
Bu bölümde uzun uzun Tv dünyasının en büyük krizini konuştum,umarım sizde bu krizde doğru tarafta durup doğru insanları desteklersiniz…Çünkü bazı insanların gerçekten linçlenmesi gerekiyor ki fikirlerle birlikte kaşeler de sarsılsın…
Haftanın filmi İngiltere’den gelirken haftanın dizisi bir ortak yapım…
Gelecek Hafta yeni bölüm Salı gelecek…
Herkese şimdiden iyi seyirler & iyi dinlemeler…
Kısımlar:
(00:00 - 01:10) Giriş
(01:11 - 02:12) Gelecek Bölüm
(02:13 - 07:43) Kasımda Neler İzleyeceğiz?
(07:44 - 08:20) Küçük Bir Kaos
(08:21 - 08:43) Icebreaker
(08:44 - 15:00) Dizi sektöründe reklam krizi
(15:00 - 22:11) Haftanın Gelişmeleri
(22:12 - 31:45) Aşk ve Yaşam
(31:46 - 42:22) Nobody Wants This 3.Sezon
(42:23 - 43:16) Kapanış
Transkript
Herkese merhabalar, Kasım ayının ilk bölümüyle ve podcastımızın 47. bölümüyle karşınızdayım.
Yani arkadaşlar nihayet o hepimizi fakir fukara bırakan, boğan, sıkan, böyle yağmur sularında hepimizi baştan aşağı ıslatan Ekim ayı bitti.
Ha bu arada Ekim ayı bitti diyorum ama ya onda da gerçekten sel, yağmur, çamur derken hava durumu özellikle bu hafta çok kötüydü.
Yani bir an kendimi böyle İngilizlerle empati yaparken buldum.
Sonra dedim ki İngilizlerin başbakanı çok sık değişiyor bizde öyle bir kurum yok zaten dedim çıksam bu olaydan.
Zaten İngiltere'de geri Avrupa Birliği'ne dönecek gibi ama bakalım.
Orada bir şeyler var da yani gerçekten bu haftanın hava durumundan dolayı çok mutsuzum.
Zaten böyle kelime bir sinema molası vermiştim.
Bu hava durumu yüzden direkt yani neredeyse bütün hafta işten çıkıp direkt eve geldim.
Öyle anlatayım size.
Ama Ekim ayı bitti desem de Ekim ayının bence tek güzelliği Cumhuriyetimizin 103. yarışını kutlamamızdı.
Neyse sağ salim böyle ölmeden kalmadan Kasım ayına geldiysek bu ay bazı değişiklikler yapmayı düşünüyorum sizinle.
Hemen bunların içinde en önemli olanı söyleyeyim size.
Eğer bu haftaki bonus bölümü hala dinlemediyseniz mutlaka dinleyin lütfen rica ediyorum.
Konusunda konuştuğum insanı da seversiniz bence.
Şayet onu dinlediyseniz bu konudaki değişikliği şöyle anlatayım size.
Haftaya çıkacak bölümün gününü açıklayacağım.
Normalde bizim önümüzdeki hafta bonus bölümümüz yok.
O yüzden haftalık bölümünün önümüzdeki cuma günü gelmesi gerekiyor.
Yani bunda bir değişiklik yapacağım.
Önümüzdeki hafta salı günü geliyor yeni bölüm.
Bu arada haftalık bölümlerimizin gününü değiştirmedim.
Yanlış anlaşılmasın lütfen.
Sadece gelecek haftaki bölümümüzün konusu atamız olduğu için onu başka bir güne bırakamazdım.
O yüzden de haftaya yeni bölüm cuma değil salı günü çıkacak ve önümüzdeki hafta tek bölüm çıkacak.
Yani salı günkü çıkan bölümü bonus bölüm gibi düşünüp cuma günde benden bir bölüm beklemeyin.
Önümüzdeki hafta tek bir bölüm çıkacak.
O da salı günü çıkacak olan 10 Kasım bölümü olacak.
Ve şöyle şu durumda da sonraki bölümde yine 20 Kasım'da kendi düzenimize cuma günü her cuma gelmeye devam edecek.
Bonus bölümler dışındakiler için söylüyorum.
Artık diğer değişiklikleri de ben yaptıkça öğrenirsiniz diye umuyorum.
Ha bu arada önümüzdeki süreçte gelecek 2 hafta boyunca biz neler izleyeceğiz biliyor musunuz?
Hemen şöyle söyleyeyim size.
Öncelikle bu çarşamba Disney Plus'ta yeniden evlenen Kraliçe isimli bir koordinası başladı.
Kendisinin ilk 4 bölümü çıktı.
Ama bu dizimiz toplamda henüz açıklandığı kadarıyla 10 bölüm.
Ve şöyle bu 10 bölümün kalan 6 bölümü ne zaman çıkacak bilirsiniz.
Yani çarşambadan çarşambaya da çıkabilir.
Bir sonraki çarşamba hepsini çıkartıp bitirebilirler de onu henüz bilmiyoruz.
Onun dışında dün Bilek Doğus'un ikinci sezonu çıktı Netflix'te kendisi 6 bölüm ve ilk sezonunu izlemediyseniz rica ediyorum izleyin çok güzel bir FBI CIA ajan işi diyebilirim size.
Onun dışında bugün vizyona giren bazı şeyler var.
Vahşiyat 9 ve Possible Love.
Şöyle ki Possible Love Netflix'e gösterime giriyor.
Vahşiyat 9 sinemada giriyor.
O da şöyle kendisini film hekiminde yakalayamadıysanız eğer.
Yani biletleri çok hızlı bittiği için ben yakalayamadım açıkçası.
Eğer Vahşiyat 9'u film hekiminde yakalayamadıysanız artık vizyonla izleyebilirsiniz.
Ben çok merak ediyorum.
İnşallah tabii hava böyle bir tık düzelirse çok mutlu olacağım.
Ben de bu sayede sinemaya gidebilirim.
Yani Türkiye'de yaşamasak derdim ki hani böyle yağmurlu bir günde sinemaya gitmek çok romantik vs. derdim ama arkadaşlar önce 14 Ekim'deki yağmur sonra bu hafta 4 Kasım'da yağan yağmur derken ben gerçekten gittiğim sinema salonlarının içinde su basmasından çok korktuğum için yağmurlu günlerle sinemaya gitmeye çekiniyorum artık.
Ya o romantizmi bu ülkede yaşayamıyorsunuz altyapı sorunları yüzünden o yüzden bu riske hiç girmiyorum ben.
Onun dışında bugün yine Campus Şoförleri isimli bir Prime Video dizisi çıkıyor.
Kendisi bir gençlik işi.
İki iyi arkadaştan tutkulu bir sevgili çift çıkabilir mi?
Bunu tartışıyorlar aslında.
Kendisi de altı bölüm.
O yüzden de bugün içerisinde eğer bir borçlunuz varsa oturun izleyin bence keyifli olacak.
Onun dışında The Empress yani bizdeki adıyla İmparator İçe başrolünde Türk bir kadın oyuncunun oynadığı iş
kendisi bir imparatorluktaki İmparator İçe'nin önemini anlatıyor.
Ve bu filmin de final sezonu yine önümüzdeki Perşembe çıkacak.
Önümüzdeki hafta Cuma günü yeni bölüm çıkmayacağı için, önümüzdeki haftaki bölüm Salı günü olacağı için önümüzdeki haftaki içerikleri de burada söylüyorum.
The Empress önümüzdeki Perşembe çıkacak. O da 6 bölüm ve artık final sezonuyla bitirecekler diziyi.
Çok merak ediyorum oradan ne çıkacak.
Onun dışında önümüzdeki Cuma Almadovar'ın Brooke Noel'i nihayet vizyona giriyor.
Eğer filmi kimde yakalayamadıysanız sinemada yakalayabilirsiniz.
Umarım sizin de olduğunuz şehirde, olduğunuz ülkede vizyona giriyordur ya da girmiştir.
Onun dışında bir sonraki çarşambaya 18 Kasım'a geçersek şayet orada da şöyle bir şey var çok özel bir koruma isimli güzel bir Netflix filme geliyor platforma ve şöyle ki kadın ünlü bir oyuncunun koruması iken bir anda adamın ailesinin yanına işte kırsala gitmeleri gerekiyor orada da kadın bir anda adamın sevgisi rolüne bürünüyor yani sevgisinin şansı işin o kısmı karışık ama güzel bir şey bence ve bu da artık resmen Noel filmlerinin başladığını gösteriyor bence.
