
Bir mekâna girdiğinizde, hiçbir şeye bakmadan onun size ne hissettirdiğini anlayabilir misiniz?
Bu bölümde mimarlığın çoğu zaman görmezden gelinen görünmez katmanına, kokuya odaklanıyoruz. Proust etkisinden koku ve hafıza arasındaki güçlü bağa; Osmanlı’da gül suyu ve öd ağacından Fas mimarisindeki sedir ve turunç kokularına, çağdaş mimaride kokunun bir tasarım aracına dönüşmesine kadar uzanıyoruz.
Peki modern yapıları bu kadar steril ve birbirine benzer hissettiren şeylerden biri, kokularını kaybetmiş olmaları olabilir mi? Ve bir mekânın kokusu, o mekânın mimarisinin gerçek bir parçası sayılabilir mi?
Transkript
Merakı kıyısından köşesinden tutup hayatın tam ortasına atacağımız bu serin sulara hoş geldiniz.
Ben Deniz Kaptanınız ve Ufuklararası Podcast başlıyor.
Girdiğiniz bir odada hiçbir şey görmeden, tek harfi bile okumadan o mekanın kime ait olduğunu, size ne hissettirmek istediğini anladığınız anlar oldu mu?
Bugün mimarinin en sadık ama bir o kadar da görmezden gelinen o görünmez katmanına odaklanıyoruz.
Kokuya, ufuklar arasına hoş geldiniz.
Bu bölümde sorulduğumuz boşlukları, hafızamızı ve mekanı kokuyla yeniden tasarlamanın imkanlarından bahsedeceğim size.
Bendeniz kaptanınız, kemerlerinizi bağladıysanız yolculuğumuza başlıyoruz.
Düşünsene, ailenden uzakta bir şehirde yürüyorsun ve birden fırının önünden geçerken nefis limonlu bir kurabiye kokusu geliyor burnuna.
Ve seni alıp birden yıllar öncesine, çocukluğuna, annenin o limonlu kurabiyeyi yaptığı pazar günü sabahına ışınlıyor.
İşte bunu hatırlamanın bilimsel bir açıklaması var.
Hemen anlatıyorum.
Önce kokunun tanımıyla başlayalım.
Koku, koku alma duysuyla hissedilen, genellikle havada çözülmüş, çok küçük konsantrasyonlardaki uçucu kimyasal maddelerden her birine verilen isim.
Koku alma ise sahip olduğumuz en eski duyu.
Görmeden, duymadan, dokunmadan bile önce gelişmiş.
Bir de şu var, burnumuzda tam binden fazla çeşit koku reseptörü var.
Ama ışık için sadece 4, dokunma için de sadece 4 çeşitimiz var.
Yani beynimiz koku konusunda resmen aşırı donanımlı.
Limonlu kurabiyenin o baştan çıkarıcı kokusunun bizi zamanda nasıl yolculuğa çıkardığını anlatmıştım.
Aslında bunun nörolojik ve edebi literatürdeki karşılığı tam olarak Proust etkisi.
Bilindiği üzere bu kavram sıradan bir duysal uyarıcının özellikle de kokunun zihnimizin en tozlu raflarındaki anıları aniden ve bütün canlılığıyla bugüne taşımasını ifade ediyor.
Tabii işin esası beş duymuzun ortak çalışmasına dayanıyor.
Fakat koku duysunu bu denklemde bambaşka bir yere koyan anatomik bir detay şu ki,
diğer duysal uyarılar beyindeki role merkezi olan talamustan geçip ilgili bölgelere dağıtılırken,
koku sinyali talamusu pas geçiyor.
Doğrudan koku soğancına varıyor ve burası da amigdala ve hipokampüsle komşu.
Hemen kısaca izah edeyim.
Hipokampüs, hafızamızın kalesi gibi düşünebiliriz.
düşünebiliriz. Amigdala ise
duygularımızın merkezi gibi düşünebiliriz.
Bu ikisiyle kurulan
kesintisiz ve o otoyol kıvamındaki
doğrudan bağlantı kokunun
bize geçmişi yalnızca
hatırlamakla kalmayıp o anın tüm
hisleriyle birlikte yeniden
yaşatmasında ye gelme sebebi.
Yani bir mesela parfüm
kokusu aldınız. Size birini hatırlattı.
Sadece o kişiyi hatırlamıyorsunuz ki.
En azından bende öyle olmuyor.
