
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “İkigai: Yaşamak İçin Bir Neden” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz. Ben Gozi.
Bugün çok güzel bir konuyla geldim.
Uzun zamandır ilgimi çeken, üzerine düşündükçe de aslında hayatın en temel sorularından birine dokunduğunu fark ettiğim bir kavramdan bahsetmek istiyorum.
Ikigai üzerine konuşacağız bugün.
Japon kültüründen gelen bu kavram aslında hepimizin hayatının bir döneminde kendisine sorduğu bir soruyla ilişkili.
Ben niçin yaşıyorum?
Yani ne için yaşıyorum ben?
Şimdi bu kulağa biraz büyük, abartılı, hatta ağır bir soru gibi geliyor olabilir.
Ama aslında cevabının her zaman büyük ve karmışık olması gerekmiyor.
Çünkü bazen insanın yaşamak için bir nedeni, ulaşmak istediği büyük bir hedef olabilirken
bazen de sabah uyandığında heyecan duyduğu küçücük bir şey olabiliyor.
Peki nedir bu iki gaye?
Nereden geliyor ve Japonlar için ne ifade ediyor?
Önce kelimenin kökeninden başlayalım istiyorum.
İki gaye kelimesi iki ayrı Japonca sözcüğün bir araya gelmesiyle oluşuyor.
Şöyle ki iki yaşam, yaşamak demek gaye ise değer, karşılık, umut, etki anlamlarına geliyor.
Yani kelimeyi birebir çevirdiğimizde yaşamın değeri ya da yaşamaya değer şey anlamına geliyor.
Bize daha tanıdık gelen bir ifade ile sabahları yataktan kalkma nedenimiz diyebiliriz.
İkigai kavramının kökeni aslında Japonya'nın ta 794 ile 1185 yılları arasına kadar uzanan bir geçmişle ilişkilendiriliyor.
Şimdi burada ilginç bir ayrıntı var arkadaşlar.
O dönemde Japon aristokrasisi yani yönetimi bunların arasında deniz kabukları oldukça değerliydi.
Özellikle süslenmiş deniz kabuklarıyla oynanan oyunlar soyluların kültürel yaşamının bir parçasıydı.
İki gay kelimesindeki o gay yani değer karşılık unsurunun da tarihsel olarak bu değerli kabuklarla ilişkili bir sözcükten türediği anlatılıyor.
Yani bugün yaşamın anlamıyla ilişkilendirdiğimiz bu kavramın dilsel geçmişinde bir şeye değer atfetme düşüncesi bulunuyor.
Tabi zaman içerisinde kelimenin anlamı da gelişiyor ve bugün ikigai dediğimizde yalnızca değerli bulduğumuz bir şeyden değil hayatımızı yaşamaya değer kılan nedenlerden bahsediliyor.
Ama burada gerçekten güzel ve umut verici bir şey var.
Şöyle ki Japonların bu kavrama yaklaşımında hayatın anlamını mutlaka büyük başarılarda aramak gibi bir zorunluluk yok.
Bazen insanın iki gayesi her sabah özenle hazırladığı bir fincan çayda, yetiştirdiği bir çiçekte ya da sevdiği insanlarla geçirdiği sıradan bir günde saklı olabiliyor.
Ve düşününce aslında bence bu düşünce bize göre ne kadar ilginç, ne kadar basit geliyor değil mi?
Çünkü biz çoğu zaman hayatımıza anlam katacak o büyük olayı beklerken belki de hayatımızın anlamını oluşturan küçücük şeyleri gözden kaçırıyoruz.
İşte tam da bu noktada bu felsefenin sadece teoride kalmadığını, yaşayan bir kültür olduğunu gösteren çok somut bir yerden bahsedeceğim.
Okinawa Adası.
Şimdi dünyada insanların uzun yaşamlarıyla dikkat çeken bazı bölgeler vardır değil mi?
Bunlara mavi bölgeler yani İngilizce adıyla blue zone deniliyor.
Okinawa'da özellikle geçmiş kuşaklardaki uzun ömürlü insanlarıyla bu bölgelerden biri olarak tanınıyor.
Hatta Okinawa, ikigai kavramının dünya çapında popülerleşmesinde de önemli bir yere sahip.
Peki burada yaşayan insanların uzun yaşamlarına sırrı ne?
Tabii ki bu sorunun tek bir cevabı yok.
