
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “İnancın Gücü: Plasebo - Nosebo Etkisi” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz. Ben Gosi.
Bugün sizinle zihnimizin o inanılmaz, bazen de ürkütücü derecede güçlü labirentlerinde bir yolculuğa çıkacağız.
Konumuz zihnimizin bedenimiz üzerindeki gücü, yani placebo ve onun pek bilinmeyen karanlık ikizi, nocebo etkisi.
Hiç şöyle bir şey yaşadınız mı?
Bir şeyin size iyi geleceğine çok inandığınız için kendinizi anında daha iyi hissettiğiniz oldu mu?
Ya da bir ilacın yan etkilerini okuyup 5 dakika sonra aynı yan etkileri birebir yaşadığınız.
İşte bugün canım tamamen psikolojik ya deyip kestirip attığımız o durumların arkasındaki somut biyolojik gerçekliği konuşacağız.
Düşüncelerimizin nasıl kimyasallara, hormonlara ve fiziksel reaksiyonlara dönüştüğünü yaşanmış çarpıcı deneylerle ele alacağız.
Önce şu meşhur placebo'dan başlayalım.
Placebo kelime kökeni latinceye dayanıyor ve dilimizdeki tam karşılığı memnun edeceğim anlamına geliyor.
Tıp literatüründe placebo hiçbir etken maddesi olmayan yani kimyasal olarak sıfır etkiye sahip içinde sadece şeker, nişasta ya da tuzlusu bulunan sahte ilaçlara verilen bir isim.
Gayri resmi yazışma dilinde ve halk arasında da faydalı tıbbi içeriğinin bulunmadığını ifade etmek için bazen şeker hapı olarak da adlandırılıyormuş bu placebo.
Peki nasıl oluyor da içinde hiçbir tıbbi etken madde olmayan bir şeker apı kronik ağrıları dindirebiliyor, tansiyonu düşürebiliyor, hatta Parkinson hastalarının titremelerini hafifletebiliyor?
İşte işin büyülü kısmı tam burada başlıyor.
Bir hastaya bu şeker apını verdiğinizde ve ona bu yeni geliştirilmiş, işte X ülkeden gelmiş çok güçlü bir ağrı kesici dediğinizde beyin bu bilgiye inanıyor.
Daha önce de söylemiştim beynimiz çok saf, çok tatlış bir organımız.
İşin ilginç yanı beyin sadece düşünsel ve hayali olarak aman canım kendimi işte iyi hissedeyim, kendime işte iyi gelecek bu hap, kendime iyi gelecek nasıl bir cümle oldu.
Neyse anladınız siz.
İşte sadece böyle demiyor.
Vücuda doğrudan biyolojik emri veriyor.
Nasıl yani?
Şöyle ki zihin kendi bünyesindeki ağrı kesicileri yani endorfinleri.
Endorfin ne demek?
Endorfin şu demek, beynimizin ve sinir sistemimizin ürettiği ağrıyı azaltmaya ve iyi hissetmeye yardımcı olan doğal kimyasallar.
Örneğin spor yaptığımızda, güldüğümüzde veya heyecanlı bir aktivite sırasında endorfin salınımı artabiliyormuş.
Bunun sonucunda ağrı algısı azalıyor ve rahatlama iyi oluş hissi oluşuyor derler.
Kısaca endorfin vücudun kendi ürettiği doğal ağrı azaltıcı ve iyi hissetmeye katkı sağlayan maddedir deniyor.
Yani insan zihni kendi içindeki eczaneyi açıyor ve doğru ilacı kendisi üretiyor.
Bunun tıp tarihinde inanılmaz derecede sarsıcı örnekleri var.
En bilinenlerinden biri 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanıyor.
Anestezi uzmanı Dr. Henry Beecher cephede ağır yaralanmış askerleri tedavi ederken elindeki morfin stokları tamamen tükeniyor.
Ameliyat edilmesi gereken ağrı acılar içinde kıvranan askerler var ama elinde hiçbir ağrı kesici yok.