Onun dışında The Altruist diye bir şey var Netflix'te 8 bölümlük bir dizi o da 19 Kasım Perşembe çıkacak Aşk Tesafileri Sever 3 maalesef yani bence hiç gereği yok ama o da 2 hafta sonra Cuma günü sinemada vizyona giriyor Mehmet Günsür ile Devrim Özkan oynuyor fragmandan anladığım kadarıyla böyle bir reenkarnasyonumsu böyle hani yüzyıllar arası gidip gelme gibi bir şey var orada bence çok gereksiz yani Aşk Tesafileri Sever'i bence tek filmde bırakmalılardı ama maalesef inatla Mehmet Günsür yaşlanmadığı için çekmeye devam ediyorlar.
Yani 4 de gelir 5 de gelir.
Hani Gup Sözay'ın Deliha versiyonları gibi düşündü.
Hani Gup Sözay olduğu sürece işte hala elti, görümce, kaynana hani böyle yazıp duruyor ya Netflix'te tekenini almış gibi durmaksızın yazıyor.
Netflix sürekli yayınlıyor.
İzleyeni var mı belli değil.
Konuşanı var mı belli değil.
Sinemada onu izleyen var mı?
Çada belli bir sonuç yok.
Ama hani yazıp duruyor ya muhtemelen aşk tesadüfleri sarıda böyle 4-5-6 diye gidecek.
Mehmet Günsür böyle antik Yunan mitolojisindeki tanrıçalar gibi, tanrılar gibi ayakta durduğu sürece eminim bu seyrede devam edecektir.
Ha bence çok gereksiz, o ayrı.
Onun dışında var İngilizcesi, var Türkçesi savaş olan dizimiz 20 Kasım Cuma günü Todd'da sezon finali yapıyor.
8 bölümlük bir iş.
O da sezon finali yapınca ya da henüz ikinci sezon açıklanmadığı için söyleyeyim final yapınca onu oturup izlemek istiyorum.
Onu da çok merak ediyorum çünkü ünlü iki kişinin boşanması ve boşanma davasındaki işte çeşitli oyunları konu alıyor ve gerçekten ortaya çıkacak çok merak ediyorum.
Yani hem başroldeki The Crown'dan tanıdığımız Prince Charles hem de diğer tarafta çok başarılı bir kadın oyuncusu var.
O yüzden de gerçekten meraklıyım.
Ve 20 Kasım Cuma Benraki vizyona giriyor.
Onu da film hekimle yakalayamadıysanız diye size hatırlatıyorum ki sinemada yakalayın.
Yine aynı Cuma günü Kusursuz Yalancılar diye bir filmimiz var.
Yine Prime Video'da oradan bu filmi izleyebilirsiniz.
O da ilginç bir şeye benziyor.
Bir kızımız bir cinayetin failini arıyor ve bu sayede de aslında çeşitli aşıkların ortasına düşüyor.
Onun dışında biraz daha ileri gidersek şayet 24 Kasım Salı'ya geldim.
Love in Discuss dizisi şu an hali hazırda.
Pazartesi Salı akşamları bizde Prime Video'a çıkan Kore dizisi 24 Kasım Salı günü final yapıyor 12 bölümde.
Bakalım ondan ne çıkacak.
Bir de Sidelined 3.
O da Amerikan'ın platformu Tubi'de 26 Kasım Perşembe günü yayına giriyor.
Bu sayede Sidelines serisi de resmen bitmiş oluyor.
İlk iki filmi izlemediyseniz eğer çok güzel, çok keyifli onu da tavsiye ederim.
Ve son olarak Ay'ı kapatmak için bunu da aldım.
Hazır madem hepsinden bahsediyorum bu da işin içine girsin dedim.
27 Kasım Cuma günü Adam Driver'ın baş önünde olduğu Kağıttan Kaplan.
Ian Paper Tiger vizyona giriyor ve sinemada da sizin onu izlemeniz için sizi bekliyor olacak.
Bence iyi anlattım.
Bence baya tekte bütün filmleri elediğimi düşünüyorum.
Eğer sizin için de okeyse.
Ha bir de bakın ben geçen bölümden sonra bir şey keşfettim.
Geçen haftaki bölümümüzde ne konuştuk?
Haftanın filmi olarak sürüş yalancılar filmini konuştuk değil mi?
Şimdi onların başrolüleri her filmin PR sürecinin olduğu gibi basın turuna çıktılar.
Ancak orada şöyle bir şey yaşanmış.
Çok az yan yana gelmişler.
İki başrolü öncüsü de birbirine Instagram'da filmle ilgili hiçbir posta birbirini paylaşmamış, etiketlememiş.
Yani Prime videonun paylaştığı PR videoları dışında neredeyse hiç yan yana gelmemişler.
Yani setteki çaycı ile bile hani filmle alakalı post atmışlar ama birbirlerine atmamışlar.
Ya orada bir kaos varmış gibi geliyor ama ya olayını gerçekten çok merak ediyorum o setin.
Ve merak ettiğim başka bir set daha var.
Netflix'in yeni kitap uyarlaması güzel ateşli bir buz çiftini anlatan Icebreaker artık resmen sete çıkmış.
Bakalım.
Oradan da Off Campus'dan sonra ilginç bir artistik buz filmi dizisi gelebilir.
Oradan ne çıkacağını gerçekten çok merak ediyorum.
Çünkü Off Campus'un ikinci sezonu ilk sezonu kadar iyi olmayacakmış gibi geliyor.
Bakalım.
Neyse hazırsanız geçiyorum diğer gelişmelere.
Şimdi geçen hafta ülkemizdeki televizyon ve dizi sektöründe şöyle bir sıkıntı baş gösterdi.
Eminim siz de kendi izlediğiniz dizileri akşam televizyonu açıp göremediğinizde şaşırmışsınızdır.
Geçen hafta birçok dizinin yeni bölümü yayınlanmadı ve sebep olarak da şunu gösterdiler.
Dediler ki 29 Ekim haftası işte bayram gün, özel bir gün o yüzden de yayınlamayacağız dediler.
Ama asıl sebep reklam geriliğinin düşük olması ve yeterli reklam toplanamamasıydı.
Yani şöyle düşünün genelde hani sizin o ya işte ben bir mutfağa gideyim bir çay koyayım bir tuvalete gideyim işte bir balkona çıkıp hava alıp döneyim o arada ilk reklam biter dediğiniz o reklam var ya o reklam kuşakları genelde stabil 12 dakika gibi bir şeyden oluşuyor.
İşte siz tabi televizyonun başını izlerken reklamlarken fark etmiyorsunuz ama şimdi bir kanalın bir dizinin yayınlayabilmesi için 12 dakikalık reklam bandını reklam kuşağının en az 6 dakikasının dolmuş olması gerekiyor.
Ve yani tabii ki çok yüksek reytingli işlerde de ilk 6 dakika yetmiyor.
Çok daha fazlası olması gerekiyor.
Ve şöyle, şimdi bu size gayet başta olası bir şey gibi gelebilir.
Ama basit bir matematik hesabını yapacağız şimdi sizinle.
Mesela Kızılık Şerbet'le örnek vereyim.
Geçen Cuma akşamı yayınlanmadığı için.
Dizinin son reytingleri 23 Ekim'de yayınlanan bölümden.
O da şöyle, dizi haftayı reyting kaybıyla tamamlamıştı.
Totalde 6.8, AB'de 5.78, ABC1'de de 6.27 reyting almış.
Yani 3 kategoride de ikinci olmuş.
gayet çok izleniyor bir reyting kaygısı
olmaması gerekiyor. Hatta dizinin
senaristlerin değiştiğini öğrendiğimizden
beri reytinglerinde bir tık yükseliş
yaşanmıştı ve şöyle eğer
geç hafta yeni bölüm yayınlansaydı dizdeki
ana rollerden bir tanesi Nurseman
diziye geri dönüşünü izleyecektik ve
reytingler artacaktı. Peki ben size
niye bundan bahsettim? Ya da şöyle söyleyeyim
bu reyting oranları bu sayılar ne anlama
geliyor? Bu reyting oranları kaç kişilik
bir izleyici kitlesine denk geliyor biliyor musunuz?