Beslenme alışkanlıkları, genetik özellikler, fiziksel hareketlilik, sosyal ilişkiler bunların hepsi önemli evet.
Ama Okinawa'daki yaşlı insanların yaşam biçimleri incelendiğinde dikkat çeken bir başka şey daha var.
Şöyle ki bu insanların ileri yaşlarda bile hayata bağlı kalmalarını sağlayan uğraşlarının ve kendileri için anlamlı buldukları nedenlerin olması.
Mesela düşünün 90 yaşında bir insan hala bahçesiyle ilgileniyor.
Bir başkası torunlarına bir şey öğretmekten mutluluk duyuyor.
Bir diğeri sabah arkadaşıyla buluşmayı, sohbet etmeyi bekliyor.
Dışarıdan baktığımızda bunlar son derece sıradan, basit görünen şeyler değil mi?
Ama o insanların hayatlarında bir karşılıkları var.
Ve işte iki gayenin en güzel taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Bu insanların yaşam amacı başkalarının gözünde ne kadar büyük olduğu ile değil,
kendi hayatlarında ne kadar anlam taşıdığı ile ilgili.
Bu arada Japonya'ya gitmek en büyük hayallerimden, pardon iki gayelerimden biri.
Özellikle bu Okinawa adasını daha çok merak etmeye başladım.
Bu bölümde burada bir anı olarak dursun.
İnşallah ileride oradaki deneyimlerimi anlattığım bir bölüm de olur.
Şimdi arkadaşlar burada yanlış anlaşılmasını istemediğim bir şey var.
Şöyle ki iki gay sahibi olmak insanı mutlaka 100 yaşına kadar yaşatıyor demek değil.
Böyle kesin bir bilimsel sonuç yok ama yaşamda bir amaç duygusuna sahip olmanın
psikolojik iyilik haliyle ve bazı araştırmalarda daha olumlu sağlık sonuçlarıyla ilişkili olduğu biliniyor.
Ve bence Okinav örneğinin bize düşündürdüğü şey de tam olarak bu.
İnsan yaş aldığında, emekli olduğunda, bakın bu arada yaşlandığında demiyorum, yaş aldığında, emekli olduğunda ya da hayatındaki bazı sorumlulukları geride bıraktığında yaşamak için yeni nedenler bulmaya devam edebilir.
Çünkü hayatın anlamı yalnızca gençken kurduğumuz hayallerde, elde ettiğimiz başarılarda ya da ulaştığımız hedeflerde bulunmak zorunda değil.
Bazen bir insanın hayatını anlamlı kılan şey ertesi sabah sulamayı bekleyen çiçekleridir.
Bazen bir insanın, bir torununun, yani torun da burada insan oluyor tabii, torununun gülümsemesi, işte bir çocuğun gülümsemesi, bazen de henüz öğrenmediği bir şeyin merakı.
Ama burada çok temel bir soru çıkıyor karşımıza arkadaşlar.
Peki insan neden yaşamak için bir nedene ihtiyaç duyar?
Neden yalnızca hayatta kalmak bize yetmiyor da yaşadığımız hayatın bir anlamı olsun istiyoruz?
Şimdi şöyle düşünün.
İnsan yalnızca yemek yiyerek, uyuyarak, çalışarak ve günlük sorumluluklarını yerine getirerek hayatını sürdürebilir, evet.
Ama bütün bunları yapıyor olmak insanın kendisini gerçekten yaşıyor hissetmesi için yeterli mi sizce?
Bence burada hayatta kalmakla yaşamak arasında çok önemli bir fark var.
Hayatta kalmak biyolojik bir ihtiyaçken yaşadığımız hayatı anlamlı bulmak, anlamlı kılmak psikolojik bir ihtiyaçtır.
İnsan yalnızca var olmak istemiyor.
Aynı zamanda varlığının bir anlamı olduğunu da hissetmek istiyor.
Yaptığı şeylerin bir karşılığı olsun, birilerine dokunabilsin, bir şeyler üretebilsin
ya da en azından sabah uyandığında kendisini bekleyen, heyecanlandıran bir şey olsun istiyor.
Peki neden?
Çünkü insan zihni yalnızca bugünü yaşayan bir yapı değil arkadaşlar.
Biz geçmişimizi hatırlıyoruz, geleceğimizi hayal ediyoruz ve bütün bunların arasında kendimize bir hikaye oluşturuyoruz.
