
Bu bölüme öncelikle Filenin Sultanları’nın 2026 Milletler Ligi ve Avrupa Şampiyonluğunu kutlayarak başlıyoruz.
Kupa müzemizde 2 eksik kaldı.2027’de yapılacak olan Dünya Şampiyonası ile 2028 LA Olimpiyatlarında altın madalya kazanmak…Başarılar canım kızlar…
Haftanın filmi olarak Mubifest kapsamında vizyonda izlediğim Ata Yurdu filmini anlattım.
Haftanın dizisi olarak da 28 Ağustos’ta yayına giren Mezarlık dizisini detaylandırdım size.
İyi dinlemeler…
Kısımlar:
(00:00 - 01:42) giriş
(01:43 - 02:55) Coward
(02:56 - 04:26) Avrupa Şampiyonu Filenin Sultanları
(04:27 - 11:52) Eylül’de gelecek projeler
(11:53 - 22:55) Ata Yurdu
(22:55 - 27:56) Mezarlık 3.Sezon
(27:56 - 28:39) Kapanış
Transkript
Herkese merhabalar.
Vizyonda Yayında''nın 39. bölümüne hoş geldiniz.
Umarım hepiniz için çok güzel bir hafta olmuştur.
Umarım harika bir gün geçiriyorsunuzdur.
Beni artık hangi gün, hangi saatte, nerede dinliyorsanız.
Umarım şu anda sizin için dinlendiğiniz
ya da bir yerden bir yere seyahat ederken, bir yerden bir yere giderken
herhangi bir işinizi hallediyorken
işte bulaşık makinesi boşaltmak olabilir, yürüyüş yapmak olabilir, spordayken beni dinliyor olabilirsiniz.
Onun dışında herhangi bir şekilde kafanızı boşaltmak için beni dinliyor olabilirsiniz.
Umarım sizi yormam.
Ve şöyle bir şeyden bahsedeceğim size.
Biliyorsunuz haftaya okullar açılıyor.
Herkes artık yavaş yavaş şehre dönmeye başladı.
Hatta birçoğumuz işbaşı yaptık bile denebilir.
Peki siz neler izleyebildiniz bu haftada?
Ben kendi adıma söyleyeyim.
Ben hiçbir şey izleyemedim.
Kendi adıma en verimsiz içerik tüketimi yaşadığım ay Ağustos ayı olabilir.
şöyle söyleyeyim size hatta örnekli
andırmak için 23 Ağustos'ta final
yapan Netflix'teki Kore dizisi Spooky
in Love dizisinin son iki bölümünü 3 haftada
bitirebildim arkadaşlar. Tam 3 hafta
sürdü bunu bitirebilmem ya inanamıyorum
ya ve bu arada tabii ki bazı hastane
randevularım vardı onlara da gittim hazır tatildeyken
vaktim varken reflüm çıktı.
Önce karı ciğer yağlanma sonra reflü yani
benim bu sağlığıma ne oluyor ben anlayabilmiş değilim.
Yani hiçbir kötü alışkanlığım yok yine
beni gelip böyle en nadide
en böyle değişik hastalıklar bulabiliyor
ve tabii ki bu genç yaşımda uçakta
tatile çıkmak da beni çalışmaktan daha çok
yordu. Onu da size söylemem gerekiyor. Çünkü
gerçekten yani uçak kadar
beni etkileyen ve benim günümü
hayatımı mahvenen hiçbir şey yok. Ama
uçak kadar hızlı seyahat edebileceğimize
bir araç olman için aslında buna bir tık mecbur kalıyorum.
Neyse. Gelelim son dönemde
izlediğim şeylere. Geçen bölümde
cumartesi günü Lucas Donat'ın
Covert filmine gideceğim, onu izleyeceğim
demiştim ama izleyemedim. Çünkü
Filenin Sultanları'nın yarı final maçı akşam
7'den öğleden sonra 4'e alındı.
Bunun sebebi de geçtiğimiz cumartesi akşamı bizim voleybol maçının, yarı final maçının saatinde aynı anda şehirde Fenerbahçe Beşiktaş derbisi varmış.
İnsanlar da oraya rahat gidebilsin diye voleybol fedasyonu başkanı gidip Dünya Voleybol Fedasyonu'ndan talepte bulunmuş.
Ev sahibi olarak bizim maçı 7'de değil de 4'te yapsak olurum demiş.
Fedasyonu da kabul etmiş tabii ki.
Öyle olduğu için de benim tabii ki o gün yaptığım bütün plan program çöp oldu.
Ha ama şöyle ne oldu?
Sadece plan programı çöp olmadı.
Aynı zamanda Moonfest'te aldığım bilet de elimde kaldı.
Resmen çöpe parayı atmış oldum.
Çünkü maalesef satın aldığım platform bilet iptaline de izin vermedi.
Ama değmedi mi film yerine?
Moça gitmeme sonuna kadar değdi.
O da kimin sayesinde?
Sırbistan koçu Terzici sayesinde.
Ha bu arada film izleyenler de beğenmemişler.
Yani ertesi gün bu haftanın filminde anlatacağım şeyleri söylerken tekrar düşmeyeyim.
Ertesi günde Moonfest'e gittiğimde oradaki o film izleyenlerden dinlediğim kadarıyla kimse memnun kalmamış filmden.
Yani birazcık vakit kaybolacakmış gitseymişim.
Ha bu arada hazır konumuza girmişken.
Filin Sultanları'nı da canı gönülden kutluyorum.
İstanbul'daki son hafta tüm eleme maçlarına gittim.
Ve o yüzden de geçen hafta doğru düz hiçbir şey izleyemedim.
