bir sonraki aşama biz devletin verdiği bir ücretle yurt dışına gönderiliyoruz.
Ama eğer işte yurt dışından geri dönmezsen bir şekilde ödemen gerekirse bir kefil bulman gerekiyor.
Benim de ablalarım var üç tane.
Ablalarım devlet memurlarıydı.
Ve kefil de bulabilecektim.
Çünkü bu şeylerin bir aşamasında YLYS bursunun gidip geri dönmenin bir aşamasında kefil istiyorlar.
Ve bazı insanlar sırf...
kefil bulamadıkları için maalesef bu husustan vazgeçmek zorunda kalıyorlar.
Onlar da işte mülakata gitmeden önce gerçekten doktorayı ya da yüksek lisansı yapabileceklerini kanıtlamak için ellerinde var olan makalelerini ya da işte çalışmalarından bahsedebilirler.
Sonra? Kefillerinin varlığından, onları destekleyecek birilerinin hayatlarında olduğundan bahsedebilirler.
Bir de kendilerinden emin olmaları.
Evet aslında akademide özgüven gerçekten bir noktada önemli oluyor sanki.
Bence de çok önemli.
Kendini İfade etmelisin.
İşte birileriyle çalışma konuğunla ilgili tartışırken kendini geri çekmemelisin.
Sen o alanda çalışıyorsun ve o alanda en yetkin kişilerden biri olacaksın.
Bunu savunman lazım. Evet.
Yani sen aslında o mülakatlarda kendini o şekilde kanıtlayabildiğinde gerçekten önemli bir adım atacağını söylüyorsun insanlara.
Hem öyle hem de ben o mülakata girdiğimde şey düşündüm.
Benim oraya mülakata gelen insanlardan bir farkım yok.
Ben de onlar gibiyim. Ben de bu bursu hak ediyorum.
O yüzden... Elinden gelenin en iyisini yap Burcu diye geldim.
Ve ben doktora yapabilirim.
Doktoraya yapmaktan beni alıkoyacak bir şey yok.
Bu yeti bende var ve ilgilendiğim alanda şu an hala hazırda çalıştığım alanda açılmış bir kadroydu.
Benden daha iyi birisi herhalde o kadro için yoktu diye düşündüm belki de.
Çok özgüvenliydim ben şeye girerken.
O da yine şeydeki gibi Uludağ'da o araştırma görevliliği kadrosunu alırkenki gibi hissettim.
Gelecek sanki benim hani ben...
O kadroya nasıl diyeyim?
O kadro benim içindi ve benim ona başvurmam gerekiyordu gibi hissettim.
Anladım. Peki o süreçten sonra tabii bir de bir yer tercih etmeniz, doktora yapacağınız yeri kendi kendinize bulmanız gerekiyor değil mi?
Evet. Bir ülke tercih ediyorsun.
Açılan kadroda başvurabileceğin ülkeler var.
Benimkinde de 5-6 tane ülke vardı.
Ama ben hep... malzemeye geçtiğim andan beri TÜDELF'de hayatımın bir aşamasında olmasını istiyordum.
O zaman sen TÜDELF'in yerini, dünyadaki yerini ve aslında çalışacağın hocanın bu alandaki yetkinliğini bilerek çok öncesinde yani YLYS'yi isterken de en başta bunu bilerek yola çıktın.
Evet öyle. Hatta mülakat aşamasında çalışmak istediğim hocaya, çalışmak istediğim konuya var olan doktora yapıyorum sonuç olarak.
Aklımda bir proje var. O projemden de bahsetmiştim.
O da onların ilgisini çekmişti.
Evet aslında sen ne yol çizmek istediğini gayet net anlatmışsın mülakatında.
Ve o kendinden emin oluşun onlara bir güven vermiş.
Yani bu öğrenci gittiğinde doktorasını gerçekten yapacak ve çok önemli katkılar sunacak bilime diye.
Belki de gerçekten önemli olan budur mülakat aşamasında.
Peki biraz da TUDAF'den bahsetmek istiyorum aslında.
Çünkü TUDAF dünya sıralamalarında çok üstlerde yer alan özellikle de mühendislik alanında gerçekten çok güçlü bir teknik üniversite.
Bu aşamada sen burada doktora yaptığın için kendini şanslı hissediyor musun?
Aslında evet hani bu bütün teknik donanımın yanı sıra senin bu aşamada kendine kattığın herhangi bir şey var mı?
TÜDELF'e gelmiş olduktan sonra senin için değişen ve böyle gerçekten şanslı hissediyorum dediğin bir şey var mı?
Ben mülakatı kazandıktan sonra TÜDELF'den kabul alınca da yapabiliyorsun Burcu.
Neden erteliyorsun ki'yi düşündüm bir süre.
Yapabiliyormuşsun. Neden kendine ket vurup yapamam ki, işte boş ver ya, başka zaman denersin, burada devam et gibi cümlelerin gereksiz olduğunu düşündüm.
Yapabiliyormuşum. Denersem yapabiliyormuşum.
Elimden gelenin en iyisini yaptıktan sonra, bir süre sonra bir şekilde...
oraya erişmek için bir yol bulduğumu fark ettim.
Evet ama şey de var insanlarda yani ben başvururken de öyleydi.
Şimdi mesela TU Delphi'nin ne kadar iyi bir üniversite olduğunu biliyorsun ve buradan kabul almak da şimdi zor bir şey yani.