Yani şöyle kabaca bir hesap
yaptığımızda sadece reyting cihazı olan
ailelerden bahsediyorum, evlerden, hanelerden
bahsediyorum. Bu yayını dakika
başına ortalama yaklaşık olarak
4 milyon 805 bin kişi izlemiş
demektir. Yani Türkiye'nin en kalabalık
3. büyük şehri olan İzmir'in nüfusuna
çok yakın bu sayı. Ki bu da
sadece reyting ölçülebilen konumların
nüfusu. Hiç evinde reyting cihazı
olmadığı halde bu diziyi izleyen iller
var, evler var, insanlar var.
Düşünsenize tüm İzmir aynı anda
aynı diziyi izliyor ve kanal ona rağmen
reklam alamıyor markalardan.
Ve bunu düşündüğümüzde bu çok büyük bir saçmalık ve bu saçmalık kanaldaki reklam departmanının beceriksizliği değil.
Birçok insanın aklına o geliyor işte ya kanalın kendi reklam bölümü iyi çalışmamıştır doğru markalarla iletişim kuramamıştır diye.
Ülkede ekonomik kriz öyle bir hale geldi ki en pahalı reklam kuşağı genelde 9'u 5 geçede girilen ilk kuşak reklamı ama bazıları o reklamı bile alamamış belli ki ve dizileri boş yere yayınlamamak için aslında birçok kanal ve yapımcı dizilerini yayından çekmiş oldular.
Peki yakında yapımcılara biz para vereceğiz neredeyse işte dizi ve film yapmaları için denen bir noktaya geldik de peki sektör tam bir krizdeyken ekonomi bu hale gelirken neden kimse sesini çıkartmadı biliyor musunuz?
Çünkü şöyle Türk lirası ne kadar değer kaybederse kaybetsin bu oyuncuların hepsi yurt dışı satışlarından oyuncusundan yönetmenine kadar o kadar fazla para alıyorlar ki ama geldiğimiz noktaya çalışamaz hale geldiler farkındaysanız ve bu reytingleri de etkileyecek ileride.
Neyse işin olumlu tarafından bakarsak belki halkımız televizyondaki belgesellere yönelmiştir böyle TRT2'yi falan izlemişlerdir diyeceğim ama şimdi yapımcılar bu hafta bir karar verdiler dediler ki kendi aralarında anlaşıp yani resmi kanuni bir şey değil ama hani sektörün genelde çok fazla dizi ve film yapan yapımcıya bir araya geldiler dediler ki artık özel gün ve maç akşamlarına dizileri yayınlamayacağız.
Ve bu sayede de hani hem kendimiz boş yere bölüm çekip zararına bölüm yayınlamamış oluruz hem de bütün televizyon emekçileri için yani oyuncular için de yönetmen için de aynı şekilde set işçileri için de bölüm yayınlanmadığı zaman o haftalık kaşelerini o haftalık maaşlarını alamamak demek bu.
Yani bu aslında en çok kime darbe vurdu derseniz genelde TRT ve ATV dışındaki kanalları darbe vurdu çünkü TRT'nin dizilerinin zaten reyting kaygısı yok kanal gayet iyi bir ödenek veriyor yapımcılara ve yani eğer hani çok ütopik bir şey yoksa genelde TRT dizileri yayınlanıyor.
Ha ATV'de genelde futbol maçları olduğu için yayınlanmıyor ya onlar zaten hali hazırda bu kuralı uyguluyorlardı ama diğer kanallar muhtemelen artık bir sezonda 32 bölümü dolduramayacaklar.
Ünlü oyuncular da maliyeti düşürmek için oyuncuların kaşelerinde indirimi gidilmeli mi gibi bir soruyu yanıtladılar bu hafta ve hani belki de önümüzdeki sezon işte oyuncuların haftalık kaşelerini hiç zam gelmeden oyuncular oynamaya devam etsin mi gibi bir soruyla karşılaştılar.
Ve şöyle ki bizim sırça köşklerde yaşayan ünlülerimiz kendi ücretlerini indirim yapılmasını mantıksız buldular.
İşte böyle bir şey oyuncudan istenirse oyuncu asla kabul etmemeli.
Böyle bir şeyin zaten çözümü oyuncuların milyonluk fiyatlarını indirmek değil.
Bu işi yapımcılar çözmeli.
Bu sorunun muhatabı biz değiliz dediler.
Farkında mısınız?
Yani bizim ülkemizin bütün oyuncularına şöyle bir baktığımızda sanatsal, politik, kültürel hiçbir sorun da ortada yoklar.
Ama iş kendi ücretlerine dönünce bir anda hepsi işte alakasız defilelerden, anlamsız işte tiyatro premierlerin önünden bir anda bu konuyla ilgili demeçler vermeye başladılar.
Aslında işlere geldiklerinin ne kadar güzel seslerini çıkartabiliyorlar farkında mısınız?
Ya aslında diğer birçok konuda seslerini çıkartmayı tercih etmedikleri için seslerini çıkarmıyorlar.
Yani kimisi korku der, kimisi işte farklı şekilde kendini savunur ama her halükarda.
Yani verdikleri cevap çok absürt yani resmen trajikomik yani bu ülkede 28 bin lirayla geçinmeye çalışan insanlar var ve karşımızdaki insanlar diyor ki ya bence hani benim 1 milyon almaya devam etmem yapımcıyı batıracak bir şey değil yani onun yerine set emekçilerinin hali hazırdaki işlerini korumaya devam etmeliler diyor.
O kadar saçma, o kadar böyle üstancıl bir dille konuşuyorlarken zannedersiniz aynı ekonominin içinde birlikte yaşamıyoruz.
Ama tabii onların aldıkları ücretlere bakarsak aynı ekonomide birlikte yaşamıyoruz ama
hani böyle haftalık o oyuncuların hepsine hatta belki de aylık 50 bin lira verseniz
hani oturdukları villanın işte bindikleri arabanın benzinini ödeyemez hale geldiklerinde
yani ancak o şekilde bu ekonomiyi hep birlikte tadabiliriz diye düşünüyorum.
Bakalım ya zaten sektör böyle gidersin set emekçilerinden daha fazla maaşı kısamayacaklar için mecburen oyunculara da değecek bu durum diye düşünüyorum ama yani 1.60 boyundaki hiçbir oyunculuğu olmayan insanlara da erkek oyunculara da yani gidip haftalık 1.5-2 milyon vermenin onları bir ayda 6-8 milyon arası zengin etmenin de bir mantığı yok bence ne kadar yurt dışı satışı olursa olsun.
Neyse hazır setlerden konu açılmışken bizi de setlere çekecek yeni bir şey düştü önümüze.
Stephen ve Sidney öpüşüyordu New York sokaklarında.
Kendileri birlikte film çekiyorlar ve şöyle söyleyeyim Stephen off-campus'u sarılığıyla tavlamıştı herkese.
Yani saçları orijinaline dönmüş bu filmde ve Trumpçı olmasından daha kötü olamaz esmer olması ama bence yakışmamış.
Yani şahsi fikrim olmamış.
Sidney'de hanımefendi bütün cinselliğiyle gerçekten off-campus'un tüm erkek oyuncularıyla sırayla öpüşüyor.
Kadın asla durmuyor.
Valla helal olsun yani.
Gerçekten kimi istiyorsa alıyor, partner oluyor.
Onunla birlikte kol kola yürüyor, PR yapıyor.
Gerçekten yani tam olarak böyle belli bir yaş kesimindeki kızların hayalini yaşıyor kadın.
Ne diyeyim?
Helal olsun, saygı duymak lazım.
Ve saygı duymamız gereken bir şey daha var.
Asla durmayan, hepimizi varlığıyla mutlu eden, sektörde kalitesiyle hepimizi büyüleyen o iş.
Ne biliyor musunuz?
The Diplomat 5. sezon onayını nihayet aldı ve bundan çok mutluyum.
Yani inşallah 5 değil 15. sezonlarını da görürüz hep birlikte.
Ve yeni yılın girişinde Ocak ayında 3. sezonuyla bizi bekleyen The Pit'in Pittsburgh Hastanesihaneleri'de sette artık son aşamasına gelmiş.
