
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Kitap Okumak İnsanı İyi Biri Yapar Mı?” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e.
Hoş geldiniz, ben Gozi.
Bugün size çok basit gibi görünen ama cevabı hiç de basit olmayan bir soru sorarak başlamak istiyorum.
Kitap okumak insanı iyi biri yapar mı sizce?
Çünkü bizde şöyle bir algı var.
Mesela bir insanın evine giriyoruz, duvar boyunca kocaman bir kitaplık görüyoruz.
İşte yüzlerce kitap Tolstoy, Camus, Shakespeare, işte Dostoyevski, Said Fahik'in Abasyanlık kitabı falan bilenler anladı.
İşte onları görünce farkında olmadan o insan hakkında bir takım şeyler düşünmeye başlıyoruz değil mi?
Ne kadar kültürlü biri, kesin derin düşünen biridir, insanları kesin işte çok iyi anlıyordur falan diyoruz.
Aslında burada geçen haftaki bölümümüzde konuştuğumuz Halo etkisi de devreye giriyor arkadaşlar.
Şöyle ki hatırlarsanız Halo etkisi bir insanda gördüğümüz tek bir olumlu özelliği onun diğer özelliklerine de genellememizdi.
İşte biz de çok okuyan birini gördüğümüzde direkt zihnimizde onu olabildiğince kusursuzlaştırıyoruz.
Mesela bir insan yüzlerce kitap okuyup hala son derece bencil biri olabilir mi?
Dostoyevski okuyup insanları anlamaya çalışmayan, işte felsefe okuyup kendisi gibi düşünmeyen herkesi küçümseyen biri olabilir mi?
Bu bölümü de kitap okurken çekiyorum falan diyormuşum.
Neyse şimdi çocukluğumuzda bize ne öğrettiler?
Kitap okumanın erdemli, yüce ve insanı otomatik olarak iyi kılan bir eylem olduğunu öğrettiler değil mi?
Bizim de işte bu yüzden elinde kitap olan birini gördüğümüzde zihnimizde beliren ilk imaj genelde zararsız, bilgili, duyarlı ve nazik bir insan profilidir.
Peki ama gerçekten öyle mi?
Sayfaları çevirmek, kelimeler arasında kaybolmak vicdanımızı da iyileştirir mi?
Yoksa biz okumayı bir tür ahlaki rozet gibi yakamıza takıp kendimizi kandırıyor olabilir miyiz?
İşte bugün bunların üzerine konuşacağız.
Ama önce gelin bunun arkasındaki ilizyonlara, bilimsel gerçeklere ve tarihin rahatsız edici yüzüne birlikte bakalım.
Önce madalyonun parlak tarafından başlayalım.
Evet, kitap okumak insanı iyi biri yapar diyenlerin elindeki en güçlü koz ne?
Şimdi şöyle, psikoloji ve nörobilim alanında yapılmış çok sayıda araştırma var.
Özellikle kurgu yani roman ve hikaye okumanın insan beyninde zihin kuramı diğer adıyla tree of mind denilen bir mekanizmayı tetiklediği kanıtlanmış durumda.
Zihin kuramı ne demek? Zihin kuramı kısaca şu demek.
Başka insanların zihinsel durumlarını, onların duygularını, niyetlerini, inançlarını anlayabilme ve tahmin edebilme yeteneği.
Şöyle ki siz bir roman okurken aslında kendi hayatınızda asla olamayacağınız insanların zihnine sızarsınız.
Mesela 19. yüzyıl Rusyası'nda yoksul bir öğrencinin iç hesaplaşmasını yaşarsınız.
Bir savaşın ortasındaki çocuğun korkusunu hissedersiniz.
Ya da hayatı boyunca yalnız kalmış bir karakterin sessizliğini paylaşırsınız.
İşte bu deneyim psikologların dediği şekliyle empati kasımızı çalıştırırmış.
Yani gerçek hayatta karşılaşmadığımız, ötekileştirmeye meyilli olduğumuz yabancıyı edebiyat sayesinde içeriden tanırız.
Başkasının acısına tanık olmak bizi kendi bencil dünyamızın dışına çıkarır.
Bu açıdan bakıldığında edebiyat bize sadece bilgi vermez.
Bize bir simülasyon sunar.
Yani bir nevi hayatın provasını yaptırır.
Başkalarının hislerine karşı felç olmuş duygularımızı esnetir.
