
11 Yaşında Başlayan Akademik Yolculuk: ODTÜ’den University College Utrecht’e
25 Mart 2026 · 1 sa 12 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Akademinin İçinden’in bu bölümünde konuğumuz Mehmet Ali Döke. 11 yaşında bilime ilgi duymaya başlayan, ODTÜ’de lisans ve yüksek lisansını tamamlayan, ardından doktora ve post-doc için Amerika ile Puerto Rico’ya uzanan, bugün ise Utrecht Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Döke ile akademik hayatın dönüm noktalarını konuşuyoruz.
Bu sohbet; yalnızca bir başarı hikâyesi değil, aynı zamanda bocalamaların, yön değiştirmelerin, mentorluk ilişkilerinin, farklı ülkelerde akademi yapmanın ve zamanla değişen akademik kimliğin hikâyesi. Araştırma ile öğretim arasında denge kurmak, yurt dışı başvuruları, doktora sürecinin gerçekliği ve akademide yolunu bulma meselesi üzerine içten ve düşündürücü bir bölüm.
Transkript
Akademinin İçinden merhaba.
Burada CV'leri değil, akademik yolculukların gerçekten nasıl yaşandığını konuşuyoruz.
Akademide kalmayı seçenleri, bir noktada durup düşünenleri ve yolunu yeniden çizenleri.
Ben Sevda ve bu podcastte akademiye giden yolları, o yollardaki kırılma anlarını ve çoğu zaman ancak yolda öğrenilen deneyimleri paylaşıyoruz.
Akademinin İçinden merhaba.
Bugün sizlere Utrecht Üniversitesi Science Park kampüsünden, Utrecht Üniversitesi'nin podcast stüdyosundan sesleniyoruz.
Akademinin İçinden de akademik yolculuğun en baştan planlı mı olduğu yoksa zaman içinde şekillenen bir süreç mi olduğu üzerine konuşacağız.
Bu bölümde özellikle akademiye giden yolları, kırılma anlarını, mentorluk ilişkilerinin önemini ve yurtdışı deneyimlerinin kazandırdıklarını ele almak istiyoruz.
Bugünkü konuğum lisans ve yüksek lisans eğitimini Türkiye'de ODTÜ'de tamamlamış.
Doktora ve sonrasında akademik yolculuğunu Amerika ve Porto Rico'da sürdürmüş.
Bugün ise Utrecht Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışmalarına devam eden Mehmet Ali Döke.
Mehmet Bey, Akademinin İçinden'e hoş geldiniz.
Hoş bulduk, sağ olun. Bugün sizinle akademide yolunu arayan, karar verme aşamasında olan ve bilime ilgi duyan birçok kişi için yol gösterici olabilecek bir akademik hikaye konuşmak istiyoruz.
Bize biraz kendinizden bahsetmek ister misiniz?
Tabii, ben biraz uzun anlatıyorum ama...
Şöyle ki Mersinliyim.
Mersin'de doğdum, büyüdüm.
Orada okula gittim lise sonuna kadar.
Daha sonrasında işte ODTÜ'de genetik okumaya başladım.
Benim bu genetik biyoloji ilgim çocukluğa dayanıyor.
Tam benim çocukluktan ergenliğe geçtiğim yıllardı işte bu.
Dolinin klonlanması, büyük genetik gelişmeler olmaya başlamıştı.
Geleceğim mesleğe dediler bize.
Dedim peki benim de bir geleceğim olsun.
O yöne gittik.
İşte ODTÜ'de lisans ve yüksek lisansımı yaptım.
Tayyipken daha çok genetik çalıştım aslında.
Yüksek lisansta biraz daha geniş biyolojik onlarına eğildim.
Sonrasında da işte Pensilvanya Eyalet Üniversitesi'nde Amerika'da doktoramı tamamladım.
Puerto Rico Üniversitesi'nde de postdoc olarak yani doktora sonrası çalışmacı olarak durdum 5 yıl kadar.
O sıra covid falan oldu çok karışık bir dönemdi ama ders verdim o sırada.
İşte o ders verme tecrübesiyle beraber daha okutmam pozisyonlarına da başvurabilir hale gelmiştim.
Avrupa'da bu iş açıldı. İşte gördük üfrette.
Üfretin nerede olduğunu bilmiyordum başvururken açıkçası.
Yer olarak haritada göster desen gösteremezdim ama.
Yani dedim Hollanda iyidir.
İşte işe aldık ve 4 yıla yakın bir zamandır, 3,5 yıldır da şimdi burada okutman olarak çalışıyor.
Peki biz akademik yolculuğunuzun en başına dönersek eğer aslında bu en başı dediğimiz kısım sizin çocukluğunuz.
Çok da ilham verici bir hikaye bence.
Siz biraz o kısımdan bahsetmek ister misiniz?
Nasıl başladı bu tutkunuz bilime?
Yani belki ilham verici belki de biraz bilmiyorum şey safça hani çocukluk tabii işte çocukluk.
Hani şeydi böyle birçok çocuğun futbolcu olacağım, astronot olacağım dediği yaşlarda ben hep biyolojiyle ilgileniyordum.
Çok ilgimi çekiyordu yani yaşayan şeyleri anlamak.
Tabii hayvan sevgisi falan filan da var.
İşin içinde o dönem küçüğüz.
Dediğim gibi işte o dönem bu Dolly olayı oldu.
Haberlerde sürekli dönüyor.
İşte klonlama yapıldı. İşte insanlar artık tanrı gibi oldular falan.
Hani her şeyi yapabilecekler.
Beş yıla diabet bitiyor.
Beş yıla işte şey bitiyor.
Sen söyle nedir o kanser falan.
Her şey bitiyor. Böyle inanılmaz bir şey vardı.
Hani coşku vardı. Bu genetik bilimiyle ilgili.
Ben zaten biyolojiyle ilgiliydim.
Dedim ben bunu yapabilirim.
Yani bu benim ilgimi çeken bir alan.
Hani oradan bir geldi.
Ve çok başta ciddiye tabii almıyor insanlar seni o yaştayken.
Hani diyorlar ya çocuksun yani.
Doktor olursun, mühendis olursun ileride.
Şimdi böyle diyorsun ama. Evet tabii bahsettiğiniz yaşları da söylemeden geçmeyelim.
10-11 yaşlarındasınız.
Aynen. Yani çok ciddiye alınmadı.
Ama ailem çok destekçiydi.
Her zaman öylelerdi. Biraz sıra dışı bir aileden geliyorum o bakımdan.
Yani çok serbesttik seçimlerimizle ilgili falan.
Ve dediler ki bunu istiyorsan bunu yap.
Ama ne olduğunu da bil yani. Sen daha çocuksun, bilmiyorsun ki ne olduğunu.
Çok da haklılardı. Tabii o zaman bilmiyordum, bilmediğim o.
O dönem işte annem bir akraba, eş dost buldu.
Aynı şehirden, Mersin'den.
Bizim yine Mersin'de yetişmiş, çıkmış, yurt dışında genetik okuyan bir abla buldular bana.
O zaman işte telefonda görüştürdüler.
Muazzam bir şeydi benim için.
Çünkü saat farkı var. Başka bir kıtadaki bir insanla telefonda konuşuyorum.
Bizde artık böyle gece 11 olmuş falan.
Ben yatmamışım ki hani onunla konuşabileyim diye.
Bir çocuk için baya heyecan verici.
Bir de yani internet yok. Yani internetin piyasaya ilk sürüldüğü yıllar, halka açıldığı yıllar.
Üç site falan var. İşte Yahoo, işte bilmem ne falan.
Hani yani şey yok. Şimdiki bu iletişim koşulları da yoktu.
Konuştuk baya güzel bir telefonda konuştuk.
O da çok şaşırdı. Çocuk yaşta birinin.
Kendisine bunları soruyor olmasına falan.
Kariyer soruları soruyor olmayın telefonda.
O da pek şey yapmadı.
Fikrin değişir belki ileride kardeşim falan modundaydı.
Ama değişmedi yani. Devam ettim.
Ortaokulda, lisede daha da sevdim konuyu.
Öğrendikçe daha çok sevdim.
Öyle devam ettim o yolda. O sizin aslında çok net bilinçli verdiğiniz bir karar gibi değilmiş.
Aslında o tamamen ilgi odaklı.
Evet. Bilime duyduğunuz ilgiden. Ama zaten o yaşta o kadar oluyor değil mi?
Ama sonrasında çok bilinçli bir şekilde de ilerlemişsiniz yolunuzda.
Tabii tabii yani öğrendikçe baktım ki gerçekten evet.
Yani umduğum her şeyi buldum içinde o biliminden.
Yani hoşuma gitti. Bir de bir şeyi düşündüm sonradan da bu.
Geçiş anları olduğunda mesela işte üniversiteye başvururken, üniversiteden yüksek lisansa geçerken falan kendime şu soruyu sormaya çalıştım.
Ben neyi yapmak istemiyorum?
Neyi yapmak istiyorumdan çok çünkü çok sayıda şeyi yapabilirdim.
Çok şey ilgimi çekiyor. İlgi alanı geniş bir insanım aslında.
Hani bilimlerin tamamına ilgim var mesela.
Bunun dışında işte antropoloji, sosyoloji, psikoloji, işte tarih yani bunların hepsi ilgimi çekiyor ama yani her şeyi yapamazsın.
Bir tane hayatın var. Hani odaklanmak gerekiyordu.
Neyi yapamama odaklandım.
Neyi yaparımı o kalanların içinden seçtim.
Hep biyoloji biraz böyle önde gitti benim için.
Öyle olunca oldu. Aslında peki bu sürecin en baştaki kısmına dönecek olursak akademik olarak.
Lisansta siz OTÜ'de eğitiminize başlıyorsunuz.
Üniversite tercihiniz nasıldı?
Üniversite tercihini yaparken de o aynı motivasyonla devam ettiniz mi?
Evet ve sorun oldu bu.
Yani aile içinde olmadı ama.
Konu komşu çok karıştı bana o dönem.
Çok ilginçti tabii Türk kültürünün bir parçası olarak.
Gerçi öyle evet. Konu komşu takar. Evet.
Yani şimdi mahallede benim akademik olarak iyi gittiğim insanlar biliyordu.
Yani bu çocuk tamam bilim alanlarına yöneliyor falan.
Tabii sürekli bir şey beklentisi var insanların.
Eninde sonunda yola gelir gider doktor olur.
Tamam ekmeğini tutsun.
Genetik tamam. Genetik mi ya.
Bizim girdiğimiz dönemler bir de yani üç bölüm falan vardı genetik açılış sanıyorum.
Daha yeni bir dördüncü açılıyordu o sene işte İTÜ'de falan.
Yoktu da fazla tamam mı?
Hani öyle de bir durum var.
Artı ben bir de çok acayip şeyler yaptım.
Şöyle ki yeterince çalışmayarak ilk sene fazla güvendim kendime.
İstediğim puanı çekemedim ilk girdiğim yıl.
Üniversite sınavına liseyi bitirdiğim sene.
Ama genetik için söylüyorsunuz bunu değil mi?
Tabii tabii yani şimdi dahası var.
Yani annem bana nasıl dayandı bilmiyorum.
Eğer bunu dinlerse kendisine de teşekkürlerimi sunmak isterim.
Ne sabırlı bir insanmış. Yani şimdi çocuk sahibi olarak ben de bakınca wow gerçekten.
Şöyle bir durum vardı ben çok iyi bir puan.
İlk 5000'in içindeydim.
Hani iyiydi puanım aslında.
Ama dedim ki ben otlu genetik olmazsa gitmeyeceğim.
Önce bir dediler yani emin misin falan hani bu kadar puan.
İşte o zaman komşular dedi mesela işte bir tıp yazsaydı gider okurdu.
Mahvetti hayatını evde kaldı ne yapacak şimdi falan.
Bu çok büyük dert oldu bizim tanıdıklara.
Ama annem çok rahattı. Annem dedi oğlum eğer öylesi iyi olacaksa senin için dur bir sene daha dur.
Ben bakarım sana. Sen git takıl tekrar sınavına gir ama iyi çalış.
Peki dedi. Tamam bir sorumluluk yükleniyor tabii üstüne bu defa.
Daha iyi hazırlandım.
Tabii bir de imkan çok fazla.
Liseye gitmiyorsun hiçbir şey yok ki.
Tabii yani kendi disiplinimiz aslında.
Tamamen yani sana kalmış dünya.
İkinci tur hazırlandım ben.
Yani ilk sene ilk 5000'e girmeme rağmen bir tercih yapmak suretiyle açıkta kaldım.
İkinci senede aynı tercihi yaptım ama bu defa çok yükseklerdeydim.
O yüzden girdim tabii doğal olarak.
Evet gerçekten aslında çok çaba sarf etmişsiniz.
O motivasyonunuz, o tutkununuz devam ettiği için.
Ama insanların da tabii sabır göstermesi işte.
Yani çok ilginç bir şey o.
Hep ortam önemli. Yani hani bana çok büyük imkanlar sağlandı.
Mesela aynı ailede yetişmiş kuzenlerime falan bakıyorum.