Bu sezon kışı izleyeceğiz dizideki o bir günde yani 3. sezonda.
E tabi ki bu diziden bahsetmişken bu dizinin yaratıcısı Noah Wilde'dan da bir haberim var.
The Pit'in 4 Emmy 1 Altın Küre ödüllü başrolü People dergisinin her yıl geleneksel olarak seçtiği yaşayan en seksi erkek ünvanına bu sene layık görülmüş.
Haberi aldığında Noah Wilde çok şaşırmış ve bunun bir şaka olduğunu düşünmüştüm.
Bunun bir telefon şakası olduğunu düşünmüştüm.
Bir milyon yıl geçse de bunun bana bahşedilebilecek bir onur olacağını düşünmemiştim.
Umarım bu her şeyi değiştirir demiş.
Bundan sonra hayatımın güllük gülistanlık olmasına her şeyin toz pembe ilerlemesi umuyorum demiş.
Ve bu yıl yaşayan en seksi erkek seçimi 41. kez yapılmış.
Bu ünvanı layık görünen ilk erkek 85'te Mel Gibson olmuştu.
Yani geçen seneki yaşayan en seksi erkeğimizin Jonathan Bailey olduğunu düşünürsek nereden nereye demek istiyorum.
Yani görüyorsunuz, gerçekten görüyorsunuz nereden nereye atlayınıp eşeğe binmişler resmen dergi olarak ama bir şey demiyorum.
Kişisel tercihlerim.
Bu arada geçen hafta memleketimde Altın Portakal Film Festivali vardı.
Çok güzel içerikler düştü önüme.
Gerçekten yani o kadar mutlu oluyorum ki şu şehirde böyle her yerin sinematik içeriklerle dolmasına,
herkesin Altın Portakalı bir şekilde PR malzemesi haline getirip onu daha çok etkileşim kazandırmasına.
Ama benim hepsinden de öte çok rahatsız olduğum bir şey vardı.
Yani bütün güzel şeyler bir yana gerçekten çok rahatsız edici bir şey vardı bence.
Altın Portakal'ın en önemli geleneğini biliyor musunuz?
Festival için en önemli şey şehrimize gelen ünlülerin kortejde üst açık arabayla halkı selamlaması.
Ve tabii ki tiyatroda bunu bilmeyen cahillerin tweetleri düştü önüme.
Meryem Uzaylı bu yüzden görgüsüz ilan edilmiş, Mehmet Özgür halktan uzak zannedilmiş.
Doğrusu şu, yani bu geleneğin anlamı şu aslında.
64 yılından beri yani 1964'dan beri ta o günden bugüne festivalin ayrılmaz bir geliniği olan Korteş her yıl festivalin startını veriyor.
Yeşilçam yıllarında tüm halk sokağa dökülüp Edis Hun'u Türkan Şoray'a görülmüş o zamanlar.
Tabi zaman zaman siyasi muhtıralarla veya yasaklarla ara verilmek zorunda kalsa da 60 yıldır bil fiil yapılıyor bu gelenek aslında.
Ve bunu birçok kişinin bu sene öğrenmesi beni gerçekten çok şaşırttı.
Yani benim için çocukluğumun en sevdiğim geleneği de en sevdiğim ayı da Eylül ayı.
Genelde Antalya'nın da diğer yazarlarına göre bir tık daha serin ve yaşanılabilir olduğu ay bence Eylül ayı.
Ve şöyle diğer insanlar için de şunu söyleyeyim bilmemek değil öğrenmemek ayıp.
Yani gerçekten denilebilecek hiçbir şey yok bu noktada.
Ve başka denilebilecek hiçbir şey bulamadığım mevzu da Altın Portakal Festivali kapsamında Özcan Deniz'in yazıp yönettiği ve Öykü Karayel ile başrolünde oynadığı Son Yemek filminin festivalde gösterilmesi.
Gerçekten ne mana.
Yani zaten şöyle ki 2 hafta sonra 19 Kasım'da Prime Video'da yayına girecek bu film.
Yani bu filmin ne işi var festivalde işte ilk gösterimini festivalde yapmak istemişler.
Oradan magazine bir ton malzeme çıktı vesaire de yani gerçekten gerek var mı sizce?
Bence böyle bir şeye hiç gerek yoktu.
Neyse buna da bir şey demiyorum.
Gerçekten Özcan Deniz'in de en az Yılmaz Erdoğan kadar egoist olduğunda fark etmişsinizdir umarım.
Sadece ilgiyi kendisine çekemiyor bir türlü.
Çekebildiği noktada emin olun ondan çok daha korkunç şeyler yapabilir.
Bu arada çekemek demişken birbirini artık tahammül edemeyen Margaret Coley ve eşi boşanma davası açmışlar karşılıklı.
Bakalım nasıl bir anlaşma yapacaklar.
Yani o mal paylaşımı konusunda bir tık meraktayım.
Çünkü gerçekten böyle zamanlarda ünlüyün genelde ya ver kaçırdı ortaya çıkıyor ya inanılmaz mülkleri inanılmaz servetleri ortaya çıkıyor.
Böyle şeylerde resmen avuçlarım kaşındırıyor.
Çok merak ediyorum ne çıkacak buradan.
Başka bir çok merak ettiğim bir şey daha var.
Beni ne kadar dikkatli dinliyorsunuz acaba?
Yani şöyle ki bazılarınız gerçekten çok dikkatli.
Çünkü ben bazı oyuncuları birbirine karıştırıyorum Hollywood'da.
Yani kendi ülkemizde de bazen karıştırıyorum ama bizdekiler geldiğinde bende daha spesifik ayrılıyor.
Yani işte mesela biri atıyorum televizyon dizisinin oyuncusu, biri sinema oyuncusu, biri tiyatro kökenli oyuncu vesaire.
Genelde ben o şekilde ayırıyorum.
Ama bir türlü ayıramadığım iki kişi var. İki tane kadın oyuncu var.
Scarlett Johansson'ı, Jennifer Lawrence'ı birbirine karıştırıyorum arkadaşlar.
Yani bence hatta aynı insanlar. O kadar birbirlerine benziyorlar.
Neyse ben bu konuyu işte şuna açtım.
geçmiş bölümlerde Die My Love
yani bizdeki adıyla Geber Aşk'ın filmini
anlatırken yine karıştırmışım. Hangi bölüm
olduğunu inanın hatırlamıyorum ama
dinleyicilerimden bir tanesi fark etmiş. Ben de
o fark edince hemen belki başka fark edenleriniz
vardır diye size bunu burada söylemek istedim.
Yani rica ediyorum bu ikiliyi çok
iyi tanıyanınız varsa eğer bana
çok rica ediyorum çok net farklarını
anlatın. Yani atıyorum deyin ki mesela biri işte
kocasını aldattı, birinin işte
iki tane çocuğu var, birinin bir tane çocuğu var.
Yani bana öyle örneklerle anlatın ki anlayayım
çünkü gerçekten ayıramıyorum. Çok zor yani.
O yüzden de bu konuda yardımınızı istiyorum.
Bir de anlamıma yardım etmeniz gereken bir şey daha var.
Upgrade 2 geliyor.
Kendisi Prime Video filmiydi.
Camila Mendes yeniden başlıyordu ama başlıyordaki erkek Will değil bu kez.
Yani setten sonra fotoğraflara göre öyle.
Belki sonradan ortaya çıkarsa onu bilemiyorum ama.
Yani bir de bu filmin ilki 2024'te çıkmıştı.
Nerede nesli ikinci film hem de iki sene sonra hiçbir anlam veremedim.
Yani Prime Video bu ara her şeyi deniyor ve bir şekilde hepsinden de yani iyi kötü sonuç alıyor.
Yani bakalım bundan nasıl bir şey çıkacak? Ha bir de nasıl bir şey çıkacak demişken gerçekten bu kadın bunun içinden nasıl çıkacak dediğim bir şey gördüm. Kesin siz de görmüşsünüzdür. Şu ara tüm Avrupa'da özellikle Amerika'da bir Halloween yani Cadılar Bayramı fırtınası esiyor ve Cadılar Bayramı kostümüne şok olduğum bir isim var. Heidi Coulomb.