Hani sen kabul alma sürecinde nasıl bir yol izledin?
Hocanla nasıl iletişime geçtin?
Ve benim aslında en çok mesela öğrencilerden duyduğum ve genel olarak geri dönüş olarak bu konuyu çok tartıştığımız şeylerden biri hocaların erişilebilirliği.
O burada nasıl işledi? Yani sen ilk gerçekten iş birliği yapmak istediğini ya da burada bir bursun olup doktora yapmak istediğini hocana anlattığında ya da işte iletişime geçtiğinde her şey başlangıçta kolay mıydı?
Onu merak ediyorum aslında. Aslında ben tam Christmas zamanında başvurmaya başlamıştım.
Christmas zamanı sen de biliyorsun ki buradaki herkesin tam tatile çıktığı bir aylık, bir buçuk aylık bir tatil dönemi.
Maillerimi attığımda tam Christmas zamanıydı.
Maillerimin geri dönüşü bir buçuk ayı falan bulmuştu.
O beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı.
Sonra buraya gelince çok sonra öğrendim ki bu insanlar o zaman maillerine bakmıyormuş mesela.
O ara, o dönemde yapamayacağım galiba, bana geri dönüş yapmayacak galiba.
Çünkü sadece buradaki hocaya başvurmuştum ben.
Başka bir sürü hocaya başvurabilirim.
Sadece TU Delphi yok Hollanda'da.
Eindhoven var, Twente var.
Bir sürü üniversite var bu Hollanda'da.
Ve ben bu üniversiteden birçok hocayla iletişime geçebilirim.
Benim diğer kişilerden farkım.
Benim kendi bursum var. Hocanın benim için ekstra bir şey yapmasına gerek yok.
Çünkü ben bütün giderleri devlet tarafından karşılanacak bir kişiyim.
Onun için ayrıca bir araştırmacıyım yani.
Evet aslında o avantaj ama tabii ki bence buradaki hocaların en çok dikkat ettiği şey de ben nasıl birine emek vereceğim, nasıl birini ekibime dahil ediyorum gibi bir yerden de değerlendiriyorlar.
O yüzden senin... Fonunun olması evet bir avantaj ama tabii ki fonu olan biri gelmiş diye almamışlardır diye düşünüyorum.
Mutlaka senin önceki akademik kariyerinden gelen makalelerin yapmış olduğun çalışmalar ve o alandaki uzmanlığını göstereceğin bir nokta da olmuştur diye düşünüyorum.
O şekilde mi ilerledi o kısım?
Haklısın. Bu Christmas dönemi bittikten sonra hocamdan işte mail attığım hocadan geri dönüş aldım.
Tabii ki görüşebiliriz.
Detayları konuşmak için işte bir meeting ayarladık.
O zaman hocaya... Kazandığım burstan bahsettim.
Bursun neleri kapsadığı, neleri kapsamadığı, işte bu bursta kabul alırsam nelerin nasıl ilerleyeceği ile ilgili.
O noktada anlaştıktan sonra hoca bana bir proje konusu verdi.
O proje konusunda aslında key word'ler verdi.
O anahtar kelimelerle ben bir proje yazdım.
Bir hafta gibi kısa bir sürede.
Sonra hoca benim projemi, yazdığım projeyi inceledi.
İnceledikten sonra da...
O projeyi onlara sunmamı istedi bölüm başkanı ve kendisine.
O projeyi sunduktan sonra kabul aldım aslında ben.
Öyle aa benim bursum varmış beni kabul et gibi ilerlemedi maalesef.
Aslında o projeyi yazma sürecinden bahsedecek olursak bence T2F'de gerçekten birazcık böyle de bir bakış açısı var ilk mülakatlarda.
Yani senin o alandaki uzmanlığını görmek için mutlaka ya bir proje yazdırıyorlar ya...
Sunum yaptırıyorlar o konuda.
Sen ikisini birden yapmışsın ve aslında yani bir projeyi bir hafta içerisinde yazmak ki bir anda verilen keywordlerle yani anahtar kelimelerin o an verilmiş olması ve hani üzerine bir hafta çalışabiliyor olman sınırlı bir koşul
aslında. O açıdan kendini avantajlı bulduğun...
bir kısım var mıydı?
Yani senin daha önceki çalışmış olduğun alandaki yetkinliğin ona fayda sağladı mı?
Çünkü bir haftada herkes bunu yapamaz.
Keywordlerden bir tanesi benim yüksek lisans test konumla alakalıydı.
O yüzden bir pozitif bir avantaj sağladı aslında yüksek lisansım.
Sonra bence orada gerçekleşebilecek bir proje yazıp yazamadığımı değil de acaba Burcu literatür tarayabiliyor mu?
Literatürü taradıktan sonra literatürdeki eksikliği fark edebiliyor muyu öğrenmek istedi bence hoca.
O yüzden Kabul aldığıma göre yapabilmişim galiba.
Peki o teknik sunumdan bahsedecek olursak yani sen aslında projeyi teknik anlamda anlatmışsın hem de bölüm başkanına ve danışman hocana ki ben biliyorum senin bölüm başkanın da bu alan için gerçekten yani
Google'a yazdığımızda ilk çıkan isim.
Çok çok iyi bir araştırmacı, akademisyen.
O yüzden ben şunu da merak ediyorum.
Sen onlara bu sunumu yaparken hiç endişelenmedin mi?
