
Coğrafyaya Fısıldayanlar: İnsanın Adaptasyon Gücü
22 Eylül 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Coğrafyaya Fısıldayanlar: İnsanın Adaptasyon Gücü” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz. Ben Gozi.
Geçenlerde araba kullanırken radyoda bir yayına denk geldim.
Sunucu öyle bir hikaye anlatıyordu ki kenara çekip dinleyesim geldi.
Ki çektim de, dinledim de. Dünyadaki farklı yaşam tarzlarından bahsediyordu.
Hatta bu birazdan anlatacağım kültürlerin bazılarına TRT Belgesel kanalında da denk gelmiş olabilirsiniz.
Bu arada bayılırım bu kanala. Bütün programları harikadır.
Bizim evin de bitki örtüsüdür kendisi.
Hatta şu an bile arkamda açık.
Ya ben biraz olaya şöyle de bakıyorum.
Hani o saçma gündüz kuşağı programlarını o reytingi kazandıracağıma.
Hani böyle daha bilgilendirici, daha güzel böyle usturuplu kanalları izlemek bence daha mantıklı.
Neyse fazla uzatmayayım.
Söylediğim gibi bu farklı yaşam tarzlarını duyunca bu konu çok ilgimi de çekti.
O an düşündüm, biz en ufak bir düzen değişikliğinde paniklerken insanoğlu dünyanın en zorlu coğrafyalarında nasıl ayakta kalıyor?
Bu sorunun peşine takılınca çok harika insan hikayelerini de içinde buldum kendimi.
Şimdi hazırsanız önce bir Güneydoğu Asya'da denizin ortasında yaşayan insanlarla tanışacağız.
Sonra Himalayalara çıkacağız, oradan Ant Dağları'na geçeceğiz.
İşte orada dolaşıp en sonunda dünyanın en soğuk bölgelerinden birine yani Grönland'a kadar gideceğiz.
Ve bütün bunları yaparken aslında tek bir sorunun peşinden gideceğiz dostlar.
İnsan yaşadığı yere ne kadar uyum sağlayabiliyor?
Çünkü bu bölümü hazırlarken beni en çok etkileyen şey şu oldu.
Biz alışmak deyince genellikle psikolojik bir şey düşünüyoruz.
Yani mesela işte yeni bir işe başlarsın, ilk günler zor gelir, sonra alışırsın ki yaşandı.
İki gün önce çalıştığım birim değişti.
Ya şu an nasıl hissettiğimi ben de bilmiyorum.
Ama vardır bir hayır gibi yaklaşıyorum.
Genel olarak mantığım o.
Bu arada nasıl bu şekilde yaklaştığımı da çok güzel bir ders alarak öğrendim.
Onu da ilerleyen zamanlarda anlatırım inşallah.
Ya da işte mesela başka bir şehre taşınırsın.
Başlarda yabancılık çekersin.
Sonra sokakları öğrenirsin.
Soğuk bir yere gidersin.
Bir süre sonra alışırım herhalde dersin.
Ama insanın çevresine uyum sağlaması bazen bizim günlük hayatta kullandığımız o alışmak kelimesinin çok daha ötesine geçebiliyor.
Öyle ki bazı insan topluluklarında yaşadıkları coğrafyanın şartları nesiller boyunca bedenlerinde iz bırakmış.
Yani bugün konuşacağımız şey biraz da şu.
İnsan yalnızca yaşadığı yere alışmıyor.
Bazen nesiller boyunca yaşadığı yer insanın bedenini de şekillendiriyor.
Ve bunun en inanılmaz örneklerinden biriyle başlayalım.
Şimdi gözünüzde şöyle bir yer canlandırın.
Turkuaz bir deniz, masmavi, kıyıda ve denizin üzerinde de kurulmuş küçük küçük evler
ve hayatının çok büyük bir bölümünü denizle iç içe geçiren insanlar.
Güneydoğu Asya'da yaşayan Bajau halkından bahsediyorum.