Ben kimim? Nereye gidiyorum? Bütün bunları neden yapıyorum?
İşte hayatın anlamını aramak biraz da bu sorulara verdiğimiz cevaplarla ilgili.
Burada Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frank'dan bahsetmek istiyorum.
Frank, 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında bir mahkum olarak yaşadığı deneyimleri ve hatta o kampta kaybettiği aile üyelerini yakın çevresinde anlattığı İnsanın Anlam Arayışı isimli bir kitap kaleme alıyor.
Frank'a göre anlam yalnızca mutlulukta ya da başarıda bulunmuyor.
İnsan bazen yaptığı bir işte, bazen sevdiği bir insanda, bazen de değiştiremediği tıpı kendisinin içinde bulunduğu toplama kampı gibi zor bir durum karşısında benimsediği tutumda bile anlam bulabiliyor.
Yani hayatın anlamlı olması için her şeyin yolunda gitmesi gerekmiyor.
Düşünsenize bazen hayatımızda hiçbir şey istediğimiz gibi gitmez ki çoğunlukla da gitmez.
Çalıştığımız işten memnun olmayabiliriz, hayalini kurduğumuz yerde olmayabiliriz.
Hatta geleceğe dair belirsizlikler yaşayabiliriz.
Ama bütün bunların arasında bizi hayata bağlayan küçücük bir nedenimiz varsa o neden zor zamanlardan geçerken bize güç verebilir.
Hatta Nietzsche'nin Putların Alaca Karanlığı kitabında yer alan çok güzel bir sözü var bununla alakalı.
Diyor ki, yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen her nasıla katlanabilir.
Çok özlü bir söz değil mi ya?
Bir düşünsenize arkadaşlar sabahın köründe henüz hava bile aydınlanmamışken işe gitmek için uyanan bir insanı düşünün.
Belki yaptığı işi çok sevmiyor.
Belki yaptığı işin maddi olarak ya da manevi olarak karşılığını almıyor.
Belki her gün aynı yollardan geçmekten, aynı sorumlulukları taşımaktan yorulmuş.
Ama yine de o yataktan kalkıyor.
Zaten kalkmayıp ne yapacak ki?
Çünkü belki eve döndüğünde onu bekleyen bir ailesi var.
Belki çocuğuna daha güzel bir gelecek sunmak istiyor.
Belki de yıllardır hayalini kurduğu o küçük evi alabilmek için çalışıyor.
Ya da bir sınava hazırlanan öğrenciyi düşünün.
Arkadaşları dışarıda vakit geçirirken o masanın başında saatlerce ders çalışıyor.
Bazen sıkılıyor, bazen hiçbir şey anlamadığını düşünüyor.
Bazen de her şeyi bırakmak istiyor.
Ama sonra olmak istediği insanı hatırlıyor ve yeniden kitabını açıyor.
Bunu anlatırken aklıma yakın zamanda KPSS maratonundan çıkmış canım kız kardeşim ve yine sanayide alnının teriyle bin bir emekle olmak istediği insan için çalışan canım erkek kardeşim aklıma geldi.
Peki arkadaşlar ev sevdiğimiz bir insan için katlandığımız zorluklar.
Normalde kendimiz için yapmaya üşendiğimiz bir şeyi sevdiğimiz biri söz konusu olduğunda bazen hiç düşünmeden yapabiliyoruz değil mi?
uykumuzdan fedakarlık ediyoruz, zamanımızdan vazgeçiyoruz.
Bazen kendi yorgunluğumuzu bile ikinci plana atıyoruz.
Çünkü o insanın bizim için bir anlamı var.
Şimdi fark ettiniz mi?
Bu insanların yaşadıkları zorluklar birbirinden farklı.
Ama hepsinin ortak bir noktası var.
Devam etmek için kendilerine ait bir nedenleri var.
Ve belki de Nietzsche'nin anlatmak istediği tam olarak buydu.
İnsanı ayakta tutan şey hayatının ne kadar kolay olduğu değil,
o hayatın içerisinde kendisi için neyin değerli olduğudur.
Ama burada bir şeyi de unutmamak gerekiyor arkadaşlar.
Yaşamımızda bir anlam bulmak her şeye katlanmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor tabii.
Bazen insanın kendisine verdiği değer artık katlanmaması gereken bir durumdan uzaklaşmasını da sağlayabilir.