Korkup çekinmedin mi? Bir İngilizce bariyeri oldu mu olmadı mı?
Ben bunu da merak ediyorum aslında.
Hemen böyle sular seller gibi anlattın mı?
Nasıl oldu? Sunumu hazırladıktan sonra zaten sunumun üstünden defalarca belki 10, belki 20 kez geçtim.
Her şey benim için İngilizce konusunda çok fluyentti, çok akıcı ilerliyordu.
Çünkü tekrarlaya tekrarlaya ezberleyemiş hale gelmiştim.
Ama şeyi soruyorsan, mesela ben buraya geldiğimde İngilizcem mükemmel miydi?
Hayır değildi, kesinlikle değildi.
Ben böyle o kadar hızlı konuşuyordum ki buraya geldiğimde.
Konuşayım ve bitsin istiyordum o işte süpervizörümle ya da promotörümle olan toplantılarda.
Çünkü kendimi İngilizce konuşurken hiç güvende hissetmiyordum.
Sonra mülakatta İngilizce sunumumu gerçekleştirdim.
Sunumu yaptıktan sonra...
Biz kesinlikle eleştirel taraftan bakmıyorum burada şunu söylerken.
Türkiye'de doktora ya da yüksek lisans yaparken tezin sahibi sanki bence hocaymış gibi ilerliyor.
Hoca bir şeylere karar veriyor.
Evet bazen belirli yerlerde beraber konuştuğunuz işte beraber karar verdiğiniz yerler var ama genellikle bir problemle karşılaşsan sanki hoca çözermiş gibi.
Hocam ben bununla karşılaştım ne yapayım dediğinde sanki çözümü o bulacakmış gibi hissediyordum ben.
Sanki öyle ilerliyor. Ama burada hoca bana mülakat esnasında Bunların hiçbirini yapamazsan ne yaparsın diye sormuştu.
Ben hiç düşünmedim bunu. Ben hiç işte bir veriyi elde edemediğimde ne tarafa giderim, hangi yolu denerimi düşünmemiştim.
Bir B planın var mı diye sormuştu bana.
Ben o an kaldım orada. Ve o kadar beklemediğim bir yerden geldi ki ben hiç düşünmedim.
Çünkü bu sorunun muhatabı ben değildim bana göre.
Evet çünkü... Bir noktada aslında yani bunu söylemek çok doğru mu bilmiyorum ama çok genellemeden söylüyorum tabii ki.
Biraz Türkiye'deki akademide bilgi hiyerarşisi olduğunu düşünüyorum ben.
Yani hep hocalar en doğrusunu bilir.
Hep hocalar mutlaka o çözüm yolunu bulacak kişidir diye düşünüyoruz.
O yüzden yüksek lisans yaparken de doktora yaparken de yani ne kadar doktora da bireyselliğe daha çok önem veriliyor olsa bile bir sorunda biz hep bir hocaya danışırız, hocaya gidip sorarız.
Yani burada da danışmıyor değiliz ama en son gittiğimiz aşama.
oluyor yani ben her şeyi denedim emin olabilirsin diye sen ona B planı C planı D planı gösteriyorsun sonuçları ile birlikte ve sonrasında aslında geri dönüş olarak ben yapamadım sence nerede hata yapıyorum ya
da senin bu konuda bir fikrin var mı diye gidip danışıyoruz şu anki aşamada belki o yüzden de çok hazır hissetmemiş olabilirsin yani bir de mülakat tabii ki bu Türkiye'de sanki benim Güvenli alanım hocam.
Tabii ki burada da öyle. Burada da bir şey bir problemle karşılaştığımda ya da işte deneylere başlarken gidiyorum konuşuyorum nasıl bir yol izlemem gerektiğini mantıklı mı mantıksız mı tabii ki tartışıyoruz.
Ama benim bahsetmek istediğim şey benim B planını düşünmeme gerek yok.
Hoca zaten benim için bir şey düşünmüştü o zamana kadar.
Evet yani bu konuda biraz daha...
Cevaplayamamıştım yani ben bu sorunun cevabını.
Bir sessiz kalmıştım o an.
Çünkü böyle bildiğim yerden gelmemişti o zaman o soru.
Çok basit belki.
Ama sonrasında bunu tabii ki geliştirebildiğin bir alan olarak kendine katmış oldun.
Çünkü şu an doktoranda zaten bunları çok önceden öngördüğün bir proposal yazdın ve ona göre ilerliyorsun.
Aslında bu geliştirilebilecek bir şey ve farklı da bir bakış açısı diye düşünüyorum ben.
Yani burada kazandığın kazanımlardan biri diyebilir miyiz?
Kesinlikle öyle. Çünkü burada doktorayı yaparken işte research agreement yazıyorsun ya da işte birinci yıl gonna go raporu yazıyorsun.
Bunları yazarken sen kendin üstüne düşünüyorsun.
Supervisor'ınla diskas ediyorsun araştırma question'larını.
Ama bunları diskas etmeden önce sen literatürü tarıyorsun, sen eksiklikleri buluyorsun.
Gidip birkaç kez artık ne kadar toplantı yapıyorsan o toplantıların sonucunda senin sorumluluğunu üstlendiğin bir proje ortaya çıkıyor.
Üstlenici sensin ama. Evet tamamen sana ait bir proje oluyor.
Onlar sadece dışarıdan bir gözlemci gibi davranıyorlar aslında.