Başka evlerin çocukları aynı şekilde gitmedi onlar için durum tabii.
Yani hani orada anne baba etkisi, hani ortamın hazırlanmış olması falan tabii bunlar önemli.
Ve tabii geldiğimiz aile önemli.
İşte benim ailem her zaman şeydi okuyun çocuğum, okuyun çocuğum.
O yüzden hani bir yıl daha durayım güzel okuyayım dediğin zaman hayır diyemiyorlar.
Çünkü sürekli okuyun çocuğum denmiş.
Hani o ailelerdeniz siz de öyle muhtemelen.
Güzel bence güzel bir başlangıç.
Güzel bir soru. Şöyle ilginç oldu.
En büyük eksiklerden biri bence Türkiye'de özellikle okul sisteminde, şimdi de öyle mi bilmiyorum.
Ben okulda olmayalı bayağı oldum.
Rehberlik adı altında bir şey vardı.
Her okulda bir rehber öğretmen falan ama pek bir rehberlik de almıyorduk aslında.
Yani mesela kimse bana demedi ki sen üniversiteye girince genetik okuyacaksın ama önce matematik, fizik, kimya öğrenmen lazım.
Evet. Bu şoku yaşıyorsun üniversiteye girdiğinde.
Bir dakika diye böyle. Yeni daha bahsediyoruz.
Başka bir olay. O şoku yaşadım ben.
Ve o bana iyi gelmedi.
Yani ben böyle direkt girerim genetiğe, biyolojiye abanırım falan o kafayla giderken bir anda önüme böyle çok ağır bir biçimde bir tane kimya, fizik, matematik konduğunda biraz yıldım.
O bende yılgınlık yarattı.
Notları kötü yönde etkiledi.
Ben biraz böyle gidip gelmeyi bıraktım sınıfa falan.
Hani o moddaydım. Kantinde tavla oynayan çocuklardan oldum ben bir dönem.
Hani o beni tabii akademik olarak biraz geriletti o dönem.
Yani not ortalamam da çok...
Darbe aldı bundan. Evet aslında bence üniversitenin ilk senesi herkese hemen hemen o bocalama oluyor.
Kimse beklemiyor dediğiniz gibi o kadar ağır dersleri.
Ama ben bütün derslerden D getirince tabii iyi olmadı.
Peki şeyi sormak istiyorum.
Bir yandan da hani ODTÜ'de okurken tabii ODTÜ'n çok güçlü teknik bir üniversite.
Aynı zamanda bir kendine özgü bir kültürü ve kimliği de var.
diye düşünüyorum ben. O konuda size sosyal becerilerde ya da işte hayata bakış açınızda bir katkısı oldu mu?
Ne düşünüyorsunuz? Hala da bugüne kadar da görüyorum.
Mesela şey çok ilginç bir olay yani mikro milliyetçilik mi dersin buna bilmiyorum ama hani bir yerde şurada Hollanda'da bile yani değil mi?
Bir ot tülüyle karşılaştığım zaman çok kolay anlaşıyoruz.
Evet. Çünkü kültürel ortaklık var işte.
Evet. Ottüller birbirini çok iyi anlıyor.
Kültürel ortaklık var. Ottül olduğunu bilmeden başlıyorum anlaşmaya.
Zaten anlaşıyor. Mesela soruyorum sonra siz ne yaptınız?
Ottül de okudum diyor. Tamam diyorum.
Evet okey. Yani hani bir bağ var.
Kesinlikle bir kültürü var. Tabii belli bir sol görüşün daha hakim olduğu bir okuldur her zaman.
Hala öyle. Eskisi kadar olmayabilir belki ama orada tabii yani kendini bulma serüveni tabii üniversite bir yandan da değil mi?
Yani yetişkinliğe yeni geçiyorsun.
Aile evinden çıkmışsın. İlk defa kendine bakmak.
zorundasın. Evet. Bütün sorumluluklar senin üzerinden.
Bu tabii çok güzel bir dönem.
Onu ODTÜ'de geçirmiş olmaktan da mutluyum.
Çünkü ODTÜ sana inanılmaz fırsat sunuyor.
Öğrencilerin elinde olan çok şey var.
Yani bu öğrenci toplulukları vesilesiyle, siyasal topluluklar vesilesiyle falan.
Öğrenciler kampüsün çoğunu döndürüyor yani.
Okulun kendisi döndürmek yerine.
Bu tabii çok büyük imkanlar sunuyor.
Büyük organizasyonlara girdik mesela.
Çok önemli isimleri davet ettik.
Geliyorlar. Çünkü ODTÜ'den davet ediyorsun.
Bunlar çok büyük imkanlar.
Şeyin dışında akademik olarak sunduğu şeylerin dışında tabii sana bir etiket veriyor.
O etiketi iyi kullanırsan daha büyük yerlere açılabiliyorsun.
İşte öğrenci toplulukları kurduk onun vesilesiyle.
İnsan getirdik, konuşturduk, büyük etkinlikler yaptık.
Bunlar tabii senin organizasyon yeteneklerin gelişiyor, etkinlik yapabiliyorsun.
Yani neler neleri insan orada öğreniyor.
İşte mesela bir davetiye göndermek insanlara değil mi?
Bir de yine şeyi söyleyeceğim. İnternetin bebek dönemleriydi hala.
2000'lerin başı. Kağıt davetiye gönderiyorduk falan insanlara yani öyle dönemler.
O kabiliyetlere edinmek tabii iyiydi.
İnsan içinde konuşabilir hale geliyorsun.
Yani başka şansın yok zaten çünkü sürekli sosyal ortam.
Evet. Bence üniversitenin katması gereken ya da kattığı en önemli şeylerden biri diye düşünüyorum.
O noktada ODTÜ'de okumak bence de çok büyük bir şans.
Ben okumadım ama hep imrendim yani.
Ama sizinki de güzel. Yani şey var.
Adı belli herhangi bir üniversite.
bence bunu sağlayabilir. Son dönemde tabii ne yazık ki işte bu butik üniversite diyorum ben onlara.
İki oda bir salon. Bir sürü üniversite açtılar şehirlere.
O iyi olmadı bence yani.
Yani onun tamam belki bir karışık bir konu.
Yani bir yandan tabii erişim sağlıyor daha önceden okuyamayacak insanlara.
Ama üniversite kültürü yaratmıyor.
Yani belki bir derece alıyorsun.
Bir kampüs ortamında. Bir diploman oluyor ama o kadar.
Evet kesinlikle katılıyorum.
Peki eğitime geri dönecek olursak aslında siz belli bir noktada kopmuşsunuz.
Birinci, ikinci sınıfta.
Peki sizi geri döndüren ne oldu?
Şu anki kariyerinizin başlangıcı aslında.
Her insanın derler ya hayatına dokunan birisi olur falan filan öyle bir durum oldu.
Ben bırakmaya hazırdım yani üçe geçtim.
İşte zaten ODTÜ'de şeydir, 3.
sınıf çok zordur. Çoğu üniversitede öyledir.
Artık teknik alanlara iyice girmişsindir.
Yani şey derler İngilizce, make it or break it.
Hani ya yapacaksın ya bırakacaksın dönemi.
Ben bırakmaya doğru gidiyordum.
İyice dersleri sallamışım, gitmiyorum.
Hani zaten batsın bu dünya falan.
Hani diyorum bu bana göre değilmiş, en iyisi bırakayım.
Ha bu bana göre değilmişin de şeyini de söyleyeyim.
Yani ilgim aslında hiç değişmedi.
Ama işte o derslerin baştaki durumu, ondan sonraki derslerin verilişi.
Hani eğitim şekli falan beni açmadı açık söyleyeyim.
Tabii herkesi aynı şekilde geçiriyor.
Yani bana yaramadı. Şey düşünüyorum geriye dönüp baktığım zaman genel biyoloji bölümüne girseydim genetiğe girdiğimden daha başarılı olurdum muhtemelen.
Benim asıl oraya gitmem lazımmış.
Ha ders içeriği olarak çok hitap etmedi aslında.
Aynen. Yani öğrendiğim şeylerden pişman değilim.
Çok güzel şeyler öğrendim ama öğrenmek istediğim başka şeyler benim bölümümde yoktu.
Böyle şey ukdeyle bakıyordum.
Hani biyolojidekiler bunları çalışıyor.
Ben bunları çalışıyorum diye.
Sürekli gözüm oradaydı.
Niye geçiş yapmadım o dönem falan.
İlginç sorular bunlar. Aklıma gelmedi tabii.
Bölüm çok bana hitap edemedi gibi oldu.
İşte biraz böyle bir anlaşmazlık yaşadım diyeyim.
Hani bölümle. Aslında şöyle bence üniversite tercihi yaparken, bölüm tercihi yaparken bunun çok bilincinde de değiliz.
Ben de aynı şekildeydim yani.
Ders içeriğine hiç bakmamıştım.
Aynen hiç bilmiyordum hangi dersler var.
Garip geliyor şimdi düşününce. Çünkü ben kendim hocayım şimdi.
Şey yapıyorum bu intek intek övü diyoruz işte.
Yani okul alacağımız öğrencilerle burada mülakatla da alıyoruz bizim okulumuzda.
Mesela mülakata girdiğinde benim için çok önemli.
Öğrenci bakmış mı derslere, hangi dersler var biliyor mu?
Halbuki kendimi düşünüyorum. Evet tası tarağı topladım.
Kalktım gittim hiçbir fikrim yok ne öğreneceğimi.
Yani insan merak etmez mi?
Etmemişiz. Çok garip.
Bir de onun çok yönlendirmesi de yok sanki.
Yoktu. İşte rehberlik dediğim gibi biraz inceydi.
Biraz daha rehberlik olsa güzel olurdu.
Rehberlik de ilgi odaklıydı.
İlgi ve şey. Coşku.
İşte yani sen biyolojiyle ilgileniyorsun.
Puanın yüksek. Genetik var.
Git oku. O kadar. Yani şey değil böyle.
Sana biyoloji mi daha iyi olur yoksa genetik mi daha iyi olur yoksa belki mesela biyomedikal mi okuman lazım falan.
Kimse bunu irdelemiyordu.
Evet. Birazdan kaybımız oldu bence.
Hala da oluyor belki bilmiyorum.
Oku sistemine hakim değilim.
Ben de pek bilmiyorum ama umarım o kadar genel bir perspektiften bakmıyorlardır.
Peki aslında o dönem bir kırılma noktası yaşıyorsunuz.
Peki sizi geri döndüren ne oldu?
Birazı talih yani tamam mı?
Yani tabii ki senin yaptıklarının önemli insan şeye düşünmek istiyor.
Hayatım üzerine kontrolüm var falan diye ama bir kısmı da talih gerçekten.
Bizim o dönem genetik labı alıyordum işte öğrenci olarak.
Genetik labının işte asistanlarından bir tanesi vardı.
Rahşan hocam eğer dinliyorsa ona da buradan selam denk gelirse.
Çok severim. O dönem o doktor öğrencisi.
Ve işte bir yandan doktorasını yapıyor, bir yandan lab öğretiyor falan ve biraz böyle biraz perişan bir halde yani görüyorsun çok yorgun ve bitkin olduğunu hani.
Ben şey oldu böyle kötü hissettim yani çok iyi bir öğretmen.
Dedim yani bu insana ben acaba yardım edebilir miyim çünkü belli ki zorlanıyor.
Gittim dedim ben geleyim sana labda biraz hani destek olayım eğer faydası olacaksa.
Çünkü iyi durmuyorsun. Yüzüne söyledim yani.
Halin iyi değil diye.
Sonra konuştuk. Hali gerçekten iyi değilmiş.
Çünkü o dönem onun eşi tıp doktoru.
Tıp doktoru olduğu için askerlik ertelenmiş, ertelenmiş, ertelenmiş.
Artık 40'larına geldiğinde adamcağız askere gidiyor.
Bu tek başına kalıyor ve çocuk da var.
Şimdi tek çocuklu bir anne bir yandan, bir yandan doktorasını yapıyor, bir yandan bize dersi öğretiyor falan bitkin yani.
Çok zor durumda. Dedim ne faydam olacaksa geleyim.
Ama dedim yani hani labla bir alakam yok.
Senin labın benim ilgimi çekmiyor.
Çünkü o laboratuvar arı çalışan bir laboratuvardı.
Ve ben hep şey düşünüyordum yani hani benim ilgimi çeken alanlarda memelilerle ya da daha büyük hayvanlarla yani omurgalı hayvanlarla deney yapılabilir.
Çünkü davranışsal genetik üzerine odaklanmak istiyordum o dönem.
Dedim yani benim yapabileceğim bir iş değil sizin alan.
İlgimi çekmiyor. Ama geleyim amelelik edeyim yani labda.
Hani bulaşık ekeyim falan. Sırf sana iyiliği olsun.
O da iyi gel dedi. Ama tabii onun hakkında başka şeyler var.
Ben bilmiyorum. Bu tabii iyi bir...
Supervisor işte iyi bir danışman aslında.
Hani böyle olur zaten. Yani sen daha bilmeden o bilir senin nereye yönlenmen gerektiğini.