Ama emin olun hiçbir önemi yok.
Çünkü yani zaman geri gelebilir ama bir kupayı, bir Avrupa Şampiyonası kupasını canlı kaldırdığımızı dünya gözüyle gördüm.
Ve gerçekten bundan daha değerli hiçbir şey olamaz bence.
Şöyle ki tüm eleme maçlarına gittim dedim.
Zaferimizi de yerinde gördüm, yaşadım.
2026 Milletler Ligi şampiyonu takımımız ikinci kez hem de üst üste yine Avrupa şampiyonu olarak kupayı evimize kaldırdı ve ünvanını korudu.
Kupa koleksiyonumuzda iki tane eksik kaldı.
Dünya şampiyonu kupamızı seneye alacağız.
Olimpiyat madalyamızı da 2028'de Los Angeles Olimpiyatları'nda alacağız diye düşünmek istiyorum.
Tebrikler kızlar gerçekten mükemmel bir şey başardınız.
Ve bu haftada erkeklerin Avrupa şampiyonası başladı.
Filenefelerin dün Almanya maçı vardı yarın da Fransa maçı var.
Onlara da başarılar diliyorum.
Siz de takip etmek isterseniz genelde hepsi devlet kanalında spor kanallarında yayınlanıyor.
Oralardan bakabilirsiniz.
Ve lütfen hayatınızı sadece işle, eğitimle, okulla sınırlandırmayın gerçekten.
Futbol dışında da ülkede futboldan çok daha başarılı ve harika spor branşlarımız var.
Onlara amatörün de haline bakmayın.
Gerçekten emin olun bireysel ve takım sporlarında son derece başarılı bir ülkeyiz biz aslında.
Sadece diğerleri şu anda voleybol kadar öne çıkmıyor ama voleybolu da takip ettikçe, izleyekçe anlarsınız diye umuyorum.
Evet, kış sezonu başlarken ben de Netflix'te neler izledim?
Parlak Karelerim dizisine başladım ama bir haftadır sadece 3 bölüm izleyebildim.
Çünkü akmıyor ve tabii ki aynı zamanda benim vaktim yoktu geçen hafta.
Akmayan başka bir şey de Sterling Point dizisi.
Onda da hala aynı yerdeyim.
Gerçekten hiç izleyesim gelmiyor.
Öyle diyeyim size yani.
Yine Netflix'te The Two Doors dizisine başladım.
Henry Cavill her zamanki gibi harika, müthiş.
Onun dışında birazcık böyle buralardan kendimizi alıp
birazcık daha böyle Çin Seddi'ne doğru yol alırsak
ilkbaharın başında dizisine başladım.
Beşinci bölümdeyim ama bu Çin dizisine her gün bir bölüm geldiği için
24 bölüm bitene kadar bekleyip buna öyle devam edeceğim gibi.
Ha bu arada yine Netflix'i çarpıcı bir belgeseli arayana
yani aslında bu birazcık daha dökü durama dediğimiz tür.
Pastör'ün Eşinin Ölümünü izledim.
Üç bölümdü.
Yani gerçekten ne eski eşler ne manyaklar var bu hayatta dedirtti bana.
gerçekten korkunç bir şeydi. Yani bir kadının
başına bunun gelmesi ve dünyada
da hali hazırda bu işkenceyi
yaşamaya devam eden eski eşlerinin
hali hazırdaki eşlerinin mağduru olan kadınları
düşündükçe gerçekten delirecek gibi oluyorum.
Yani böyle şeyleri izlemek de aslında birazcık
travma tetikleyici ama yine de böyle şeylere de
şans vermek gerekiyor bence. Çünkü her zaman
şeker kız kendi tadında işler
izlememeliyiz. Bazen de hayatın gerçekleri
yüzümüze vurmalı diye düşünenlerdenim.
Onun dışında bu hafta pazartesi ve
salı günleri bir koordinasi final yaptı.
Kendisinin adı My Boss.
dizisi ve çok güzel bir Kore dizisiydi
bence kesinlikle. Ondan
beklediğimin üzerinde
çok tatlı, çok güzel bir uyum gösterdi
hepimize. O yüzden onu da size önermek istiyorum.
Bu arada ne var? Bu hafta
bonus bölümümüzün çıktığı gün Prime Video'da
dayanılmaz çekim filmi çıktı. Onu da izledim.
O da çok güzeldi, müthişti. Farkındaysanız
geç hafta bütün istediğim filmleri
bütün hedeflediğim izleyen listemi
bitiremedim ama bu hafta gerçekten bomba gibi
döndüm. Ki bu hafta artık biz
iş yerinde de kanal olarak gerçekten
kış sezonuna başlayıp gümbür gümbür gidiyoruz.
Yani sabah 8'de girdiğim iş yerinden
bütün işim bittiğinde saat 3'de çıkmam
gerekirken bir de mesai doldurmak için
5'de çıkıyorum arkadaşlar. Gerçekten ben de
ne yapıyorum? O aradaki işim olmayan
mesai doldurmam gereken 2 saatte
bütün dijital platformlardaki işleri izlemeye
çalışıyorum. Gördüğünüz gibi son derece verimli
ve bilinçli vakit öldürüyorum.
Bence siz de bunu yapabilirsiniz.
Eğer tabii ki buna uygun bir işiniz varsa.
Onun dışında The Last Sunrise yani bizdeki
adıyla son gün doğumu filmini
izledim Amazon Prime videoda ama şöyle
söyleyeyim çok sıkıcıydı. Kesinlikle
tavsiye etmiyorum. Ama yine de hani o
coğrafyayı görmek istiyorum. İşte o çifti
izlemek istiyorum. Hani kötü de olsa bir romantik komedi
bir işte prime video filmi ne kadar
kötü olabilir derseniz oturun izleyin.