Bu noktada aslında sen de söz ettin, hazırladığın, ilk sene hazırladığın araştırma önerisi, senin aynı zamanda Hollanda'da çok önemli bir kurum olan Rijkswaterstaat'taki, yani Türkçe Su
ve Altyapı Bakanlığı diyebiliriz, devlete ait bir kurumdan bir fon kazanmanı sağlıyor.
Yani senin aslında mülakata hazırlanırken yazmış olduğun, bir hafta içerisinde yazmış olduğun proje daha sonrasında dağlanıp budaklanıyor ve sen bir sene içerisinde daha da ciddi bir proje haline getiriyor.
Ve bunu aynı zamanda bir kuruma sunuyorsunuz ve oradan da bir iş birliği ve aynı zamanda fon kazanmış oluyorsun.
Bence bu o süreçteki öğrendiğin akademik bakış açısının güzel bir çıktısı diye düşünüyorum.
Şu an onun iş birliği sayesinde doktora çalışmanla devam ediyor.
Hatta yani hep zorlandığımız kısımlardan bahsediyoruz ama bence güzel taraflardan da bahsedecek olursak.
Sen aslında direkt birinci senende bu yazdığın projeden hemen arkasından deneylerine başlıyorsun ve ikinci senende senin alanın için çok önemli olan bir dergide makalen yayınlanıyor.
Bence bu kısımdan da bahsedebiliriz.
Yani ben senin ne kadar çalışkan ve disiplinli olduğunu kendim çok yakından görüyorum.
Ama sadece arkadaşım olduğun için söylemiyorum.
Aynı zamanda senin makalen de çok hızlı bir şekilde çıktı.
Bu noktada sen ne hissediyorsun?
Yani emeğinin karşılığını çok hızlı bir şekilde almış oldun.
Ve seni motive eden şey ne aslında?
Ben bunu merak ediyorum. Çünkü sen gerçekten buradaki akademik kültürün vermiş olduğu self-disiplini kendi kendine çok iyi sağlıyorsun.
Çünkü biz burada sabah akşam kaçta gelip gittiğimizi kimseye söylemiyoruz.
Kimseye söylemek zorunda değiliz.
Ama sen kendin bunu o kadar güzel programlıyorsun ki projeni çok hızlı adımlarla ilerletebiliyorsun.
Bu noktada motivasyonun ne aslında?
Bunu çok merak ediyorum. Rex Waterstadt'dan projem kabul edildikten sonra onlara...
verdiğimiz sözler var. İşte ben bunu bunu yapacağım, bunu yapacağım.
Bak sen de bir projemde desteklendi.
Desteklendi ne demek? Bana bir miktar para verdiler işte konferansa gitmem için ya da işte bir şeyler yapmam için.
Deneylerimi gerçekleştirebilmem için.
Onlar bir miktar destekte bulundu ve onların da Bu proje boyunca benden beklentileri var.
Bir çıktı istiyorlar. Ve bu çıktıları yaparken de bir timeline var.
Sen bu timeline'a uymak zorundasın.
Aa ben bugün gelmek istemiyorum dediğinde evet belki bir gün senin deneylerini aksatmaz.
Ama bir haftalık ya da bir aylık bir gezi benim deneylerimi çok büyük bir oranda etkiliyor.
Ve ben deneyleri yaparken de beton üzerine çalıştığım için tek başıma yapamıyorum.
İşte kütle betonları döküyorum.
150 litre falan döküyorum tek dökmede.
Ve bu... Tek başına yapabileceğim bir şey değil ve teknisyenlerle çalışıyorum.
Teknisyenlerle çalışmış olmanın verdiği şey işte her defasında randevu alıyorum onlardan ve bu randevuya uyum sağlamam gerekiyor.
Aslında bu iyi bir şey benim için çünkü onlar beni kısıtlıyor.
Mesela sabah kalktığımda bugün gitmesem, evden çalışsam diyemiyorum.
Çünkü benim randevum var ve onunla erkenden gidip malzemelerimi hazırlayıp deneyi onunla birlikte yapmam gerekiyor.
Bu benim için itici güç.
Bir de ben doktoramda verdiğim sözü yerine getirip onlar beni işte projede ilk başlangıçta Hemencecik projeyi kabul almadık tabii ki.
Projeyi sunuyoruz. Sunduktan sonra onlara verdiğimiz sözleri yerine getirebileceğimi inanıyorlar.
Bana inanıyorlar. Çünkü projeyi ben sunuyorum.
Bunu nasıl diyeyim?
Ben bunu yapabilirimi kanıtlamak da istiyorum.
Ben size söz verdim. Bak yerine getirdim.
Makalem de onlardan bir tanesi.
Siz beni desteklediniz.
Ya da işte Milliyetin Bakanlığı'nın verdiğim sözü.
Doktoran bitirmek istiyorum. Doktoran bitirmek için de bazı şartlar var yerine getirmem gereken.
Makale yayınlamak. Makalemi yayınlıyorum ki hem...
Bizim alanda çalışan insanlara, bakın ben bu alanda çalışıyorum, bizim de bunlar da çalışmalarımız, bunlar da sonuçlarımız.
Sizin bakmadığınız bir perspektiften bakıyorum.
Çünkü her doktora konusu tamamen özel ve kişinin baktığı perspektiften sunduğu bir şey.
Biraz da şeyi de almak istiyorum.
Biz makaleyi yayınlamaktaki nedenim de ne?
