
Duygusal Yemek Yeme: Bir Şeyler Yesem Geçer mi ?
27 Ekim 2026 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Duygusal Yemek Yeme: Bir Şeyler Yesem Geçer mi?" üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz. Ben Gözim.
Bugün hepimizin hayatında yer alan, belki de çoğu zaman üzerine pek düşünmediğimiz bir davranıştan bahsetmek istiyorum.
Yemek yemek.
Bu konu nereden çıktı derseniz, geçenlerde iş yerinde sohbet ettiğim bir ablayla konuştuğumuz konu üzerinden çıktı.
Birazdan anlatacağım bunu.
Öncelikle size şunu sormak istiyorum.
Acaba her yemek yediğimizde gerçekten aç mı oluyoruz?
Şimdi şöyle bir gününüzü düşünün.
Sabah erkenden kalkmışsınız, işe gitmişsiniz.
Gün boyunca bir sürü insanla muhatap olmuş, belki canınızı sıkan olaylar yaşamış, belki de zihinsel olarak oldukça yorulmuşsunuz.
Akşam eve geliyorsunuz, yemeğinizi yiyorsunuz, hatta gayet güzel doyuyorsunuz ama aradan çok geçmeden mutfağa gidip buzdolabının kapağını açıyorsunuz ve bir şeyler arıyorsunuz.
Tatlı olabilir, çikolata olabilir, belki de birkaç saat önce hiç aklınızda olmayan bir yiyecek olabilir.
Aslında aç değilsiniz, bunu biliyorsunuz ama yine de bir şeyler yemek istiyorsunuz. Peki neden?
İşte arkadaşlar bugün biraz bunun üzerine düşünelim istiyorum.
Çünkü bazen yemek yemek yalnızca biyolojik bir ihtiyaç olmaktan çıkıp duygularımızda baş etmenin bir yoluna dönüşebiliyor.
Bazen sıkıldığımız için, bazen stresli olduğumuz için, bazen kendimizi ödüllendirmek, bazen de yalnızca birkaç dakikalığına iyi hissetmek için yemek yiyebiliyoruz.
Peki biz gerçekten o yiyeceği mi istiyoruz yoksa o yiyeceğin bize hissettireceği duyguyu mu?
Öncelikle duygusal açlık dediğimiz şeyin ne olduğunu anlamamız gerekiyor.
Çünkü fiziksel açlıkla duygusal açlık her zaman aynı şey değil.
Fiziksel açlık vücudumuzun enerjiye ve besine ihtiyaç duymasıyla ilişkili biyolojik bir süreç.
Duygusal açlık dediğimiz şey ise fiziksel bir enerji ihtiyacından ziyade hissettiğimiz bir duyguyla bağlantılı olarak ortaya çıkan yeme isteği.
Mesela düşünün.
Öğle yemeğinizi yemişsiniz, karnınız tok ama bir arkadaşınızla tartışıyorsunuz ve bir anda canınız çikolata istiyor.
Ya da akşam evde tek başınasınız, yapacak bir şey bulamıyorsunuz, sıkılıyorsunuz ve kendinizi mutfakta koca bir kap cips yerken buluyorsunuz.
İşte burada sizi yemeğe yönlendiren şey her zaman midenizden gelen bir açlık sinyali olmayabilir.
Bazen zihniniz yaşadığınız duyguyu değiştirecek bir şey arıyor olabilir.
Ya da mesela insan neden üzgünken, stresliyken ya da yalnızken yemek yemek ister?
Aslında bu sorunun cevabını anlayabilmek için insanın yalnızca fiziksel ihtiyaçlardan ibaret olmadığını
aynı zamanda biyolojik ihtiyaçlarımız olduğunu da unutmamamız gerekiyor.
Bizler aynı zamanda duygularımızı regüle eden yani düzenlemeye çalışan varlıklarız.
