
On altı yıl boyunca kimse ona inanmadı. Eleştirmenler "kağıt üzerinde bir mimar" dedi — çizimleri ödül alıyor, sergileniyor ama hiç inşa edilmiyordu.
Bu bölümde, Zaha Hadid'in Bağdat'taki matematik tutkusundan, Londra'daki yıllarca süren sessizliğe, oradan da 2004'te Pritzker Mimarlık Ödülü'nü kazanan ilk kadın olmasına uzanan hikayesini anlatıyoruz. Kusursuz bir plan yerine, kusurlu ama sürdürülen bir ısrarın hikayesi.
Ben kaptanınız, bu serin sulara hoş geldiniz. 🌊
📷 Fotoğraf: Dmitry Ternovoy (Licence Art Libre)
#ufuklararasipodcast #zahahadid #mimarlık
Transkript
Merakı kıyısından köşesinden tutup hayatın tam ortasına atacağımız bu serin sulara hoş geldiniz.
Ben Deniz Kaptanınız ve Ufuklararası Podcast başlıyor.
Bugün size dünyanın en çok ödül almış mimarlarından birinin hikayesini anlatmaya geldim.
Ama bu hikayenin garip bir tarafı var.
Bu kadının kariyerinin ilk 16 yılı boyunca hiçbir şey inşa edemedi.
Tek bir tuğla, tek bir duvar, tek bir çatı bile.
Eleştirmenler ona bir isim takmıştı.
Kağıt üzerinde bir mimar.
Çizdikleri asla gerçek olmuyordu.
Sergileniyordu, ödül alıyordu, dergilerde büyük başlıklarla yayınlanıyordu.
Ama asla içine birinin girip burada yaşıyorum diyebileceği bir yer olmuyordu.
Bugün o kağıtların nasıl beton, çelik ve cama dönüştüğünü konuşacağız.
ve belki daha önemlisi o 16 yılın içinde durmadan çizmeye devam etmenin nasıl bir şey olduğunu.
Zaha Hadid'in hikayesi bu.
Bendeniz kaptanınız bu serin sulara.
Hoş geldiniz.
1950 Bağdat.
Zaha Hadid o dönemin Irak'ında alışılmadık bir aileye doğuyor.
Babası Muhammed Hadid, önde gelen liberal bir politikacı ve sanayici.
Annesi ise sanatta iç içe bir kadın.
Ve bu ailede tuhaf bir şey var.
Bilim ile sanat arasında hiçbir ayrım yok.
Matematik, müzik dinlemek kadar gündelik.
Resim yapmak, kitap okumak kadar doğal.
Ve böyle bir akış var.
Böyle bir akışta yetişiyor Zaha.
Yıllar sonra bir röportajında bunu da şöyle dile getiriyor.
Ailesi ona keşfetme tutkusunu aşılamış.
Bilim ile yaratıcılık arasına hiçbir zaman hiçbir sınır çizmemiş.
Nitekim küçük Zaha için de öyle.
Matematik onun için soğuk sayılardan ibaret değil.
Bir dil, bir oyun, bir keşif alanı.
Çocukluğunda ailesiyle Güney Irak'taki kadim Sümer şehirlerine yaptığı geziler onda silinmeyecek bir iz bırakıyor.
Aslında çocuklukta atılan minik minik tohumların biraz da nasıl filizlendiğini göreceğiz.
Çünkü bütün yaşadıkları onun sanatsal kimliğine de atılmış birer minik tohum.
18 yaşında Zaha Beyrut Amerikan Üniversitesi'nde matematik okumaya başlıyor.
Küçüklüğünden artık ne kadar sevdiyse bunu üniversitede devam ettirmek istiyor.
Ve 1968'den 1971'e kadar sürecek bu eğitim ona hayatı boyunca taşıyacağı bir şey veriyor.
Sayılarla, formlarla, olasılıklarla düşünme alışkanlığı.
Kimse o zaman bilmiyor ki bu matematik eğitimi bir gün dünyanın en çok konuşulan binalarının temelini oluşturacak.
Ama zahanın içinde sayılarla sınırlı kalmayan bir şey var.
Biçime, mekana, harekete dair bitmek bilmeyen bir merak.
Ve bu merak onu 1972'de bambaşka bir şehre, bambaşka bir disipline sürüklüyor.
Zaha Londra'ya taşınıyor.
Architectural Association.
Harf alayım.
Arkadaşlar bunu söylememeliydim belki de bilmiyorum.
Kısırıma bakmayın.
Devam ediyorum.
Kısaca AA'ya kaydoluyor.
Burası sadece bir okul değil.
Dönemin en radikal, en sınır tanımayan mimarlık düşüncesinin merkezi aslında.