Kendisi Halloween kostümünün içine yani nasıl girmiş hiçbir fikrim yok ama şöyle ki New York City'deki kendi cadılar bayramı partisine kesik bir el olarak katılmış ve o kadar korkunç gözüküyordu ki gerçekten tasarlayana helal olsun gözümü alamadım kadından ve önce bir o kesik ele baktım yani bu kadın şu an gözleriyle dudaklarıyla nerede acaba bu kostüm diye baktım ve inanamadım gerçekten ama helal olsun yani vallahi çok başarılı kostümdü umarım bunun gibi daha çok kostüm görürüz.
Barbara Palvin'le kocasını gördüm.
Onlar çok klişe olmuşlar ama bu ara çok iyi konuşuluyorlar.
Gerçekten böyle bir ikilden inanılmaz bir markayı yarattılar.
Yani ben olsam, Selena Gomez olsam, ne bileyim Taylor Swift olsam
gerçekten ideal bir hani çift olmanın ne demek olduğunu onlara bakarak öğrenirdim.
Şahsen kendi adıma söyleyeyim.
Neyse çok fazla memdalı bir rantlık yapmışım ya.
Neyse geçiyorum haftanın filmine.
Hazırsanız eğer.
Evet, bu hafta haftanın filmi olarak size Aşk ve Yaşam'ı anlatacağım
ya da orijinal adıyla Sen Sen Sensibility.
Kendisi bir Jane Austen romanının filmi uyarlanması ve konusu da şöyle.
Babaların ölümünün ardından aile malikanesinin ve servetini kaybeden
Dashwood kardeşlerin hikayesini anlatıyor aslında.
Yönetmen Georgia Oakley, senaristi Diana Raitt,
vizyon tarihinde şu an içinde bulunduğumuz günden 3 hafta önce,
Yani 16 Ekim'de vizyon girdi.
Toplam iki haftada 20 bin kişi tarafından izlenmiş.
Toplam iki haftanın gişe hasılatı ise 6,5 milyona denk geliyor TL cinsinden.
Dünya çapındaki hasılatı ise yurt içinde yani Amerika ve Kanada'da yaklaşık 14 milyon dolar ve uluslararası hasılat da yaklaşık 16 milyon dolar.
İngiltere en büyük pazar konumda tabii ki.
Tahmini yapım bütçesi 25 milyon dolar ve film İngiltere ve Amerika'nın ortak yapımı.
Kendisi IMDB puanı olarak değerlendirildiğinde 10 üzerinden 7.3 almış.
Filmin süresi 2 saat 12 dakika bence çok uzundu.
Yani bazı noktalarda o kadar sıkıldım ki.
Yani tamam İngiliz kırsalı güzel, romantik aşk hikayeleri güzel ama hani bir olay olmuyor.
Böyle bir şeylerin hızlı hızlı bam güm bam güm olmasına ihtiyacım var.
Ama işte yani bu filmin bir kitap uyarlaması olduğunu düşünürsek
aslında izlediğimiz bütün görselliğin birer kitap sayfalarından ibaret olduğunu düşünürsek
bence çok iyi uyarlamışlar.
Bu arada kendisi dijitalde malum sitelere düştü yani eğer sinemaya gidemeyecek kadar kötü korkunç bir hava durumu ile cebelleşiyorsanız eğer iş yüzünden işte hayatınızdaki sorunlar yüzünden sinemaya gidecek mecaliniz yoksa veya her şeye geçtim olduğunuz şehirde sinemada vizyon girmediyse eğer dijitalden de malum sitelerden yazıp izleyebilirsiniz.
Ama yani ben tabii ki her zaman için sinemaya gitmenizi öneriyorum.
Kadroda kimler var? Daisy Jones var, Eleanor Dashwood olarak.
Onun yanında George McKay var, kendisi Edward Ferris olarak.
Herbert Norden var, kendisi Norveçli bir oyuncumuz ve Albay Brandon olarak.
Onun dışında başka birçok insan var.
Ama benim bu film izlerkenki en büyük motivasyonum Dashwoodların annesi olan Mr. Dashwood'u oynayan Kate'ti.
Ve Kate'in oyunculuğunu gerçekten çok seviyorum. Keşke daha fazla izleyebilseydik.
Bu işin çekimleri Temmuz 2025'te İngiltere'de başladı.
Çekimlerin tamamlanması da Kasım 2025'i buldu.
Ondan sonrasında zaten post prodüksiyona girdiler.
Yani kurgu ve görse efekt aşamasına geçtiler.
Sahnelerin tamamı İngiltere'nin tarihi ve kırsal bölgelerinde çekilmiş.
Yani bu filmden ilk beklentim filmin posterindeki sarışını tanımaktı.
Kendisi George Mackey'miş ve onu zaten tanıyormuşum.
Sonradan hatırladığım bu 34 yaşındaki İngiliz oyuncu.
Oynadığı filmlerden hangisiyle tanıyorum diye düşünürken
Yakın zamanda geçen sene vizyona girmiş Rose of Nevada ya da bizdeki adıyla Nevada Gülü filminden hatırlıyormuşum.
Kendisi orada Colm Turner'ın karakteri Liam'ın yanındaki Nick'miş.
Yani hem tanıdık geliyor hem bir yandan benim için yeni bir sarışın keşfi gibi.
Ama olsun gerçekten çok iyiydi.
Yani karakteri çok klişeydi aslında bu kez.
Edward Ferris tam bir dönem adamıydı ama gerçekçilik olarak cuk olmuş bence.
Çünkü oyuncuya da böyle baktığınızda sakin, ağırbaşlı, mütevazı birini hissettiriyor size.
Gerçekten rolü de tam onun içinde.
Ama şöyle ki bu karakterle ilgili, Mr. Ferris'le ilgili şu noktada bence hepimiz bir şüpheye düştük.
Kendisinin nişanlı olduğunu öğreniyoruz ve diyoruz ki sen Elinor'a aşık değil miydin?
Ona kur yapmıyor muydun diyoruz.
Ama sonrasında açıklamasını yapıyor ve yine kalbimizi çalıyor.
İşte sarışınlar böyledir. Her şekilde sizi etkileyebilir.
sarışınların gücü adına deyip böyle
ken kenme Hitler hareketi yapıyormuşum
değil mi? Ama yapmıyorum. Sakin olun.
Yani o kadar uçlarda yaşamıyorum bu
iş. Ama yani hani
beni de böyle Hitler gibi bir noktaya koysanız
ve deseniz ki sadece sarışınlardan bir ülkeyi
yaratabilirsiniz diye. Yani ilk
tercihim tabii ki kimseyi öldürmek
fırınlamak olmazdı. Ama yine de
diğer insanları sınır dışı edip sadece
sarışınların birbiriyle birlikte olduğu
bir ülke. Düşünsenize yani adeta
Finlandiya'nın böyle benim tarafımdan
inşa edilmiş hali falan olurdu herhalde.
Neyse. Edward Ferris'in
karakteriyle ilgili şöyle bir şey söyleyeyim.
Yani karakterin çok iyi oynamasının dışında
bir de oyuncu olarak George McKay
Daisy'nin hep umutsuz, hep böyle
intihara yakın oyunculuğunu izlediğimizde
gerçekten ondan daha iyiydi bence performansı.
Ve Daisy'nin tamam Normal People'la
çok böyle insanların aklında kalan
böyle melankolik bir oyunculuğu var.
Okey ama ablacığım yani birazcık role göre
değiştir kendini ya. Yani tamam bu rol de
öyle ama yani böyle bir tık kendinden bir şeyler
kat. Yani tamam Jane Austen
yüzyıllar önce bunu yazmış. E sen de bunu
hani birebir hiçbir şey katmadan oynarsan
senin yani bu hikayede Nicole Kidman'dan
farkın ne olacak? Yani kendinle
ilgili bir şeyler katman gerekiyor bu işe ya.
Ve yani Daisy'nin oyunculuğundan
daha da çok zaten kendi makyajını
dert ettiğini şu açıklamasından anlayabiliriz ki
şöyle bir açıklama yapıyor. Diyor ki
yönetmenimiz Georgia ve saç tasarımcımız
Nadia Esme ile bana yani filmdeki
kendi kız kardeşini oynayan
kendi kız kardeşi Mary Ann'i oynayan
Esme ile bana bu filmde hiç makyaj
olmayacak dediler. Dudak nemlendiricisi
bile mi yok diye sorduk. Kesinlikle hiçbir şey yok
dediler. Sonra Esme yani filmdeki
kardeşi Marianne'in sete gizlice biraz
dudak nemlendiricisi sokmaya başardık.