Bir de sizce iki gay gerçekten dört dairenin kesişimi midir?
Nasıl yani ne dört dairesi ne alaka diyorsunuz değil mi?
Şöyle ki eğer daha önce iki gay kavramını araştırdıysanız muhtemelen karşınıza dört dairenin birbirine geçtiği bir şema çıkmıştır.
Hatta belki şu an gözünüzün önüne gelmiştir bile.
Bu şemada dört temel soru var.
Birincisi neyi seviyorsun?
İkincisi hangi konuda iyisin?
Üçüncüsü dünyanın neye ihtiyacı var?
Ve dördüncüsü hangi işi yaparak para kazanabilirsin?
İşte bu dört dairenin tam ortasında hepsinin kesiştiği yerde iki gay yazıyor.
Yani bu şemaya göre insanın iki gayesini bulabilmesi için hem sevdiği, hem yetenekli olduğu, hem dünyanın ihtiyaç duyduğu, hem de para kazanabildiği bir şey bulması gerekiyor.
Kulağa oldukça mantıklı geliyor değil mi?
Hatta ilk bakışta insanın hayatını nasıl şekillendirmesi gerektiğine dair güzel bir rehber görevi de görüyor değil mi?
Ama burada şöyle bir ayrıntı var arkadaşlar.
Bu dört daireli şema aslında iki gayenin geleneksel Japon kültüründeki tanımı değil.
Şemanın kökeni İspanyol astrolog Andres Zunaga'nın 2011 yılında oluşturduğu bir amaç diagramına dayanıyor.
Daha sonra girişimci McVin 2014 yılında bu şemayı ikigai kavramıyla birleştirerek yeniden yorumluyor.
Ve zamanla bu görsel öylesine yaygınlaşıyor ki insanlar ikigainin Japonlar tarafından yüzyıllardır bu dört daireyle anlatıldığını düşünmeye başlıyor.
Oysa durum pek de öyle değil.
Çünkü geleneksel Japon anlayışında ikigai mutlaka mesleğimizle, yeteneklerimizle ya da para kazanmamızla ilişkili olmak zorunda değil.
Şimdi düşünün.
Diyelim ki resim yapmayı çok seviyorsunuz ama resimlerinizden para kazanmıyorsunuz.
Hatta belki çok yetenekli olduğunuzu bile düşünmüyorsunuz.
Sadece elinize fırçayı aldığınızda kendinizi iyi hissediyorsunuz.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.
Peki bu sizin ikigainiz olamaz mı?
Elbette olabilir.
Ya da emekli olmuş artık herhangi bir işte çalışmayan bir insan düşünün.
Her sabah bahçesine çıkıyor, yetiştirdiği sebzelerle ilgileniyor ve bundan büyük bir mutluluk duyuyor.
Bu insan para kazanmıyor, dünyayı değiştirmiyor, büyük bir başarıya da imza atmıyor değil mi?
Ama hayatında kendisi için değerli olan bir uğraşı var.
İşte Japonların ikigai anlayışında bu da son derece anlamlı.
Aslında dört daire dişemanın kendisi de yanlış ya da faydasız değil.
Özellikle meslek seçimi, kariyer planlaması veya insanın yeteneklerini keşfetmesi açısından oldukça düşündürücü sorular içeriyor bence.
Ama sorun şu ki bu şemayı iki gayenin tek ve gerçek tanımı olarak kabul ettiğimizde kavramın anlamını daraltmış oluyoruz.
Çünkü hayatımızı yaşamaya değer kılan her şeyin ekonomik bir karşılığı olmak zorunda değil.
Her sevdiğimiz şeyde başarılı olmak zorunda da değiliz.
Hatta her yaptığımız şeyin dünyaya büyük bir katkı sunması da gerekmiyor.
Bazen bir şeyi yalnızca sevdiğimiz için yapabiliriz.
Ve belki de en önemlisi o şeyin bize iyi gelmesi için başka insanların onu değerli bulmasına ihtiyacımız da yoktur.
Şimdi burada kendimize şunu soralım.
Hayatımızdaki her şeyi bir başarıya, kazanca dönüştürmek zorunda hissedersek,
yalnızca keyif aldığımız şeylere ne olacak peki?
Mesela kitap okumayı seviyorsunuz diyelim.