Öyle labda muhabbet ederken falan soruyor, ediyor, anlatıyorum.
İşte dedim davranışsal genetik konular çalışmak istiyorum.
Onun için tabii büyük beyni olan işte kuştur, işte faredir, insandır.
Öyle şeylerde çalışmak lazım.
O da dedi ki yok öyle değil.
Yani daha küçük canlılarla da bunu yapabiliyorsun.
Hatta dedi sen Tuğrul'u tanıyor musun?
Dedim Tuğrul kim? Dedi Tuğrul.
O sırada artık yani hani bir yıldır falan Tuğrul dediği insan bizim okulda öğretmen.
Benim haberim yok. Çünkü ya o kadar gitmiyorum hani derslere falan hiçbir şeyden haberim yok.
Tuğrul ODTÜ mezunu kendisi de.
O sırada işte şey doçent hoca falan.
Ama Porto Rico'da.
Bir yıldına gelmiş sabatik alını yapıyor.
Değişik dokuşu öğretmenlik yapıyor.
Bir yıl ders veriyor şeyde.
ODTÜ demek. Bundan hiç haberim yok.
Olsa zaten derslerini alırdım.
Evet misafir öğretim üyesi olarak gelmiş.
Seçmeli dersleri o zaman. Tam da benim istediğim şeyleri anlatıyor ve ben hiç haberim bile yok.
Yani bölüme uğramıyorum çünkü.
Mecbur kalmadıkça bölümün kapısından girmiyorum odana.
Öyle ve Rahşan beni itekleyerek fiziksel olarak yani omuzlarımdan tutup itekleyerek Tuğrul'un odasına soktu.
Tuğrul'la çok uzun bir sohbet ettik.
Biz hiç tanımadan birbirimizi başlattık.
Ve Tuğrul beni ikna etti o sohbette.
Yani dedi evet sen istediğin her şeyi arı üzerinde yapabilirsin.
Artı dedi senin ben düşünme şeklini beğeniyorum.
Gel çalışalım. Bir şeyler yapalım beraber.
O sırada lisans 3.
sınıftasınız. 3. sınıftayım. Yaz geliyor yavaş yavaş.
İşte arı mevsimi açılmış.
Ve beni şeye sokmaya başladı arılığa.
Hani hayvanla tanış çalış bir şeyler yap falan diye.
Ve bir tane o dönem master öğrencisi vardı Zerrin.
Zerrin'in tezine de destek olmaya başladım.
Hani alttan lisans öğrencisi olarak.
Çok açık görüşlü bir laboratuvardı.
Çok kolay entegre ediyorlardı öğrencilere, deneylere falan.
Hani böyle şey değildi. Hani nasıl diyeyim?
Burun havada bir laboratuvar değildi.
Lab'ın asıl hocası Aykut Kence ve Meral Kence adındaki eşti.
Birisi rahmetli oldu, birisi emekli oldu şimdi.
Ama çok iyi profesörler aslında.
Onlar da genetik ve işte arı üzerinde de ve başka hayvanlarla da çalışıyorlar.
Böyle bir şekilde o lab'a entegre oldum ben.
O sırada işte lisanstayken.
Tabii sonra Tuğrul gitti yazın sonunda.
Sonra tabii ki siz araştırma grubunda devam ettiniz.
Beni oraya yamamış oldu.
O şekilde büyük iyiliğidir bana ki orada bitmedi tabii daha sonra da yıllarca hala.
İki gün önce telefonda konuşuyorduk.
Çok iyi o zaman mentor gibi hayatınızı.
Sürekli hiç bırakmadı ve inanılmaz inanılmaz yardım oldu bana tabii ki.
Bu insanlar önemli işte.
Bu mesela şeyde de oldu. Ortaokulda bir öğretmenim oldu.
Mesela fen öğretmeni o şekilde.
Lisede bir biyoloji öğretmenim oldu o şekilde.
Bunlar seni tabii hep böyle tutup bir İlerletiyor böyle.
Hafif bir kaldırma yapıyorlar hayatında.
Sende de bir şeyler varsa üstüne koyup devam edebiliyorsun.
Evet aslında o yol göstericiliği, o desteği hissettiğinde zaten içinde tutkusu olan öğrenciler çok daha büyük motivasyona devam ediyorlar.
Kesinlikle. Ya şey çok önemli.
Bir insanın sana bakıp bundan bir şey olur demesi.
Yani orada bir an duruyorsun. O zaman belki de olur.
Kendi kendine demekle bir yere kadar oluyor.
Tabii bir destek de gerekiyor.
Peki bu destek o zaman sizin akademide kalma konusunda biraz cesaretinizi arttırdı ve siz dördüncü sınıfa o şekilde büyük bir motivasyonla geçtiniz.
Aynen öyle. Dedim yapayım o zaman.
Mezun olma durumu sallanmadaydı yani not ortalaması yüzünden, kalan dersler yüzünden falan.
Mesela bir dönem ben 11 ders almak zorunda kaldım ki sırf bitsin.
Bitirmeye çalışıyorum.
O haldeydim. Ama bitti.
Biraz uzatarak bitti.
Bir dönem fazladan okudum.
4 yıl yerine 4,5 yılda bitti.
Kötü bir ortalama ile bitti.
Onu buradan işte söyleyelim herkese.
Yanlış hatırlamıyorsam 2,78 falan gibi bir ortalama.
2,80'i bile bulamadan.
Kapattım dükkanı. Evet bence bu çok önemli.
Yani evet tabii ki ortalamanın önemli olduğu noktalar var.
Ama şimdi kariyerinizin devamını dinleyince bence çok ilham verici.
Ve bu ortalama ile sadece notlara bağlı olmadığını, kişinin kendi motivasyonuyla ilerlediğini gösteren de bir kariyeriniz var.
Sonra hemen arkasından yüksek lisansa devam etmek istiyorsunuz değil mi?
Evet. Ben dedim önce Tuğrul'u aradım.
Tabii ki. Değil mi?
Tuğrul hocam dedim. Böyle böyle lisans bitti.
Bitiyor. Yani ben master doktora istiyorum.
Bunu da yurt dışında yapmak istiyorum.
Kendisi zaten işte ODTÜ'den çıkmış Amerika'ya geçmiş falan.
Hikaye benziyor. Ona benzer bir şeyler de yapmak istiyorum peşinden.
Ve onun doktora derken hocası olan bir hoca vardı.
Gene Robinson. Hala da devam ediyor.
Bu arı konusunda hala da en üstlerde adam.
Hiç düşmedi. Dedim ben Gene Robinson'ın yanına gidebilir miyim?
Tuğrul da dedi ki deneyelim. Dedi ortalaman kötü evet ama iyi bir referans mektubu yazarım ben sana.
O sırada bir makale basmışız biz mesela.
Makale var. Ah lisanstayken.
Tabii tabii. Aynen. Yani akademik makaleye katıldım.
Hani desen ki çok mu büyük bir iş yaptın?
Hayır ama işin ucundan tuttum ve makaleye adım kondu.
O da tabii büyük bir lüks. Yani şimdi her hoca bunu yapmaz.
Evet. Hani orada o ekibi...
Bu konuda tabii tebrik etmek lazım.
İşte Kenceler olsun, Tuğrul olsun yani benim adımı o makaleye koydular.
Çok hakkaniyetlilerdi o konuda.
O makalen var dedi. İşte tamam not ortalaman kötü ama ben iyi bir referans yazabilirim sana.
Gördüm nasıl çalıştığını.
Artı dedi şeye gir. Bu işte GRE ve TOEFL egzemlerini.
İşte TOEFL dil için GRE'de akademik başarını göstermek için.
Ve dedi ki GRE'de bir genel alabiliyorsun.
İşte bu şey sınavı işte bizim.
Ales gibi. Bir de biyolojiye özel bir subject dedikleri bir GRE var.
Dedi onu da al. Görsünler ki bu çocuk hani biyoloji biliyor.
Yani tamam ortalaması kötü ama biliyor.
Aldım ben o sınavları ve alırken de dendi bana yani bak subject almaya emin misin?
Çok zordur yapamazsın falan filan.
Ben onda böyle üst yüzde birin içindeydim.
Yaptım gayet. Çünkü biliyorum yani.
Sadece istememiştim yapmayı okuldayken.
O yüzden çok kötüydü ortalamam.
Çalışsan oluyor. Evet.
Girdim onu yaptım. İyi notlar getirdim sınavlardan ve başvuruyu verdik.
Ama laboratuvar yani Jim Robinson işte hoca bana gel dediği halde okul beni almadı.
Başvuru kriterleri. Ortalama yüzünden.
Çünkü dediler ki bizim cut off yani sınır bizim için 3.
3'ün altındaki dosyaları işleme almıyoruz.
Neredeydi üniversite? Iowa.
Iowa State. Iowa Eyalet Üniversitesi.
Yani laborda diye oraya gitmek istiyorum.
Iowa'ya hayran olduğum için değil.
Mısır tarlası her yer. Güzel bir yer değil.
Ama hani laborda ve gerçekten orası muazzam bir laboratuvar.
Yani bir de şey oluyor. Böyle olur ya bizde de Sezen Aksu ile çalışan herkes meşhur olur.
Cine Robinson ile çalışan herkes çok iyi yerlere geliyor.
O seni ilerletebilen bir insan.
Yardımıyla, desteğiyle ve öğretisiyle.
Onu da istedim ama olmadı.
Birkaç labdan aslında şey aldım.
Hani gelebilirsin. Ama işte başvurular sektep çünkü ortalama düşük ve okullar diyor ki okulun ofisi karar veriyor.
Ve ofis hocayı dinlemiyor yani diyor ben almam bunu diyor bunun ortalaması düşük kriteri tutturmuyor.
Peki sonrasında nasıl bir yol izlediniz?
Telefonda yine Tuğrul'u aradım ben ağladım biraz.
Dedim beni almıyor kimse ortada kaldım ben okuyamayacağım.
O da dedi ki yok yok öyle değil sen dedi ot diye sor seni master'a alırlar mı bu ortalamayla?
Alıyorlarsa gir ve dedi aklını başına al otur.
Güzel bir ortalama getir master'da.
Çünkü dedi o onu silebilir yani.
Önceki kötü kaydı. Sözünü dinledim ben de.
İşte ODTÜ'ye master başvurusu yaptım.
Anında da alındım. Yani master'a ODTÜ kolay alıyordu.
Zaten ODTÜ'lüyüz. Direkt devamı gibi görüyorlar bir yandan.
Dil var, her şey var.
Kolay girilebiliyor o şekilde.
Ve ortalamayı takmadılar yani.
Ve işte yine kence laboratuvarında ben bir master öğrencisi olarak tekrar...
Hayatıma başladım. Aynı ekiple.
Daha önceki işte Zerrin'in tezinde destek olduğum konudan çıkış yapan daha orijinal bir fikir.
Benim fikrim olan bir şeyle. Master çalışmamı yaptım.
Tezimi yazdım. İşte 3.90 ortalama getirdim.
Çok iyi. Aklımı başıma aldım.
Hocanızı arayıp hemen arkasından.
Aynen aynen dedim. Ben yaptım bitti.
Hadi bakalım doktora dedim. Evet aslında o kısma geçmeden önce şunu konuşmak istiyorum.
Yüksek lisans test konumuz gerçekten çok ilgi çekici.
Yani ben okuduğumda...
Bilmiyorum öyle mi herkes için?
Öyle öyle gerçekten öyle. Arıların mevsimin ne zamanda eşliğini nasıl bildiğini benim hiç aklıma gelmemişti.
Yani çok önemli bir şey.
Ama hani böyle dünya akıp giderken hiçbirimizin aklına öyle durup dururken gerçek bir şey değil.
Ama çok önemli. Çok haklısınız.
İşin şeyi o zaten. Yani bu işte yüksek lisans doktora dendiğinde insanların bunu anlaması lazım.
Kimsenin aklına gelmeyecek bir şeyle uğraşıyor olman lazım.
Çünkü artık zaten bilinen ve olan zaten çalışıyorsun lisanstayken.
Yeni bir şey yapman lazım değil mi?
Alanın neyse artık orada.
Ve tabii alana girdikçe insan değişik şeyler görmeye başlıyor doğal olarak.
Benim şansım işte Zerrin'le çalışmış olmak.
Zerrin zaten bir mevsimsel değişimi olan bir enzimle ilgileniyordu.
Ben de bu enzimi bir işaret olarak kullansam dedim.
Madem mevsimsel değişiyor.
Acaba bu hayvanların mevsimi nasıl takip ettiğini algılayabilir miyiz?
Çünkü elimizde bir şey var.
Marker diyorlar İngilizce'de. İşaret var.
Bu enzimin çeşidine bakıp ben şeyi biliyorum.
Hayvana göre kış mı yaz mı? İçeride ne yaşıyor?
İş dünyasını anlıyorsun.
Bir sinyal olarak. Sinyal olarak kullanıyorsun.
Dedim bu sinyali hazır yakalamışız.
O zaman hadi bir çevreyle hayvan etkileşimi alanına girelim.