Ama George'u hemen yakalayıp
Silon'u görüyorum diyordu. Gerçekten
ilk defa bir sette neredeyse tamamen
makyajsızdım. Sadece güneş kremi
ve karakterler doğada çok vakit geçirdiği
için eklenen sahte çillerim vardı.
Belki biraz da kontürniyetine çamur.
Bıyıklarımı bilerek uzatmadım aslında. Bazen
sadece almayı unutuyorum. Bir rolü oynarken
gerçek hayatında da karakterim gibi
davranmaya çalışıyorum demiş. Yani karakterim
gibi giyinip onun gibi yaşamaya başlıyorum.
Bu yüzden bir süreliğine makyaj yapmayı
bıraktım ve bundan gerçekten çok keyif aldım
demiş hanımefendi. Canım benim
deyizicim keşke ben de senden aynı
keyif alabilseydim izlerken. Neyse
biz yakışıklımızdan devam edelim.
George McKay demiş ki verdiği röportajlarda
ben bu işte
bu işe hazırlanırken bu kitabı
okumakla eseri okuyarak hazırlık yapmakla
bu işe başladım demiş. Onun dışında
bu filmin en ünlü versiyonu, en ünlü uyarlaması 95 yapımı olan uyarlama
ve bu işte de Hugh Grant etkisinden kaçınmaya çalıştım demiş
ve özellikle bu filmi izlemedim ki o adamın etkisinde kalmayayım
başka bir, bambaşka bir Edward Ferris yaratabileyim demiş.
Gerçekten bunda çok başarılı olmuş.
Onun dışında rol arkadaşı Daisy ile yani filmdeki Eleanor ile
aralarındaki bağı güçlendirmek için karakterlerin ağızdan birbirlerine mektuplar yazmışlar.
Yani hani çok inanılmaz da bir hazırlık yapmamış aslında
Ama onun dışında kendisi bazı sahneler için birazcık kilo vermiş, bazı sahneler için duruşunu değiştirmiş.
Orada belki bir hazırlıktan bahsedebiliriz.
Ve şöyle ki bunu da kendisi için keyifli bir anı, keyifli bir sinema deneyimini çevirmiş olduğundan bahsetmiş bu filmde oynamanın.
Umarım bütün izleyenler için de öyle olmuştur.
Ve şöyle romantik bir sahnenin ortasında Daisy ile çektiği sahnenin ortasında bir anda pantolon aniden yırtılmış ve sette unutamadığı
ve sonraki yoğun sahneler için adeta bir geleneğe dönüşen komik bir sürpriz olmuş kendisi için.
Bence pantolonun yırtıldığı sahne şey sahnesi arkadaşlar.
Bu bizim posterde gördüğümüz final sahnesi var ya.
Bence o sahnede pantolonun yırtılıyor.
Çünkü posterde bile, poster ilk görümde diyeyim ki yani
hani bu pantolon böyle nasıl durabiliyor?
Kesin o yırtılmıştır.
O kadar eminim ki yani.
Onun dışında beni çok şaşırtan başka bir şey vardı filmde.
Daisy'nin kardeşi Mary Ann'e oynayan oyuncu gerçekten çok iyiydi.
Esme adındaki oyuncu.
Yani bence asıl karakter gelişimi ondaydı zaten.
Çünkü Albay Brandon tutkulu ve güzel bir aşkla sardı Mary Ann'imizi.
Ve Mary'in aşk hikayesine bakarsak da başından sonuna önce Willoughby ile tanıştı.
Willoughby çapkın olsa da Brandon yani Norveç'in oyuncu Herbert Nordum gerçekten çok iyiydi.
Son derece ağır başlıydı ve gerçekten benim aklım başımdan aldı.
Ve Nordum'da bu İngilizce oynadığı tamamen İngilizce çektiği ilk filmiymiş.
Ve şöyle bu oyuncu belki şeyden hatırlarsınız.
Trier'in Oscar adayı ve ödüllü filmi Dünyanın En Kötü İnsanı'ndaki başrol oyuncusu bu adam.
Ve gerçekten çok iyi.
Yani Trier bence iyi oyuncu seçiyor ama onun dışında Norveç'ten de genelde kötü bir oyuncu çıkmıyor ya.
Yani Norveç'ten soğuk, sevimsiz ve mesafeli olan birçok oyuncu olabilir ama hiçbiri yeteneksiz değil bence.
Kendi adıma onu söyleyeyim.
Onun dışında film ve kitap arasında da benzerlik ve farklılıklar bulunsa da bu durum aslında bir süre eleştiriye de açık oldu
ve bu da aslında filmin daha da çok konuşulmasını sağladı.
Bence güzel bir iş çıkmış ortaya ama en başta söylediğim gibi keşke Kate'in oynadığı anne rolüyle de
sahneleri daha fazla olsaydı ve onu daha fazla
izleyebilseydik. Kendi adıma bunu söyleyebilirim.
Onun dışında kostümler ve kurgusuyla çok
izlenecek işlerden biri olacağına şimdiden
eminim çünkü gerçekten güzel
gözüküyorlar. Yani sadece o kostümlerde
hani yerlere kadar dayan etekler
beni bir tık rahatsız etse de hani oyuncular birçok
sahnde böyle hamile gibi gözüküyorlardı ama
onun dışında o döneme uygun bence. Son olarak
da yani şöyle ki ben
olsam afişi final sahnesine koymazdım.
Bence büyük bir amatörlük ama
bu işin gerçekten bir aşk hikayesi olduğunu
daha net bir fotoğrafla
anlatamazlardı bence. Çünkü Albay Brandon'la
Marian çok fazla böyle sahnede
bir araya gelmiyor. Yani evet birbirlerine
büyük bir aşkla bağlanıyorlar, birbirlerini çok
seviyorlar vs. ama hani işte ben senin eline
tutayım, sen beni öp, birbirimize sarılalım
işte hunharca birbirimizle etrafına
dönün bu tip sahneleri olmadığı için
bu başlığı çiften daha çok verim aldıkları kesin
bir de çok güzel gözüküyorlar. Bunu da inkar
edemem. Neyse bu işte hepinize
tavsiye edeyim. Gayet güzel. Hala
vizyonda ve sizin onu
izlemeniz için sizi dört gözle
bekliyorlardır diye düşünüyorum. Bunun dışında
bence hala Daisy en çok
Paul Mescal'e yakışıyor. Yani
güzel, hoş bir ikiller. Bir de en son öğrendim
Paul Mescal aldatılmış falan. Yani
bu adam da gerçekten her sevgilisi aldatıyor,
her kadını aldatıyor. Yani adamda mı
bir şey var yoksa seçtiği kadınlardan bir
sıkıntı var çözemedim ama belki de
yani doğru kadınları bulamıyordur bilmiyorum.
Onu da artık siz kendi içinize bir
düşünün, muhakeme edin, bana da söyleyin.
Siz Daisy'yi en çok kime yakıştırıyorsunuz?
Neyse. Geçiyorum haftanın
dizisine.
Evet haftanın dizisi olarak ne anlatacağım?
Nobody Wants This.
Yani bizdeki adıyla kimse bunu istemez.
Şimdi bu işin bu sezon 3'ün sezonu artık yeni başlamadığı birçok kişinin çoktan izlediği, çoktan bitirdiği ve benim aslında herkesten bir tık daha geç izlediğim bir işti.
Eğer hiç duymadıysanız konusu şöyle.
Cinsellik temalı bir podcast sunan Agnostic Joanne ile ayrılıktan yeni çıkmış olan alışılmadık haham ya da rahip ne diyorsanız.
Noah'ın bir partide tanışıp aralarında kurdukları beklenmedik ve sarsıcı bağı anlatan bir romantik komedi dizisi.
Bu sezon 3. sezonuydu dedim.
2 hafta önce çıktı yeni sezon.
Hala izlemediyseniz Netflix'te sizi bekliyor.
Ha size şöyle bir oyuncu kadrosunu saymam gerekirse.