Onlara bazen deniz göçebeleri ve deniz çingeneleri de deniyormuş.
Bence çok tatlı ya isimleri.
Şimdi bu Bajao topluluklarının geleneksel yaşamında deniz yalnızca bizim için olduğu gibi güzel manzarası olan bir yer değil.
Deniz onların geçim kaynağı.
Nesiller boyunca balıkçılık ve özellikle nefes tutarak yapılan dalış hayatlarının önemli bir parçası olmuş.
Bu arada bu dalışla alakalı ilerleyen dakikalarda şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim.
Şimdi ben size desem ki derin bir nefes alın ve suyun altına dalın.
Muhtemelen bir süre sonra bedeniniz size çok güçlü bir şekilde şunu söylemeye başlayacak.
Çık artık, işte oksijen azalıyor, kalp, beyin, kaslar.
Hepsinin çünkü oksijene ihtiyacı var.
Fakat Bajao halkı üzerinde yapılan araştırmalar burada çok ilginç bir şey ortaya çıkarmış.
Şöyle ki araştırmacılar Bajao bireylerinin dalaklarını ultrasonla ölçüyorlar ve yakın çevrede yaşayan Saluan isimli halkla karşılaştırıyorlar.
Sonuç ne? Sonuç Bajau halkının dalaklarının ortalama olarak daha büyük olduğu görülüyor.
Şimdi burada dalak ne alaka diyebilirsiniz.
Ben de öyle düşündüm.
Şimdi dalak dalış sırasında çok önemli bir organmış.
İnsan suya daldığında vücudumuzun dalış refleksi dediğimiz bir takım tepkileri devreye giriyor.
Dalak işte kasılıyor ve depoladığı kırmızı kan hücrelerinin bir bölümünü de dolaşıma verebiliyormuş bu dalak dediğimiz organ.
Yani çok basitleştirerek anlatırsak beden elindeki oksijeni daha verimli kullanabilmek için adeta rezervlerini devreye sokuyor.
Daha büyük bir dalak daha büyük bir depo demek.
Yani dalak kaslara oksijen taşıyan kan da depolanmış al yuvarları sıktığı için doğal bir oksijen tüpü görevi görüyormuş.
Ama asıl şaşırtıcı olan kısmı daha söylemedim.
Araştırmacılar Bajau halkı içinde aktif olarak dalış yapanlarla yapmayanları da karşılaştırıyor.
Ve dalak büyüklüğündeki farkın yalnızca işte çok dalıyordur, o yüzden dalağa büyümüştür ya da işte çok dalarsın, dalağın büyür şeklinde açıklanamayacağını görüyorlar.
Şöyle ki genetik analizlerde de doğal seçilimle ilişkili bulgular ortaya çıkıyor.
Yani burada yalnızca bir insanın hayatı boyunca kazandığı bir alışkanlıktan bahsetmiyoruz.
Nesiller boyunca denizle yaşayan bir toplulukta o yaşam biçimiyle ilişkili biyolojik özelliklerin seçilmesinden bahsediyoruz.
İşte doğal seçilimle ilgili bulgular derken bundan bahsediyor.
Diğer bir ilginç özellikleri ise suyun altındaki net görüşleri.
Şöyle ki göz mercekleri ve göz bebekleri suyun altındaki kırılmaya uyum sağlayarak şekil değiştiriyor.
Böylece deniz altında hiçbir ekipman olmadan bir balık kadar net görebiliyorlarmış.
Şimdi bir düşünün. Bir tarafta biz yazın denize girdiğimizde burnumuza su kaçınca böyle panikliyoruz.
Bir tarafta hayatını denizin altında yürüyecek arayarak geçirmiş insanların torunları var.
Ve onların bedeninde bile bu yaşamın izlerini hala görebiliyoruz.
Çok şaşırtıcı bir şey daha söyleyeyim ki bence en şaşırtıcı olan da bu.