Orada tabii tez danışmanımla işte merak yenceyle biraz didiştik.
Çünkü aynı fikirde değildik yani.
Çok sayıda sinyali takip ediyor olabilir bir canlı dışarıda.
Çünkü mevsim değişirken her şey değişiyor.
Günler kısalıyor, hava daha soğuk oluyor, bulutlu günler artıyor değil mi?
Yazdan kışa giderken. Tabii tek bir parametreye bağlı olabilir.
Her şey oluyor aynı anda. İşte hangisi asıl sinyal?
Benim büyük sorum oydu.
Baya bir literatür taradım falan.
Birkaç fikir oluşturdum ve benim fikrim şeydi işte.
Yani günün kısalması mesela güvenilir bir sinyal değil.
Çünkü bazı yıllar günler kısalıyor ama hava hala sıcak.
Her şey güzel. Bazı yıllar günler kısalırken birden soğuk oluyor.
İşte kötü bir şarta geçiyorsun.
Hayvanın bu şartı dikkate alması lazım.
Ama arı olduğu için bal arısı kovanda yaşıyor sosyal bir hayvan.
Sıcaklıktan çok fazla etkilenmiyorlar içerideyken.
Yani onu adapte olabiliyorlar dışarıdaki sıcaklığa.
Dedim sıcaklık da bana mantıklı gelmiyor.
Şimdi bir de günden güne değişiyor, saatten saate değişiyor.
Daha böyle sağlam bir şey lazım.
Ve şeye karar verdim.
Büyük ihtimalle dedim yiyecek asıl mesele.
Bu günler kısalır, hava soğurken o karışım bitkileri etkiliyor.
Evet. Daha az çiçek oluyor, daha az yiyecek oluyor.
Bu daha az yiyecek demek, daha az yavru yapmak demek arılar için.
Ve yavrunun kendi bir feromonu var.
Ve biz şeyi biliyoruz. Bu yavru feromonu arıları bir fizyolojik çeşitten diğer fizyolojik çeşide geçmeye itebiliyor.
Ya da geçmemesi için tutabiliyor.
Hani etkisi var. Böyle bir hipotez kurdum kafamda.
Dedim o zaman bunu nasıl test edeceğiz?
Sıcaklık aynı olmalı, gün ışıyor, her şey aynı olmalı.
İşte yan yana kovanlar var.
Fakat bu hayvanları gidip yemek almaktan men etmek lazım.
Evet. Ama kovanı kapatsan birçok şey değişiyor.
Tabi parametrelerin diğerleri aynı değil.
Yapay bir yağmur sistemi kurdum ben.
Borulara böyle matkapla delik açarak falan.
Böyle bir hortum taktık ona. Bütün gün yağmur yağıyor kovanın önünde.
Halbuki yağmur falan yok yani.
Ağustos ayında Ankara'dayız kupkuru her yer.
Zaten şey oldu o kovanın etrafı yeşeriyor böyle otluk çıkıyor.
Diğer kovanların etrafı bozduruyor.
Arılar da şaşkın.
Şeyi görüyorsun zaten gözledim de yani.
Arı çıkıyor öndeki o platforma uçmak istiyor ama bakıyor yağmur yağıyor geri giriyor.
Böylece uçamıyor ve yemek toplayamıyor.
Yavru yapmayı bırakıyorlar falan.
Bu şartı sağladım.
Bu şartlar altında da işte enzime baktım.
Ne oldu acaba diye. Nasıl bir enzim üretti?
Ve tamamen şeye geçtiler.
Birkaç hafta içinde o kışlık gördüğümüz enzim modeline geçtiler.
Böylece hipotezimi destekledim yani deneyle.
Çok iyi. Çok mutlu bir andı benim için.
Çünkü bu anlatılan bilim değil mi?
Hipotez kuruyorsun. Ona göre bir deney tasarlıyorsun.
Deney çalışıyor. Ve çalışıyor.
Biraz iyi başladım. Belki de kötü oldu.
Çünkü ileride çalışmıyor. Tabii.
Her zaman böyle ilerlemiyor.
İyi başladım. Bu kısım da bence çok ilgi çekici.
Çok güzel anlattınız.
Hipotezi nasıl kurduğunuzu.
Ve hep bir sorudan başka bir soruya gitmişsiniz.
Aynen öyle. Yani bilim aslında bu şekilde ilerliyor değil mi?
Evet. Ona şey diyorlar bazen bu.
Duymuş musunuzdur? Bilginin ada teorisi diye bir şey var.
Island teorisi ne olacak? Şimdi diyor okyanusta bir ada düşünün.
Tam bir çember olsun böyle. Diyelim ki bu bildiğimiz her şey.
Okyanusta bilmediğimiz her şey.
Zaten bilmediğimiz daha fazla doğal olarak.
Sorabileceğin sorular diyor bu adanın kıyısı.
Çünkü oradasın artık.
Bir sonraki soru seni azıcık ileriye taşıyacak değil mi?
Sorun şu ki çemberi düşünürseniz ya da daireyi büyüdükçe çevresi büyüyor.
Dolayısıyla ne kadar çok bilirsen bilmediğini bildiğin kısım artıyor.
Evet. Bu çok kahredici bir şey.
Zaten şeyi görürsünüz.
Lisanstayken bir an geliyor diyorsun ben her şeyi öğrendim süper.
Sonra okumaya devam ettikçe çok kötü oluyor.
Ben şu an hiçbir şey bilmiyorum.
Öyle gerçekten. Yeni sorular açılıyor tabii.
Bir de sonuçta gerçekten hipotezinizi de destekleyen bir deneysel sonucu ulaşmışsınız.
Çok güzel bence bu şekilde devam ediyor olması en azından.
O anda. Sonrasında peki bu sizin yüksek lisans tezinizi savundunuz.
Sonrasında doktora için artık kesinlikle yurt dışına devam etmek istiyorum ve yurt dışını görmek istiyorum diye bir bakış açısı mı oluştu?
Pek çok yönden evet. Şimdi birkaç şey var orada.
Umarım yani hani zedeleyici gelmez kimseye ama şimdi ODTÜ tabii Türkiye'nin en iyi okullarından biri.
En iyi okulu diyemeyeceğim çünkü Bilkent var, Boğaziçi var yani.
Bir sürü çok iyi okul var Türkiye'de.
Bunlardan biri. Şimdi zaten onu yapmışım.
Evet. Hani lisansı orada yapmışım, doktoruyu orada yapmışım.
Bu sırada artık 10 yıldır falan ODTÜ'deyim ben.
Hani toplamda.
E artık gitmek lazım değil mi?
Nereye gideceksin? Dünya sadece oradan ibaret değil.
Nereye gideceksin? Mecbur başka bir yere gitmen lazım.
Bunu düşünürken tabii ben illa Amerika olsun falan diye bir derdim yoktu.
Açıkçası çok da istemiyordum Amerika'yı.
Çok sevdiğim bir ülke değildi uzaktan uzağa.
Çok da bildiğimden de değildi.
Daha çok Avrupa'da bir yerler falan vardı aklımda.
Lisans bitti tekrar ben telefona asıldım Tuğrul'u aradım.
Her zamanki gibi benim danışma attım.
Tuğrul Hoca. Tabii o sırada yıllar içinde biz görüştük.
Yani yazları sürekli geliyordu.
O deney yapıyordu kence grubuyla.
Biz her yıl mutlaka beraber deney falan yapıyorduk da.
Ben o anda artık iş bitti.
Dedim evet yani dediğini yaptım.
3.90 ortalamayı getirdim.
Tezimi yazdım. E makale var.
Dedim ne zaman geliyorum senin yanına doktora yapmaya.
Dedim ben başkasıyla uğraşmayacağım.
Ben seninle çalışmak istiyorum. Çünkü tam istediğim şeyleri yapıyorsun.
Beni yorma. O da dedi ki.
Olmaz. Gelme dedi.
Yani daha farklı ilerlemenizi istediği için mi yoksa?
Ben de onu merak ettim.
Dedim kalbimi kırıyorsun neden?
Yani hani gelmeyeyim.
Ne güzel anlaşıyoruz halbuki.
Bak dedi şimdi sen dedi o sırada ben evlenmişim eşim var.
Hani falan. Sen dedi evli barklı bir adamsın bir düzenin var hayatın var.
Bizim dedi Porto Rico Üniversitesi bin dolar veriyor şeye.
Yüksek lisans doktora yapanlara.
Bin dolarla yaşayabileceğin bir mahallede senin iki böbreğin de sende kalacağını garanti edemiyorum dedim.
Aslında çok gerçekçi yaklaşmış.
Çünkü dedi ev arkadaşlığı edemeyeceksin.
Bizim öğrencilerimiz dört kişi bir evde oturuyor.
Öyle geçiniyorlar. O şansın yok.
Geleceksin eşinin işi olacak mı olmayacak mı belli değil.
Bin dolarla nasıl geçineceksiniz?
Evet doğru. Dedim haklısın.
Yüzücü ama yani doğru. Adam her zaman şeydi yani benim iyiliğimi düşünüyordu.
Yoksa ona iyi olurdu ben gitsem onunla çalışsam.
Yani makale basarız değil mi?
Dedi sen git başka bir yerde yap.
Ben yine sana referansını vereyim her şeyini yapayım.
Hatta birkaç lap söyledi işte gidebileceğim falan.
Onun da şeyiyle işte rehberliğiyle değil.
Yine başvurular yaptım pek çok yere.
Bunlardan çoğu tabi red alıyor zaten.
Yani doğal olan o. Normal.
Nereye dalıyor? Sen kötüsün diye değil.
Adamın yeri yok o anda. Bir labın bir kapasitesi var.
Adam doldurmuş. Sonuçta bir yüksek lisans doktoru öğrencisinin Amerika'da mesela bir laboratuara maliyeti yılda yaklaşık 100 bin dolardı ben gittiğimde.
Baya yüksek. Yani şey lazım.
Para lazım. Bir proje olması lazım.
Cebinden verecek hali yok.
Öyle olduğu için projesi olan bir lab olacak falan şans biraz.
10 yere falan sanıyorum yazdım.
8'i zaten De git dedi bana.
Ama yine iyiymişsiniz hocam.
Tabii tabii onu da tutturmak iyi.
Ben yüzün üstünde başlıyordum.
Yanlış anlama yani. Ama ben hep böyle çok spesifik gidiyorum tabii.
Yani yine sadece arıcılara yazıyorum.
İşte alanı tutan, işi tutanlara bakıyoruz.
Tabii Tuğrul var. Bana yardımcı olan şey anlamında seçim yaparken.
Biraz da işte yüz yere başvurduğunda tabi bunların bir kısmı harap başvuru.
Direkt ilişkili konularda değil. Olması ihtimal çok küçük olanlar.
Ben direkt olması ihtimali çok yüksek olanlara oynadım.
Bunlardan iki tanesi laboratuvar olarak dediler ki tamam gel.
Fakat bir tanesi şeyi sağlayamadı bana.
Artık son aşamaya gelmişiz.
Bir yerden zaten teklif almışım.
Öteki oyalıyor çünkü elinde proje yok.
Diyor ki proje geçecek.
Bekle biraz geçecek. Artık yaz geliyor.
Sene dönüyor. Benim gitmem lazım.
Dedim ben seni bekleyemeyeceğim.
Daha fazla kusura bakma. O da çok iyi bir hoca.
Amy Todd diye. Amerika'da.
Sonradan da görüştük. Çalıştık.
Ama gidemedim.
Öyle olunca Christina Grosinger diye Penn State'de bir hoca vardı.
Onun yanı oldu. Hani yine şey var şans aşamaları var bu işin işte.
Evet tabii ki. O şekilde.
İyi bir okul ve iyi bir hocayla çalıştım yani şey değildi kötü değildi.
Hani kuvvetli bir laboratuvardı o açıdan kötü de olmadı aslında.
Ama hocayla bir takım kişisel uyumsuzluklarımız oldu.
Tabii o biraz da şans aslında.
Ama onu bilemiyorsun gitmeden çok zor yani.
Peki o zaman Penn State'de doktora yapmaya başlıyorsunuz.
Doktora süreci kaç yıl orada ve nasıl bir sistemi var?
Sabit bir süresi yok. Hocayla senin aranda.
O zaman çok ucu açık.
Evet. Bazen iyi de değil.
Çünkü şeyi de gözlemledim.
Bizim labımız öyle değildi ama daha böyle öğrenci kullanan laboratuvarlar da vardı.
Öğrenci artık bitirmiş gitmesi lazım.
Götürtmüyor. 7 yıldır orada.
Çünkü ucuza çalıştırıyorsun yani tamam mı?
Öyle lablar da vardı. Bizimki öyle değildi.
Bizim labda da yani 4 yılda bitiren de vardı.
7 yılda da bitiren vardı ama öğrenciye kalmış gibiydi biraz.
Biraz da şey oldukça tabii proje parası olduğu sürece.
Yani para bittiyse bitir artık hani.
Evet. Oluyordu. Ben 4,5 yılda bitirdim.
Yani tabalarda oldu.