Bu da teorik olarak bizi çevremize karşı daha duyarlı, daha anlayışlı yani daha iyi bir insan yapabilir diyor bunu savunanlar.
Şimdi gelin madalyonun diğer yüzüne bakalım.
Tarih bize çok rast edici bir gerçek söylüyor ne yazık ki.
İkinci Dünya Savaşı yıllarına gidelim 1939'lu yıllara.
Nazi Almanya'sında subaylar ve bürokratların profillerine bakıldığında ne görünüyor biliyor musunuz?
Bunların birçoğu yüksek eğitim görmüş, klasik müzikle, edebiyatla ve felsefeyle ilgilenen insanlardı.
Gündüz binlerce insanın ölüm emrini imzalayan komutanlar,
akşam evlerine dönüp piyano çalıyor, işte göte okuyor, şila üzerine tartışıyor,
rilke şiirle ile duygulanıyorlar.
Yani sanata, felsefe ve edebiyata son derece hakim insanlardı.
Demek ki estetik birikim, entelektüel derinlik ya da yüksek bir okuma kültürü,
ahlaki bir garanti sunmuyor.
Biri edebiyatın en derin kısımlarını anlayacak kadar zeki olup
aynı zamanda tarihin görebileceği en acımasız yaratığa dönüşebiliyor.
Holocaust'tan bahsediyorum evet.
Bu arada durum şimdi de çok farklı değil.
O günün ezilenleri bugünün ezenleri olmuş gibi geliyor bana.
Bugün de İsrail, Filistin hattına baktığımızda
aynı acı hakikatle tekrar karşılaşıyoruz maalesef.
Bugün Gazze'de yaşanan yıkımın altında imzası olanlar
dünyanın en prestijli üniversitelerinde okumuş,
uluslararası hukuk terminolojisini akıcı şekilde konuşan,
çağdaş ve demokratik değerleri dininden düşürmeyen siyasetçiler,
akademisyenler ve subaylardır.
Dün göte okuyup katliam emri veren zihniyet ile
bugün yapay zeka algoritmalarıyla sivil alanları bombalarken
evrensel değerlerden bahseden zihniyet arasında özde bir fark yok bence.
İlerleme, teknolojiye ya da uygar görünmek,
insani vicdanın veya ahlakın teminatı değildir.
Şiddet, kravat taktığında ya da yüksek teknoloji kullanıldığında
daha az barbarca hale gelmez bence.
Peki sizce neden çok okuyan biri yine de zalim, kibirli veya bencil olabilir?
Çünkü arkadaşlar bir şeyi bilmekle o bilgiye uygun yaşamak arasında çok büyük bir fark var.
Mesela hepimiz dürüstlüğün ne olduğunu biliyoruz değil mi?
yalan söylemenin yanlış olduğunu, insanlara haksızlık etmememiz gerektiğini,
başkalarının duygularını önemsememiz gerektiğini biliyoruz.
Ama bunları biliyor olmak her zaman böyle davrandığımız ya da davranacağımız anlamına geliyor mu?
Maalesef gelmiyor.
İşte kitap okumak da biraz böyle.
Bir insan merhamet üzerine yazılmış, yüzlerce sayfa okuyabilir.
Hatta okuduklarından çok etkilenebilir, bazı cümlelerin altını çizebilir,
o cümleleri arkadaşıyla paylaşabilir.
Ama ertesi gün kendisinden yardım isteyen birine sırtını dönebilir.
Çünkü bilgi davranışa dönüşmediği sürece yalnızca zihnimizde duran salt bir bilgiden ibaret.
Yani bilginin bilgeliğe dönüşmemesi denilebilir bence.
Burada aslında çok ilginç bir mesele daha var.
Biz bazen kitapları kendimizi değiştirmek, geliştirmek için değil de zaten inandığımız şeyleri doğrulamak için de okuyoruz.
Psikolojide buna doğrulama yanlılığı deniyor.
Yani insanın kendi düşüncelerini destekleyen bilgileri daha kolay kabul etmesi,
onlarla çelişen bilgileri ise görmezden gelmeye ya da değersizleştirmeye eğilimli olması.
Düşünsenize iki insan aynı kitabı okuyor.
Birisi kitabı bitirdiğinde kendi davranışlarını sorgulamaya başlıyor.
Acaba ben de böyle mi davranıyorum?