Çaresizlik içinde bir hemşireye diyor ki şırıngaya sadece tuzlu su çek.
Askerin yanına gidiyor gözlerinin içine bakarak son derece emin bir ses sonuyla ona diyor ki
sana işte az önce elimize gelen çok güçlü bir morfinejekte ediyorum.
Birazdan hiçbir şey hissetmeyeceksin diyor.
Sonuç ne oluyor biliyor musunuz?
Sadece tuzlu su verilen askerlerin büyük bir kısmında acı çığlıkları kesiliyor, kasları gevşiyor ve en önemlisi vücutları şoka girmekten kurtuluyor.
Beecher savaştan dönünce bu yaşadığını unutamıyor ve tıp dünyasında placebo etkisi üzerine yapılan en geniş çaplı araştırmaların öncüsü oluyor.
Bu arada bu konuşmalar size iyi geliyorsa beni hangi platformdan dinliyorsanız takip et butonuna tıklamayı ve yanındaki zili açmayı unutmayın.
Şimdi gelelim başka bir deneye.
Sahte ameliyatlar adlı bir deney işte bir çalışma yapıyorlar.
Bu araştırma 2000'li yılların başında yapılmış meşhur işte bir diz kireçlenmesi araştırması.
Şöyle ki hastalar iki gruba ayrılıyor.
İlk gruba gerçek diz ameliyatı yapılıyor.
İşte kıkırdaklar temizleniyor, hasarlı bölge iyileştiriyor falan.
İkinci gruba ise tam bir tiyatro oynanıyor.
Hasta ameliyathaneye alınıyor, anestezi veriliyor, dizine küçük bir sürü kesisi atılıyor.
Sanki ameliyat yapılıyormuş gibi ameliyathane ekibi kendi arasında konuşuyor.
İşte alet sesleri dinletiliyor ve sonra hiçbir şey yapılmadan dikiş atılıp hasta uyandırılıyor.
Yani fake bir ameliyat yapılmış gibi oluyor.
Ameliyatı yapan da çapanın gururu Ayşe oluyor herhalde.
bilenler anladıysa bir işaret çakabilirler ne demek istediğimi.
Günün sonunda ne oluyor derseniz
sahte ameliyat olan hastalarda en az gerçek ameliyat olanlar kadar
ağrılarının geçtiğini, artık merdiven çıkabildiklerini ve rahatça yürüyebildiklerini söylüyorlar.
Nasıl yani?
Yıllarca süren takiplerde bile bu etki devam ediyor.
Düşünebiliyor musunuz?
Sadece bir ameliyat geçirdiğinize inanmak,
eklemlerinizdeki iltihap ve ağrı algısını baştan sona değiştirebiliyor.
Buraya kadar her şey harika değil mi?
Ne güzel işte zihnimizle kendimizi iyileştirebiliyoruz diyoruz.
Ama madalyonun bir de diğer yüzü var.
Placebo ne kadar iyileştiriciyse
onun karanlık ikizi olan nosebo da bir o kadar yıkıcı olabiliyor.
Habil ile kabil meselesi.
Nosebo yine latince bir kelime ve zarar vereceğim anlamına geliyor.
Şöyle ki eğer bir şeyin size zarar vereceğine, canınızı yakacağına, işte sizi hasta edeceğine ya da bir yan etki yaratacağına yürekten inanırsanız zihnimiz yine her zamanki gibi hiç vakit kaybetmeden o olumsuz sonucu üretmeye başlıyor.
Günlük hayatta bununla yüzlerce kez karşılaşıyoruz aslında.
Mesela bir ilaç kullanmaya başladığınızda kutunun içindeki o koca prospektüsü, konuşamadım perspektüs diyecektim.
Yok kanka perspektif.
Şimdi o kutunun içindeki o koca prospektüsü açıp en altlardaki işte mide bulantısı, baş dönmesi, halsizlik yapabilir kısmını okuduğunuz anı bir hatırlayın.
Hatırladınız mı?