Bajao halkındaki çocuklar daha çok küçük yaşta serbest daldıkları için derinlerdeki basınca uyum sağlamak adına kulak zarlarını kasıtlı olarak deliyorlar.
Yani patlatıyorlar.
Nasıl yani?
İşte az önce bahsedeceğim dediğim özellik buydu.
Ya bana çok garip geldi.
Bir de şimdi bu kulak zarlarını patlattıkları için işitme yetileri zayıflıyor doğal olarak ama su altında da kulak ağrısı çekmeden derinlere inebiliyorlar.
Bence insan bedeninin ne kadar esnek olduğunu anlamak için tek başına bu örnek bile yeterli değil mi?
Bu arada ben bundan birkaç yıl önce dalış yapmıştım.
Orada bile mesela yanlış hatırlamıyorsam maksimum hani 5-6 metreye dalmışızdır.
Ama ben o kadar etkilenmiştim ki kulaklarımı bir süre hissedemedim bile.
Bir şey daha söyleyeyim bu arada.
Bu Bajau halkı hayatlarının %60'ından fazlasını suda geçirdikleri için
karaya çıktıklarında kara tutması yaşayıp başları dönüyormuş.
Yani bizlerin deniz tutması yaşaması gibi onlar da karada dengelerini kaybetme hissi yaşıyorlarmış.
Adamlardaki lükse bak değil mi?
Şimdi denizin altından çıkalım.
Bu kez yukarı doğru gidelim.
Hem de baya bir yukarı.
Nereye? Himalayalara.
Dünyanın en yüksek dağlarının bulunduğu coğrafyaya.
Burada Tibetliler ve onlarla yakın tarihsel kökenleri paylaşan Sherpa adında topluluklar yaşıyor.
Şimdi yüksek rakımda neden zorlandığımızı çok basit anlatayım.
Yukarı çıktıkça atmosfer basıncı azalıyor ve aldığımız her nefeste vücudumuzun kullanabileceği oksijen miktarı da aynı oranda düşüyor.
Deniz seviyesinde yaşamaya alışmış bir insan çok yüksek bir rakıma hızlı çıktığında baş ağrısı yaşıyor, nefes nefesi kalabiliyor, uyku sorunları yaşayabiliyor.
Hatta daha ciddi irtifa hastalıkları gelişebiliyor.
Mesela akciğer ödemi ya da işte beyin ödemi gibi.
Ama Tibet platosunda insanlar nesillerdir bu şartlarda yaşıyor.
Yani bu onların normali ve bedenleri düşük oksijenle baş etmek konusunda bizimkinden çok farklı özellikler taşıyor.
Burada özellikle epas bir adı verilen bir gen çok dikkat çekiyor.
İsmini unutabilirsiniz hiç önemli değil.
Asıl önemli olan şu bu gen bedenin düşük oksijen koşullarına verdiği yanıtla ilişkili.
Ve Tibetliler de bu genin belirli bir biçimi doğal seçilim açısından son derece güçlü bir iz taşıyor.
Fakat hikayenin en sevdiğim kısmı burada başlıyor.
Çünkü araştırmacılar bu genetik varyantın geçmişini araştırdıklarında çok ilginç bir bağlantı buluyorlar.
Deniz Hovalılar yani binlerce yıl önce yaşamış modern insanın yakın akrabalarından olan eski bir insan topluluğu.
Bugün Tibetlilerin yüksek rakımda yaşamasına katkı sağlayan genetik mirasın önemli parçalarından birinin Deniz Hovalılarla geçmişte gerçekleşen gen alışverişinden gelmiş olduğuna dair çok güçlü kanıtlar varmış.
Bunu bir düşünün. Binlerce yıl önce yaşamış bir insan topluluğundan kalan küçücük bir genetik miras.
Nesiller geçiyor, insanlar değişiyor, medeniyetler kuruluyor, yıkılıyor ve o miras bugün Himalayalar'da yaşayan insanların bedenlerinde hala yaşıyor ve hala işe yarıyor.