Orada iki isimle tanışıyor.
Rem Kohlhaus ve Elia Zengelis.
İkisi de sadece hocası değil, birazdan hayatını değiştirecek fikirlerin kapısını da onlar aralıyor.
Ve ardından kağıt mimar dedikleri o dönem başlıyor.
Rus suprematizmi.
Ya bu bölümde kelimeler çok zor.
Daha gelecek bunlar.
Dilim takılırsa, sürçülü insan edersek affola şimdiden.
Rus suprematizmi.
Evet.
Kazimer Malevik'in geometrik formlarını kendi başına bir anlam taşıyabileceğini iddia eden radikal bir sanat akımı.
Zaha bu akımdan derinden etkileniyor ama onu asıl büyüleyen şey şu.
Eğer bir form kağıt üzerine bu kadar güçlüyse neden mimaride de böyle olmasın?
1977'de AA'dan mezun oluyor arkadaşlar.
Arkitektural
Onu söyleyemiyorum
AA deyip devam edeceğim
1977'de
AA'dan mezun oluyor
Diploma ödülünü kazanıyor orada
Kısa süre sonra da
Kolhas ve Zengeles'in ofisinde
Çalışmaya başlıyor
Sonra kendi tasarım dilini kurmaya başlıyor
Yavaş yavaş parçalanmış
Eğri geleneksel köşelerin
Düz duvarların dışına çıkan bir dil
ve geleneksel mimari çizim yerine resmi bir tasarım aracı olarak kullanıyor.
Her tasarımı önce bir tabloya sonra bir fikre dönüştürüyor.
1983'de bir fırsat doğuyor.
Hong Kong'da The Peak adlı bir yarışma açılıyor.
Bir dinlenme ve eğlence merkezi tasarım yarışması.
Zaha buna katılıyor ve kazanıyor.
Dünya mimarlık basının bu tasarımı konuşuyor.
Ona uluslararası bir tanınırlık kazandırıyor bu yarışma.
Ama bina hiç yapılmıyor.
Sorun şu.
O dönemin mimarlık dünyası buna hazır değil.
İnşaat firmaları bakıyor.
Bu yapılamaz diyor.
Mühendisler bakıyor.
Bu fizik kurallarına aykırı diyor.
Zaha'nın çizimleri sergileniyor, ödül alıyor, dergilerde yayınlanıyor ama inşa edilmiyor.
Yıllar geçiyor.
Bir, iki, on yıl Zaha hala çiziyor, hala tasarlıyor ve hala o alaycı isimle anılıyor.
Kağıt üzerinde bir mimar.
Düşünün bir, 16 yılınızı kimsenin inanmadığı bir şeye adamak, her sabah kalkıp belki bu sefer demek ve her seferinde aynı cevabı almak olmaz, yapılamaz.
Bu bir hayal ama Zaha durmuyor.
Almanya'ya geçiyoruz.
Hikaye aslında 1981'de başlıyor.
Vitra mobilya fabrikasında bir yıldırım düşüyor.
Bu yıldırım büyük bir yangına dönüyor.
Fabrikanın önemli bir kısmı kül oluyor.
Şirket bir daha böyle bir şey yaşamamak için kendi itfaiye binasını yaptırmaya karar veriyor.
Ve bu küçük mütevazı bütçeli proje için seçtikleri isim Zaha Hadid oluyor.
Küçük bir bina ama zaha için bu 16 yıllık bir sessizliği bozan ilk gerçek fırsat.
Ve o binayı sanki her santimetre karesinde bakın bu yapılabilirmiş diye haykıran keskin, çarpık, betonun akışkan gibi davrandığı bir yapıya dönüştürüyor.
Sivri açılar, birbirine çarpan düzlemler yani sanki bina havada donmuş bir hareket anı gibi duruyor.
Bu mimarlık dünyasının çok az farkına vardığı ama çok büyük andığı bir an.
Kağıt ilk kez betona dönüşüyor.
Burada ilginç bir not vereceğim.
O itfaiye ekibi birkaç yıl sonra dağıtılıyor.
Bölgedeki resmi itfaiye hizmetleri zaten yeterli hale geldiği için ihtiyaç kalmıyor.
Bina bugün hala ayakta ama içinde itfaiye aracı yok.
Vitra Tasarım Müzesi'nin sergi alanı olarak kullanılıyor.
Belki de bu hikayenin en güzel taraflarından biri.
Çünkü binanın asıl işlevini kaybetmesi pek mühim değil.
Orada önemli olan o binanın var olmasıydı.
Dünyaya bu mümkünmüş demiş olmasıydı.
Bazen ihtiyacımız olan büyük bir sahne değil.