Ama bence vakit kaybediyor. Yani bir buçuk saati
üçe bölerek izlemek zorunda kaldım. O kadar
akmadı. Ya arada yemek yedim işte
kalktım, oturdum, dışarı çıktım, geri geldim.
Ona rağmen yani çok zor
aktı benim için. Onun için de Let's Get
Divorce koalitesinde izlemeye devam
ediyorum. O da 24 Eylül'de final yapacakmış.
Bir de bu ay vizyona ve yayına girecek işlerden bahsedeyim size.
Ama onunla önce şundan bahsedeyim.
Vendik Film Festivali hali hazırda devam ediyor biliyorsunuz ki.
O da yarın bitiyor.
Bakalım oradan bize hangi filmler gelecek.
Bakarsınız önümüzdeki hafta ardaki vizyona hemen Vendik Film Festivali'nden gelecek olan filmler çok hızlı bir şekilde dağıtımcı bulup karşımıza çıkar.
Ne dersiniz?
Bence mümkün.
Evet.
İlk olarak bugün hangi film vizyona girecek ondan bahsedeyim.
Hen yani tavuk filmi vizyona girecek.
En son İstanbul Film Festivali'nde bu film göstermişti ve yanlış hatırlamıyorsam çok az izleyicisi vardı.
Ama giden herkes çok mutlu ayrılmıştı filmden o yüzden ben de merak ediyorum açıkçası.
Çünkü çok güzel eleştirileri var.
Yarın A Love Other Than Yours isimli koridorsi başlayacak.
O koridorsi de şundan bahsediyor.
10 yıllık bir sevgililiğin nasıl yıprandığını gösterecek bizlere.
Hafta hafta bunu yapacak.
Yani her cumartesi pazar ülkemize yayına girecek.
Ama diziyi yasal platformlardan bulamazsınız.
Yani malum sitelerden bulup izlemeniz gerekiyor.
Haftaya Cuma Outlander'ın yan sanayisi yani onun devam serisi olan Blood of My Blood yani benim kanımın kanı diye Türkçe'ye çevirebiliriz.
12. sezonu geliyor.
Onun için bir dijital platforma üye oldum.
İnşallah vaktine gelir o tüm bölümler.
Gerçekten heyecanla bekliyorum.
Çünkü en sinir olduğum şey saat farkından gol yemem.
O da çünkü her cuma akşamı yayınlanacak.
Öyle onun işte Amerika'da gece bizde ertesi gün öğlen yapıyor vs.
O tip saçmalıkları sevmiyorum.
Yine aynı gün haftaya cuma Sen Ben artı Dünya'ya Karşı filmi çıkacak Amazon Prime Video'da.
Emma Gray'nin aynı adlı kitabından uyarlandı bu iş.
Onu da çok fazla bekleyen var.
Onun dışında 22 Eylül Salı Minerva Akademi isimli askeri okul dizisi çıkacak Netflix'te.
23 Eylül Çarşamba Aşk Hipotezi filmi çıkıyor Prime Video'da.
Bunu gerçekten çok merak ediyorum.
Niye biliyor musunuz?
Anlaşmalı sevgililik.
Kardeşim ben bu konsepti gerçekten seviyorum.
Anlaşmalı sevgililik olur, nişanlılık olur, evlilik olur, anlaşmalı boşanma olur.
Hepsine okeyim. Anlaşmalı olan her şeye okeyim öyle diyeyim size.
Yani işte çocukluk aşklarının tekrar alevlenmesi ya da ne bileyim işte eskiden ayrılan çiftlerin tekrar barışması bunlar beni çekmiyor ama anlaşmalı olan her şeye o kadar okeyim ki inanamazsınız.
Ve bu konsept kadar çekici bir şey var mı bu hayatta diye kendime bir sordum.
Sonra ne aklıma geldi? Var aslında biliyor musunuz? O da film ekimi.
Onun biletleri de ay sonunda ve Ekim başında parça parça satışa çıkacak.
Eğer İstanbul'daysanız kaçırmayın. Ankara, İzmir ve Eskişehir'de de film ekimi olacak ama onların tarihleri farklı.
Bu organizasyonun kendi Instagram hesabını onları bulabilirsiniz.
Aynı gün 19. bonus bölümümüz de çıkacak.
Acaba orada konu ne olacak?
Bu da bir sürpriz.
Tahmininiz varsa bekliyorum.
Yakın zamanda bonus bölümünü yaptığımız bir işin ikinci sezonunu konuşacağız.
Onun için çok heyecanlıyım.
O bölümde henüz kaydetmedik.
Çünkü çok ciddi bir hazırlık yapmak istiyorum ben o bonus bölümü.
O yüzden de çok keyifli olacağını da garanti edebilirim.
Bir sonraki bonus bölümün.
Fark ettiyseniz bu ayın dolu dolu bir takvimim var.
Yani izlenecek çok şey var.
Yapılacak çok şey var.
Ha bir de Eylül geldi diye kendi gezilerimi bitirmedim.
Yarın Eskişehir'e gideceğim.
Bu ay bitmeyende bir Ankara'ya uğramak istiyorum havalar soğumadan.
Ama illaki fiziken gitmek istemiyorsanız siz herhangi bir etkinliğe benim yaptığımı yapabilirsiniz.
Ben ne fark ettim biliyor musunuz?
Online sanat tarihi seminerleri varmış.
Ben de bir güzel sanatlar fakültesi mezunu olarak her dönem onlarca yüzlerce sanat dersi aldım.