O kokuyu aldığım an bir
anın içine ışınlanıyorum
sanki. Etrafımdaki
mobilyalarla beraber, o anki
ışık rengiyle beraber
giriş açısı ışıkların.
Gerçekten beni zamanda yolculuğa
çıkaran bir şey haline geliyor
aslında. Siz nasıl deneyimliyorsunuz
bunu? Bu kadar detaylı mı?
Yoksa
sadece böyle birini
hatırlatıyor, gidiyor şeklinde mi oluyor?
Lütfen bana yazın.
Açıklamaya bırakacağım iletişim bilgilerimi.
Fotoğraflara bakarak
ya da bilinçli bir çatıba sarfederek geçmişi hatırlamak daha rasyonel ve zihinsel bir süreç.
Proust etkisi ise tamamen istemsiz.
Yani zihnimiz buna hazırlıksız yakalanıyor ve anı sizi birden buluyor.
Hani gerçekten bir tetikleyici gibi davranabiliyor bazı zamanlarda.
Peki kokular böyle anılar bırakırken mekanlarda böyle hatıralar bırakabilir mi?
Mimarlıkta bakmak hep ilk sıraya gelir.
Bir yere girdiğinizde tavanın yüksekliğine, ışığın duvarda nasıl kırıldığına, kullanılan malzemenin dokusuna odaklanırız.
Mimarlık yüzyıllardır neredeyse tamamen göze hitap eden bir disiplin olarak kurgulandı.
Peki ya görme duyumuzu tamamen kapatsak? O zaman ne olur?
Düşünsenize, çocukluğunuzdaki o eski evinizin kokusu sadece bir koku muydu sizce?
Yoksa o duvarların, o yaşanmışlığın, o zamanın mimari birer pleşeni gibi miydi?
Bir an olduğunda, geçmişe dönüp hatırladığınız bir anı düşünün.
Orada sadece hatırladığınız bir koku olmuyor.
Bilmiyorum, ben böyle deneyimliyorum.
İşte mimarlıkta bir mekana ev yapan şey sadece tuğlaların dizilişi değil.
Onun havaya saldığı o görünmez kimyada aslında.
Ama burada acı bir gerçek var.
Koku kalıcı olmuyor.
Yani bir evden taşındığınızda, sevdiğiniz bir hayatınızdan çıktığında aslında iki kere kaybediyorsunuz.
Önce o kişiyi ya da anıyı ya da mekanı, sonra zamanla solup giden o kokuyu ve hatırasını.
Belki de bir kazığı, bir yastık kılıfını aylarca yıkamadan saklamamızın sebebi tam olarak budur.
Böyle yapanlar beni anladı şu an.
O kokuyu, dolayısıyla o anıyı biraz daha ertelemek istememiz.
Kokunun kaybolması çünkü bir bakıma sessiz bir yaz süreci gibi bence.
Tasarım için masanın başına oturduğumuzda malzeme seçimi yaparken çoğunlukla dokunma ve görme duyularını düşünüyoruz.
Oysa her malzemenin bir koku karakteri vardır.
Tarih boyunca da bu yer yer bilinçli olarak kullanılmıştır.
Mesela Osmanlı'da cami ve saraylarda misk, amber, gül suyu ve öt ağacı dini törenlerin ayrılmaz bir parçasıydı.
Kandiller yanında tütsüler yakılır, bu ibadet edenlerin dikkatini toplamasına ve mekanın manevi atmosferinin yoğunlaşmasına yardımcı olurdu.
Topkapı Sarayı'nda Ramazan'da kutsal emanetler dairesi özel olarak kokulu suyla temizlenir.
Bu su amber ve öd ile karıştırılırdı.
Yani gül suyu ve amber sadece hoş bir koku değil, mekanı dünyevi olandan ayıran bilinçli bir eşik olarak kurgulanmıştı.
Geleneksel fas kültürüne baktığımızda da benzer bir yaklaşım görebiliriz.
Fastaki bazı yapılarda, tavan süslemelerinde, kapılarda, pencerelerde, cumba ve kafeslerde sedir ağacının sıkça kullanıldığını görebilirsiniz.
Sedir doğası gereği reçinemsi ve kalıcı bir koku yayan bir ağaç türü.
Reçinesi sayesinde ise doğal etkilere ve çürümeye karşı koruyucu bir özelliği var.
İç avlularda ise turunç ağaçları yer alır.