Üzüldüğümüzde teselli arıyoruz, kaygılandığımızda güven arıyoruz, yorulduğumuzda rahatlamak istiyoruz ve benim bu aralar en çok ihtiyacım olan şey.
Ve bazen yemek bütün bunlara ulaşmanın en kolay yollarından biri haline geliyor.
Şimdi şöyle bir düşünün. Çok kötü bir gün geçirdiniz ve sevdiğiniz bir yemeği yemek size iyi gelebilir.
Çünkü yemek yalnızca tat almakla ilgili değil.
Aynı zamanda anılarımızla, alışkanlıklarımızla, beklentilerimizle ve beynimizin ödül sistemiyle de ilişkili.
Özellikle hoşumuza giden bir yiyeceği tüketmek o anki ruh halimizde kısa süreli bir değişiklik yaratabiliyor.
Belki sorunlarımız ortadan kalkmıyor, evet.
Ama birkaç dakikalığına dikkatimizi başka bir yere verebiliyoruz.
İşte burada bence önemli bir ayrım var.
Bazen insan sorununu çözmek yerine sorunun kendisinde yarattığı duyguyu değiştirmeye çalışıyor.
Ve bunu yalnızca yemekle de yapmıyoruz.
Ki bu devirde bazen saatlerce telefonumuza bakıyoruz, bazen ihtiyacımız olmadığı halde alışveriş yapıyoruz.
Bazen de sürekli bir şeylerle meşgul olarak düşünmek istemediğimiz konulardan uzaklaşmaya çalışıyoruz.
Yani yemek yemek bazen çok daha geniş bir davranışın parçası olabiliyor.
Rahatsız edici bir duygudan kısa süreliğine uzaklaşmak gibi düşünebiliriz.
Şimdi arkadaşlar az önce de söyledim.
Bu yemek yemek olayı beynimizin ödül sistemiyle de ilişkili.
Peki nedir bu ödül sistemi?
En basit haliyle beynimizin yaşamımız için önemli ya da bize iyi gelen deneyimleri öğrenmemize ve tekrar aramamıza yardımcı olan sinirsel mekanizmalar bütünü.
Yemek yemek de bu sistemle yakından ilişkili.
Örneğin çok sevdiğiniz bir tatlıyı düşünün.
Belki daha onu yemeden yalnızca görüntüsünü gördüğünüzde bile ya da kokusunu aldığınızda bile canınız çekmeye başlıyor.
İşte burada dopamin dediğimiz bir nörotransmiter devreye giriyor.
Nörotransmiter demek sinir hücrelerinin birbiriyle haberleşmesini sağlayan kimyasal haberci demek.
Dopamin de bunlardan biri.
Dopaminin ne olduğunu önceki bölümlerde birkaç defa anlatmıştım.
Dinleyenler hemen hatırlayacaktır.
Kısaca halk arasında dopamin genellikle mutluluk hormonu olarak biliniyor.
Ama aslında bu tanım biraz eksik.
Çünkü dopamin yalnızca haz duymamızla ilgili değil.
Özellikle motivasyon, ödül beklentisi ve öğrenme süreçlerinde önemli bir rol oynuyor.
Yani bazen dopaminin etkisi sevdiğimiz bir yiyeceği yemekten aldığımız hazdan çok o yiyeceği istememiz ve ona yönelmemizle ilişkili.
Şöyle düşünün.
Diyelim ki her stresli günün sonunda kendinize çikolata alıyorsunuz.
Çikolatayı bir güzel yiyorsunuz ve o sırada kendinizi biraz daha iyi hissediyorsunuz.
Bu deneyim tekrarlandıkça beyniniz stresli bir günün ardından çikolata yemeyi rahatlamayla ilişkilendirmeyi öğreniyor.
Ve bir süre sonra stres yaşadığınızda henüz çikolatayı yemeden bile onu istemeye başlayabiliyorsunuz.
Çünkü beyniniz geçmiş deneyimlerinden bir bağlantı kurmuş durumda.
stres, çikolata ve kısa süreli rahatlama gibi.