Sadece birinin bize küçük bir kapı aralaması.
Ve zirvedeyiz.
Şimdi Rosenthal ve Pritzker'den bahsedeceğim.
Cincinnati, Ohio'dayız efendim.
Zaha Hadid Amerika'daki ilk büyük eserini tamamlıyor.
Rosenthal Çağdaş Sanatlar Merkezi.
Bina girişte sokağı içeri çeken bir kentsel halı fikriyle tasarlanmış.
Dışarıdaki kaldırım hiçbir reşe takılmadan binanın içine akıp gidiyor.
Galeriler yukarı doğru birbirine kenetlenmiş kütleler halinde yükseliyor.
Her biri farklı tavan yüksekliğinde ve farklı oranlarda.
Eleştirmenler bu kez farklı bir şey söylüyor.
New York Times'ın mimarlık eleştirmeni bu binaya Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana tamamlanan en önemli Amerikan binası olarak tanımlıyor.
Kağıt üzerinde kalan bir mimar için tırnak içinde kağıt üzerinde.
Bu inanılmaz bir cümle.
Ve sonra 2004 geliyor.
Zaha Hadid Pritzker mimarlık ödülünü kazanıyor.
Mimarlığın Nobel'e denk sayılan en prestijli ödülü yani.
Ve bu ödülü kazanan ilk kadın oluyor.
Arkadaşlar 25 yıllık tarihinde ilk kez bir kadının adı orada okunuyor.
Ve o kadın 16 yıl boyunca çizimleri duvara dönüşmediği için hafife alınan o kadın.
Ödül töreninde yaptığı konuşmada gençliğinde dünyaya dair hissettiği o kırılmaz iyimserlikten bahsediyor.
Gelişmekte olan dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi daha iyi bir dünya inşa etmenin mümkün olduğuna dair sarsılmaz bir inançtan.
O inanç 16 yıllık sessizliğe rağmen hiç sönmemiş ve bunu görüyoruz biz.
Ama burada ilginç bir şey var.
Zaha ilk kadın Pritzker galibi etiketinden pek de memnun değil.
Yıllar sonra verdiği röportajlarda bunu defalarca dile getirecekti.
Kendisinin kadın mimar değil sadece mimar olarak anılmasını istediğini söylüyor.
Fakat zamanla bu konuya dair bakışı da yumuşuyor.
Kendisine benzer bir yolda yürümeye çalışan genç kadınların bu gerçekten yapılabilir mi diye sorduklarını, ona bakıp cesaret bulduklarını fark ediyor.
Ve bunun kendisi için önemsiz olmadığını kabul ediyor.
Yani mesele sadece kendi etiketiyle barışmak değildi.
O etiketin başkaları için ne anlama geldiğini de görmekti.
Bir düşünün, Zaha neredeyse 30 yıl boyunca kimsenin inanmadığı bir videonla mücadele etti.
ve en büyük zaferinde bile bazıları hala onun eserine değil cinsiyetine odaklanıyordu.
Belki asıl mesele bu.
Bazen kazandığınız savaş bile sizi yeniden tanımlamaya çalışan yeni bir savaşın başlangıcı oluyor.
Zaha Hadid 2016'da aramızdan ayrıldı.
Ama bugün dünyanın dört bir yanında onun iddiasını taşıyan binalar duruyor.
Azerbaycan'da dalgalar gibi akan
Heydar Aliyev merkezi
Çin'de Gongzhou
Opera binası
Londra'da 2012 olimpiyatları için tasarladığı
Su sporları merkezi
Roma'da çağdaş sanatlar müzesi
Hepsi bir zamanlar
Yapılamaz denen bir dilin
Gerçeğe dönüşmüş hali
Ve düşünüyorum da
Belki hepimizin
İçinde bir kağıt mimar dönemi vardır
Kimsenin henüz
inanmadığı bir fikir, bir hayal, bir plan.
Belki bizim bir vitramız yok henüz.
O küçük, mütevazi ilk fırsat.
Bakın bu yapılabilirmiş diyebileceğimiz o an.
Henüz gelmedi belki.
Zahan'ın hikayesi bize şunu hatırlatıyor.
O kağıdın beton olması için gereken şey
başkalarının onaylaması değil.
Sadece sizin çizmeye devam etmeniz.
Burada mevzu beton değil arkadaşlar.
Kağıt da değil.
16 yıl sürse bile çizmeye devam etmek.
Belki de önemli olan hiçbir şeye takılmadan, hiç durmadan çizmeye devam edebilmekti.
Bugünlük benden bu kadar.
Kendinize ve henüz kağıt üzerinde kalan hayallerinize iyi bakın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Sevgili yolcular, kaptanınız esenlikler diler.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