Ben bu alanda çalışıyorum ve çalışımımın benim alanımdaki kişiler arasında bir kabul görmesini istiyorum.
Aslında yani çok net bir cevap oldu.
Sabah erkenler kalkıp okula geldiğin ve bu tempoyu sürekli sürdürebildiğin kısım gerçekten bence güzel de bir motivasyon.
Peki ben şeyi de merak ediyorum.
TÜDELF'de özellikle beğendiğin, sana böyle çok iyi gelen bir akademik yaklaşım var mı?
Ya da işte bu süreçle alakalı iyi ki gelmişim dediğin bir aşama var mı şu an doktoranın 3.
senesindeyken? TÜDELF'in verdiği erişebilirlik.
Ben herkese TÜDELF e-mailimle erişebiliyorum.
Bu bana o kadar güvende hissediyor ki birine yazmak istediğimde cevap verir miyi düşünmüyorum.
Bu çok büyük bir özgüven verdi bana.
Bir de ben alanında çok iyi insanlarla çalışıyorum.
Onlar benim işte her ilerleme toplantımda onların fikrini alabiliyor olmak ve onların benim çalışmamı desteklediğini görmek, onlardan onay alabilmek beni daha araştırma konumuyla ilgili daha böyle meraklandırıyor,
daha böyle çalışmama daha böyle şevklendiriyor diyebilirim.
Peki bunun yanı sıra aslında akademide her zaman her şey çok kolay da ilerlemiyor.
Böyle zorlandığın ve gerçekten nasıl yapacağım diye düşündüğün bir aşamada oldu mu bu 3 senede?
Şöyle ben yaklaşık bir senedir Türkiye'ye gitmiyorum.
Bu da demek oluyor ki bir senedir ailemi görmüyorum.
Tabii ki video call'ı yapıyoruz.
Bundan bahsetmiyorum. Ama Türkiye'deyken çok fazla yeğenlerimle vakit geçirirdim.
Onlarla vakit geçirmeye, onlarla bir şeyler yapmaya çok özen gösterirdim.
Bir sene gitmedim. Hayatımdan bazı şeylerden ödün vermem gerekiyor doktora aşamasında.
Tabii ki gidebilirdim. Ama ben deneylerimi bitireyim işte her şey vaktinde olsun.
Timeline'ımın gerisinde kalmayayım diyorum.
Ama bazen yönetemediğim şeyler de tabii ki oluyor.
Türkiye'ye gidememek gibi.
Mesela zamanımı bazen yönetemiyorum.
Aslında Türkiye'ye gidememek evet gerçekten.
Çünkü Türkiye'ye gittiğinde bir gün iki gün vakit geçirip dönemiyorsun.
O yüzden kesinlikle bir ayı akademik takviminden ayırman gerekiyor.
Ama bir yandan da baktığımızda burada sosyal hayat ve iş dengesi bence çok dengeli gibi görünüyor bana.
Türkiye'den bağımsız olarak baktığımızda sen burada sosyal hayatını ve işini nasıl dengeliyorsun?
Mesela hafta içleri akşam eve gittikten sonra çalışıyor musun?
Ya da hafta sonunda çalışman gerekiyor mu mesela doktorun için?
Bunu da merak ediyorum. Yani evet bir noktada ailemizi görmekte zorlanıyoruz.
Bu bizim için gerçekten zorlu bir süreç.
Uzakta olduğumuz için mesafeler dolayısıyla.
Ama normalde iş ve hayat dengesini çok iyi kurabiliyoruz gibi görünüyor.
Benim açımdan öyle görünüyor.
Bu senin için de öyle ilerliyor mu?
Merak ediyorum aslında. Bence TÜİDEF'te eğer verimli çalışıyorsan, sahip olduğun ekipman, çalışma grubun hocam ve promotorundan bahsediyorum.
Seni yeteri kadar desteklediğinde sen hafta içleri, mesai saatleri içerisindeki sürenin yeterli olduğunu düşünüyorum.
Ama dilin verdiği şey yani o ne bileyim İngilizce'de kendimi güvende hissetmediğim için bazen sunumlara hafta sonu ya da akşam çalışmam gerekiyor.
Sunumları hazırladım bitti olmuyor benim için.
Kendimi güvenli hissetmiyorum.
Birkaç defa üstünden geçmeliyim ki.
Çünkü ben araştırmamı yapıyorum.
Araştırmamla ilgili hiçbir problem yok.
Ama onun sunuş şekli...
Çok çok önemli araştırmadan.
Onu karşıya aktarabilmelisin ki bir görü dönüşünü olsun.
Eğer onu karşıya olması gerektiği gibi, istediğim gibi aktaramıyorsam bu beni çok olumsuz etkiliyor.
O yüzden bazen, her zaman demeyeyim, bazen hafta sonları ya da akşamları çalışıyorum.
Aslında bu çok normal. Bence doktora yapıyorken hani bazen böyle deadline'lar oluyor ya da işte önemli sunumlar oluyor.
O zamanlar yapılabilir ama bir yandan da bende şu his de çok vardı mesela.
Türkiye'den sonra burada akademide çalışmaya başladığımda o kadar alışmışım ki gece gündüz çalışmaya.
Çünkü araştırma, research kısmının dışında biz Türkiye'de aynı zamanda idari kısma da bakıyorduk.
Araştırma görevlisi olarak çalıştığımız dönemde.