Burada özellikle altını çizmek istediğim bir şey var.
Bu beynimizin bizi bilinçli olarak kandırdığı anlamına gelmiyor.
Aslında beynimiz böyle öğreniyor.
Hangi davranışların ardından kendimizi daha iyi hissettiğimizi kaydediyor
ve benzer durumlarda bu davranışlara yeniden yönelmemizi kolaylaştırabiliyor.
Ama bir davranışın kısa süreli rahatlama sağlaması uzun vadede yaşadığımız sorunu çözdüğümüz anlamına gelmiyor.
Mesela iş yerinde yaşadığınız bir sorun nedeniyle üzgünsünüz ya da partnerinizle yaşadığınız bir tartışmadan dolayı eve gelip sevdiğiniz tatlıyı yiyorsunuz o an biraz rahatlıyorsunuz.
Ama ertesi sabah uyandığınızda iş yerindeki sorun ya da partnerinizle aranızdaki sorun hala orada.
Çünkü tatlı size kısa süreli bir keyif vermiş olabilir ama yaşadığınız sorunun kendisini değiştirmemiştir.
İşte bu yüzden bence bizler bazen çözüm aramaktan önce teselli arıyoruz.
Hepimizin zor zamanlarda kendimizi iyi hissettirecek şeylere ihtiyacı var.
Ama eğer her zor duyguyla karşılaştığımızda tek baş etme yolumuz yemek yemek olursa zamanla bu davranış otomatikleşip hayatımızı, bakış açımızı çok farklı bir yere götürebilir.
Şöyle ki bölümün başında bahsettiğim gibi geçenlerde işte iş yerinde bir ablayla şöyle bir sohbetimiz oldu.
Bana kendi hayatından oldukça düşündürücü bir şey anlattı.
Hatta o kadar düşündürücü bir şey ki bunun üzerine bölüm çektirdi bana yani.
Şimdi bu ablamız biraz kilolu biri ve dedi ki ben aslında eskiden yani işte genç kızlık zamanında aşırı zayıf biriydim.
Çocukluğum, gençliğim deniz kenarında bir kasabada geçti ve denize girmeyi de aşırı seviyorum.
Ama evlendikten sonra eşim bikini giymeme karışmaya başladı.
Beni aşırı kıskanıp kısıtlıyordu.
Ne zaman denize gitsek üzerimi bir şalla ya da başka bir şeyle kapatmamı istiyordu.
Bu arada bu kıskançlık olayıyla ilgili de bir bölüm çekmek istiyorum.
Neyse işte sonra zaman içerisinde doğumla vesaire kilo almaya başladığını anlattı.
Ve daha sonra şöyle bir şey söyledi çok şaşırdım gerçekten.
Dedi ki bu kilolarım zamanla benim gözüme bir kusurdan ziyade şöyle gelmeye başladı.
Eğer daha çok kilo alırsam vücudum dikkat çekmez.
Belki artık kimse bana bakmaz.
Böylece eşimin beni kıskanmasına, sürekli üzerimi kapatmaya çalışmasına da gerek kalmaz.
Ve böylelikle ben kilolu olmaktan mutluluk duymaya başladım.
Belki de mutlu olduğumu zannetmeye başladım dedi.
Düşünsenize ne kadar farklı bir hissiyat değil mi?
İşte bazen insanlar yaşadıkları bir durumu kendilerine daha katlanılabilir gelecek bir anlamla açıklayabiliyorlar.
Yani insan düşünüyor.
Bir insan neden kendisini daha az görünür kılarsa daha rahat yaşayabileceğini düşünür.
Neden sevdiği bir şeyi özgürce yapabilmek yerine başkasının kıskançlığından kurtulmak için kendi bedeninin değişmesini bir çözüm olarak görebilir.
Biraz düşünün bence bunları.
Ve belki de en önemlisi şu.