Bence insanlık tarihi yalnızca kitaplar da değil bir kısmını bedenimizde de taşıyoruz.
Ama burada çok daha ilginç bir şey var.
Şimdi Himalayalar'dan çıkıp Güney Amerika'ya Ant Dağları'na gidelim.
Burada Kuechu ve Aymara gibi topluluklar binlerce yıldır yüksek rıkımlarda yaşıyor.
Problem yine aynı.
Basınç az, oksijen de az.
O zaman insan ister istemez şunu düşünüyor.
E tamam Tibetliler nasıl uyum sağladıysa bunlar da aynı şekilde uyum sağlamıştır.
Ama hayır.
İşte bu konudaki en sevdiğim detaylardan biri bu.
Bu arada sevdiğim detayların bitmemesi peki?
İşte neyse burada da aynı problem ama farklı bir çözüm var.
Ant dağlarındaki topluluklarda yüksek hemoglobin düzeyleri daha belirgin olabiliyor.
Hemoglobin dediğimiz şey ne?
Hemoglobin kanımızdaki oksijeni taşıyan protein.
Çok basit düşünelim.
Havadan yeterince oksijen alamıyorsan ne yaparsın?
Taşıma kapasiteni arttırmaya çalışırsın değil mi?
Tibetliler şöyle yapıyor.
Onlar kanı koyulaştırmak yerine nefes alıp verme hızlarını arttırıyorlar.
Ve damarlarını genişleten bir gaz adına da nitrik oksit deniyor.
İşte bu nitrik asiti üreterek kanda oksijenin daha hızlı ve akıcı dolaşmasını sağlıyorlar.
Ant dağlarındaki Kuechu ve Aymaralar ise tam tersi bir mühendislik uyguluyor.
Onlar al yuvar ve hemoglobin sayısını devasa oranda arttırıyorlar.
Kanda oksijeni taşıyan kamyon diyelim metafor.
Buz kamyon sayısını katlıyorlar.
Yetmiyor akciğer kapasiteleri ve göğüs kafeslerini genişletip kalplerini büyütüyorlar.
Şimdi dağlardan da inelim.
Bu kez montları bir giyelim.
Çünkü Grönland'a gidiyoruz.
Burada kim yaşıyor? Burada Inuit halkı yaşıyor.
Arktik bölgelerde yani arktik bölge derken şu kastediliyor.
Kuzey kutbunu ve çevresindeki alanı kapsayan, yıl boyunca aşırı soğuk ve buzlu iklim koşullarına sahip coğrafya.
İşte bu arktik bölge denen yerde yaşayan Inuit topluluklarının geleneksel yaşam koşullarını düşündüğünüzde karşınıza iki büyük mesele çıkıyor.
Birincisi tabii ki aşırı soğuk.
İkincisi ise yaşadıkları coğrafyanın sunduğu besinler.
Tabii bu da aslında soğukla ilgili.
Bugün markete gidip canımız ne isterse alabiliyoruz değil mi?
Domates istiyoruz, domates.
Muz istiyoruz, muz.
Pirinç, makarna, mercimek.
Dünyanın öbür ucundan bile yiyecek getirtebiliyoruz.
Tabii bugün motorin 100 lirayı açtı ama neyse.
Aklıma şey geldi ya.
Hani bir adama mikrofon uzatıyorlar.
Arabanın içinde adam.
Hani bağırıyor ya dedem Abdülhamit kalk kalk reisi yedirmedik diye.
Bu işte akaryakıt zamlarında benim aklımda hep bu video canlanıyor.
Neyse devam edelim.
Şimdi yüzlerce yıl önce Grönland'da yaşadığınızı düşünün.
Tarım yapabileceğiniz alan son derece sınırlı.
Çünkü her yer devasa buzullarla kaplı.
Dolayısıyla geleneksel beslenmede balık, işte fok ve balina gibi yağ açısından zengin hayvansal kaynaklara çok önemli yer tutuyor burada.