O yüzden çok gece gündüz çalışmaya da alışıktım.
Burada onu... tam olarak dengeleyemediğim için hafta sonları çalışıyor bulduğumda kendimi sadece ben bulmadığımda aynı zamanda supervisorlarım ya da işte birlikte çalıştığım insanlar da bulduğumda hafta içi bana sen neden hafta
sonu çalışıyorsun demişlerdi ve sonrasında ben kendimi sınırlamaya çalıştım.
Sende de aynı şey oldu mu yani böyle bir evet ya hani ben çok çalışıyorum benim birazcık hafta içine bırakmam lazım sınır koymam lazım dediğin noktalar oldu mu başlangıçta?
Aslında başlangıçta Evet, ben de hafta sonları da çalışıyordum.
Çünkü sanki buradakiler çok iyiymiş, ben çok yetersizmiş gibi hissediyordum.
Belki İngilizcem'den dolayı, bilmiyorum.
Belki de TÜİDEF'in verdiği o ünivandan dolayı.
TÜİDEF çok iyi, orada doktora yapanlar çok iyi, sen de öyle olmalısın.
Halbuki kabul almışım, ben de burada başlamışım.
Bu demek değil ki doktoranı bitireceksin, evet.
Ama onlar da doktorasını yapıyor.
Onlarla hep kendimi kıyaslardım bir noktada.
Onlar kadar iyi olmalısın, kendini çok iyi anlatmalısın, işte literatür taramalısın.
Onları yakalamalısın bir noktada.
O yüzden hafta sonları çalışıyordum.
Ama bir noktadan sonra şeyi fark ettim.
Ben hafta sonları çalışırsam kendimi çok dinç hissetmiyordum hafta içleri.
Verimli de olmuyordu. Akşamları da çalışmam gerekmiyordu.
Akşamları bilgisayarın karşısına oturduktan sonra, çok da verimli olmadıktan sonra bir anlam ifade etmiyor aslında.
Kendimi alan tanımalıyım.
İşte arkadaşlarımla, sosyal çevremle, eşimle vakit geçirmeliyim.
Bu bana daha böyle pozitif yönde katkı sağladı.
Kesinlikle ben de aynı şeyi düşünüyorum.
Yani kendini bir noktada beslemen gerek hayattan.
Ki o kadar iyi çalışabilirsin ya da o yaratıcılığı bulabilirsin kendi çalışmalarında.
Yani aslında bir adaptasyon süreci senin içinde olmuş.
Bir de Hollanda'ya... Genel olarak bir ülke adaptasyonundan da bahsetmek istiyorum çok kısaca.
Gerçekten ben çok iyi adapte olduğunu dışarıdan gözlemliyorum arkadaşın olarak.
Çünkü sen normalde üniversitenin bulunduğu şehirde yaşıyordun aslında geçtiğimiz seneye kadar.
Ama sonrasında başka bir şehre taşındın ve sonra bisikletle okula gidip gelme sürecin çok daha farklı bir yöne evrildi.
Şu an hala işe bisikletle gidip geliyorsun ama bir şehirden başka bir şehre gidip geliyorsun.
Bu kısımdan da bahsetmek ister misin?
Nasıl oldu bu adaptasyon?
Aslında Hollanda'ya gelecekler için bu bisiklet çok çok önemli.
Evet Türkiye'de küçükken işte liseye kadar bisiklet sürmüştük.
Tabii ki arkadaşlarımızla birlikte bisiklet sürüyorduk.
Buraya ilk geldiğimde evimiz işte senin de bahsettiğin gibi okula yakındı ve yine 10 dakikalık bir bisiklet mesafesindeydi.
1,5 kilometre falandı.
Onda bile iki kere düşmüştüm bisikletten.
Adapte olamamıştım ilk başta.
Çünkü o kadar çok yağmur yağıyor ki burada.
Buraya gelecekler bence hava durumuna iyice bakıp kendilerini alıştırıp öyle gelsinler.
Çünkü ben öyle yapmamıştım.
O kadar çok yağmur yağıyor ki.
Yağmurda gözünü açıp bisikletini kontrol edemiyordun.
Ben de ilk zamanlar çok zorlanmıştım.
Sonra buradaki ev probleminden dolayı taşınmamız da gerekiyordu.
Kontratımız bitmişti. Denhag'a taşındık.
Delf ile Denhag arasında...
Evimle okul arasında 15 kilometre var.
İlk başlarda yapamam Burcu.
İşte toplu taşımayla git gel dedim kendi kendime.
Ama bir ay toplu taşımayla gidip geldiğimde 3 vesayet değiştirmem gerekiyor.
Ve Hollanda'da işine böyle yakın 15 kilometre de Hollanda için yakın bir mesafe.
Böyle toplu taşımayla gidip gelen çok fazla insan yoktur herhalde.
Hele ki 3 vesayet değiştirip.
Sonra dedim ki neden yapamam diyorsun ki?
Bir gün denedim. Yaptım.
2 saat gittim evet. Okuldan eve 2 saat bisiklet sürerek gittim.
Ve aslında 30 kilometre yani gidiş ve dönüş toplamda 30 kilometre yol gidiyorsun.
Aslında bence beni en çok yani ben bisikletle gidip gelmiyorum hala.
Hala adapte olamadım o noktada.
Beni en çok şaşırtan ya da işte en çok merak ettiğim yani benim...
Ofisimdeki insanlar da öyle bisikletle gidip geliyor.