Ve gerçekten o dersleri verene kadar da canım çıktı bildiğiniz.
Yani bir mimarlık öğrencisi gibi sanat tarihi gördük.
ve onların temel dersi benim
yandan almam gereken bir dersi
ve gerçekten bütün sanat tarihi dersi
bence çok zordu. Ama o derslerin
üzerinden çok zaman geçti ve ben de
bu seminerler sayesinde bilgilerimi, tazelerimi
belki diye yeni sanat tarihi seminerlerine
kayıt oldum ve bu sayede bakalım
neler öğrenmiş olacağım. Belki size
sanat tarihi anlatan, sanat tarihini
gösteren, sanat tarihi içinde
yaşayan filmleri anlatırım önümüzdeki haftalarda.
Nereden bilebilirsiniz ki değil mi?
Neyse. Yine çok detay verdim.
Ya arkadaşlar ben niye bu kadar detaycıyım ya?
Yemin ediyorum böyle birine bir açıklama yaparken de mesela işte bir arkadaşım arıyor sonra ben onu geri arıyorum.
Mesela kız hiç şey demiyor işte benim telefonumu niye açmadın demiyor.
Ben bir anlıyorum ki işte sen benimle arayında şunu yapıyordum bunu yapıyordum işte şöyle oldu böyle oldu onunla açalım.
Hayır ki karşı benden öyle bir yani savunma beklemiyor.
Ben niye böyleyim acaba?
Gerçekten bu detaycılık özelliğini yok etmem gerekiyor.
Hayatta en özendiğim insanlar ketum insanlar.
Yani işte bir iş görüşmesine giderler asla söylemezler o işe olana kadar.
İşte bir sınava girerler, sınava kazanana kadar asla söylemezler.
İşte bir işe kalkışırlar, ne bileyim bir ev almak için borca girerler, araba almak için kredi çekerler.
İşte o evi arabaya alana kadar kimseye söylemezler falan.
Yani buna böyle nazar enerjisi mi diyorlar, ne diyorlar bilmiyorum ama gerçekten
yani böyle dışarıdan bakıldık yaptıkları her neyse işe yarıyor.
Yani gerçekten kıskanıyorum o insanları.
Galiba kendi hayatımda bu yönteme geçeceğim ya.
Öyle düşünüyorum.
Bilmiyorum.
Neyse geçelim şimdi haftanın filmi ne?
Farkındayım. Uzun bir açılış yaptım ama bazen farklı şeylerden de konuşmak gerekiyor bence.
Şimdi haftanın filmi Fatherland. Bizdeki adıyla Atayurdu.
Öncelikle bu filmi izlediğim günü ben size bir anlatmak istiyorum.
Şimdi onu böyle birazcık başta anlattığım gibi oldu ama böyle bütün detayları vermek istiyorum.
Bakın böyle aşama aşama anlatasım var yani benim bu pazar günü.
Gerçekten canım çıktı çünkü.
O da şöyle. Pazar günü ben bu filmi Movie Fest'te izledim.
Ama pazar günü ben kaçta kalktım biliyor musunuz?
Pazar günü 7.30'da kalktım ben.
8'de evden çıktım.
Çünkü sabah öncelikle KPSS'ye girdim.
Gerçekten çok zor bir matematik çözmek zorunda kalma arkadaşlar.
Çünkü inanılmaz bir şeydi ve ben hem eşit ağırlık hem de Sözel'den üniversite hazırlanmış biri olarak
gerçekten bu kadar matematik bana çok zor geldi ki
ben genel kültür kısmına girdiğim için aslında birazcık TYT gibi
herkesin bütün alanları yapması gereken bir sınav türü.
Öyle olduğu için ben bu matematik nasıl temel bir matematik olduğunu çözemedim.
Yani gerçekten çok zordu.
Neyse sonra ben sağdan çıktım tabii.
Sonra koştu koştu işte Söğütlüçeşme'ye ki sinema salonuna geldim.
İstanbul içinde yaşayanlar biliyordur da yaşamayanlar için İstanbul'un Anadolu yakasında işte her yerden ulaşımı kolay işte Marmara'yla, metro'yla, metrobüsle her türlü gelebileceğiniz merkeze bir nokta diyeyim.
Öyle anlatayım size.
Neyse ben bu sinema salonunun ismini vermeyeceğim.
Ama zaten o terminalde bir tane sinema salonu var.
Ya o kadar nefret ediyorum ki orada film izlemekten.
Resmen sallanıyor yani sürekli böyle deprem oluyormuş gibi hissediyorsunuz o sinema salonunda bir şey izlerken.
Ve gerçekten ya oranın iç tasarımını hangi iç mimar yaptıysa ona buradan sövgülerimi iletiyorum.
Çok kötü ya yani hani o kadar kötü ki ya onu yaparken neyden ilham aldı ne düşündü ya o fikri nasıl?
Hani oranın sahibi olan insanları onaylattı hiçbir fikrim yok ama gerçekten çok kötü.
Yani tasarımı kötü, içi kötü, dışı kötü o kadar işlevsiz bir yer ki yani ve gidip gidip inadına da mesela film ekibi mekanlarından bir tanesi de orası Anadolu yakasında.
Gerçekten yani gidip gidip inadına oraya veriyorlar ya o film seanslarını deli oluyorum ya.
Oraya gideceğim gün diyorum ki Allah'ım keşke film seansı iptal olsa ya da ertelense de ben oraya gitmesem o kadar nefret ediyorum.