İşte bundan sonra birçoğumuz ilacı yuttuktan yarım saat sonra hafif bir mide bulantısı hissetmeye başlarız.
Aslında o ilacın, o dozdaki etken maddesinin hemen bir defa da mideyi bulandırma ihtimali matematiksel olarak sıfıra yakın olabilir.
Ama beyin o cümleyi bir beklentiye dönüştürür ve bedene şimdi miden bulanacak emrini verir.
Nosebo etkisi üzerine de anlatılan ve tıplı terör türüne geçmiş çok dramatik bir klinik vaka var.
Şöyle ki Mr. A yani Mr. A olarak adlandırılan bir hasta var tamam mı?
Katıldığı bir antidepresan ilaç araştırmasında ciddi bir depresyon nöbeti geçiriyor.
Yaşadığı bir tartışmanın ardından hırsla ilaç kutusunu kapıyor ve içindeki 29 tane hapın tamamını tek seferde yutuyor.
Sonra işte yaptığı şeyden pişman olup hemen en yakındaki hastanenin acil servisine koşuyor.
Acil servise girdiğinde adam kelimenin tam anlamıyla çökmüş durumda.
Tansiyonu 80'e 110'lara kadar düşmüş, kalbi dakikada 110 kere atıyor, aşırı derecede terliyor, titriyor ve nefes alamadığını söylüyor.
Doktorlar hemen müdahale ediyor, serumlar takılıyor işte fakat adamın durumu bir türlü düzelmiyor.
Tam o sırada ilacın araştırma koordinatörü olan doktoru acile çağırıyorlar.
Doktor hastanın kayıtlarına bakıyor ve şaşkınlıkla adama dönüp diyor ki
işte Mr. A sakin olun siz araştırmada etken maddeli gerçek ilacı alan grupta değildiniz.
Sizin içtiğiniz 29 tane hapın tamamı boş placebo haplarıydı.
İçinde sadece nişasta vardı.
Pardon ne oluyor biliyor musunuz?
Adam bunu duyduktan tam 15 dakika sonra serumların, tıbbi müdahalelerin saatlerdir düzeltemediği o tansiyon normale dönüyor, nabzı yavaşlıyor ve adam kendine geliyor.
Yani adamı zehirleyen şey içtiği haplar değil, ben 29 tane antidepresan içtim, birazdan kesin öleceğim fikrinin ta kendisiymiş.
Zihni organlarına resmen bir felaket senaryosu oynatmış.
İşte placebo ve nosebo bize çok temel bir gerçeği gösteriyor arkadaşlar.
Diyor ki bedenimiz zihnimizin kurduğu cümleleri son derece sadık bir dinleyici gibi dinliyor ve onlara harfiyen uyuyor ve üstüne üstlük uyguluyor.
Peki şimdi dönüp kendi hayatımıza bir bakalım.
Gün içinde zihnimize, kendimize hangi komutları yüklüyoruz?
Sürekli olarak bu iş beni mahvedecek, bu tempoya can mı dayanır, işte ben zaten şanssızım, kesin aksilik çıkar dediğimizde
aslında kendi hayatımıza, kendi bedenimize ve ruh halimize sessizce birer nosebo enjekte ediyoruz.
Olumsuz beklentilerimizi birer biyolojik ve psikolojik gerçekliğe dönüştürüyoruz.
Mesela hepimizin çevresinde vardır.
Sürekli ben zaten hemen hasta olurum, kesin bana da bulaşır, benim bünyem zaten çok zayıf diyen insanlar
ve bazen gerçekten de bakarsınız o kişi sürekli bir yerinin ağrıdığından, halsiz olduğundan,
başının döndüğünden ya da işte hasta hissettiğinden bahsediyordur.
Şimdi burada çok önemli bir ayrım var.
Bir insan hasta olacağım dedi diye zihni yoktan bir virüs ya da bakteri üretmiyor.
Evet yani düşünce tek başına enfeksiyon yaratmıyor.