Gayet iyi aslında. Evet. O da mesela hocayla bozuştuğum anlardan biriydi.
Çünkü 4. yılımı bitiriyordum.
Bana dedi ki çok uzun süredir buradasın bitirmeyecek misin artık dedi.
Ben de dedim yani 7 yıldır duran öğrenciler yanımda oturuyor.
Aynı ofisteyiz niye bana bunu diyorsun?
Anladım ki suyum ısınmış.
Öyle diyeyim. Öyle olunca da bir an önce böyle yazdım tezi ve 4 buçukta bitirdim.
Peki o süreçte benim anladığım kadarıyla sizin o zaman direkt olarak projenizin başlangıçta fonlandığı bir durum yok.
Siz süreç içerisinde de fon bulmaya çalışıyorsunuz.
İkisi de var. Yani fonlanmış bir projeye girdim ben.
O genelde öyle başlıyorsun.
Çünkü hazır para.
Evet. Ama yapacak kimse yok.
Yani vermiş projeyi almış.
İki hocanın ortak projesiydi.
Ama yapacak birisi yoktu aslında doktor öğrencisi falan olarak.
O zaten öyle davet ediyor seni.
İşte doktor öğrencisi arıyor olmasının sebebi o.
Birisi gelsin onu yapsın.
Mesela işe alınma sebeplerimden birisi büyük bir insan olmamdı.
İri arayayım. Şimdi görmüyor tabii dinleyiciler ama.
Dediler çok kovan kaldırıp indirmek gerekecek.
Hani mesela oraya muhtemelen bir kadın başvurusu alınamayabilirdi.
Bu ne bilecek kadın bu yüzden alınmadığını bilmez ama.
Bilmez. Anlıyor musun?
Çok şans etkiler var böyle.
Çünkü 60 kovanın kullanıldığı büyük bir çalışmaydı ve kovanlar 50 kilo, 60 kilo, 100 kilo oluyor.
Parça parça alıyorsun ama bir seferde 20-30 kiloyu çok rahat kaldırabiliyor olman lazım.
Hani mesela bunları bile tartıyorlar seni alırken.
Söylemese de sana. Evet. Benim arı deneyimim olması onlar için önemliydi.
Arazide çalışmışım arıyla falan filan.
Ama işte genetik altyapım da var.
Çünkü proje bunların karışımıydı yani.
Peki genel olarak doktora konunuz ne üzeri neydi?
Araştırma süreci nasıldı?
Evet biraz devamı gibi oldu.
O da denk geldi yani. O projeyi onlar vermiş ben vermedim ama onların projesi şuydu.
Değişik arı grupları var.
Irk ya da işte grup deniyor.
Subspecies, alt tür falan deniyor yerine göre.
Bu değişik arı gruplarının...
Kışlama başarılarını karşılaştırmak istiyorlardı.
Yani kışı atlatabiliyorlar mı?
Eşit düzeyde. Bunları da şeye göre seçmişler.
Amerika'da işte toptan satılan böyle belli arılar var.
Alabiliyorsun. İnternetten söylüyorsun.
Geliyor yani. Dört çeşit arıları var Amerika'da işte.
Çok kullanılan, sıklıkla kullanılan.
Bunların işte kış atlatma başarılarını karşılaştırıp sonra da bunun genetik analizini yapıp hani ne genetik farkları var, neden böyle oluyor.
Cevaplamak istiyorlardı.
Benim genetik altyapım var.
Laboratuvarda çalışabiliyorum ama sahada arayla da çalışabiliyorum.
Hani o karışım beni o işe soktu.
Oradan başladık.
Peki danışmanınızla ilişkiniz nasıldı?
Yani genel olarak aslında söylemek istediğim şey yüksek lisans ve lisans Türkiye'de sonrasında Amerika'ya geliyorsunuz.
ister istemez bir adaptasyon süreci de olmuştur.
Bu süreçte biz farklı açılardan bakıyoruz dediğiniz bir nokta oldu mu ya da gerçekten zorlandığınız bir aşama oldu mu?
Kesinlikle. Zaten ilk başta şey çok zor.
Kültürel etikete alışmak yani.
Adabı mu? İnsan adabı, sosyal adabı ona alışmak.
Mesela şey çok ilginçti benim için.
Ben diyorum ki Dr. Grosinger diyorum.
Doktor, doktor, doktor.
O diyor ki bana doktor deme. Evet bende de olmuştu.
Ya diyorum ben sana nasıl Christina diyeyim?
Sen benim hocamsın yani. Olmaz.
Bizde böyle bir şey yok. Zorla Christina dedirtiyor kendisine.
Çok zorlanmıştım. Ağzıma oturmadı bir yıl falan.
Ama dedirtiyor. Diyorsun mecburen şimdi demeyecek misin?
Hoca. Evet. Öyle.
Ondan sonra tabii geri bildirim olayları bu feedback denen olay.
Yani hani Türkiye'de biliyorsunuz dur.
Genelde olumsuz olana yorum yapılır.
Olumlu olana pek yorum yapılmaz.
Yani eğer mesela sen Türkiye'de doktora yapıyorsan ve hocan sana hiçbir şey demiyorsa o tamamen iyi gidiyorsun demektir.
Bir şey diyorsa kötü bir şey diyordur.
Ben ona alışkınım. Ve şimdi Amerikalılar bu şekilde geri bildirim vermiyor.
Kristina Kanadalı gerçi de işte.
Kanadalı Amerikalı. Yani çok böyle olumlu konuşuyorlar ama aslında olumsuz bir şey söylüyorlar.
Onu da ben algılamıyormuşum.
Onu fark ettim. Yani böyle toplanıyoruz bir şeyler söylüyor.
Diyorum süper ya çok iyi yani falan.
Sonra anlıyorum ki yok aslında iyi bir şey söylemiyor.
O aslında genel olarak.
Bir noktada şey demek zorunda kaldım.
Kristina dedim bak bu toplantıları yapıyoruz.
Sen böyle güzel güzel bir şeyler anlatıyorsun.
Ben her seferinde o diyorum her şey yolunda.
Sonra fark ediyorum ki değil bana biraz daha dedim hani böyle doğrudan söylesen olmaz mı yani?
Çünkü ben alışkın değilim algılayamıyorum.
Ama ben ilk anlattığınızda direkt iletişim gibi algılamıştım bunu.
O zaman tam o açıdan da değil.
Yani söyleniş şekli aynı değil.
Kırmadan, üzmeden. İşte çok şirin anlatıyorum.
Duygusallık yok yani. Şeyi göremiyorsun böyle senden mutlu mu, mutsuz mu seninle ilgili ne durumda yani.
O algılamak çok zor olabiliyor.
Duygu geçişi de yok. Bir de tabii yani işte şeyin herkes kişisel farklarda var.
İşte bu şey anlamında hani danışmanlık yapmak anlamında bir hoca olarak.
Kristina biraz şeydi işte böyle hands off diyorlar.
Yani kendi haline bırakıyor seni.
O bana çok yaramadı.
Bence ben daha çok şey bekliyordum.
Yönlendirme. Ama o da diyor ki doktoraya gelmişsin artık yani neyini yönlendireyim senin.
Evet kendi kendine bir disipline olmanı bekliyorlar.
Aynen aynen. Bence o da iyi olmadı.
Bir takım böyle taktiksel uyuşmazlıklar yaşadık gibi geliyor bana.
Bir de politik uyuşmazlıklarımız da vardı.
Bu komik gelebilir insanlara ama yani anlaşamıyorsan hani hayat görüşü olarak, dünya görüşü olarak o da bir şekilde yansıyor.
Arandaki ilişkiye. O çok klasik bir böyle işte Kanada Amerika batılısıydı.
E ben şimdi yani sosyalist komünist bir ailenin yetiştirdiği Türk Bir çocuğum.
Uyuşmayan çok fazla aslında.
Bir takım görüş uyuşmazlıklarımız oldu.
O benden umduğu şeyi alamadı.
Hayranlığı diyeyim. O yansıdı mı?
Evet. Aslında beklemeyiz ama.
Herkes insan. O da insan.
Desen ki çok mu kötüydü?
Çok kötü değildi o süreç.
Ama sonlar stresliydi.
İdare etmesi zor. Biraz bana yol gösterdi gibi oldu.
Ben orada post-doc yapabilirim diye düşünüyordum.
Bir proje vardı benim. katılıp hani hazırlamasına yardım edeyim falan.
Ondan çıkardı beni mesela.
Sen başka bir laf bak kendine.
O noktaya geldik.
İşte o noktada Tuğrul'u ben yine aradım.
Peki o kısma geçmeden önce şeyi de merak ediyorum.
Amerika'daki bu bilimsel araştırmaya bakış açısı ve işte üniversitedeki akademik kültür nasıldı?
Sosyal hayat ve iş dengesini kurabiliyor muydunuz?
Yoksa dışarıdan sanki bana Türkiye'yle benzer bir yapıda gibi de hissettiriyor.
Yani bir hafta sonu sizin bir raporu göndermenizi ya da işte akşam altıdan sonra bir mail atmanızı bekliyorlar gibi.
Bekliyorlar. Aynen öyle.
Yani Türkiye zaten küçük Amerika.
Biz kendimizi ayrı bir ülke olarak görmek istiyoruz ama olamadık gibi geliyor bana bazen.
Amerika'yı da gördükten sonra.
Benziyor. Yani iş kültürü çok benziyor, akademik kültür çok benziyor.
Sürekli çalışman bekleniyor.
Sürekli çalışmaman bazen bir sorun haline gelebiliyor.
Ama hani sosyal hayatta var mıydı?
Vardı. Çünkü bir yandan da kendi yaş grubunla berabersin sürekli.
Sürekli bir şey oluyordu. Ben mangal yapacağım gel hadi falan.
Thanksgiving'leri falan var ya bunların şükran günü.
Öyle şeyler. Sosyal hayatları da var yine de.
Yok değil. Mesela burada daha kötü.
Yok sosyal hayat.
Daha doğrusu iş hayatındaki insanlarla bir sosyal hayat yok.
Orada öyle değildi. İşteysen görüşüyordun da.
O çok bize faydası oluyordu.
Dışarıdan gelen insanlar olarak.
Sosyal hayat açısından. O açıdan bir denge yine de vardı ama tabii çok çalıştırıyorlar.
Büyük beklentiler var.
Bir tane hoca şey dedi bir defa böyle bölüm toplantısı gibi bir şeydi.
David diye bir hoca vardı.
Farklı bir laban hocası. Biraz da ters bir tip.
Ne biçim insanlarsınız?
Beşte eve gitmek istiyorsunuz.
Akşam beşte eve giderek bilinme olur falan filan.
Böyle saydırıyor. Ben de işte biraz ağzımı tutamayan bir tipim genel olarak.
O da beni hep... Soruna soktu.
Dedim ki David kusura bakma bir şey soracağım dedim.
Ne var dedi. Dedim çocuğun var mı?
Çünkü dedi ben duruyorum kendim siz de durun diyor.
Var dedi. Dedim sen akşam 8'e 9'a 10'a kadar labdayken çocuklar ne yiyor ne içiyor?
Çok haklı bir soru. Karım bakıyor dedi.
Hah dedim. Onu söyledim rahatladık tamam.
Evet. Dedim benim karım da PhD yapıyor.
Ben ne yapayım David? Yani hiç o yok.
Yani böyle erkeksi şeyler işte onlar var.
Yani akademinin her yerinde olduğu gibi böyle eril muhabbetler.
O zaman hiyerarşi de vardı.
Tabii var. Yani ama Türkiye'deki kadar kalın değil.
Ama var. Yani sessizce var.
Anladım. Biraz daha. Ama tabii ki.
O biraz akademide rahatsız eden bir şey gibi hissettiriyor bana.
Burada biraz daha az yaşadım ben onu ama benim durduğum yer sıra dışı tabii ben şey diyeyim.
Yani liberal arts sciences dedikleri küçük üniversite diyeyim.
Hani farklı biraz sistemimiz ama şeyi bilmiyorum.
Hani research'ta siz daha iyi bilirsiniz.
Olabilir yine belki hiyerarşi diye düşündüm ama.
Yok ben olmadığım deneyimledim.
O yüzden merak ediyorum aslında Amerika'da o noktada nasıl bir yer.
Amerika Türkiye'ye çok benziyor.
Sadece işte yani daha batılı işte.
Artık bu ne demekse sizin için.
Peki doktoranızı tamamladıktan sonraki kısma dönecek olursak siz yine Turul hocanızı arayıp animatörlük bir fikrini almak istediniz.
Bu sefer dedim ki şimdi daha önce konuştuğumuzda bana demişti ki doktorayı burada yapma çünkü çok az para veriyoruz ama post doktor dedi doktora sonrasında güzel maaş alıyorsun.
Neredeyse hoca gibi maaş alıyorsun.
O zaman olabilir demişti.
Şimdi 4,5 yıl geçmiş aradan.
Hatırlattım kendisini. O da dedi evet doğru söylüyorsun öyle demiştim.
O zaman hadi toplanın gelin dedim.
Çok iyi. Başlayalım.