Neyse zaten şöyle ben direkt sınavdan çıkıp bu Söğüt 3 yaşımdaki alana gelene kadar tabii işte taksiye bindim sonra işte metroya bindim oradan Marmara'ya geçtim derken
ben tabii bu Fatherland filminin önünde bir söyleşi vardı.
O söyleşide işte sinemada içerik üretimi, dijital sistemde sinemayla ilgili içerik üretmek nasıl oluyor vs.
Bununla ilgili bir söyleşi vardı.
Ben zaten söyleşiyi kaçırdım.
Yani söyleşide nasıl yarım saatte bitmiş hiç anladım.
Yani ben öyle bir buçuk saat sonra gitmem yani sadece yarım saat geç kaldım.
Yani normalde ideal söyleşi süresi hani bir saattir ya.
Hemen artık 20-25 dakikada ne konuştular ise hemen işte sinema konusunda içerik üreten influencerlarla konuşup dağılmışlar.
Onu kaçırdığım için bir sinirlendim.
Ondan sonra bir de tabii ki o sonra film için girince daha da sinirlendim.
Sonra dedim ki neyse dedim ya yani filmde Sandra Hüler var zaten.
Hani iki saat dijital detoks yaparım.
Hani hem telefonla uzak kalırım hem işte kafamı boşaltırım.
Hani hem de film güzel aktıkça ben de hani tamamen filme odaklanıp birazcık böyle hani sabah derken kalkınca birazcık dinlenmiş olurum sabit aynı yerde oturunca diye düşündüm.
Ama film o kadar konusuzdu ki yani bir ara dedim ki ben galiba şu an kişisel gelişim videosu izliyorum ve bu yani nereye bağlanacak böyle dedim ve sonuçta hiçbir yere bağlanmadı biliyor musunuz?
Ve yani boş yere koşarak geldiğimle kaldım resmen ve filmde defalarca saate baktım.
Hani sözde ben telefonuna uzak kalacaktım ya işte o hayal oldu bildiğinizi yani.
Filmde defalarca saati bakmamın sebebi de sarmadı ve yani ben mesela filmin 2 saat olması beklediğim için sürekli bakıyorum işte o seans saat 2 seansıydı.
Bakıyorum işte diyorum ki 4 olmasında 1 saat var yarım saat var bilmem ne derken bir baktım film erken bitti.
Film böyle bir anda bitti ve ben de tabii ki oradan çıkıp koşa koşa Avrupa Şampiyonası final maçına gittim erkenden.
O akşam eve döndüğümde gece 12'ydi arkadaşlar.
Yani sosyal film geç hafta resmen bitti ki ben normalde hani oradan oraya oradan oraya gitmeye hiç üşenmem.
Hele ki İstanbul gibi bir yerde gerçekten bu beni yormaz ama gerçekten bu kez çok yoruldum.
Çünkü işte sinema salonunun Söğütlüçeşme'deydi.
Anadolu yakasını aydı sonra oradan Bakırköy'e gittim.
Oradan sonra akşam işte evime geçerken onda ona onda ona bineyim derken gerçekten en son böyle dedim ki
ya ben hani artık gerçekten insan görmediğim bir noktaya gitmek istiyorum dedim günün sonunda.
Ama neyse ki gün çok güzel geçti ve şampiyon olduğumuz için bu filmin kötülüğünü unuttum.
Ama filmle ilgili görüşlerim burada kalıcı bir hale gelsin diye bunu bölüm filmi olarak sizin için seçtim.
Şimdi gelelim bu filmin konusuna. Film neyi anlatıyor?
Film 1949'da Nobel Edebiyat Ödülü sahibi olan Thomas Mann'in oyuncu, yazar ve rally pilotu kızı Erika ile birlikte savaşın bitiminden bu yana ilk kez Almanya'ya dönüşünü anlatıyor aslında.
Siyah bir klasik arabanın direksiyonunda Nazi partisi iktidarı ele geçirdiğinde 16 yıl önce kaçtığı ülkeye geri dönen Thomas Mann ve kızı Erika'nın yürek burkan yolcunu anlatıyor aslında.
Amerika'nın işgali altındaki Frankfurt'tan Sovyetlerin kontrolündeki Weimar'a kadar baba kız soğuk savaş tarafından ikiye bölmüş haraba halindeki bir Almanya'yı geziyorlar ve ondan sonra işte bazı kötü haberler alıyorlar.
Filmde Sandruller oynuyor, filmde yazarın kızını oynuyor.
Film boyunca da Almanca dışında İngilizce, Fransızca ve İtalyanca konuşuyor.
Kadın gerçekten saf bir yetenek yani o kadar iyi ki.
Hani bu kadın her şeyi yapabilir diyorsunuz bu oyuncuyu izlerken ve gerçekten yani bütün aldığı ödülleri de sonuna kadar hak ettiğini çok iyi kanıtlıyor bence.
Canlandırıda karakter de gerçek hayatta Erika Mann diye biri ve Thomas Mann'ın kızı olan Erika Mann gerçek hayatta Alman oyuncu ve yazardı.
Kısmen Yahudi kökenli olan Erika Berlin'de bu hem bir yaşam tarzı sürdürdü ve nasyonel sosyalizmin eleştirmeni oldu hayatı boyunca.
Bu filmin IMDB puanı 7.2, 10 üzerinden.
Filmin dekoru, çekim açıları, mekanları o kadar güzel ki bayıldım.
E tabi bir de Pavel Pavlikovski filmi olunca siyah beyaz film izlememiz şaşırtmıyor aslında.
Bu haliyle aynı yönetmenin 2018 yapımı Soğuk Savaş yani Cold War filmine benziyor aslında.
Ama o film bu seneki filminden kat be kat iyiydi tabi ki.