Okuduğunuz bir kitaptan bir şey öğrenmek, kendinizi geliştirmek ya da o kitabı bitirdiğinizde bir kazanım elde etmek zorunda mısınız?
Bazen yalnızca okumak istediğiniz için okuyamaz mısınız?
Ya da yürüyüşe çıktığınızda illa 10 bin adım atmak, kalori yakmak, bir hedefe ulaşmak zorunda mısınız?
Bazen sadece yürümek, etrafınıza bakmak, havayı içinize çekmek de yeterli değil mi?
İşte bence iki gayenin bize hatırlattığı en önemli şeylerden biri bu.
Hayatımızdaki her şeyin bir performansa dönüşmesi gerekmiyor.
Bazı şeyler yalnızca var oldukları için değerli olabilir ve belki de insanın iki gayesini bulması,
hayatına sürekli yeni başarılar eklemesinden çok zaten hayatında bulunan ama önemini fark etmediği şeyleri yeniden görmesiyle ilgili olabilir.
Bu arada arkadaşlar bu konuşmalar size iyi geliyorsa, beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi ve yanındaki zil butonunu açmayı unutmayın.
Zil butonu aktif olduğunda yeni bölümler yayınlandığında size bildirim geliyor.
Peki arkadaşlar her insanın tek bir iki gayesi mi vardır?
Yani hepimizin bu hayatta bulması gereken yalnızca bize ait olan tek bir yaşam amacı mı var?
Bence bu soruyu gerçekten bir düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü özellikle günümüzde bize sürekli şöyle bir düşünce aşılanıyor.
Her insanın bir tutkusu, bir yeteneği, bu dünyaya gelişinin özel bir amacı olmalı.
Ve biz de hayatımız boyunca o amacı bulmak zorundaymışız gibi hissediyoruz.
Hatta bazen ne yapmak istediğimizi tam olarak bilemediğimizde sanki hayatımızda bir şeyler eksikmiş gibi düşünüyoruz.
Ama iki gay kavramına baktığımızda aslında böyle bir zorunlulukla karşılaşmıyoruz.
Çünkü iki gay mutlaka keşfedilmesi gereken tek ve değişmez bir yaşam amacı olmak zorunda değil.
Bir insanın hayatında aynı anda birden fazla iki gay bulunabilir.
Üstelik bunlar zaman içerisinde değişebilirdi.
Mesela düşünün 20'li yaşlarında bir insan için iki gay kendini geliştirmek, yeni yerler keşfetmek ya da hayalini kurduğu mesleğe ulaşmak olabilir.
30'lu yaşlarında ailesiyle kurduğu yaşam, sevdiği bir işle uğraşmak veya ortaya bir şeyler koyabilmek daha fazla anlam kazanabilir.
60'lı yaşlarına geldiğinde ise bahçesindeki çiçeklerle ilgilenmek, dünyayı gezmek, torunlarıyla vakit geçirmek
ya da yıllardır sürdürdüğü bir alışkanlık ona yaşama sevinci verebilir.
Elbette bunlar herkes için geçerli yaş dönemleri değil.
Yalnızca birer örnek.
Ama anlatmak istediğim şu arkadaşlar.
İnsan değiştikçe ona yaşamın anlamlı olduğunu hissettiren şeyler de değişebilir.
Ve bence burada çok önemli bir ayrıntı var.
Geçmişte sizi hayata bağlayan bir şeyin bugün aynı heyecanı vermemesi
hayatınızın artık anlamsız olduğu anlamına gelmiyor.
Belki de yalnızca değişiyorsunuz.
Çünkü biz insanlar sabit varlıklar değiliz.
Ki iyi ki de değiliz.
Deneyimlerimiz değişiyor, önceliklerimiz değişiyor, hayattan beklentilerimiz değişiyor.
Dolayısıyla yaşamak için bulunduğumuz nedenlerin de değişmesi son derece doğal.
Bir de şöyle düşünmenizi istiyorum.
Diyelim ki bir insan hem müzik yapmayı çok seviyor,
hem ailesiyle vakit geçirmekten büyük mutluluk duyuyor,
hem de yaptığı işin başkalarına fayda sağladığını düşünüyor.
Şimdi bu insanın bunlardan yalnızca birini seçmesi mi gerekiyor?
Bence hayır.
Çünkü hayatın anlamı her zaman tek bir yerde toplanmak zorunda değil.