Bir telefon görüşmesi şeklindeydi yani.
O şekilde Tuğrul'un işte grubuna entegre olacak şekilde.
Tabii o Porto Rico'da işte San Juan'da.
Tabii büyük bir karar düşündüğün zaman yani yer değiştiriyorsun falan.
Konum olarak öyle aslında yani.
Siz şimdi eşinizden de bahsedince aklıma o geldi.
Yani siz kendinizi kariyeri olarak çok güzel bir noktaya taşıyorsunuz.
Ama o hayat koşullarında nasıl sizinle birlikte ayak uyduruyor?
İyi ki sordun onu. Önemli bir kısmı.
Yani şimdi eşimle bizim anlaşmamız şuydu bu yola çıkarken.
Çünkü biliyoruz ikimiz de akademik takılacağız.
O psikolog. Ama o da doktora yapıyor o sırada bir de.
Hani Amerika'da yine. Hep şeyi düşündük.
Kimin daha böyle kıdemli bir işi olabiliyorsa oraya yönelim.
Çünkü birimizden birinin bir anda daha iyi olacak genelde.
İyi olanı kaçırmayalım.
Evet. Mantıklı bir seçim aslında.
Anlaşmamız buydu. Dolayısıyla mesela ben doktoraya kabul aldığımda Amerika'ya taşındık.
Ama onun mesela henüz bir şeyi yoktu.
ODTÜ'deki doktorasını bıraktı.
Yarısına kadar gelmişti.
Teze gidiyordu artık.
Bıraktı yani. Dedik beraber gidelim.
Hayır hayır gitmeyelim. Gittik.
Büyük sefalet çekiyorsun tabii.
Yani o iş yok onun falan.
Hani böyle bodrumda yaşıyorsun bir süre falan.
Tabii zor oluyor. Hani dayanıyorsun yani.
Şartlar bir arada kalmak adına dayanabiliyorsun.
Sonra mesela Amerika'da o da doktoraya girdi.
Ama tabii geriden geliyor. İşte gecikme var.
Aslında önden gidiyordu. Geriye düştü.
Şey olduğunda da Porto Rico'ya taşınma durumu çıktığında da onun doktorasının artık tez aşamasına gelmişti.
Sosyal bilimcide olduğu için.
Uzaktan yapabiliyordu. Çok iyi avantaj.
Büyük bir fırsat yarattı bizim için. Hocası da kabul etti.
Yani dedi ki tamam git. Burada olma önemli değil.
Tezini yaz. Seni mezun ederim.
Zaten diğer her şeyi yapmışsın.
Öyle anlaştık. Buna rağmen de tabii onun için çok zor bir dönem oldu.
Porto Rico'ya taşındık. Şimdi Porto Rico'da genelde İspanyolca konuşuluyor.
Bizde yok. İngilizce de işini görüyor çoğu yerde ama.
Ama ağırlıklar İspanyolca.
İspanyolca ağırlıklı. Yol bilmiyor, yer bilmiyor durumunda.
Biraz eve kapandı o dönem.
Artı şöyle bir şey oldu tabii.
Tam ben doktora tezimi savunduğumda benim eşim karnı burnunda amileydi.
Dolayısıyla ilk bebeğimiz oldu.
İşte tam ben tezi savundum.
Bir iki ay sonra bebeğimiz oldu.
Çok iyi. O sırada da işte Porto Rico'ya taşınacağız bir yandan.
Aslında evet hayatımızda değişiklikler aynı anda.
Bir sürü şey aynı anda. Tam o sırada da işte Tuğrul dedi ki gel bir seminer ver.
Öyle yapıyoruz genelde yeni birisi başlayacağında.
Hani bir tur uğra seminer ver.
Bölüm seni tanısın anlat kendini.
İki gün dur. Sonra dön toparlan bu sefer taşınmaya gel.
Ben Eylül ortasında seminere gittim.
Eylül ortasında da bu Maria denen bir fırtına oldu.
2017 yılında. Ve şeydi yani kategori 5.5 falan yıktı.
Çok ciddi. Hiçbir şey bırakmadı adada.
Hala da çok kötü durumda yani düzelmiş değil.
Merkez yerleri toparladılar ama adanın büyük bir kısmı berbat durumda hala.
Tabii şeydi onları terk etti haline federal hükümet.
O ara Trump seçilmişti yine.
Çok büyük. Zorlandılar.
Yani o dönem Tuğrul bu sefer dedi ki gelme şimdi.
Çünkü yani hani... Yeni doğmuş çocuğun var.
Temiz su yok adada. Ne yapacaksın?
Peki gelmeyeyim ne yapayım?
E işte otur bekle. Durum düzelince gel.
O sırada işte makale bakıyoruz ediyoruz bir defa.
Ama deney yapamıyorum. Hiçbir şey yapamıyorum.
Evet. Böyle kaldık.
O sırada Amerika'dasınız.
Aynı Pensilvanya'da devam.
Bir 6 ay 7 ay daha durduk biz.
Adadaki durum biraz düzelene kadar.
İşte bahar yani böyle Mayıs, Nisan, Mayıs o ara Portrika'ya geçtik 2018 yılında.
Çocuk biraz büyümüş oldu. İşte bir geçici bir oturacak bir yer bulduk.
İl kapatmak. Taşındık öyle.
Yaza doğru. Evet sonrasında peki siz aslında orada aynı motivasyonla aynı konuda.
Daha büyük. Belki evet daha büyük motivasyonla.
Uzun yıllarda çalışmak istediğiniz hocanızla aynı ekiptesiniz.
Nasıl ilerledi araştırma süreci?
Bence daha birbirinizin dilinden anladığınız için de çok güzel olmuştur.
Hiç konuşmaya gerek yok yani.
Frekans hep ortak böyle.
O çok muhteşem bir şey yani.
Arkadaşlıkta da olur yani. Vardır öyle bir arkadaşı herkesin.
Konuşmasan da anlaşırsın. Anlaşırsın.
Turul Hoca'yla benim durumum o yani.
Aramızda... büyük bir de yaş farkı var aslında ama kafalar tıp atıp tutuyor böyle.
Çok da severim gerçekten. O çok güzel bir dönemdi o açıdan.
Yani tabii hani bir de inanılmaz bir entelektüel özgürlük verdi bana Tuğrul.
Mesela Christina ile anlaşamamamızın bir sebebi de oydu.
Benim yapmak istediğim bazı deneyler falan oluyordu.
Christina şey diyordu deli saçması bunları ya ne işim var yapma falan diyordu.
İki ay sonra birisi basıyordu ama aynı deneyi.
Yayın çıkıyor. Böyle izliyorsun.
Millet oradan meşhur oluyor. İşe giriyor.
Sen orada izliyorsun. Böyle yaptırmıyor çünkü hocan.
Yani o çok tatsız bir dönemdi o açıdan.
Tuğrul tam tersi. Mesela adama yani bazen denemek istiyorum.
Deli saçması bir şey söylesem ona da evet diyecek muhtemelen.
Yani hiçbir şeye hayır demiyor. Şey modunda bunu nasıl yaparız?
Hani bir fikir getiriyorsun. Düşünüyor.
Nasıl yaparız bunu? Düşünelim.
Bir yol bulalım yapalım. Çok güzel aslında.
Bir ara adama şey dedim. Bir tane dağ var Porto Rico'da böyle bir kilometrelik.
Başka yok. En yüksek yeri orası.
Şimdi mevsimsel fark yaratamıyorsun fazla adada.
Dedim biraz dağın üstüne koyalım.
Orası biraz daha böyle kış ortamı gibi olur falan.
Ama yol yok. Hiçbir şey yok. Tropik orman.
At var mı dedim elinizin altında.
Üniversiteye bağlı.
Çünkü üniversitenin arabaları falan var.
Kullanabiliyorsun ama gitmez oraya.
Adama dedim ki at sırtında kovan taşımak istiyorum.
El Yunke Dağı'nın tepesine dedim.
Olur dedi. Bayağı destekleyici bir...
Evet yani yapmadık sonra Allah'tan da hemen delilikti gerçekten.
Hani beni durdurmuyordu hiç.
O açıdan güzeldi.
Ama işte altyapı çökmüş durumdaydı.
Yani Tuğrul'un laboratuvarı ikinci kattaydı binada ve çatı çökmüş.
İçeriye yağmur girmiş.
Bütün o deneyler, örnekler küflenmiş.
Berbat halde. Büyük ölçüde laboratuvarsızdım ben şeydeyken.
Portreko'da olduğum sırada. İşin öyle bir yanı oldu.
Bu sefer de o ket vurdu.
Hafiften. Yaptık bir şeyler.
Yapmadık değil. Çok güzel makalelerimiz çıktı falan.
Ne kadar süre postdoc yaptınız?
Şimdi toplamda aslında 5 yıl postdoc unvanımı korudum.
Fakat ilk bunun işte 2 yılı falan hani birazı Pensilvanya'da geçse de hani postdoctum gerçekten diyeyim.
Ondan sonra şöyle bir şey oldu.
Covid oldu. Evet aslında o döneme yaklaştık.
İlk 2 yılı bitirdik.
Tam laboratuvar kendine gelmeye başladı.
Birkaç şey oldu. Birincisi benim eşim o sırada doktorasını bitirdi.
Ve yine Penn State Üniversitesi'nden başka bir kampüsten, başka bir şehirde tenure track derler orada işte hani böyle profesörlüğe giden sürece girebildiğin bir iş buldum.
Çok iyi. Anlaşmamız neydi?
Kim daha iyi pozisyona gidiyorsa.
Sözler tutulmak zorunda değil mi?
Yani benimle o nasıl geldiyse ben de onunla gideceğim.
Başka bir yolu yok. Yani ölüyorum Tuğrul'la çalışmak için ama başka bir yolu yok.
Yani hani eşime de haksızlık olurdu.
O zaman dedik ki tamam geri Pensilvanya'ya taşınıyoruz.
Başka bir yol yok. Gerekiyorsa da ben postoku bırakacağım.
Pensilvanya'da bir şey bulacağım. Neyse o önemli değil.
Çünkü çok iyi bir iş onunki yani.
Turla konuştuk. Dedik durum böyle.
Kötü haber. O da dedi ki çok da kötü haber değil.
Ben seni tutacağım.
Maaşla. Seni çalıştıracağım ben.
Bir yolunu bulacağım. Arada gelirsin gidersin.
Ondan sonra işte zaten yazma çizme işimizin çoğu aslında düşünülüyor o zaman.
İşte öyle derken tam biz Pensilvanya'ya taşındık.
Birkaç ay sonra Covid patladı.
Covid patlayınca hayat değişti.
Evet. Onun ilginç bir faydası oldu bana.
Pek çok zararı oldu ama faydası da oldu.
Şöyle oldu. Bütün dersleri online teaching'e geçirdiler yani.
İnternetten öğretmek zorundasın.
Sınıfta öğretme bitti.
Her şey kapanmış durumda.
Yaşlı hocalar bunu yapamadı.
Tabii. En kıdemli yaşlı hocalar dedi ki ya bu yaştan sonra ben Zoom mu yapacağım dedi.
Bir kısmı emekli oldu. Tabii birçoğu emekli oldu o dönem.
İşi bırakanlar, emekli olanlar.
Öyle olunca bir açık oluştu üniversitede.
Dediler ki ders verecek adam yok yeterince.
Tuğrul dedi ki zaten online.
Sen ver. Çok iyi.
Değil mi? Nerede olduğunun önemi var yani.
İyi bir internet bağlantın olduktan sonra istediğin yerden verebilirsin.
Ben Pensilvanya'dan Porto Riko Üniversitesi'nin derslerini vermeye başladım.
O dönem beni okutmana geçirdiler.
Yarı param okutmandan geliyordu, yarı param postdoc'dan geliyordu.
Böyle bir dönem oldu. Ha iyi de oldu.
Turun'un üstündeki ekonomik yüküm azaldı.
O da beni mutlu etti. Çünkü projeden değil de okuldan geliyor para.
Yani okutman olduğun zaman.
Bir iyiliği de şu oldu. Ben tecrübe edindim.
Evet ben ona değinmek istemiştim aslında.
Ders verme, teaching aşaması orada başladı değil mi?
Şöyle oldu. Bir şey atladım arada.
Aslında ben ders verdim şeyden önce.
Covid girmeden önce. Yani yüz yüze de ders verdim ama bir dönemlik bir şeydi.
Orada beni bir görmüş oldular.
O da fayda oldu. Çünkü hani Ders verebiliyor bu adam.
Durumu oluştu. O evrim dersiydi.
Evrim dersini Tuğrul'un üstünden aldım.
Onun yükü azalmış oldu. İyi şansım şuydu bir de Tuğrul hem benim hocamdı hem de bölüm başkanıydı.
O yüzden diyordu sen ver dersi diyordu.
Sen veriyordun yani. O şekilde evrim dersini verdim.
Orada da gördüler iyi bir öğretmen.
Şey geliyor öğrenci değerlendirmelerin falan geliyor.
Çok iyi geldi. İşte onun da desteğiyle Tuğrul beni diğer derslere engaj etti.