Ve araştırmacılar Grönland inuitlerinde özellikle yağ asidi metabolizması ile ilişkili bazı genlerde güçlü doğal seçilim izleri bulmuşlar.
Binlerce yıl boyunca bu beslenme biçimine daha uygun genetik özelliklere sahip insanların genleri nesilden nesile aktarılıyor ve zamanla toplumda daha yaygın hale geliyor.
Yani şöyle ki FATS1 ve FATS2 çevresindeki genetik varyantlar öne çıkıyor.
Bu genler aldığımız yağların vücutta hangi yağ asitlerine dönüştürüleceğini ve nasıl işleneceğini etkileyen enzimlerle ilgili.
Yani kabaca vücudun yağları işleme sistemi üzerinde etkileri var.
Şimdi dostlar bir de Rusya'nın en doğusuna Yakutsk şehrine gidiyoruz.
Bu arada Ruhi Çenet'in buraya gidip çektiği bir video var.
Onu da izlemenizi tavsiye ederim kesinlikle.
Instagram'dan da paylaşırım.
Kışın hava o kadar soğuk ki dışarıda tükürdüğünüz an tükürüğünüz yere değmeden donuyor.
Bununla alakalı şey videosu geldi aklıma.
Hani bir abi var ya resmen böyle kar tipi içinde göz gözü görmüyor işte yolda yürüyor.
Soruyorlar nasıl hava soğuk mu?
O da diyor ya yo sıcak.
Ya peki bu videoların benim beynimde kapladığı yer.
Acaba bunları beynimde tutmak için başka neleri sildim?
Neyse devam edelim.
İşte bu Yakutsk'ta telefonu cebinizden çıkarırsanız 30 saniyede şarjı bitip kapanıyor.
Şimdi düşünün biz burada hava sıfır dereceye düştüğünde içlikleri çekip evden çıkmak istemiyoruz.
Peki o insanlar ne yapıyor?
O insanlar o soğukta işe gidiyor, pazardan balık alıyor.
Hatta balıkları dondurucuya koymalarına gerek yok.
Çünkü dışarısı zaten doğal bir dondurucu.
Yani tezgahın üzerine bile koysan zaten balıklar taş gibi kalacak.
Peki bu insanlar nasıl adapte olmuşlar?
Mesele sadece kalın giyinmek değil.
Zihinsel bir kabulleniş var.
Soğukla savaşmıyorlar.
Bu soğukla yaşamayı öğreniyorlar.
Evlerin kapıları üç kademeli.
Arabaları kış boyunca hiç stop ettirmiyorlar.
Çünkü bir kapatırlarsa bahara kadar bir daha çalışmıyormuş.
Doğanın sertliğine inat etmeyi bırakıp onunla ritim tutmuşlar.
Aslında bütün bu örnekler bize çok temel bir şey söylüyor dostlar.
İnsan adaptasyon demek.
Yani uyum sağlamak, adapte olmak, kendi özünü kaybetmek değil.
Bence gittiğin yerin rengini alırken kendi ışığını koruyabilme sanatıdır.
Tıpkı bajaoların karaya çıkınca bocalasa da denize girince birer balığa dönüşmesi gibi.
Biz de hayatın getirdiği değişimlerde bazen bocalayacağız.
Ama elinde, ama sonunda o yeni ritmi bulacağız.
Şimdi bu anlattıklarımın sonunda benim kafamda tek bir düşünce kalıyor.
İnsan gerçekten inanılmaz bir canlı ya.
Bir de düşünsenize biz çoğu zaman hayatımızı kendi ömrümüz üzerinden düşünüyoruz.
İşte 30 yıl, 50 yıl, 80 yıl.
Ama bedenimiz aslında bizden çok daha eski bir hikayenin devamı.
Ve burada konuyu biraz kendi hayatımıza çevirelim.
Çünkü bütün bunları araştırırken sürekli şu cümleyi düşündüm.