Bazen bizler de hayatımızdaki asıl sorunu değiştirmek,
yani daha doğrusu kökten çözmek yerine o sorunla yaşayabilmek için kendimizi değiştirmeye mi çalışıyoruz?
Ya da mesela bizim yemekle kurduğumuz bu ilişki ne zaman başlıyor?
Yalnızca yetişkinlik de mi ortaya çıkıyor?
Yoksa çocukluğumuzun da bunda bir payı olabilir mi?
Aslında çocukluk deneyimlerimiz yemekle kurduğumuz ilişkinin şekillenmesinde rol oynuyor.
Şimdi çok tanıdık bir örnek vereceğim.
Küçük bir çocuk düşünün. Düşüyor, canı yanıyor ve ağlamaya başlıyor.
Yanındaki yetişkin de onu sakinleştirmek için hemen bir çikolata uzatıyor, bir şeker veriyor.
Ya da tam tersi başka bir örnek.
Çocuk başarılı olduğunda dondurmayla ödüllendiriliyor.
Bunlar gündelik hayatta oldukça sık karşılaşabileceğimiz davranışlar değil mi?
Ki aranızda yapanlar kesin var değil mi?
Şimdi elbette bir çocuğa çikolata vermek ya da başarısını sevdiği bir yiyecekle kutlamak tek başına sorunlu bir davranış değil.
Ama burada önemli olan bunun sürekli tekrarlanan bir ilişki biçimine dönüşüp dönüşmediği.
Çünkü bir çocuk üzüldüğü her seferinde yiyecekle sakinleştiriliyorsa zamanla yemekle duygusal rahatlama arasında bir bağlantı kurabilir.
Ve bu bağlantının yetişkinlikte de kendisini göstermesi kaçınılmaz olacaktır değil mi?
İşte bu yüzden çocukken her üzüldüğünde tatlıyla teselli edilen bir insan yetişkin olduğunda zor bir günün ardından tatlı yemeğe yönelmesi bence daha anlaşılır geliyor.
Tabii bu kesin bir sonuç değil.
Çocukluk deneyimlerimiz kesin kaderimiz değil sonuçta.
Yetişkinlikteki yeme davranışlarımızı genetik özelliklerimiz, çevremiz, stres düzeyimiz ve daha pek çok faktör etkileyebiliyor.
Ama çocuklukta öğrendiğimiz bazı alışkanlıklar yıllar sonra bile davranışlarımızın bir parçası olabiliyor demek istiyorum.
Bu arada çocuk gelişimi açısından da önemli bir nokta var.
Çünkü çocuklar duygularını tanımayı ve düzenlemeyi büyük ölçüde çevrelerindeki yetişkinlerle kurdukları ilişkiler sayesinde öğreniyor.
Bir çocuk ağladığında her zaman aç olduğu için ağlamıyor ki bazen korkuyor, bazen yoruluyor, bazen ilgi görmek istiyor ve bazen de yaşadığı hayal kırıklığıyla nasıl baş edeceğini henüz bilmiyor.
Böyle bir durumda yetişkinin çocuğun ne hissettiğini anlamaya çalışması, onun duygusunu adlandırması ve yanında olması bence oldukça değerli bir şey.
Mesela ağlayan bir çocuğa hemen bir yiyecek uzatmak yerine,
üzüldün mü, canın mı acıdı, gel biraz yanında oturalım diyebilmek önemli bence.
Yani duygularını hem yansıtabilmek hem de duygularını tanıyıp adlandırmasını sağlamak bence çok değerli bir şey.
Çünkü çocuk böylece her rahatsız edici duygunun yemekle giderilmesi gerekmediğini öğrenir.
Biz de bunu kendi yetişkin hayatımıza uyarlayalım.
Acaba bizler de kendi duygularımızla çocukken öğrendiğimiz yöntemlerle mi baş etmeye çalışıyoruz?
Bazen bir yiyeceğin bize iyi gelmesinin nedeni yalnızca tadı olmayabilir bir de.
Belki o yiyecek bize çocukluğumuzu hatırlatıyordur.