Ama sürekli hastalık beklemek, beynin bedeni algılama biçimini gerçekten değiştirebilir diyorlar.
Çünkü bedenimiz zaten gün boyunca bize yüzlerce küçük sinyal gönderiyor.
Bazen başımız ağrıyor, işte boğazımızda küçücük bir gıcıklanma oluyor, midemizde bir hareketlilik hissediyoruz.
Çoğu zaman bunların çoğunu fark etmiyoruz aslında.
Ama ne zaman ki zihnimiz sürekli ben de bir şey mi var, hasta mı oluyorum, kesin yine kötüleşeceğim diye bedeni taramaya başladığında
normalde önemsemeyeceğimiz o küçücük sinyaller bir anda büyümeye başlıyor.
Boğazımızdaki hafif bir gıcıklanma artık sadece bir gıcıklanma değil.
Eyvah yine hastalanıyorum, işte biraz yorgunluk sadece bir yorgunluk değil.
Benim kesin bir şeyim var gibi bir şeye dönüşüyor.
Ve burada çok ilginç bir döngü de oluşuyor.
Şöyle ki kötü bir şey olmasını bekledikçe bedenimizi daha fazla dinliyoruz.
Bedenimizi daha fazla dinledikçe daha fazla belirti fark ediyoruz.
Daha sonra belirti fark ettikçe de bak ben zaten biliyordum diyoruz.
Böylece beklenti algıyı algıda beklentiyi beslemeye başlıyor.
Hani hastalık hastası dediğimiz insanlar var ya tam olarak öyle bir şey.
Üstelik kaygının kendisi de son derece fiziksel bir şey aslında.
Kalp atışımızı hızlandırabiliyor, kaslarımızı gerebiliyor, midemizi etkileyebiliyor, terlememize ya da başımızın dönmesine neden olabiliyor.
Yani bazen korktuğumuz belirtiyi yaşamamız gerçekten korktuğumuz hastalığa sahip olduğumuz anlamına gelmiyor.
Bazen beklentinin kendisi bedenin sesini yükseltiyor.
Ama tam tersine bakış açımızı, kendimizle kurduğumuz o içsel diyaloğu değiştirdiğimizde karşılaştığımız zorluklara karşı bu beni büyütecek.
büyütecek. Zihnim ve bedenim
düşündüğümden çok daha dayanıklı.
Vizyonunu yerleştirdiğimizde kendi
hayatımızda güçlü bir placebo mekanizmasını
da tetiklemiş oluyoruz. Belki de
bu yüzden kendimize sürekli
söylediğimiz cümleleri biraz daha ciddi
almamız gerekiyor. Çünkü zihin
her söylediğimizi sihirli bir şekilde
gerçeğe dönüştürmüyor ama
neye dikkat edeceğimizi,
neyi tehdit olarak algılayacağımızı
ve bedenimizde olup bitenleri
nasıl deneyimleyeceğimizi
sandığımızdan çok daha fazla
etkileyebiliyor. Unutmayın
inanç denilen şey sadece
dinsel ya da soyut bir kavram
değildir. İnanç, beyin,
omurilik ve tüm vücut arasındaki
bilgi akışını sağlayan
nöronların birbiriyle konuşma
şeklidir. İnanç biyolojidir
yani. Ve arkadaşlar sona
gelirken kendi hayatınızda
ben bunu tamamen zihnimde büyütmüşüm
ve gerçekten de yaşamışım dediğiniz
bir nosebo ya da
tam tersi bir placebo tecrübeniz
var mı? Instagram'da bu
bölümün gönderi postunun altına yorum
olarak bırakabilirsiniz. Yine
Apple Podcast'ta yorum yapma özelliği
var. Oraya da yorum olarak bırakabilirsiniz.
Beni dinlediğiniz için çok
teşekkür ederim. Beni hangi platformdan
dinliyorsanız takip etmeyi
ve yanındaki zil butonuna basmayı
unutmayın. Bir sonraki bölümde
görüşmek üzere. Kendinize
iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