Edinburgh'da Noah Rocklow oynuyor.
Kristen Bell, John Willem oynuyor.
Onun dışında bütün kadroyu zaten sizde göz ağaçlarınızda olduğu için biliyorsunuzdur.
Eğer çift çift anlatırsam size ki tercihim bu yönde.
Çünkü tamamını değerlendirirsem muhtemelen bu haftanın dizisi 1 dakika bile sürmeyecek.
Eğer çiftlere tek tek bakacak olursak başrolük çiftimiz Joanne ve Noah.
Onlar için bu sezon artık evlilik sezonuydu.
Aynı eve taşındılar.
Noah gitti, Joanne'a evlenme teklifi etti.
Ondan sonra ailelerin hızlı bir nikah ısrarı vardı.
Düğün organizasyondaki baskısı vardı.
Bunların hepsinin dışında benim Joanne'deki en sevdiğim özellik podcastler olmasıydı.
Ama bu sezon ona da darbe vuruldu.
Podcastin devamlılığında kardeşi Morgan'la restleştiler.
Ve podcast'ın en azından birkaç bölümünü Joanne gitti Morgan'a bıraktı dedi ki sen yap dedi madem bu kadar istiyorsan madem bu kadar başroldeysin sen dedi.
Ondan sonrasında bireysel olarak dönersek Noah rahip olarak kariyerinde yükselmek istedi.
Joanne de sonunda Yahudi ilkelerini tamamını yerine getirdi ve Yahudi oldu.
Yani nihayet gerçekten hani ben böyle bu Joanne'e baştan Müslümanlığı anlatsam yani 3 sezonda Müslümanlığı değil hani Müslümanlığı öğretip bambaşka bir seviyeye geçirdim.
Yani kızı muhtemelen bambaşka bir şey yapardım gerçekten 3 sezondur asla hiçbir şekilde Yahudi olmam olayının temelini anlayamadı bence ve gerçekten çok sıkıldım ve yani bu ikilden de çok sıkıldım hiçbir merak uyandırmıyorlar çok tatlılar her şeye anlaşarak birbirlerini anlatarak çözüyorlar ya yeter yani hani bir noktada hani hepimizin de böyle birazcık bizim sorunlarımıza benzeyen çift hikayelerine de ihtiyacımız var bence yani tamam o ona yanlış anlamayı anlatıyor o diyor ki tamam sevgilim çözelim diyor.
Eee yani bunun hani izlenilebilir tarafı ne?
Bundan biz ne anlamalıyız?
Yani bakın siz bu kadar iyi anlaşamayan sağlıksız toksik çiftlersiniz mi demek istiyor bu dizi bize?
Bu dizinin amacı ne ya gerçekten?
Ve bakın bu ikilinin sahnerini Türkçe dublajda izliyorum.
Yani sırf arkada dönsün diye geçiştiriyorum ama öyle bile o kadar çok zor akıyor ki sahneleri.
Ve neyse ki her bölümü 30 dakika hızlı bitti.
2 günde 10 bölüm bitirdim ama ona rağmen bu ikili akmadı.
Ve şöyle söyleyeyim bu ikiliyle ilgili en sevdiğim tweet benim şeydi.
Biri demiş ki yani bu dizide bu çift asla olmuyor çünkü bu ikili 30 yaşında henüz hayatı yeni anlayan insanlar değiller ikisinin de yaşları çok belli oluyor ikisi de 40-45 yaş üstü olduğu çok belli oluyor yani yaşlarını gösteriyorlar daha da önemlisi arkadaş enerjisi veriyorlar.
İki başlı olarak demiş kesinlikle katılıyorum.
Yani bu kadar böyle birbirine aşkla bakamayan, tutkuyla öpüşemeyen bir ikili daha olamaz.
Tamam en sağlıklı, en güzel ilişkisizinki.
Alın başınıza çalın demek istedim.
Yani Türkçe dublajı izlerken bile.
Düşünün ya orijinal seslerini bile duymaya tahammül edemedim.
O kadar korkunç bir ikili.
Başka bir korkunç ikili de Joey'nin kardeşi Morgan ve Sasha.
Sasha da Noah'nın abisi.
Gerçekten yani inanılmasın.
Şunu Türk dizisine yapsanız başka adam mı kalmadı dersiniz.
Öyle bir ikili.
Şimdi Sasha bu sezon sarışın olmuş.
Bunda bana çekilen bir operasyon olduğunu düşünüyorum.
Ama yapay sarışınları sevmediğimde altın çiziyorum bakın.
Doğal ve yapay sarışın tak diye bir bakışta ayırt edebiliyorum genelde.
Onun dışında Morgan kitap yazmaya başladı bu sezon.
Arkadaşlıktan aşka dönüşen bir senaryo izliyoruz burada.
Ama bence senarisine kafası karışık gibi.
Çünkü bu sezon nihayet bu iki New York'ta seviştiler ama sonra Sasha reddetti kızı.
Yani işte aramızdaki arkadaşlığı mahvetmek istemiyorum bla bla bla.
kardeşim Morgan da sen de yani
45 yaşın üstündeki iki tane insansınız.
Yani buradaki sorun ne? Hani sorun
ne? Yani Sasha'nın ailesi zaten son derece
zengin. Sasha aile şirketinin başına
geçmeye çalışıyor. Maddi hiçbir sıkıntısı
yok. Yani tamam hani Morgan birazcık
kendini arıyor. Bu hayatta ne yapacağını bilemiyor
vesaire ama yani hani öyle gerçekten
temelden büyük bir sorunları yok. Hani işte
takıntılı bir eski sevgili olur.
Boşanmışlardır. Eski eşleri bela olur. Öyle
bir durumu da yok bu işin içerisinde.
Ve bence sezon sonunda da şöyle bir baktığımızda
bu ikili. Hikayelerinde hiçbir ciddi
ilerleme yok bence. Yani sevinçlerden
hiçbir şey değişmedi bunlarda. Onun dışında
Sasha ve Esther var. Benim
favori çiftim ve tahmin edersiniz ki
yine gidip böyle en az sahnesi olan
yan çifte tutuldum. Şimdi bu ikili bu
sezonun başında boşanlar. Bekar olarak bu
sezonu başladılar. Artık ayrı evlerde
yaşıyorlar ve Esther emlakçılık
ruhsatı alıp yeni bir mesleğe döndü.
Ergen kızları sayesinde de hala ara ara
görüşüyorlardı. Sezonun sonunda Sasha artık
ben böyle hani hep Morgan'ın evinde yaşayamam
başkanına yük olamam deyip kendi yeni
bir ev tuttu. Esther de oraya gelip
Sasha'nın zevkini görünce onu ne kadar
özlediğini fark etti ve seviştiler.
Ondan da hiçbir şey görmedik. Sasha ile Morgan'ın
sevişmesinden de hiçbir şey görmedik. O yüzden de
bu iş kesinlikle ailenin izleyebileceğiniz
bir iş. Öyle anlatayım size.
Yani ben bir şey görmek istemiyorum. Hayır yani bu kadar
yaşlı insanların muhtemelen hiçbir şey çekmediğini
düşünürsek sette hiçbir şeyini görmemize
gerek yok bence. Ama hani bekleyen
varsa diye söylüyorum. Spoiler olacak
ama gerçi artık söyledim. Hiçbir şeyleri
yok. Yani rahat rahat izleyebilirsiniz. Hani
eşle, dosta, kuzenle, yeğenle, amca
böyle teyzeyle hani hali hazırda bizim
televizyon dizileri de işte bir gün yayınlanıyor
iki gün tatil, üç gün yayınlanmıyor
bir gün yayınlanıyor. Böyle saçma sapan bir yayın
akışına girdiğimiz için bence bakabilirsiniz.
Bir şey kaybetmezsiniz yani. Çok hızlı bitirirsiniz
üç sezonda. Ve tekrar söylüyorum
ben bu dizide Sasha ve Esther'ın
masasında oturuyorum. Yakışan ve birbirine
bağlılık almaya çalışan bir çift bence.