Bazen farklı insanlarda, farklı uğraşlarda, farklı deneyimlerde karşımıza çıkabiliyor.
Hatta belki de hayatımızın en güzel taraflarından biri bu.
Bizi hayata bağlayan tek bir nedenimizin olmak zorunda olmaması.
Çünkü düşünsenize bütün yaşamınızın anlamını yalnızca tek bir şeye bağladığınızda onu kaybettiğimiz zaman ne olur?
Bütün hayatımızın anlamını da kaybetmiş gibi hissederiz değil mi?
Oysa yaşamımızda bize anlam veren birden fazla şeyin bulunması zor zamanlarda tutunabileceğimiz başka nedenlerimizin de olması demek.
Burada şunu da söylemek istiyorum arkadaşlar.
İki gayenizi bugün bulamamış olabilirsiniz.
Hatta şu an sizi gerçekten neyi mutlu ettiğini, neyin heyecanlandırdığını bile bilmiyor olabilirsiniz.
Ama bu hayatınızda anlamlı hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez.
Belki de henüz fark etmediğiniz şeyler vardır ve belki de kendimize sormamız gereken soru benim bu dünyadaki tek amacım ne sorusu yerine belki de çok daha sade bir soruyla başlamalıyız.
Bugün hayatımda iyi ki var dediğim neler var?
Çünkü bazen insanın yaşamak için bir neden bulması bütün hayatının cevabını bulmasını gerektirmez.
Bazen yalnızca o günü yaşamaya değer kılan bir şeyi fark etmesi yeterlidir.
Peki ama insan kendisine yaşamın anlamlı olduğunu hissettiren bu şeyleri nasıl keşfedebilir?
İki gayemizi bulmak için nereden başlamalıyız?
Yani bizi hayata bağlayan, sabah uyandığımızda yeni bir güne başlamamızı anlamlı kılan o şeyleri nasıl bulabiliriz?
Aslında bu sorunun herkes için geçerli tek bir cevabı yok.
Çünkü hepimizin hayatı, deneyimleri, değerleri ve mutluluk anlayışı birbirinden çok farklı.
Ama bence işe kendimize bazı sorular sorarak başlayabiliriz.
Mesela ilk olarak şunu düşünmenizi istiyorum.
En son ne yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamadınız.
Belki bir kitap okurken, belki sevdiğiniz biriyle sohbet ederken,
belki yemek yaparken, belki seyahat ederken
ya da herhangi bir şey üretirken
hani bazen bir işle uğraşmaya başlarız
ve bir bakmışız saatler geçmiş.
O kadar kaptırmışızdır ki kendimizi.
Zamanın farkına bile varamamışızdır.
İşte böyle anlar bize nelerden keyif aldığımız hakkında
önemli ipuçları verebilir.
Bir diğer soru şu.
Hayatımda hangi şeyler bana kendimi gerçekten değerli ve faydalı hissettiriyor?
Mesela bir doktor düşünün.
Belki günün sonunda çok yoruluyor, sabrısınanıyor, belki mesleğinin her anından keyif almıyor.
Ama bir insanın hayatına dokunduğunu fark ettiğinde,
o hastanın, yakınının içtenlikle ettiği o hayır duası var ya,
işte o zaman o doktor yaptığı işin kendisi için ne kadar anlamlı olduğunu yeniden hatırlıyor.
Şimdi başka bir soru sormak istiyorum.
Hayatınızdan çıkarıldığında yokluğunu gerçekten hissedeceğiniz şeyler neler?
Bir düşünün, belki her sabah yürüyüşe çıkmak, belki haftada bir görüştüğünüz arkadaşınız, belki evinizdeki bir hayvanla ilgilenmek, belki de kimsenin bilmediği yalnızca kendiniz için yaptığınız küçücük bir uğraş.
Bunların hiçbiri dışarıdan bakıldığında büyük bir başarı gibi görünmeyebilir.
Ama hayatınızdan çıkarıldıklarında geride önemli bir boşluk bırakabilirler.
Çünkü bazen bir şeyin bizim için ne kadar değerli olduğunu ancak yokluğunu düşündüğümüzde fark ederiz.
Ve burada özellikle üzerinde durmak istediğim bir şey var arkadaşlar.
Biz çoğu zaman hayatımızdaki anlamı gelecekte arıyoruz.