Film hangi ülkelerin filmi ortak yapamaz?
Polonya, Almanya, Fransa ve İtalya ortak yapımı film 79. Cannes Film Festivali'nin ana yarışma bölümünde dünya premierini yapıyor ve festivalin en güçlü altın palmiye adaylarından biri haline geliyor.
Mubi'nin küresel raklarını satın aldığı yapım festivaldeki ilk gösterim Narnan, Screen International'ın jüri puanlamasını zirveye yerleşti.
Fatherland, kimlik, sürgün, aile bağları ve savaş sonrası Avrupa'nın siyasi karmaşasını sıra dışı bir yol hikayesiyle anlatıyor aslında.
Yapım ekibi Los Angeles'taki orijinal Thomas Mann'in evini aslına uygun olarak tekrar inşa ediyor.
Aksesuar ve mobilyaların tamamı Almanya'dan özel olarak getirtiliyor.
Polonya'da yapılan ve 38 günde tamamlanan çekimlerde oyuncuların yolculuk hissiyatı ve karakterlerin duygusal değişimini içselleştirebilmesi için tamamen kronolojik bir şekilde sahneler çekilmiş ve tamamen kronolojik bir sıraya uyulmuş aslında.
Cannes'daki basın toplantısında konuşan Pawlikowski neden tarihi bir dönem filmi seçtiği konusunu sorduklarına şöyle bir cevap veriyor.
Diyor ki, bugünün dünyasını anlamakta zorlanıyorum ve kendimi kaybolmuş hissediyorum.
Dönen filmleri yapıyorum çünkü sinemanın karmaşık hayatları, çelişkileri ve paradoksları en yalın şekilde görüntüler ve seslerle aktarabilme gücüne inanıyorum.
Bu arada filmi izlerken, benim filmle ilgili konusuz dediğime bakmayın.
Filmi izlerken gerçekten şunu düşündüm.
Dedim ki, benim şu anda yaşadığım hayatı siyah beyaz çeksek ve bunu sinemada göstersek, hepimizin hayatı için geçerli.
Bu son derece sıradan hayattan yaşayan, kendi hayat meşgulü olan insanlarız.
Bizim hayatımızı siyah beyaz çekip göstersek emin olun daha etkileyici bir hali gelebilir.
Ama tabii ki yani Victor Hugo'nun Sefilleri gibi bir hayat da bize çizebilir, daha da kendimize acımamızı sağlayabilir.
Ama eninde sonunda bu farklı bir bakış açısı ve gerçekten renkler hayatımızda bence sandığımızdan çok daha önemli.
Ve filmle ilgili eleştirilere gelirsek de The Guardian'dan Peter Bradshaw'ın eleştirisine göre inanılmaz derecede zarif, dengeli ve kusursuz bir tarihi portre demiş.
The Times'in eleştirisi küçük ama mükemmel şekilde formüle edilmiş piyasadaki pek çok upuzun sanat filminden çok daha fazla fikir ve kalp kırıklığı barındırıyor demiş.
The Film Verdict'in eleştirisine göre savaş sonrası Avrupa'sında insan ruhunu arayan Lucas Dal'ın büyüleyici siyah beyaz kareleriyle bezenmiş görsel bir şölen demiş.
Pavlikovski 79. Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü kazandığı yönetmen bu ödülü La Bola Negra filminin İstan yolu yönetmenleri Javier Lerle paylaştı.
Bu arada filmle ilgili konusu yok diye eleştiri yapmamın sebebi de şu aslında.
Şimdi birazcık spoiler olacak ama zaten buraya kadar dinlediyseniz bu kısmı atlayabilirsiniz aslında.
Filmle ilgili genel bir portre çizdim kafanıza diye düşünüyorum.
Filmle ilgili eleştirimin sebebi şu aslında.
Adamın oğlu yani Thomas Mann'ın oğlu intihar ediyor.
Ama kız ve babası hikaye boyunca ayrı odalarda sürekli farklı şekillerde yaz tutuyorlar.
Bir de bu savaş Almanyası konsepti.
Şimdi klişe olduğu için mi bu insanlara çekici geliyor?
Yoksa herkese tanıdık geliyor diye mi bu kadar çok tercih ediliyor?
Ve ben gerçekten bunu anlamıyorum.
Ama beni bu durum gerçekten çok sıktı.
Yani tamam hani hikayesi anlatılan Thomas Mann Nazi Almanya'sından kaçmıştı.
Ama Almanya'dan çıkan her filmi o döneme anlatmak zorunda değil sanki.
Yani Almanya'nın bir tek hani 2. Dünya Savaşı'nın güçlü yanlarını ve zayıf yanlarını,
2. Dünya Savaşı'nın yıkıntılarını anlatan bir tarihi dönemi mi var?
Yani koca Almanya sadece 2. Dünya Savaşı'dan mı ibaret?
Yani koca Almanya'dan Hitler'i çıkartınca geriye gerçekten hiçbir şey kalmıyor mu ya?
Yani bu durum beni gerçekten çok sıktı.
Hani bizim dönüp dönüp dönüp dönüp sürekli Osmanlı ile ilgili dizi film yapmamıza benziyor.
Yani hani bizim Osmanlı ile ilgili dizi film yapma sebebimiz onları sattığımız ülkeler.
Ama yani sen Pawlikowski olarak neden bunu tercih edersin ki?
Yani zaten Cold War diye bir iş yapmışsın.
Neden bunun arkasından İkinci Dünya Savaşı filmi yapmayı yine tercih edersin?
Gerçekten anlaşılmaz.
Ama neyse yine de siz film vizyona girince mutlaka gidip izleyin.