Acaba insanlara haksızlık ettiğim zamanlar oluyor mu diye düşünüyor.
Diğeri ise kitabı kapatıp şöyle diyor.
İşte tam da düşündüğüm gibi insanların çoğu gerçekten cahil.
Bakın aynı kitap ama iki farklı insan ve iki farklı sonuç.
Ve bence burada asıl mesele biraz da bu arkadaşlar.
Kitap bazen insanın kendisini görmesini sağlayan ayna görevi görüyor.
Bazen de başkalarına doğrulttuğu bir büyüteç.
Birinde kendi kusurlarımızı fark ediyoruz.
Diğerinde başkalarının kusurlarını daha büyük görüyoruz.
Hatta bazen insanın bilgisi arttıkça kendisini başkalarından üstün görme eğilimi de artabiliyor.
Daha fazla kitap okuduğu için daha doğru düşündüğünü,
daha doğru düşündüğü için de diğer insanların fikirlerinin daha az değerli olduğunu varsayabiliyor.
Kitap okumak kendini daha iyi kılmanın bir aracı olmaktan çıkıp
kendisinin diğerlerinden daha iyi olduğuna inanmanın bir kibrine dönüşebiliyor.
Peki o zaman sorun nerede?
Neden bazı insanlarda okumak empatiyi büyütürken bazılarında hiçbir işe yaramıyor?
Bence nasıl okuduğumuzla ve ne amaçla okuduğumuzla alakalı.
Şimdi kitap okumayı bir tür spor salonuna gitmek gibi düşünebiliriz.
Bir insan spor salonuna gidip makinelerin yanında durabilir, işte ağır ekipmanları izleyebilir ya da sadece birkaç selfie çekip çıkabilir.
Kasların gelişmesi içinse o ağırlığın altına gerçekten girmeniz, terlemeniz ve o direnci hissetmeniz gerekir değil mi?
Edebiyatta da işte durum böyle.
Eğer biz kitapları sadece sayfa sayısını arttırmak, listelerimizdeki kutucukları işaretlemek
ya da kendi önyargılarımızı doğrulamak için okuyorsak bu pasif bir tüketimdir.
Oysa dönüştürücü okuma, konfor alınımızı bozan, bizi kendi doğrularımıza yüzleştiren,
acaba ben burada hatalı mıydım dedirten, ezberlerimizi sarsan bir okumadır.
Bir kitap bizi rahatsız etmiyorsa, bizi kendi kabuğumuzun dışına itmiyorsa,
vicdanımıza bir soru işareti bırakmıyorsa,
o kitap bizim karakterimize dokunmadan sadece zihnimize uğrayıp geçmiş demektir.
Kitaplar bize sadece bir ahlaki alet çantası verir.
Ama asıl iyilik ise çantadaki o aletleri gerçek hayatta, sokakta, insan ilişkilerinde birinin hakkını savunurken kullanıp kullanmama tercihidir.
Alet çantasına sahip olmak bizi marangoz yapmaz.
İçindeki o aletlerle neyi nasıl inşa ettiğimiz önemlidir.
Ve arkadaşlar sona gelirken.
Kitap okumak kimseyi sihirli bir değnekmiş gibi bir gecede iyi biri yapmaz.
Okumak bir erdem garantisi de değildir ama kitaplar bize çok değerli bir şey yapar.
Bize bir ayna tutar.
O aynaya baktığımızda kendi karanlığımızı, zaaflarımızı, önyargılarımızı ve potansiyelimizi görürüz.
O aynadaki görüntüyle yüzleşip değişmeyi seçmek ya da aynayı kapatıp eski halimize dönmek tamamen bize kalmıştır.
Yani belki de soruyu şöyle cevaplayabilirim naçizane.
Kitap okumak insanı iyi biri yapar mı?
Hayır ama iyi biri olmak isteyen bir insana yolunu bulması için sunulmuş en dürüst kılavuz olabilir.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Okuduğunuz bir kitabın karakterinizi, insanlara, olaylara bakışınızı gerçekten değiştirdiğini hissettiğiniz oldu mu?
Yoksa sizce de okumak abarttığımız bir ahlaki ölçüt mü?
Yorumlarınızı Apple Podcast'ta yazabilirsiniz.
Yine Zamansız Düşünceler Instagram hesabında bu bölümün gönderi postunun altına yorum olarak bırakabilirsiniz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim dostlarım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