Herkes bisikletle gidip gidiyor.
Ama şey kısmını çok merak ediyorum.
Yani 15 kilometre ya da işte bazıları 15'ten de fazla yani 20'den fazla kilometre kullanan insanlar var işe gelmeden önce.
Sonrasında işe gelip ondan sonrasında da dinç bir şekilde çalışabiliyorsun aslında.
O da birazcık bence sabah insanı motive eden bir şey gibi geliyor.
Yani bilmiyorum öyle mi?
Şöyle ben ilk bisike sürmeye başladığımda Haziran başlarıydı.
Haziran, Mayıs ve Haziran Hollanda'daki bence en güzel zamanlardan bir tanesi.
Ve buraya gelirken ki geçtiğin bisiklet yolları o kadar güzel ki yemyeşil iki tarafında da ağaç olan bir bisiklet yolu düşün.
Tabii ki hepsi böyle değil. Şehir içinden geçtiğim yerler de oluyor.
Ama beni çok motive ediyordu.
Sabah erken kalkıp işte 7'de mi kalkıyorum, 8'de mi kalkıyorum?
Erken kalkıp bisikletimi alıp o müthiş yolda ilerlemek, müzik dinlemek, o gerçekten kuşların cıvıltısını dinlemek bana pozitif yönde etkiliyordu sabahları.
Kışın tabii ki cazip değil.
Böyle aşırı yağmurlarda cazip değil.
Bir an önce eve gideyim diye hızlı hızlı bisiklet pedalını çeviriyorsun ama toplu taşımadan çok daha güzel.
Evet sen gerçekten adapte olmuşsun.
Ben bunu dinledikten sonra bir kendimde de yapmalıyım hissini hissettim.
Baharda başlayacağım. Peki şu an yani bunu artık defalarca söylemek istemiyorum.
Hiç de aslında söylenmesi sevilen bir şey de değil ama sen doktorun üçüncü senesindesin.
Yani kimse bence ne zamanında olduğunu söylemek istemiyor ama bunu şu sebepten soruyorum.
Başladığın Burcu ile bugünkü Burcu arasında akademik olarak en büyük fark sence ne?
İki buçuk diyelim. Ben de kendimi iyi hissediyorum bu noktada.
İki buçuk yılındayım.
Başlarken çok özgüvensizdim ben.
Tüyderfi kazandım ama yapabilir miyimi çok düşünüyordum kendi içimde.
Yapıyorum diyorum artık.
Yapıyorum ben. Bir şeyleri biliyorum, bilerek ilerliyorum.
Ne yapmam gerektiğini anladım artık.
O ne yapmam gerektiğini bilip anlayıp devamında o planlama sürecim daha da kolaylaştı diyebilirim.
İlk başladığımda Hollanda'da yaşayabilir miyimi de çok araştırıyordum.
Ailemden uzak, işte ne sıklıkla gider gelirim, her ay gider gelirimden başlayıp bir yıl gitmediğim döneme evrildi süreç.
Bu iyi bir şey mi? Hayır değil.
Ama en azından süreci yönetebiliyorum artık.
Başka ne söyleyebilirim?
Ben doktoramı bitirdiğimde bu alanda sayılık işlerden biri olacağımı düşünüyorum.
En azından başlarken böyle düşünmüyordum.
Evet doktoramı yapacağım diyordum.
Ama danışman hocamın bana verdiği o pozitif geri dönüşler beni alanında sen uzman olacaksın bu alanda ve işte birilerine bir katkın olacak.
Çünkü çalıştığım konuda geri dönüşüm, beton geri dönüşüm üzerine çalışıyorum.
Bu sadece Hollanda'ya özgü bir şey de değil.
Ülkemizde de bir problem var.
İşte depremden sonra oluşan atıklar bilmem ne.
Sosyal etkisi olan da bir konu.
Bu da beni aslında konumla ilgili özgüvenimi de artırıyor.
Aslında sürdürülebilir inşaat diyebiliriz değil mi?
Çalıştığın konu için sürdürülebilir inşaata hizmet eden bir konu aslında.
Ve aslında daha da önem kazanacak bir konu.
O açıdan da bence doktora konu gerçekten uzmanlaşabileceğin önemli hot topic konulardan biri diye düşünüyorum ben de.
Peki bu doktora sürecinde zamanla öğrendin ama en başta böyle kimsenin sana açıkça anlatmadığı bir...
akademik gerçek var mı? Yani bu lisansdan süre gelen bir şeyden bahsediyorum.
Ya da gerçekten şu an yeni başlamış, yüksek lisansa yeni başlamış ya da lisanstayken akademide kalmalı mıyım diyen ya da doktora yapan ya da işte bir şekilde yolunu akademide değiştirmeyi düşünen araştırmacılara
özellikle söylemek istediğim bir bakış açısı var mı?
Ben yüksek lisans yaparken de doktoraya başladığımda da çok sorgulamıyordum galiba.
İşte bir deneyin nasıl yapıldı, deneyin nasıl yapıldığını öğrenmek için gidip arkadaşıma sorardım mesela.
Halbuki her deney için standartlar var.
Standartı izlediğinde sen deneyin nasıl yapıldığını öğrenebilirsin.
Ama bilen birine sorup kısa yoldan işimi halletmeye bakıyordum.
Buraya geldiğimde fark ettim ki...
