
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Beklentilerimiz Neden Yorar?" üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz. Ben Gozi.
Bugün yine hepimizin zihnini meşgul eden, zaman zaman kalbimizi yoran ama bir o kadar da bizi insan yapan bir konu üzerine konuşacağız.
Yani bugün beklentileri konuşacağız.
Şöyle bir durup düşünsenize, hayatımız boyunca kaç kez bunu da mı ben söylemem gerekiyordu, nasıl böyle bir şey yapar ya?
ya da benim yerimde olsa asla böyle davranmazdı dediğimiz zamanlar oldu.
Hayatımız boyunca istiyoruz, umuyoruz, bekliyoruz.
Peki bu beklentiler nereden çıkıyor?
İhtiyaçlarımızla ne kadar örtüşüyor?
Önce bir beklenti nedir ve ihtiyaçtan farkı ne?
Bunu bir konuşalım.
Öncelikle ihtiyaç, hayatta kalmamız, ruhsal ve fiziksel bütünlüğümüzü korumamız için gereken temel gıdadır.
Su gibi, güvenlik gibi, anlaşılmak ve değer görmek gibi.
Bunlar evrenseldir yani tüm dünyada geçerlidir ve her insanda vardır.
Ama beklenti ise bu ihtiyacın dış dünyadaki bir kişi, olay veya nesne aracılığıyla nasıl ve ne zaman karşılanacağına dair zihnimizde yazdığımız bir senaryodur.
Örneğin saygı görmek bir ihtiyaçtır, evet.
Belli bir kişinin bunu tam da bizim beklediğimiz biçimde göstermesini beklemek ise katı bir beklentidir.
İhtiyaç esnektir, farklı yollarla karşılanabilir, evet.
Ama beklenti ise tektir, keskindir ve çoğunlukla hayal kırıklığına da mahkumdur.
Mesela şöyle bir örnek vereyim.
Eşiniz ya da işte beraber olduğunuz kişi o özel günde size çok büyük, sürpriz bir organizasyon yapmaz.
Belki elleriyle yaptığı bir kahveyi getirir, belki sadece içtenlikle sarılıp iyi ki varsın der ya da aklında kalan sizin seveceğinizi düşündüğü bir hediye alır.
Burada ihtiyaç yani önemsenmek ihtiyacınız belki sizin düşündüğünüzden farklı bir yolla karşılanmıştır ve sonuç mutluluktur.
Katı beklentide ise şu olur. Akşam saat 8'de şu restoranda masayı ayırtmalı, elinde tek bir kırmızı gül ile içeri girmeli ve bana işte X markasının hediyesini vermeli diye düşünürsün.
İşte bu katı bir beklentidir. Karşıdaki kişi sizi dünyalar kadar seviyor ve çok değer veriyor olsa bile o an o spesifik senaryoyu gerçekleştirmediğinde işte örneğin trafikten geç kaldıysa ya da başka bir sürpriz yaptıysa yani bu gibi sebeplerle o senaryoyu gerçekleştiremediğinde zihninizde her şey yıkılır.
Sonuç ise hayal kırıklığı ve öfke olur.
Peki beklentilerimiz hangi ihtiyaçlarımızdan doğuyor?
Aslında her katı beklentinin arkasında masum hatta çocuksu bir çığlık yatar.
Şöyle ki birinden sürekli onay bekliyorsak arkasında görülme ve kabul edilme ihtiyacı olabilir.
Birinin her an yanımızda olmasını istiyorsak bu güvende hissetme ve yalnız kalmama ihtiyacından doğar.
Sınırlarımızın hiç ihlal edilmemesini bekliyorsak temelde değer görme ve korunma ihtiyacımız sinyal veriyor olabilir.
Beklentilerimiz birer alarm sistemi gibidir.
Bize hangi yaramızın kanadığını veya hangi açlığımızın bastırıldığını fısıldar.
İhtiyacımızı dile getirmekle karşımızdakinin onu kendiliğinden anlamasını beklemek arasında peki ne fark var?
İşte en büyük tuzak burası bence.
Çünkü çoğu zaman karşımızdakini çok sevdiğimiz ya da bizi çok iyi tanıdığı için benim ne hissettiğimi zaten biliyor olmalı diye düşünürüz.
Buna psikolojide zihin okuma beklentisi deniyor.
Şimdi ihtiyacımızı açıkça dile getirmek bir davettir.
Karşı tarafa bir şans tanımaktır.
Kendiliğinden anlamasını beklememiz ise karşı tarafı bir sınava tabi tutmaktır.
ve maalesef karşımızdaki bu sınavdan hep habersizdir.
Söylenmeyen söz havada kaybolur.
Karşı taraf ise suçluluk psikolojisiyle değil de
sadece durumu bilmemekle hareket ediyordur belki de.
Hani bilse aslında yapacak.
İnsanlardan bizim gibi davranmalarını beklemek ne kadar gerçekçi?
Biraz bunu da sormak gerekiyor bence.
Ki bence hiç gerçekçi değil.
Hatta matematiğe vurduğumuzda sıfır falan.