İşte şeydi bu. Covid döneminde.
2020'den sonra. İşte kalan sürede de onlara biraz ders falan verdim.
Giriş biyoloji dersi, işte evrim dersi, bir takım dersleri verdim.
Peki bu öğretim deneyimi size akademide nasıl bir yol izlemek istediğinize dair düşüncelerinizi değiştirdi mi?
O noktada böyle bir araştırma, öğretim, tabii ikisi bir arada da yürüyebilir.
Nasıl oldu o süreç?
Şöyle birkaç şey oldu. Bir tanesi bu tabii tecrübe olumlu gelişti benim için.
Yani baktım ki ben... İyiyim bu alanda.
Pek çok öğretmenden daha iyi değerlendirme alıyorum.
Öğrencilerim mutlu. Öğreniyorlar.
O iyiydi. O bana bir cesaret verdi.
Bu yönde ilerlemek için.
Ters taraftan da bir cesaret kırılması yaşadım.
Çünkü bu sırada tabii bir yandan ben çılgınca başvuru yapıyorum.
Kalıcı işler için. Amerika'da.
Amerika'da çoğunlukla. Postdoc sonsuza kadar yapabileceğin bir şey değil.
En sonunda bir kalıcı pozisyona geçmen lazım.
Hoca olman lazım. Hedef o.
Hep hedef oydu. 11 yaşından beri.
Hedef oydu. Başvuruyorum olmuyor.
Başvuruyorum olmuyor. Küçük üniversitelere başvuruyorum olmuyor.
Büyük üniversitelere başvuruyorum olmuyor.
Olmuyor. Sonra bir büyük bir üniversite UCLA'di galiba işte.
Kaliforniya'da başvurdum. Güzel bir pozisyondu.
Yani tutuyor beni az çok hani.
Fena değil yapabilirim. Ama tabii yani işte çok kişi başvuracak biliyorum.
Riskli. Yine de başvuruyorsun.
İşte şey oldu. İlk...
Bir değerlendirme turunda beni elediler ilk turdan daha.
Ve şey geldi işte çok sayıda başvuru aldık ve hani üzgünüz ama sizle devam etmeyeceğiz.
Klasik bir e-maildir. Hani çok almışsınızdır belki siz de.
O geldi. Hepimizin bir koleksiyonu var.
Öyle dedim peki güzel ama adettendir Amerika'da şey yaparsın.
Neden diye sorarsın.
Çünkü yani daha fazla başvuru yapacağım.
Düzeltebilmek istiyorum. Ne yapsam iyi bir aday olurdum.
diye yazdım. Komitenin başındaki hoca işte değerlendirmeyi yapan da cevap verdi.
Vermeye de bilirdi. Çok aslında müteşekkirim yani cevap verdiği için.
Ve dedi ki 600 kişi başvurdu.
Çok yüksek. Tek tek dedi yani size şey verme şansımız yok.
Şu yüzden olmadı, bu yüzden olmadı.
Yani 600 kişi başvurdu.
İlk 20'ye giremedin yani.
Olay bu. O bende bir kırılma anıydı.
Yani dedim tamam. Bu kapı ne kadar çalsan da belki de açılmayacak.
Ve şeyin matematiği böyle.
Şimdi düşündüğünüz zaman mantıklı olmak lazım.
Şimdi her hocanın altında 10 tane, 20 tane yerine göre doktor öğrencisi var.
Evet. Nasıl olacak? Hepsi evet.
Yerin borcu emekli oldu.
Onun yerine bir öğrenci geçecek.
Evet. Bunun için matematiği tutmuyor.
Tabii. Onları görmemi sağladı.
Dedim tamam belki de hedefleri biraz esnetmek lazım.
Daha böyle araştırma kısmı olmayan işlere de başvurmaya başladım.
Bir de endüstriyel işlere de başvurdum.
İşte bu Thermo Fisher falan gibi şirketler var bizim alanda çalışan.
Onlara da başvurdum. Biraz genişlettim.
Bir de o dönem işte biz ilk Trump'ı yaşadık.
Ondan sonra Covid oldu o sıra.
Ondan sonra Biden geldi hiçbir şey düzeltemedi.
Amerika'dayız böyle moraller bozuk yani.
Biz artık çıkmaya hazırdık Amerika'dan.
Bir de öyle bir dönemdi.
Çocuklar biraz büyüyor okula başlayacaklar.
Amerika'da tabii ki çocuğunu okula gönderdiğinde akşam geri sağ alabileceğinin garantisi yok.
Evet aslında yaşam olarak da. Bunların hepsini insan katmaya başlıyor.
Hayat ilerledikçe tabii bu konumun değişiyor yani.
Sadece eşimle ben olsak belki yaşardık Amerika'da anlıyor musun?
Çok kötü değildi. Öyle öyle dedik biz buradan gidelim.
Avrupa'da başvurular yapmaya başladım.
İşte hem üniversiteleri hem şirketleri.
Fransa, Almanya, Hollanda.
Yani öyle seçerek değil açıkçası.
Hani böyle Avrupai bir yer olsun.
Biraz eve yakın olsun.
Evet o zaman. Bir de işte çoluğun çocuğun olduğunda istiyorsun ki dedeleriyle neneleriyle büyüsünler.
Aileyle bir arada olsunlar. Eşimin ailesinin bir kısmı Almanya'da yaşıyor zaten.
Benim abim Macaristan'da yaşıyor.
Yani mantıklı geldi bu geçiş.
Öyle işte eşim de başvurdu, ben de başvurdu.
Bu başvurular sırasında da işte Ütrekt Üniversitesi'ndeki bu iş benim o okutmanlık tecrübem sayesinde oldu tabii.
Yani o dersleri vermemiş olsam beni buraya almazlardı.
Çünkü tamamen okutmam burası.
Yani burada araştırma yok. Ve çalıştığım pozisyonda ona dayanarak aldılar.
Aslında siz Eylül 2022 itibariyle University College Utrecht'te öğretim üyesi olarak göreve başlıyorsunuz.
Burada hangi derslere eşlik ediyorsunuz?
Ne iş olsa yapıyorum. Çok sayıda ders verdim de.
Yani böyle sürekli değiştirdiler şimdiye kadar.
Peki biyoloji ya da genetik?
Genelde biyoloji. Şimdiye kadar...
Biyolojinin en giriş dersinden neredeyse en üstüne kadar olan seviyelerde genetik ağırlıklı olarak ders verdim.
Bir tane çevre bilimi üzerine bir ders var.
Onun ikinci yarısı ekoloji biraz.
Onu ben verdim. Saçma sapan dersler de verdiriyorlar.
Şimdi iş bu yani sonuç olarak. Mesela akademik yetenekler kurma üzerine bir ders var.
İşte okuma yazma öğretiyoruz çocuklara.
Sanki ilk defa öğreniyorlar gibi ama lazım.
Çünkü akademik okuma yazmayla önceki aynı değil.
Hani o taz yetenekler sunum yapma yeteneği falan gibi.
Onu verdim. İlginçti benim için de geliştirici bir derste aslında ama çok yoğundu.
Önümüzdeki seneden itibaren şey de vermeye başlayacağım.
Fizyoloji, anatomi ki benim alanım değil.
Ama işte destek olmak durumundasın.
İhtiyaca göre davranıyorsun.
Ama biyoloji tabii. Hepsine biyoloji denebilir bu derslerin.
Şey hariç o. Akademik yetenek dersi hariç.
Ben aslında sizin kariyerinizi araştırırken şununla da karşılaştım.
Bir de ders tasarlama süreciniz var burada.
O nasıldı? Ben çok merak ediyorum onu.
Evet orada ilginçti. Yine şeye düştüm orada.
Parası alınmış bir iş var.
Birisi yapsın istiyorlar durumuydu.
Onun için de işe alındım. Burada şimdi bizim okulumuzla, University College'da biz Liberal Arts and Sciences denen sistemin içindeyiz.
Küçük ve işte undergrad odaklı, lisans odaklı ve interdisipliner olmak gibi bir amacımız var.
Disiplinler arası değil mi?
Ne demek bu? İşte çocuklar sadece biyoloji okumuyor, mesela tarih de okuyor.
İşte sadece kimya okumuyor, felsefe de okuyor falan.
Ve bunları harmanlasınlar istiyoruz.
Bu harmanlamayı teşvik etmesi için de interdisipliner dediğimiz dersler var.
Bunlardan birinin işte bir proje yoluyla parası alınmıştı hazırlama.
çalışması için. Ama yapacak kimse yoktu.
Ona da beni engage ettiler.
Yani alınma sebeplerimden biriydi.
Dedim yaparım. Halbuki yani.
Deneyiminiz yok. Yapmadım daha önce öyle bir şey ama dedim yaparım.
Ama bu gerçekten çok da Hollanda'da benim gözlemlediğim çok ayrıntılı ve zor bir süreç.
Öyleydi. O yüzden çok merak ettim ben de nasıl ilerledi.
Yani yordu. Yormadı değil.
Bir de çok şeydi yani böyle yüksek hedefleri olan bir her şeyde dikkat ediyorlar.
Aynen. Çok parçalı bir derste.
İşte interdispliner olduğu için fizik, kimya, biyoloji bir sürü şey girsin içine istiyorsun falan çok sayıda kriter adanmıştı derse proje verilirken.
Ama onların gerçekçi olup olmadığı tabii düşünülmemişti yani.
Para almak için yazıyorsun bir şeyler oraya.
Onu ben biraz fazla ciddiye aldım.
Kendimi de yordum. Halbuki gerek yokmuş o kadar.
Yani tam olarak tutmasa da oluyor aslında.
Tamam mı? Ama ilk denemesini yaptık işte dersin.
Hani tabii aksaklıkları oldu ama çok da kötü gitmedi.
Ama o tasarım sürecinde tabii birçok insanla çalışıyorsun birçok alandan.
Kimisi senden çok daha kıdemli.
O çok ilginçti benim için. Şimdi ben yeni öğretmenim, yeni gelmişim.
Ama benim güdmem gereken tayfa benden büyük.
Yani ben çoban oluyorum onlara ama zorlandım onda.
Yani bana çok şey geldi, ters geldi.
Bunlar çok daha kıdemli, tecrübeli öğretmenler, bilim insanları falan.
Niye ben bunlara ne yapacaklarını söylüyorum?
Bunların bana fikir vermesi lazım ama vermiyorlar.
Senden bekliyorlar gerçekten.
Çünkü o rolü almışsın üstüne.
Yapmak durumundasın. Evet, farklı bir rol aslında.
Çünkü anladığım kadarıyla siz bir dersi farklı hocaların yürüttüğü bir genel bir koordinasyonu yapıyorsunuz.
Çünkü aslında dersin tek bir yürütücüsü var ama farklı hocaları var.
Hem öyle hem değil karışık.
Şimdi yürütücü bendim.
Hocanın da çoğu bendim.
Öyle diyeyim. Ama dersin çoğu ders değildi.
Yani çok büyük bir kısmında ders anlatmıyoruz.
Onun yerine pratik şeyler var.
İşte data analizi yapıyorlar falan.
Hep böyle yetenekleri geliştirecek yöndeydi.
Ve işte interdisipliner yetenekleri geliştirmek üzerine.
Yani mesela konu anlatmak yerine interdisipliner olarak nasıl çalışılır?
Disipliner arası bu anlaşmaları nasıl yapabilirsin?
Ona yönelik eğitimler de verdik falan.
Onun uzmanı da geldi derse bazen tabii.
Konuk hocalar geldi ama aslında dersin tasarımında çalışan hocalardan sadece ben hocalık ettim.
Onlar sadece alan uzmanı oldukları için oradalardı ama derse fiziksel katkı sunmadılar.
Anladım. İlginçti bayağı. Peki bu ortamda ders vermek sizin için nasıldı?
İlginçti. Şimdi ben büyük üniversitelerden geldim.
ODTÜ'nün çok sayıda öğrencisi var.
Puerto Rico'daki öyle, Penn State öyle.
50 bin, 100 bin öğrencisi olan üniversiteler hep.
Sınıflar büyüktü genelde.
Değil mi? Şimdi bizim buradaki okulumuz işte liberal assayansızı denen sistemdi.
Sınıfta 28 kişiden fazla olamıyor.
28 öğrenci de kapatıyoruz sınıf.
Sınıflarımız bu oda kadar küçük.
28 kişi içinde ve tamamen şey bekleniyor senden.
Maksimum şekilde etkileşim için kullan bu sınıfta buluştuğun süre.
Yani böyle hıbı hıbı ders anlatmaktansa soru sor, cevap al, tartışma yarat, debate yap değil mi?
Hani böyle münazaralar falan.
Öyle gidiyoruz. Tabii bunlar benim normalde yaptığım şeyler değildi.
Çünkü mesela Puerto Rico'da ders verdiğimde 120 kişiydi benim sınıfım.
Yapamazsın ki. Evet. Yani hani onları öğrenmem gerekti tabii bu metotları.
Ama açıktım buna. Hoşuma da gitti.