İnsan şartlar değiştiğinde düşündüğünden çok daha fazla değişebiliyor.
Tabii ki şimdi bugün anlattığım genetik adaptasyonları kişisel gelişim cümlelerine indirgemek de istemiyorum.
İşte bakın Tibetliler yüksek rakıma alışmış, siz de her şeye alışırsınız.
Hayır ya bu kadar basit değil ama bana umut veren başka bir tarafı var.
İnsanlık tarihine baktığımızda bizim türümüz tek bir iklimde, tek bir yükseklikte, tek bir beslenme düzeninde kalmamış.
Göç etmişiz, soğuğa gitmişiz, sıcağa gitmişiz, dağlara çıkmışız, denizlere açılmışız, çölleri geçmişiz ve her seferinde elimizdeki imkanlarla yaşamaya devam etmenin bir yolunu aramışız ve bulmuşuz da.
Bazen kültürümüz değişmiş, bazen davranışlarımız, bazen bedenimizin çalışma biçimi ve çok uzun zaman ölçeklerinde bazen genlerimizin toplum içindeki dağılımı bile değişmiş.
Belki insanın en güçlü özelliklerinden biri gerçekten budur, uyum sağlayabilmek.
Ama uyum sağlamak her zaman işte boyun eğmek de demek değil, bazen yeni bir çözüm üretmektir.
Bazen elindekini farklı kullanmaktır.
Bazen şartları değiştiremediğinde kendinde değiştirebileceğin şeyi bulmaktır.
Bajau halkı denizi ortadan kaldırmadı.
Tibetliler Himalayaların yüksekliğini azaltmadı.
İnuitler Grandland'ın iklimini değiştirmedi.
Sadece karşılarındaki koşulla yaşamayı öğrendiler ve nesiller boyunca doğa da bu hikayenin bir parçası oldu.
Belki bugün bizim karşımıza çıkan şeyler denizin altında nefes tutmak ya da 4000 metre yükseklikte yaşamak değil.
Yeni bir şehir olabilir, yeni bir iş olabilir, belki bir ilişkinin bitmesi olabilir, hayatımızın hiç planlamadığımız bir dönemi olabilir.
Ve ilk karşılaştığımızda içimizden şöyle geçebilir.
Ben buna alışamam.
Belki bazı şeylere gerçekten alışamayız.
Belki bazı şeylere alışmamamız da gerekir.
Bu farklı bir konu ama bugün dünyanın farklı yerlerinde yaşayan bu insanlara baktığımızda şunu düşünüyorum.
İnsan değişmez bir varlık değil.
Şartlarımız bizi etkiliyor, biz şartlarımızı etkiliyoruz.
Peki siz bugüne kadar ben buna asla alışamam dediğiniz kaç şeye alıştınız?
Bir zamanlar yabancı gelen ama bugün hayatınızın sıradan bir parçası olan kaç şey var?
Belki yeni bir ev, belki bir kayıp, belki yalnızlık, belki hayatın yükleri, belki büyümek.
Zaten büyümek de biraz hayatın yüklerini sırtlanmak değil mi?
Ya da belki bir zamanlar yaşamaktan çok korktuğunuz bir hayatın.
Şu anda tam ortasındasınız ve farkında bile olmadan onun içinde yaşamayı öğrendiniz bile.
İnsanlık binlerce yıldır bunu yapıyor.
Denizin altında, dağların tepesinde, buzların arasında ve muhtemelen biz de kendi küçük dünyalarımızda yapmaya devam ediyoruz ve devam edeceğiz.
Bazen hayatta kalmak en güçlü olmakla ilgili de değil, değişen şartların içinde kendine yeni bir yaşam biçimi bulabilmekle ilgili.
Belki insanın en eski yeteneği tam olarak da budur.
Az önce söylediğim gibi uyum sağlamak.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Instagram'da bu bölüm postunun altına yorum olarak bırakabilirsiniz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız bakın burası önemli takip etmeyi ve yanındaki zil butonuna basmayı unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