Çünkü bu dünyadaki hiç kimse bizimle aynı genetik mirasa, aynı çocukluk travmalarına, aynı korkulara, aynı imkanlara yani kısaca aynı hayata sahip değil.
İnsanlar oldukları gibi değil. Olabilecekleri ve bildikleri kadar davranırlar.
Bunu kabul etmek ilk başta acı verse de özgürleştirici olan bir gerçektir bence.
Bir de bizim kontrolümüzde olan ya da olmayan şeylerin de farkında olmamız gerekiyor.
İhtiyacımı dile getirmek, nasıl davranacağımı seçmek ve sınırlarımı korumak benim elimde evet.
Ama karşımdaki kişinin beni nasıl anlayacağı, ne yapacağı ya da benim kurduğum senaryoya uyup uymayacağı tamamen benim kontrolümde değil.
Hani diyoruz ya biraz da karşıdakinin anlamak istediği kadarsın diye.
Bir de mesela şöyle düşünün, beklentiye girmezsek yani karşıdaki bir şey yapmasa bile üzülmeyiz ya da mutlu olmayız.
Yani hani nötr hissederiz.
Ama peki ya yaparsa yani bizi mutlu edecek bir şey yaparsa işte o zaman piyangodan çıkmış gibi olur ve tadından yenmez.
Hani büyüklerin söylediği bir söz var ya, sen önünü kış tut, yaz çıkarsa bahtına.
Aynı bundan bahsediyorum işte.
Ya da peki birinin bizi hayal kırıklığına uğratması her zaman bizi önemsemediği anlamına mı geliyor?
Bence bir insan bizi hayal kırıklığına uğrattığında bu genellikle onun kendi kapasitesinin sınırlarıyla,
o anki tükenmişliğiyle veya kendi kör noktalarıyla ilgilidir.
Bizi önemsemediği için değil, o an bize yetecek gücü ve farkındalığı olmadığı için eksik kalmış olabilir.
Niyet ve kapasiteyi birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Biri kalple, diğeri ise beceriyle ilgili bir durumdur.
Beklentimizi açıkça söylemek kırgınlık biriktirmekten daha kolay olabilir mi?
Kısa vadede belki biraz cesaret ister, evet.
Benim buna ihtiyacım var demek belki savunmasız hissettirir insanı.
Ama uzun vadede içimizde yıllarca biriktirdiğimiz öfke dağlarını, küskünlükleri ve zaten beni anlamıyor zehrini taşımaktan bin kat daha kolaydır.
Açık iletişim temiz bir havadır. Böyle hani içine çektiğinde seni tazeler, besler, kafanda soru işareti bırakmaz. Kırgınlık ise yani beklentinin getirdiği kırgınlık ise ruhun pencerelerini kapatıp o ruhun işte o odanın metafor olarak odayı söylüyorum işte o odanın küflenmesini beklemektir.
Yani sen bir şeyi kafanda kurup küsüyorsun, işte üzülüyorsun ama karşındakinin bundan haberi yok ki.
Sen kendi beklentilerinle, kendini yediğinle kalıyorsun.
Beklentilerinle, sandığın şeyle bir daha geri getiremeyeceğin şeyi, yani neyi, zamanı boş yere heba ediyorsun.
Peki geldik en kritik soruya.
Beklentisiz yaşamak mümkün mü?
Bence tamamen beklentisiz yaşamak insan doğasına aykırı.
Çünkü biz sosyal varlıklarız ve bağ kurduğumuzda doğal olarak bazı öngörülerimiz oluyor.
Ki hani robot değiliz yani otomatikmen bir şeyleri tamam bekleyeyim ya da beklemeyeyim diyemiyoruz.
Hani kalp dediğimiz, duygu dediğimiz bir şey de var ya.
Ama mesele beklentisiz olmak değil.
Beklentileri biraz olsun esnetebilmek.
Onları birer talep haline getirmemek ve karşımızdakini kontrol etme
ya da işte sınava tabi tutma aracı olarak kullanmamaktır.
Böyle davranırsa mutlu olurum yerine, böyle davranırsa sevinirim.
Ama davranmasa da kendi değerimden eksilmem diyebilmektir bence asıl mesele.
Çünkü bilinir ki altın çamura düşse parlaklığından bir şey kaybeder mi?
Karşımızdaki insanın ne yaptığı, bizi nasıl etiketlediği, bizim beklentilerimizi nasıl karşıladığı
sadece onunla ilgilidir.
Sizin öz değeriniz, ruhunuzun o saf altını kimin ne dediğiyle, ne yaptığıyla kirlenmez.
Değerinden zerre eksiltmez ve birinin bize nasıl davrandığı bizim değerimizi belirleyemez.
Ve arkadaşlar sona gelirken, peki siz en son hangi beklentinizin yükünü sırtınızdan indirdiğinizde hafiflediğinizi hissettiniz?
Apple Podcast'ta yorum olarak yazabilirsiniz.
Yine Zamansız Düşünceler instagram hesabında bu bölümün gönderi postunun altına yorum olarak bırakabilirsiniz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim dostlarım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