Belki anneannemizin mutfağını, belki kalabalık bir aile sofrasını,
belki de kendimizi güvende hissettiğimiz o çocukluk, o gençlik zamanlarımızı.
Yemeklerin anılarımızla ve duygularımızla bu kadar güçlü bağlar kurabilmesi gerçekten çok ilginç.
Çünkü bazen bir yemeğin tadında yalnızca o yemeğin kendisini değil,
dediğim gibi geçmişimizden bir parçayı da bulabiliyoruz.
İşte böyle yani.
Ve bence bu yemekle kurduğumuz ilişkinin ne kadar insani olduğunu gösteriyor.
Şimdi burada aklımıza gelebilecek başka bir soru var.
Madem stres yemek yeme isteğini arttırabiliyor,
Neden bazı insanlar stresliyken daha fazla yemek yerken bazıları neredeyse hiçbir şey yiyemiyor?
Bakınız ben.
Ben mesela üzgün ve stresli olduğumda iştahım tamamen gidiyor.
Hatta bütün gün belki de birkaç gün bile yemek yemeyi unutabiliyorum.
Belki çevrenizde fark etmişsinizdir.
Bazı insanlar çok üzgün olduklarında iştahlarının tamamen kapandığını söylerler.
İşte dediğim gibi bende de durum böyle oluyor.
Bazıları ise tam tersine stresli olduklarında sürekli bir şeyler atıştırmak istiyor.
Peki aynı duygu neden farklı insanlarda farklı sonuçlar ortaya çıkarıyor?
Bunun önemli nedenlerinden biri stresin vücudumuzdaki etkilerinin her zaman aynı olmaması.
Örneğin ani ve yoğun bir stres yaşadığımızda vücudumuzun savaş ya da kaç tepkisi devreye girebiliyor.
Bu sırada adrenalin gibi hormonların etkisiyle sindirim ve yemek yeme isteği geçici olarak geri plana düşebiliyor.
Bir düşünün çok mutlu olduğunuz ya da çok heyecanlandığınız bir anı hatırlayın.
Yok ki.
O sırada yemek yemek aklınıza geliyor mu?
Muhtemelen hayır.
Ya da çok korktuğunuzu düşünün.
O zaman da yani yemek yemeyip kimse düşünmez herhalde.
Çünkü vücudunuz o anda başka bir duruma hazırlanıyordu.
Ama stres uzun süre devam ettiğinde farklı mekanizmalar devreye girebiliyor.
Burada kortizol dediğimiz hormon önemli bir rol oynuyor.
Kortizol ne demek?
Kortizol şu demek.
Vücudumuzun stres yanıtında görev alan hormonlarından biri.
İnsanların stres karşısındaki iştah tepkileri biyolojik farklılıklara, psikolojik durumlarına, alışkanlıklarına ve içinde bulundukları koşullara göre değişebiliyor.
Peki, duygusal açlığımızı nasıl fark edeceğiz?
Çünkü bir davranışı değiştirmek istiyorsak önce onu tanımamız ve fark etmemiz gerekiyor.
Daha önceki bölümlerde de çok kere söyledim.
Her şeyin başı farkındalık.
Bir de bence burada kendimize sorabileceğimiz çok basit ama etkili birkaç soru da var.
Şimdi bir şeyler yemek istediğimizde önce durup şunu düşünelim.
Gerçekten aç mıyım?
En son ne zaman yemek yedim?
Şu anda ne hissediyorum? Canım sıkılıyor mu? Bir şeye mi üzüldüm?
Yoksa yalnızca kendimi ödüllendirmek mi istiyorum?
Tabii arkadaşlar burada amaç her lokmamızı saymak, sorgulamak değil.
Çünkü yemek yemek aynı zamanda keyifli, sosyal ve kültürel bir deneyim.
Bakınız Gaziantep.
Ya Gaziantep gerçekten çok güzeldi ya yemekleri zaten çok çok daha güzeldi.