Bu ağaçların çiçeği parfümeride neroli olarak bilinen ve fasın imzası sayılan bir kokuyu üretir.
Yani fas yapısındaki, fas yapılarındaki o atmosfer yalnız kalıcı bir görsel sunum değil, kokusal olarak da tasarlanmış bir deneyimler bütünü olarak karşımızda duruyor.
Modern mimaride ise genelde durum farklılaştı.
Binaları cam ve çelikten ibaret, kokusuz, sızdırmaz ve havalandırma kanallarıyla mekanik olarak temizlenen steril kutulara dönüştürdük.
Sterilizasyon kokan ofisler, plazalar inşa ettik.
Bu sterillik aynı zamanda mekanların ruhunu da sildi süpürdü.
Her yer birbirine benzemeye başladı.
Belki de bu hiç tesadüf değil.
Belki de mekanlarımızı bu kadar kokusuz inşa etmemizin altında hazırlıksız yakalanmaktan, aniden bir anıyla yüzleşmekten duyduğumuz bilinçsiz bir korku yatıyor.
Çünkü koku izin istemeden içeri giren tek duyu.
Gözünüzü kapatabilirsiniz, kulağınızı tıkayabilirsiniz ama nefes almadan duramazsınız.
Dolayısıyla bir kokudan kaçamazsınız. O sizi bulur.
Steril bir ofis aslında bize hiçbir şey hatırlatmayacağının garantisini veriyor.
Ve belki de tam da bu yüzden bu kadar ruhsuz hissettiriyor.
Bu hissiyatın sadece kokuyla inşa edildiğini de düşünmüyorum.
Bunu gelecek bölümlerde daha detaylı konuşmak istiyorum aslında.
Başka bir bölümün konusu olsun bu.
Bu modern mimardaki hissizlik inşasına pay veren sterilizasyona istisnalar da elbette var.
Modern mimarinin endüstriyel havalandırma sistemleriyle havayı adeta bir klinikten çıkmış gibi arındırması, kimyasallarla ve plastik bazı malzemelerle yapay bir hiçlik yaratması aslında mekanın ruhunu elimizden alıyor.
Neyse ki bu steril homojenliğe meydan okuyan, mekanla kurduğumuz bağı, koku hafızası üzerinden yeniden tanımlayan çok keskin yaklaşımlar ve somatoprojeler de var.
Ben bu durumu yaklaşımlar olarak ifade edeceğim size.
İlk yaklaşım bütünleştirici yaklaşım.
Yani yapı malzemesinin kendisini difüzör olarak kullanmak.
Burada koku binaya sonradan iliştirilmiş yabancı bir parfüm değil.
Bizzat taşıyıcı sistemin ya da iç mekanın bitiş malzemesinin kimyasal doğasından süzülüp gelen bir karakter.
Temel motivasyon burada malzemenin zamanla yaşlanma sürecini ve mikroskobik salınımlarını mekanın hissiyatına doğrudan yansıtmak.
Bunun en taze ve en çarpıcı mühendislik örneklerinden bir tanesi Kengo Kuma and Associates imzasını taşıyan Tokyo'daki Green Terrace.
Tamamen Japon ormanlarından elde edilen hamsedir ve servya açılarıyla örtülü bu üç katlı yapı adeta yaşayan dev bir aromaterapi difüzörü.
Ahşabın o gözenekli yapısı içindeki doğal esansiyel yağları mekana sürekli ve kendiliğinden salıyor.
Bina akıllı havalandırma akımlarıyla desteklenerek koku deneyimini mimarinin tam olarak merkezine koyuyor.
İkinci ve bence daha şiirsel alanı ise meteorolojik ve atmosferik yaklaşım.
Yani havayı kokularla bölmek.
Müthiş bir mühendislik bence.
geleneksel mimari mekanları katı duvarlarla bölerken burada çağdaş akışkan mimari havanın termodinamik yasalarını kullanarak kokuyu adeta soyut birer duvar elemanına çeviriyor.
İsviçreli mimar Philippe Rahn binaları sadece beton yığınları olarak değil kimyasal ve fiziksel akışlar kümesi olarak ele alıyor.
Bu tam da bahsettiğimiz şey aslında.
İç mekandaki rüzgar akımlarını, nem oranını ve sıcaklık gradyanlarını büyük bir hassasiyetle hesaplayan RAM,
farklı hava katmanlarına organik koku molekülleri enjekte ediyor.