Ama Türkiye için henüz bir vizyon tarihi belli değil, belirsiz.
Ancak dünya üzerinde film izlenmeye başlandı, güzel yorumlar almaya başladı.
İlk olarak vizyon girdiği yer 19 Haziran'da Polonya oldu.
Ondan sonrasında 3 Eylül'de Almanya'da vizyona girdi.
Bizde Mubifest'e gösterildi zaten.
İtalya'da 16 Ekim'de vizyona girecekmiş.
Amerika Birleşik Devletleri'nde 23 Ekim'de, Birleşik Krallık'ta yine 23 Ekim'de,
Avustralya'da 12 Kasım'da ve Fransa'da 2 Aralık'ta vizyon girecekmiş.
Artık hangi ülkeden beni dinliyorsanız ya da hangi ülkeden bu filme erişmek istiyorsanız
muhtemelen sıkı bir şekilde
sinema sonlarını takip etmeniz gerekiyor. Çünkü böyle
filmler geldi. Vizyona geliyorlarsa
çok uzun süre vizyonda kalmıyorlar. Ama az
önce dedim ki bu filmin yayın haklarını
Mubi satın al dedim. Belki Mubi bu ülkelerde
bunu vizyona sokmak yerine kendi
platformuna direkt yayınlayacaktır. Onun da
bilgisi henüz elimizde yok. Ama
yani filmin siyah beyaz olması
sizin izleme deneyinizin ya ne kadar etkileyecek
ya da bu sizde bir önyargımı oluşturacak
daha subjektif bir şekilde
daha çok sempatim uyandıracak. Bunu gerçekten
merak ediyorum. O yüzden de bana lütfen bununla
ilgili yazmayı unutmayın. Çünkü gerçekten
bu filmde %80
izlediğimiz şeylerin aslında
bütün olayı dekor. Yani
bizim o dekoru renkli görmemizle, siyah beyaz
görmemiz arasında çok net bir fark yok aslında.
Ama hissettirdiği o geçmiş, o tarih,
o yaşanmışlık duygusunu belki
renkli çekim yapsaydı
bu kadar net bir şekilde veremezdi diye düşünüyorum.
Ama ben Pavlikovski de olsam,
ben bu kadar iyi bir yönetmen de olsam, beni daha çok
arşa çıkartacak şey her zaman senaryodur.
O yüzden de Sandra Hüller bile bu senaryonun içerisinde çok gereksiz kalmış bence.
Çok iyi oynuyor, çok donanımlı, harika bir oyuncu.
Ama yine de hani bu filmden geri harika bir replik kaldı aklımda diyemiyorum.
Çünkü gerçekten zayıf bir senaryo bence.
Neyse geçelim şimdi haftanın dizisine.
Evet bu haftamızın dizisi Mezarlık.
Çember serisinden beri takip ettiğim Abdullah Oğuz yönetmenliğinde
ve ans film yapımcılığında ülkede yapılan bence en iyi işlerden bir tanesi.
Üçüncü sezonu da en çok hak eden yaylı dizilerden bir tanesi.
Umarım dördüncü sezon onayını da alır.
Tabii ki siz bunu dinleyene kadar ya da üçüncü sezonu izleyene kadar diyeyim.
Eğer diziye üç sezonu hiç denk gelmediyseniz size hemen kısaca konusundan bahsedeyim.
Hikaye İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde sır perdesi aralanmamış kadın cinayetlerini
ve kadına yönelik şiddet vakalarını çözmek amacıyla kurulan özel suçlar biriminin etrafına şekilleniyor
Ve bu yeni ve kritik birimin başına son derece zeki, idealist ve tavizsiz bir polis olan başkomiser Önem Özöykü getiriliyor.
Önem kendi alanlarında uzman isimlerden kurduğu ekibi ve bir yandan birbirinden vahşi ve karmaşık cinayet dosyanı çözmek için karanlık ipuçlarının peşinden koşarken
diğer yandan emniyet teşkilatı içindeki ve toplumdaki kökleşmiş ateerki zihniyetle, bürokratik engellerle ve ön yargılarla mücadele etmek zorunda kalıyor.
Dizi her bölümde farklı bir cinayet vakasını ele alırken arka planda ekibin kendi iç çatışmalarını ve geçmiş yaralarını da yavaş yavaş gün yüzüne çıkartıyor aslında.
Şimdi bu dizideki ilk söyleyebileceğim şey şu kesinlikle harika oyunculukları var.
Yani bir cakalayın başka işlerindeki oyunculuğunu sevmiyor olabilirsiniz ama burada gerçekten o sert, idealist, tavizsiz polisi o kadar iyi oynuyor ki.
Onun dışında Olgun Toker zaten müthiş.
Bence hatta ismi Olgun olan insanlara harika oyunculuk direkt doğarken yükleniyor.
Olgun Şimşek de, Olgun Toker de harika oyuncular.
Onun dışında Şefsuvar Aktaş var, Hakan Meşliler var, çok iyi oyuncular, son derece tecrübeliler ve kesinlikle hani böyle boşluğa düştükleri, hani boş baktıkları böyle mimikleri olmadan oynadıkları hiçbir sahne yok ve gerçekten kendi jübilelerini kesinlikle bu işte yapıyorlar bence.
Ama şöyle bir sıkıntı var bu işte ilgili.
Ciddi bir sorun benim açımdan çünkü ben polisi izlemeye bayılırım.
Şimdi ilk sorunum şu.
Birincisi neden o kamera sürekli zoom in ve zoom out yapıyor?
Yani vertigosu olanlar delirsin diye mi?
Buradaki amaç ne?