Bir yandan da sizin bu research üzerindeki kariyeriniz, uzun yolculuğunuzun ardından siz aslında öğrencilerle daha yakından çalışmaya başlıyorsunuz.
Aynen. Akademik olarak size nasıl bir etkisi oldu?
Bence öğrenci etkileşimi de ki burada daha etkileşimli olduğunu söylüyorsunuz.
O da bence güzel bir bakış açısı kazandırmıştır.
Tabii tabii. Kendine has bir doyuruculuğu var yani.
Mutlu ediyor insanı. Tamamen farklı şeyden tabii araştırmadan falan.
Ama çok o da güzel gerçekten.
Yani çok büyük bir sınıfta ders anlatmanın aynı keyfi yok.
Burada işte birebir yaklaşıyorsun.
Öğrenci katkıda bulunuyor yani dersin işleyişine.
Bunları görmek güzel tabii.
Aslında ideal sistem bu belki de ama işte çok sayıda öğrenci var.
Her yerde yapılması mümkün değil.
Bu sebepten mesela bizim okulumuz Ütrecht Üniversitesi'nin altındayız biz.
Ama Ütrecht Üniversitesi'nden farklı olarak biz aslında özeliz yani para ödüyorlar.
Çocuklar orada olabilmek için.
O sistemi yürütmenin başka bir yolu yok.
Şimdiki ekonomik sistemde.
Mesela Utrecht Üniversitesi'ne geldiğinizde sınıflar 400 kişi, 300 kişi.
İşte o bir sınır.
Çok daha güzel. Bizim öğrettiğimiz şekilde bence çok daha güzel.
Ve çok daha derin bir öğrenme tecrübesi yaşıyor öğrenciler de.
Bizim için de ilginç oluyor. Ben sürekli kendimi güncelliyorum onlarla beraber falan.
Ama bir bedeli var. Peki şu ana kadar Türkiye, Amerika, Porto Rico, Hollanda olmak üzere farklı akademik sistemlerde bulunmuş durumdasınız.
Aslında size bir dünya insanı diyebiliriz.
Bilmiyorum. Gerçekten birçok noktada farklı akademik kültürlerin deneyimlerini edinmişsiniz.
Bu farklı sistemler sizin akademisyen kimliğinizi nasıl şekillendirdi sizce?
Birkaç şey görüyorsun. Bir tanesi yani akademinin bir kendine has bir ortamı var ve o her yerde aşağı yukarı aynı.
Bir akademik bir kültür var.
Evet. Ve benziyor nereye gitsen.
Çok ortak yanları var.
Ama tabii içinde bulunduğu kültürün kokusu siniyor üstüne.
Mesela Portoliko'dayken herkes bana profesör, profesör diyordu.
Hiç kimse adımı kullanmıyordu.
Değil mi? Burada Mehmet olduk. Yani böyle bir şey var, fark var yaklaşım bakımından, kültürel altyapı bakımından.
Tabii öğrenci profili değişiyor.
gittiğin yerlerde. Yine mesela Puerto Rico tabii geride bırakılmış bir bölge.
Amerika'nın içinde bir koloni aslında.
Daha ekonomik olarak güçlük çeken öğrencilerim çoktu.
Çalışmak zorunda olan ailesinde bir sürü sorunu olan.
Farklı bir durum. Burada şimdi tam tersindeyim şu an mesela değil mi?
Yani en parası olanlar falan geliyor.
Onların da sorunları var ama kendilerine göre onu görüyorsun.
Yani hiçbir sorunları yok değil.
Genç insanlar hayatlarında belli bir aşamaya gelmeye çalışıyorlar.
İlginç o açıdan ama bence ortak kültür var akademide.
Dünyanın neresine gidersen git demeyeyim de benim gittiğim yerlerde şimdiye kadar benziyor.
Bir yandan da benim gittiğim yerler birbirinden o kadar da farklı değil.
Mesela bir gidip Singapur'da görmedim nasıl akademi yani Japonya'da görmedim.
Bir şey diyemeyeceğim o kısım için.
Ama bir ortak akademik işleyiş var.
Çünkü kurallar ve kazanımlar, kaybedişler benziyor birbirine.
İşte yayın çıkarma. lazım bilmem ne hani işte dersler var değil mi?
Bir ortak yön çok bence.
Öyle diyeyim. Peki böyle genel olarak kariyerinize baktığımızda böyle geriye dönüp bakıp işte keşke ben zamanında bunu bilseydim dediğiniz ya da işte şu an doktoraya başlayacak yüksek lisansa başlayacak arkadaşlarımız için önerebileceğiniz
bir tavsiye var mı? Pratik bir guidance olsun istiyorum aslında.
Var var. Şöyle var. Birincisi mesela master ile doktora çok farklı.
Yani master yapacaklarsa bence konuya değil de yeteneğe odaklansınlar.
Skill denen olayı. Yani ben bu laba girersem ne öğrenirim?
Neyi yapmayı öğrenirim?
Yani öğrenirim derken mesela arı mı öğrenirim değil de PCR mi öğrenirim bizim alanlarımızda?
Belli yeteneklere odaklansınlar.
Çünkü master aslında kendini geliştirme yeri.
Doktora bilimi geliştirme yeri.
Artık sen değilsin konu.
Evet. Ne katabileceğin önemli.
O yüzden doktora geçerken farklı şeyler.
Mesela doktora geçe şimdi başlıyor olsam ne yaparım?
Birincisi şuna bakarım. Laboratuvarın bir hocası var.
Bu hocanın makaleleri var.
Açar şöyle bir tararım makaleleri ve şeyi görmeye çalışırım.
Makalede bir birinci yazar olur bir de sonuncu yazar olur.
Bunlar önemli insanlardır.
Gerçi arkadaşlar bilmeyebilir.
Birinci yazar genelde işin çoğunu yapan kişidir.
Genelde de öğrencidir. Sonuncu yazar da işin ekmeğini getiren kişidir ve genelde hocadır.
Bizim en azından alanda bu şekilde ilerliyor.
Her alanda olmayabilir. Şimdi eğer ben bir hocanın makalenine bakıyorsam ve hoca makalelerinin çoğunda birinci yazarsa ben o laba gitmem.
Çünkü o işi o yapmadı biliyorum.
Bunu gösteren en büyük kanıt bu olabilir.
Orada demek ki öğrencilerinden çalıyor.
Hırsızlık yapan bir hocayla çalışmayın.
Onun dışında tabii yani bu hocaların öğrencileriyle yazışılabilir, konuşulabilir, görüntülü aramalar yapılabilir.
Devir bunun devri değil mi? Bunu yapsınlar.
Yani hani hiçbir zararı yok.
Orada bir öğrenciden duyacağınız bir küçük bir şey sizi caydırabilir ya da teşviklendirebilir.
Evet. Değil mi? Çünkü o insanlar zaten çalışıyor bu insanlar.
Bunlar bence önemli şeyler.
Bir, bu şey kısmı hani nasıl lab bulurum, nasıl hoca bulurum, nasıl yer bulurum kısmı.
İkinci bir konu tabii şey kendileriyle ilgili.
Genç arkadaşların. Şimdi doktora dediğiniz süreç çok büyük hüsranlarla dolu oluyor.
Çünkü işte deneyiniz çalışmıyor.
Paranız kesiliyor. Mesela Amerika'da oldu değil mi?
Trump geldi dedi kesiyorum parasını.
Labların dedi kesti.
Oluyor yani. Ne bileyim işte laboratuvar yanıyor.
Laboratuvar çöküyor.
Yağmur yağıyor. Mesela bir master öğrencisi vardı.
Benim başında durduğum doktoradayken ben Porto Rico'da.
Bizim örnekleri çöpe attı.
Karıştırdı. Boğmak istedim çocuğu.
Öldüresim geldi. Ama öldürmedim.
Çünkü yani o bir gerçek hata yani.
İsteyerek yapmamış. Ama hala böyle düşündükçe sinirim kalkıyor.
Bir makalemiz gitti öyle.
Yani oradan bir makale çıkacaktı.
Attı çöpe örnekleri gitti. Uzun süre verilmiş bir emek sonu.
Bir yıl onun hazırlığı.
Arazide bir yıl uğraştık.
Sonra örnekleri ayıklarken attık.
Bunlar oluyor. O yüzden eğer çok aşırı çabuk bir şekilde saman alevi derler ya Türkçe'de.
Saman alevi yapısında bir insansanız belki doktora size göre değil.
Sakin kalabilmek lazım.
Uzunu görmek lazım.
Yani böyle günden güne sürekli duygusal dünyanız çalkalanıyorsa çok zorlanırsınız.
Duyguları regüle edebilmek önemli.
Bir olgunluk seviyesi gerekiyor.
Yani bende o var mıydı?
Başta yoktu belki ama işte kervan yolda düzüldü.
Öğrendim. Hani bu şey için de geçerli.
Makale verdim basmak için değil mi?
Bir geldi geri bildirim berbat yani böyle öldürmüşler makaleyi.
Ben böyle depresyona giriyordum falan yani.
Sonra Tuğrul'la konuşurken işte şey dedi bana yani niye böyle bakıyorsun dedi.
Bu adamlar oturmuş hayatından belli bir zaman ayırmış.
Sana geri bildirim vermişler.
İyi yap diye yani kötü yap diye yapmıyorlar.
İyi yap diye yapıyorlar. Otur geri bildirimi al.
Ve kullan. Yani hani niye depresyona giriyorsun?
Kötü bir şey olmuyor ki. Hani bunlar yani bu alışkanlıkları geliştirmek lazım.
Biraz böyle hani sinirlerini aldırıp.
Sabırlı olmak lazım.
Evet gerçekten öyle.
Yani bunlar önemli. Eğer bu olgunlukta görmüyorsa kişi kendisini belki de iyi bir yer değil doktor onun için.
Yani çok zorluk çekecek en azından.
Bunlara hazır olmak lazım.
İşin tabii şey kısmı da var garip gelecek belki ama mesela ne bileyim yemeğini yiyemeyeceğiniz bir ülkede gidip doktora yapmayın.
Çok doğru. Yapamayacaksınız yani.
Bir sürü arkadaşım döndü benim öyle.
ODTÜ'den işte doktoraya gittiler değişik ülkelere değil mi?
Bir sürü dönen oldu.
Yemeğine alışamadı, suyuna alışamadı, insanlığa alışamadı.
Yani bunları tartmak lazım.
Ya çok adaptif olacaksın. Her şey bana tamam.
Ya da kendine uygun bir yer bulacaksın.
Bu açıdan geniş anlamda bakmak lazım.
Yeterince hazırlık yapmadan girilesi bir şey değil.
Hayatınızın önemli bir kısmı.
Yani 4 yıl, 5 yıl, 6 yıl değil mi yerine göre harcayacak insanlar bunun üzerinde.
Yani nasıl diyeyim?
Dikkatsizce verilmemesi gereken bir karar.
Özellikle doktora için söylüyorum.
Master konusunda daha şey. 2 yıl zaten.
1 yıl 2 yıl. Yaparsın biter önemli değil.
Bitmese de önemli değil. Ama onu da söyleyeyim.
Doktora da bitmese de önemli değil.
Yani doktora bitirmeyen arkadaşlarım var.
Hayatları mahvolmadı. Gayet güzel yaşıyorlar.
Hani o aldığın eğitim sende kalıyor.
İşte konuştuk daha önce sizinle bunu.
Yani eğitimi kimse senden geri alamıyor.
Diplomayı alabilirler eğitimi alamazlar.
O yüzden hani git yap yapacağını olmazsa bırakırsın.
Hani dedim ya mesela Ottü'den gittiler geri döndüler.
Büyük bir facia mı bu? Hayır.
Yani o dönen arkadaşlar birisi adli tıpta uzman birisi tübitakta uzman.
Yani okumuş adamlar yani.
Ne olacak ki? Öğrendiğiniz size kalıyor aslında.
Yani o yüzden korkusuz da olmak lazım biraz.
Ama dikkatli de olmak lazım.
Tam o ara. Evet.
Güzel bir tavsiyeydi bence.
Teşekkür ederim. Çok genel bütün perspektife odaklanarak yaptığınız bir yorumdu.
Bence çok güzeldi. Ben değerli buluyorum en azından söylediklerinizi.
Teşekkür ederim. Ben 11 yaşından beri size gelen bir tutkunun arkasından bütün kariyer yolculuğunuzu dinlediğim için çok mutlu oldum.
30. yıl evet. Çok ilham verici.
Bence benim gibi birçok insana da ilham verici.
olacağını düşünüyorum. Çok motive edici.
Teşekkür ederim. Umarım kariyerinizin ilerleyen aşamalarında da çok daha güzel başarılarınızı duyarız.
Görürüz, okuruz. Teşekkür ederim.
Ben de teşekkür ediyorum bu fırsatı verdiğiniz için.
Umarım dinleyenlerin bir işine yarar.
Bundan bir takım fayda görürler.
Bakalım. Teşekkürler.
Akademinin İçinden'i dinlediğin için teşekkür ederim.
Eğer sen de akademide yolunu arıyorsan burada yalnız değilsin.
Yeni bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