Aranızda Gaziantep'li olan varsa yazabilir bana.
Yani bir kere daha kesinlikle belki de birkaç kere daha gitmek isteyeceğim şehirlerden biri Gaziantep.
Ben çok beğendim.
Neyse konuyu dağıtmayayım.
Ya da işte yalnızca sevdiğimiz için tatlı yiyebiliriz değil mi?
Bazen arkadaşlarımıza güzel bir sofrada oturmak isteyebiliriz.
Bazen de tok olduğumuz halde bir yiyeceğin tadını çıkarmayı seçebiliriz.
Bunların hiçbiri tek başına sağlıksız bir davranış anlamına gelmiyor.
Önemli olan yemek yemenin duygularımıza baş etmek için kullandığımız tek ya da başlıca yöntem haline gelip gelmediği.
Örneğin her üzgün olduğumuzda yemek yiyerek rahatlamaya çalışıyorsak kendimize başka nelerin iyi gelebileceğini sorabiliriz.
Mesela yaprak sarma. Şaka şaka.
Belki kısa bir yürüyüş, belki sevdiğimiz biriyle konuşmak, belki biraz dinlenmek, belki de yalnızca yaşadığımız duyguyu kabul etmek.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey bir yiyecek değil anlaşılmaktır.
Bazen dinlenmektir, bazen yalnız olmadığını hissetmektir.
Ama burada önemli bir ayrıntı daha var.
Ayrıntılar bitmiyordu.
Duygusal açlığı fark etmek kendimizi yemek yemekten zorla alıkoymak anlamına gelmemeli.
Özellikle sürekli kendimizi kısıtlamak bazı insanlarda yeme isteğini daha da arttırabiliyor.
Şimdi eşim bu bölümü dinlediğinde tam bu kısmı dinleyince ne diyecek biliyor musunuz?
Aynen kanka anlat anlat dinliyorum.
Yani çünkü bazen ben ya şimdi benim bu yaptığım bence kısıtlamak olmuyor.
Çünkü bazen eşim tatlı olayını çok abartıyor.
Ve ben diyorum ki hani üç yerine ikiye iki yerine birye mesela gibi o zaman da işte ben kısıtlamış olmuyorum bence.
Çünkü eşler birbirinin görmeyen gözü duymayan kulağı ve hatta çalışmayan değini bile olabiliyor bence.
Neyse konuyu dağıtmak istemiyorum devam edelim.
Bir de eğer yemek yeme davranışı sık sık kontrol kaybına, yoğun suçluluk duygusuna ya da belirgin bir sıkıntıya neden oluyorsa bir uzmandan destek almak da önemli tabii.
Çünkü yemekle kurduğumuz ilişki yalnızca ne kadar yediğimizde değil yemek yerken ve sonrasında nasıl hissettiğimizle de ilgili.
Ve arkadaşlar sona gelirken bir dahaki sefere karnınız tok olduğu halde bir şeyler yemek istediğinizde kendinize yalnızca ya bugün ne yesem acaba ne yemek istiyorum diye sormak yerine şu anda gerçekten neye ihtiyacım var diye sormak daha önemli bence.
Belki cevabınız gerçekten sevdiğiniz bir yiyecek olacak. Belki dinlenmek, belki konuşmak, belki de uzun zamandır kendinize ayırmadığınız birkaç dakika.
Ve unutmayın mesele her zaman doğru cevabı bulmak değil.
Bazen insanın kendisine doğru soruyu sorması bile çok şeyi değiştirebilir.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Apple Podcast'te yorum olarak yazabilirsiniz.
Yine Zamansız Düşünceler Instagram hesabında bu bölümün gönderi postunun altına yorum olarak bırakabilirsiniz.
Bu arada beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi ve yanındaki zil butonuna basmayı unutmayın.
unutmayın. Beni dinlediğiniz için
çok teşekkür ederim dostlarım. Bir sonraki
bölümde görüşmek üzere. Kendinize
iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