Onların evliliklerini, onarma hikayelerini
izlemeyi tercih ederim. Bence bu hikayede Morgan'ın
yeni bir partnere ihtiyacı var. Çünkü bu hikaye
çok sündü. Ama sosyal medya etkileşimine
bakarsak o kadar çok insan Sasha ile
Morgan'ı birlikte izlemek istiyor ki gerçekten
şunu sormak istiyorum tüm dünyaya. Siz
neden bu kadar zevksizsiniz? Ya da
yani bu dünyadaki entel
dantel zevkleri olan biz azınlıktaki
insanların fikirlerini neden
bu senarız hiç önemsemiyor? Yani
tamam aslında baktığımızda
Sasha ile Morgan da sevişti. Sasha gitti
sonra eski karısıyla da sevişti. Aslında birebir
durumdalar. Yani bunu böyle bir
tenis maçına çevirecek olursak ama
yani Esther'in başka bir dalgası
vardı aslında bu sezonda. O da
yeni sevgilisi. Adam böyle bir anda
ortaya çıkıverdi. Esther'in ev gösterdiği
müşterilerden bir tanesiydi. Adam
yaşlı, yakışıklı değil. Hani belki
bir tık zengin olabilir ama Sasha'nın eşi
Esther bu kadar zengin bir aileden bu
kadar yıl fayda alındıktan sonra zaten
kendi zengin bir sevgili aramıyordu. Yani beni mutlu
edebilecek, benimle ilgilenebilecek, aşık olabileceğim,
sevebileceğim bir adam çıksın
karşıma diyordu. Yani bu Sasha'yla yeni
sevgilisinin böyle ilişkisi manasız
sevmedim, hoşlanmadım. Yani
tutmadım. Olmamış. Bu ilişki
olmamış. Hani bir şey videosu var ya
kadınla erken işte sen bana büyü yaptın diye
karşısında kadın diyor ya tutmamış tutmamış
diye. Ben de gerçekten bu ilişki öyle
diyorum arkadaşlar. Tutmamış bu ilişki. Mayası
olmamış yani. Onun dışında çok yakıştırdığım
sürpriz bir ikilim daha var.
O da Joanne ve Joanne'in ex'i Travis.
Travis'i de aslında başka
işlerden tanıdığınız bir isim
oynuyor. Avan Jogia ya da
Hogia artık nasıl okunuyorsa bu adamın adı.
Adam Nijerya asıllıymış. Zaten
esmerinden anlarsınız. Yani hani
normal bir esmerlik değil o. Hani o artık
başka bir şeye kaçıyor ama onu söyleyemiyoruz
maalesef. Onu söylersem ırkçı oluyorum.
Bence Joanne'le bu Travis
Rahip'le Joanne yerine çok daha
iyi bir ikiliydi. Bence Joanne bununla
olmalıydı zaten. Hatta görüntü
olarak da değil, kafa olarak da birbirlerine çok yakışıyorlar.
Bu ikilinin geçmişlerini izleyelim bu sezon.
Yani böyle dizi bu sezon
beni bir sıktı. Sıktı yani böyle
boğdu boğdu duvarları attı. Yani
hani ha atıyorum iş yerinde böyle
saçma sapan bir insanla kavga etmişim.
Ha oturup bu dizi izlemişim. Yani benim için
aynı can sıkıntısı seviyesindeydi ama sırf size
anlatacağım diye bakın sırf görev bilincimden
oturdum bunu izledim. Lütfen rica ediyorum
siz de kalan eksik bölümlerinizi dinleyin.
Bunu kendinize sorumluluk edinin bakın.
İşin bu kısmı çok önemli. Neyse
favori karakterim Noah'nın annesi
Bina olduğu için de kemle gurur duyuyorum.
Son derece güçlü bir kadın. Geleneksel
bir bakış açısı olsa da son derece yaptığı
ve bulunduğu mekanı
işlere son derece saygı duyan bir kadın.
Noah'nın babası ilanı da çok güzel
sindirmiş Bina'cım. Gerçekten
takdir ediyorum. Ve şöyle bu sezonda
Sasha ve Morgan ilk kez sevişti dedim.
Tabii ki sadece onlar ilk kez sevişmediler.
İlk kez birlikte sevişme sahnesi çeken
Sasha ve Morgan'ı oynayan ve
gerçek hayatta çok iyi iki arkadaş olan
oyuncularla bu konuyla ilgili açıklama yapmışlar.
Burada Morgan demiş ki yani Morgan'ı
oynayan oyuncu Justin demiş ki
biz çok ama çok yakın arkadaşlarız. Adeta
birbirimizin kız ve erkek kardeşi gibiyiz.
Bu yüzden Tim'in yani Sasha'nın
böylesi bir cinsel çekecek sergilemesi beni
biraz sarstı. Hatta resmen kafamı
karıştırdı. Ayağımı yerden kesti
diyebilirim. Çünkü çok ateşli bir şekilde
Geldi ve bu durum beni biraz şaşkına
Çevirdi. İçim bir neşe
Ve tuhaf bir his kapladı. Aman tanrım
Yakın arkadaşım bana karşı böyle
Nasıl ateşli davranabiliyor diye düşündüm
Demiş. Ama yani ablacım
Hani o sahnede hiçbir şey yoktu anladın mı?
Yani neyinden bu kadar tetiklendiniz anlamadım
Hani siz ne çekiyorsunuz? Orada yani
Böyle bir hani Green Nelly tonunu çekmişsiniz
Bir tepki vermişsin de yani gerçekten
Hiçbir şey yoktu sahnede ya. Neyse
Rica ediyorum bu kadar rahatsızsanız çekmeyin
Bize de bu eziyeti yaşatmayın. Ha bu
O arada bu sezonun benim için en büyük sürprizi, en çok şaşırdığım şey Tyler Durden.
Yani The Pit'teki Mel karakterini oynayan oyuncu.
Bu sezonda oteldeki resepsiyonist rolündeydi ve beni bir anda gerçekten çok şaşırttı.
Yani bir anda böyle telefondan kafamı kaldırıp diziye doğru bakmışken buldum kendimi.
Helal olsun kız.
Kız valla sen her yere yakışıyorsun ya.
Ama bence bu dizi 4. sezonunu hiç alamayacak.
Hiç o 4. sezon noktasına gelemeyecek ve Netflix'e de yakışmayacak bence.
Niye böyle diyorum?
Çünkü bu sezonun açılışında izlenme oranı önceki sezonlara göre %28 oranında düşmüş.
3. sezon ilk 4 günde 6.2 milyon izlenme almış.
Bu rakam 2. sezonun açılışına elde edilen 8.6 milyon izlenmenin oldukça altında kalıyor.
Ve Netflix henüz 4. sezon için resmi bir yeşil ışık yakmadı.
Ve dizinin yaratıcısı Erin Foster da demiş ki 3. sezonun ardından hikayenin devamı için anlatacak çok şeyimiz var ve bu dizinin 4. sezon potansiyeli var demiş.
Yani kocaman bir Yahudilik propagandası olan bu işi izlerken gerçekten tetiklenmeniz çok olası.
Umarım izlediklerinizden kolay etkilenen insanlar değilsinizdir.
Ha bu arada benim bu işle ilgili tek empati yaptığım nokta karakter Joey'nin podcaster olması.
Bir tek onunla empati yapabiliyorum ama onda erkek seçimleri beni benle alıyor gerçekten.
Neyse sizi iyi izlemeler diliyorum.
Bu bölüm birazcık uzun oldu.
Bu hafta size iki tane yepyeni tazecik tertemiz bölüm çıkarttım.
Bana da bir helal olsun.
Yani şu görev bilincime bir teşekkür, bir takdir, böyle bir alkış, bir etkileşim bekliyorum arkadaşlar.
Bunun için sizi Instagram hesabıma ve Twitter hesabıma bekliyorum ve önümüzdeki haftaki bölümün salı günü geleceğini tekrar hatırlatıyorum.
Önümüzdeki hafta cuma günü yeni bölüm için gelirseniz salı günkü bölümü dinleyeceksiniz ve umarım önümüzdeki hafta her ne kadar 10 Kasım anması olsa da sizin için maksimum rahatlıkla, maksimum huzurda geçer.
Hepinizi seviyorum. Haftaya salı yeni bölümde görüşmek üzere.
Bu haftaki bonus bölümde dinlemediyseniz dinleyin.
Orada da yine bir sarışını konuştuk.
Sizi seviyorum. Haftaya salı görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