Böylece ortada fiziksel bir duvar olmasa bile odalar arasında koku hafızasıyla hissedilen görünmez ama net sınırlar oluşuyor.
Bu yöntem havalandırma kanallarıyla her metrekaresi birbirinin tıp atıp aynısı olan o ruhsuz plazaların
Kokusal tek düzeliğini de akıllıca paramparça ediyor.
Üçüncü ve sonuncusu katkısal yaklaşım.
Akıllı teknolojiler ve koku markalaması.
Yoluyla mimaride kokunun yer alışını ele alacağız burada.
Kokunun akıllı sistemler aracılığıyla mekana kontrollü bir şekilde dahil edildiği bu yöntem genellikle lüks otellerde, müzelerde ve galerilerde.
O klinik soğukluğu kırmak için tercih ediliyor.
Buradaki temel amaç o steril havanın insanda yarattığı yabancılaşma duygusunu engellemek ve mekana mimari bir kimlik kazandırmak.
Sonuç olarak koku sterilizasyonunu kıran tüm bu modern projeler sadece estetik birer mimari detaydan ibaret değil.
İnsanın mekana kurduğu aidiyet ilişkisini derinleştiren çok katmanlı bilimsel müdahaleler aslında.
Ama burada ilginç, biraz da düşündürücü bir şey var.
Mimarlık dünyasında son yıllarda çoklu duysal tasarım modası büyüyor.
Projeksiyon haritalama, arttırılmış gerçeklik, interaktif enstalasyonlarla ışığı, sesi hatta dokunmayı bir araya getiren deneyimsel mekanlar üretiliyor.
Ama yakın zamanda yapılan bir akademik incelemede bu türden altı öncü, teknoloji ağırlıklı proje karşılaştırıldığında ortaya çıkan tavlo çarpıcı.
Hepsi görmeye, çoğu işitmeye, bazıları dokunmaya sesleniyor.
Ama tek birinde bile koku yer almıyor.
Yani en güçlü hafıza tetikleyicimiz,
mimarlığın en ileri sayılan tasarımlarında bile hala en görünmez,
en unutulan katman olmaya devam ediyor.
Belki de bunun bir sebebi var.
Ne kadar dijitalleşirsek dijitalleşelim.
Sanal gerçeklik gözü ve kulağı fethetse bile kokuyu henüz taklit edemiyoruz.
Ekranlar büyüyor, sesler kusursuzlaşıyor.
Ama bir mekanın kokusunu bir dosya gibi sıkıştırıp gönderemiyorsunuz bir yere.
Belki de mimarlığın gelecekte en kıymetli katmanı teknolojinin bir türlü fethedemediği bu son analog kale olacak.
Bitirmeden önce sizinle aklımı kurcalayan bir şey daha paylaşmak istiyorum.
Aslında görmek ya da duymak bir temsille temas kurmaktır.
Işık dalgaları, ses dalgaları birer temsilcidir sadece.
Gerçek şeyin kendisi değil.
Ama koklamak böyle değil.
Bir kokuyu aldığınızda o nesneden ya da o mekandan kopan gerçek moleküller fiziksel olarak burnunuza ve ciğerlerinize giriyor.
Yani koklamak aslında bir tür dokunmaktır.
Belki de duyularımız içindeki en mahrem, en maddi temas biçimi.
Bu da şu demek.
Sevdiğiniz birinin bir eşyasını kokladığınızda ya da çocukluk eviniz aklınıza geldiğinde
siz aslında o kişiden o zamandan geriye kalan gerçek bir parçayı içinize çekiyorsunuz.
Bu bir metafor değil.
Kelimenin tam anlamıyla o andan geriye kalmış bir parça.
Şu an sizin içinizde oluyor.
Ve belki de bir kokunun solup gitmesi tam da bu yüzden bu kadar acı veriyor.
Çünkü kaybolan şey sadece bir anı değil.
Dünyada o kişiden, o andan, o mekandan geriye kalmış son fiziksel iz.
Bugün evinizden, çalıştığınız ofisten ya da sokakta yürüdüğünüz o favori caddenizden geçerken bir anlığına bir durun, gözlerinizi kapatın ve derin bir nefes alın.
Bu mekan size ne anlatıyor?
Ufuklar arasında bu bölümün sonuna geldik.
Yeni duraklarda, yeni görünmez katmanlarda buluşmak dileğiyle.
Esen kalın efendim.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