Şu işi başarırsam mutlu olacağım.
Şu evi alırsam hayatım düzene girecek.
Şu hedefime ulaşırsam nihayet kendimi tamamlanmış hissedeceğim.
Elbette hedeflerimizin olması, bir şeyler başarmak istememiz son derece doğal.
Ama yaşamın anlamını sürekli gelecekteki ulaşacağımız bir noktaya ertelersek bugün elimizde bulunan şeyleri gözden kaçırabiliriz.
Çünkü hayat dediğimiz şey yalnızca ulaşmak istediğimiz hedeflerden oluşmuyor.
O hedeflere giderken yaşadığımız zorluklardan, deneyimlerden de oluşuyor.
Ve bazen gelecekte sahip olmayı beklediğimiz o güzel hayatın bazı parçaları aslında bugün de bizimle birlikte sadece onları fark etmiyoruz.
O yüzden iki gayenizi keşfetmek için hayatınızı baştan aşağı değiştirmeniz gerektiğini düşünmeyin.
Hemen işinizden ayrılmayın, yeni bir hobi edinmeniz ya da büyük bir amaç belirlemeniz gerekmiyor.
Belki önce sıradan bir gününüzü gözlemleyebilirsiniz.
Günün hangi anında kendinizi daha canlı hissediyorsunuz?
Hangi uğraş size içten bir tatmin duygusu veriyor?
Neyi yalnızca başkaları sizden beklediği için değil de gerçekten kendiniz istediğiniz için yapıyorsunuz.
Ve belki de en önemlisi kimse sizi takdir etmese, kimse yaptığınızı görmese bile yapmaya devam etmek isteyeceğiniz şey ne olurdu?
Çünkü yaşadığımız çağda neredeyse her şeyi başkalarının gözünden değerlendirmeye başladık.
Başarılarımızı, mutluluğumuzu hatta bazen hobilerimizi bile.
Bir şey yaptığımızda bunun ne kadar beğenileceğini, ne kadar takdir göreceğini düşünüyoruz.
Hatta El Alem Ne Der hapishanesi ile ilgili bir bölümüm var.
Onu da dinlerseniz orada daha detaylı konuştuk bu konuyu.
Şimdi iki gaye diyor ki bir şeyin değerli olması için başkaları tarafından görülmesi gerekmiyor.
Belki de hayatınızda kimsenin bilmediği ama size çok iyi gelen bir alışkanlığınız var.
Belki yalnızca kendiniz için yazıyorsunuz.
Belki çiçek yetiştiriyorsunuz.
Belki de akşamları günün bütün yorgunluğundan sonra oturup gökyüzünü izlemekten hoşlanıyorsunuz.
Ve bütün bunların size bir şey kazandırması gerekmiyor.
Çünkü bazı şeyler hayatımıza para, başarı veya statü kazandırmasa da yaşama sevinci katabiliyor.
Ve bence bu en ama en değerlisi ve en önemlisi.
Bazen durup bakmak gerekiyor.
Hayatımızda zaten var olan şeylere, alışkanlıklarımıza, ilişkilerimize, küçücük sevinçlerimize
Ve kendimize şu soruyu sormak gerekiyor.
Benim hayatımı, benim için yaşamaya değer kılan şeyler neler?
Bu sorunun cevabı bugün başka, 5 yıl sonra bambaşka olabilir.
Hatta bazı dönemlerde bu soruya cevap vermekte zorlanabiliriz.
Ama bence bunun da bir sakıncası yok.
Çünkü insanın hayatına anlam veren şeyleri keşfetmesi bir kez tamamlanıp biten bir görev değil.
Yaşamın kendisiyle birlikte devam eden bir süreç.
Ve belki de iki gayenin bize söylediği en güzel şey şu.
Yaşamak için bir neden bulmak mutlaka görkemli, şaşalı bir hayat yaşamak anlamına gelmiyor.
Bazen sıradan görünen bir hayatın içinde insanın kendisi için son derece anlamlı nedenleri olabiliyor.
Ve arkadaşlar sona geldik. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Sizin bu hayatta iki gayeniz, pardon iki gayeleriniz neler?
Yorumlarınızı Apple Podcast'ta yazabilirsiniz.
Yine Zamansız Düşünceler instagram hesabında bu bölümün gönderi postunun altına yorum olarak bırakabilirsiniz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim dostlarım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