Benim vertigum olmadığı halde başım döndürdü ve rahatsız etti kalan insanları düşünemiyorum bile yani.
Kimin fikriydi bu saçmalık?
Yani şöyle düşünün hani kadın polis işte sorgu odasında karşısındaki suçluyu sorguluyor.
Bir anda böyle hani genel plandan yakın plana doğru bir anda kameraya yaklaşıyor, uzaklaşıyor.
İşte mesela karakterimiz işte İstanbul içinde trafiğin içinde arabasıyla giderken bir anda arabaya doğru yaklaşıyor.
Yani bunun amacı ne?
Hani bir amacı olur işte dikkat çeker, merak uyandırır, insanları dehşete düşürmek olur.
Bakımını gerçekten anlıyorum ama buradaki bu yapılan değişiklik ve saçmak çok gereksiz bence.
Yani bunu hani bu sezonki değişen yönetmeni mi böyle bir şey yapalım diye yapıyorlar yoksa gerçekten böyle bir talep mi var?
Ya da bu hani ya bu sezonda bunu deneyelim hani madem bu iş bu kadar çok izleniyor bir de bunu deneyelim hani bu tutarsa bundan sonra başka bir fantastik fikirlerimizle deneriz.
Önce bununla mı başladılar diye gerçekten anlamak istiyorum.
İkincisi dizideki her cinayet kadın cinayeti.
Bunun böyle olması normal çünkü konsept böyle.
Ama hepsinde de aileler, eski eşler, eski sevgililer katil çıkıyor.
Yani ülkemizde hiç mi hani hiç tanımadığı erkek tarafından öldürülen kadın yok?
Ya arkadaşlar ben şöyle bir hikaye biliyorum ya.
Yani bunu da tabii ki burada anlatmak istemiyorum da çok detaya girmeden anlatayım.
Bir tane şizofren diyeyim eline samuray kılcı alıyor ve yolda gördüğü ilk kadını öldürüyor.
Ve şey yani hani aralarında hiçbir bağ yok, hiçbir şekilde hani öldürmek için bir sebebi yok.
Ya samuray kılcıyla bu yüzyılda insan mı öldürülür ya?
Yani böyle bir ülkede yaşıyoruz ve yani bu dizide sadece şey yazıyor işte.
Babasıyla arası kötü diye babası kızının canına kıyıyor.
İşte eski eşi boşanıyor.
Klasik hikaye zaten.
Boşanmayı kaldıramıyor.
Gidiyor kadını öldürüyor.
Yani tamam bakın bunların da tabii ki vurgulanması gerekiyor.
Ama sen zaten elinde kısıtlı bölümün varken, kısıtlı süren varken.
Yani bunları da hani hep aynı şekilde aynı senaryolar üzerine işlersen.
E ne anladım ben bunu dijital platform işe olmasa.
Arka sokaklarda aynı işlevi görüyor bence.
Ki o da final yaptı.
Keşke final yapmasaydı ama.
Ha bir de şu var.
Şimdi her hikayede hani her kadının katil geldi tanıdığı insan oluyor ya.
Her sahnenin de böyle bir sosyal mesaj verelim diye o kadar çok didaktik kalmış ki yazılan senaryo.
Yani sürekli sürekli hani sağdan soldan işte mesela bir gün yemek yerken izliyorum bir bölümünü.
İşte önemli diyor ki kadınlara bunu bunu böyle yapalım işte kadınlara size seks borcu yok bence çok güzel bir replik bu arada.
Ama hani bunu böyle öylesine bir anda söylüyor ki yani insan diyor ki kardeşim tamam da hani şu katil bir bulun şu cinayeti bir çözün diyor.
Anladınız mı?
Hani sürekli böyle sanki sosyal medyaya düşsün diye replikler yazıyor.
Sürekli böyle slogan gibi hani sanki sprey boyayla duvar boyuyormuşuz gibi sürekli inanılmaz üst perdeden işte böyle bir ultimatum veriyor gibi replikler konuşmalar var.
Yani bunlar bence hikaye birazcık doğallığından birazcık hani gerçek hayatta yaşanılabilir olma ihtimalinden uzaklaştırıyor gibi geliyor bana.
Ha bunları da düzeltirse bence müthiş bir dizi olacak zaten.
Ve kesinlikle beklentim çok üzerinde bir sezondu ve umarım yeni sezonu bir an önce çekmeye başlarlar.
Bir an önce yeni sezon onayı alır ve umarım artık ekipte sadece hani işte adli tıptaki ya da işte dijital kısımla ilgilenen insanları değil daha farklı uzmanlıktaki insanları da görürüz.
Böyle düşünmek istiyorum.
Ve bu diziyi de size emanet ediyorum.
Hepinize iyi seyirler.
Bu bölümlükte benden bu kadar.
Çarşamba günü çıkan bonus bölümümüzü hala dinlemediyseniz ya da görmediyseniz onu da mutlaka dinleyin.
Hepinize şimdiden iyi hafta sonları.
Kendinize iyi bakın.
Önümüzdeki cuma günü görüşmek üzere.
Bu arada beni özlerseniz geçmiş bölümlerimizi de zevkle dinleyebilirsiniz.
Onun dışında sosyal medya hesaplarımı zaten biliyorsunuz.
Podcastımızın adıyla Instagram ve Twitter hesabı oralardan bana ulaşabilirsiniz.
İzlememi istediğiniz bir şey varsa, bana tavsiye etmek istediğiniz bir şey varsa lütfen sosyal medyadan yazın.
Ben her türlü size cevap veririm zaten.
Sizi seviyorum.
Haftaya, cuma görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