Evet teknisyenler var. Onlar bize deneyin nasıl yapıldığını anlatıyor.
Ama senin teknisyene bir direktif verip hangi deneyi nasıl yapmak istiyorsun?
Hangi koşullarda yapmak istiyorsun?
Bunların hepsini öğrenmek için standarda bakman gerekiyor.
Ben buraya geldikten sonra yeni yeni standarda bakıp anlamaya çalıştım.
Deneyin mantığını anlamaya çalıştım aslında.
Belki de doktoranın bana verdiği şey.
Doktora yapıyor olmanın verdiği bir şeydir bu.
Sorgulamak ya. Benim önerebileceğim şey sorgulamak.
Bir de yapamam demek çok kolay.
İşte benim bisiklet süremem dediğim gibi ya da işte YLS'yi kazanamam dediğim gibi.
Ama kazanabiliyormuşum. Ya da işte 15 kilometre git gel 30 kilometre bisiklet sürebiliyormuşum.
Yapamam demek çok kolay bence.
Hemen böyle birden kafandan atıyorsun yapamam deyince.
Var olası bir problemi ya da işte sorunu.
Ama yapabilirsin. Yapabileceğini düşün.
Senin benden bir farkın yok.
İşte yurt dışına doktoraya kabul alabilirsin.
YLS'yi kabul alabilirsin.
Denemeden bunu bilemezsin.
Dene. Olmazsa başka bir yol bulursun.
Evet bence de burada en önemli detay aslında gerçekten vazgeçerek bir noktada da kolay yolu seçiyoruz.
O yüzden vazgeçmeden üzerine denemek ve birçok noktada da üzerine emek sarf etmek gerekiyor.
Hepsi belli bir emeğin karşılığı, emeğin sonucu.
Peki bugünkü aklınla akademik yolculuğunun en kritik dönüm noktası sence neydi?
Yani bunu artık kapatmaya yakın sormak istiyorum.
Çünkü bu kritik dönüm noktası senin akademik yolculuğunu nasıl etkiledi ve şu an bulunduğun konumla ilişkilendirdiğinde nasıl bir etkisi oldu merak ediyorum.
Akademik hayatımda kritik noktalardan bir tanesi bu YLS bursuna başvurmaktı.
Çok kritikti benim için.
Uludağ'da evet her şey yolundaydı ama yoluna gitmeyen bazı şeyler de vardı.
Hayatımızdaki var olan kişiler pozitif ya da negatif bir anlamları var.
Bizi bir yola etmek için varlar.
İşte bazı kişiler hayatınızda olumsuzluk çıkaran kişileri hayatınızdan çıkarmayı işte onlara...
tamamen hayatınızdan çıkarmayı önerir.
Ama ben onu önermiyorum. Bence doğru olan bu değil.
Hayatınızda o kişiler de var olsun ki size yeni bir pencere açabileceğinizi göstersin.
Çünkü onlar hep, hep de olmasa da %90 bir şey yapamayacağınızı, bir şeyin size uygun olmadığını, o taraftan giderseniz hep yanılacağınızı, yanlış yola sürüklendiğinizi söyler.
Bunlar hayatlarınızda olsun ki siz ne yapabileceğinizi daha iyi görebilin.
Benim de bu yola başvurmamdaki en büyük nedenlerden bir tanesi yapamayacağımı söylemeleriydi.
Kendim de öyle düşünüyordum ilk başta evet.
Ama denemekten ne çıkar ki Burcu?
Denersen ne kaybedersin itti beni bu.
Onların olumsuzlukları beni pozitif bir şeye yönlendirdi.
Demiyorum ki ben onlar hayatlarınızda olsun, onların düşünceleri sizi etkilesin.
Hayır, onlar hayatlarınızda olsun ama onlar hep var olsun ama kendimizi de koruyalım onlardan.
Bir şeyler söylesinler, biz onları duyalım ama onu kendi süzgecimizden geçirelim.
Onların söylediği her şeyi, aa ben böyle miyim, onlar işte sen Burcu çok özgüvenlisin ya da işte Burcu çok özgüvensizsin dediğinde aa özgüvensiz miyim mi düşünmemeliyim.
Ben özgüvenliyim ama bu neden bunu düşünüyor tartışabiliriz kendi içimizde.
Evet yani aslında farklı bir bakış açısı her zaman olmalı.
Her şeyi çok iyi yapacaksın, çok güzel yapıyorsun diyen biri de hayatında çok güzel kapılar açılmasına vesile olmaz.
Ama tabii ki olumsuz düşünceler de aynı şekilde yeni kapıların açılmasına sebep olmaz.
Aslında tamamen dediğin gibi kendi süzgecinden geçirmek önemli.
Peki çok teşekkür ederim Burcu.
Gerçekten senin kariyerini, akademik yolculuğunu dinlemek çok keyifliydi.
Umarım çok daha güzel başarılarını dinleyeceğimiz yeni bölümlerimizi de ileride çok güzel başarılarınla birlikte kutluyor ve çekiyor oluruz.
Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim Sevda.
İnşallah ilk konuğun olarak sana uğurlu gelirim ve böyle her şey su gibi akıp gider podcastinde.
Çok başarılı olacağına da inanıyorum.
Umarım öyle de olur. Teşekkürler tekrardan desteğin için.
Akademinin İçinden dinlediğin için teşekkür ederim.
Eğer sen de akademide yolunu arıyorsan burada yalnız değilsin.
Yeni bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
