
1986'da bir tabak makarnayla başlayan bir hikaye: Slow Food, Cittaslow ve dünyanın kurduğu "Yalnızlık Bakanlıkları".
Hız, yalnızlık ve zihnimizde yeniden inşa etmemiz gereken sessizlik üzerine bir bölüm.
Keyifli dinlemeler...💫
Transkript
Merakı kıyısından köşesinden tutup hayatın tam ortasına atacağımız bu serin sulara hoş geldiniz.
Ben Deniz Kaptanınız ve Ufuklararası Podcast başlıyor.
Günaydın, tünaydın, iyi akşamlar.
Beni her ne zaman, nerede dinliyorsanız hoş geldiniz efendim.
Bugün biraz kişisel bir yerden başlayacağım.
Sonra sizi İtalya'nın küçük bir kasabasına, oradan İngiltere ve Japonya'ya götüreceğim.
Sonra da yine kendimize döneceğiz.
Hazırsanız başlıyoruz.
Yirmilerimde her şeyi halletmiş olurum diye düşünüyordum.
Meğer yirmiler hikayenin ana karakterinin sahneye ilk çıktığı bölünmüş arkadaşlar.
Olmak değil kendini bulmakmış mevzu 20'lerinde.
Bana bunu kimse söylememişti.
İşte size şimdi söylüyorum.
20'ler olduğum sezonu değil daha çok ben kimmişim ya sezonu.
Her adımda kendinizle yeniden tanıştığınız bir versiyon oluyor.
Hiç fark ettiniz mi bilmiyorum.
20'li yaşlarımız sanki bir bitiş çizgisi hep bir adım öndeymiş gibi koşturarak geçiyor.
Kaçırmak üzere olduğumuz bir tren var.
Ve biz ona yetişemezsek çok kötü şeyler olacak.
Böyle hissettiriyor hep.
Kendimize hep şunu söylüyoruz.
Birazdan her şey oturacak.
O zaman sakinleştirelim.
Abi bir düzenim otursun da.
Ya şu olaylar bir bitsin de.
Arkadaşlar yirmilerden bildiriyorum.
O olaylar hiç bitmiyor.
Biri bitmeden öteki başlıyor.
Aslında hayat böyle.
Bunun sadece 20'li yaşlarla alakası yok bence.
Ama 20'lerimde bunu daha çok hissettiğimi söyleyebilirim.
Bir sonraki adım için yaşamak.
Yani 20'lerimde bu çok hakim benim dünyama.
Ne kadar doğru tartışılır.
Ama bu telaş ömür boyu sürecek.
Sürekli bir şeyler olacak.
Ve bu bitsin de bir düzelelim tadında.
Benim inancım böyle en azından.
Yani o olayların bitmesi demek aslında ömrünüzün bitmesi manasına geliyor bence.
Peki hayatın bu karmaşası ve hızı içinde kendi sesimizi, çevremizi, hayatı ne kadar duyabiliyoruz?
Ya da duymak için gerçekten çabalıyor muyuz?
Zamanında birileri bu soruya evet cevabı verdi.
Geçmişte.
Tarihte hız krizine tepki olarak bir ayaklanma oldu.
Zamanı hadi biraz geriye saralım ve size bundan bahsedeyim.
Yıl 1986.
Yer İtalya'nın başkenti Roma.
İspanyol merdivenlerinin tam ortasına yeni bir McDonald's şubesi açılıyor.
Düşünsene İtalya'nın o köklü mutfağında zaman alan sofrada sohbetle birleşen bir yemek kültürü var.
Ve o kültürün tam kalbine bir küresel fast food devi bayrak dikiyor.
İşte bu açılışa öfkelenen Carlo Petrini adında bir gazeteci ve aktivist ellerinde kocaman kaseler dolusu geleneksel İtalyan makarnasıyla bir protesto düzenliyor.
İşte tam olarak bu direnişle Slow Food hareketi adında bir manifesto doğuyor.
Küreselleşen ve tek tipleşen yeme içme kültürüne karşı bir manifesto.
Sebebi çok net.
Yemek kültürünü korumak istemek.
Aslında yemek kültürünü korumak istiyorsan o yemeğin üretildiği toprağı, suyu, mimariyi, esnafı ve en önemlisi o yemeğin üretildiği zamanın akış hızını korumak zorundasın.
O uzun uzun yemek yenen sofralar kolay hazırlanmıyor sonuçta.
Ve hızlı yaşarsan, hızlı yersen ne yediğinin farkına varırsın, ne yaşadığının ne de üretenin.
İşte bu fikirle 1999 yılında yine İtalya'da bu kez Toskana'nın küçük bir kasabasının belediye başkanı Paolo Santurini tarafından yola çıkılıyor.
Bu yola başka belediye başkanları ve Slow Food'un kurucusu Carlo Petrini de desteğini veriyor.
Ve hep beraber diyorlar ki biz sadece iyi yemek yemek istemiyoruz.
İyi yaşamak, sokaklarımızın sesini, yerel kimliğimizi kaybetmemek istiyoruz.
Ve Slow Food'un o felsefesi İtalyanca şehir anlamına gelen Sitta ile İngilizce yavaş anlamına gelen Slow kelimelerinin birleşmesiyle Sitta Slow yani sakin şehir hareketine dönüşüyor.
Bugün dünyada 300'ün üzerinde şehir bu ağa dahil.
Türkiye'den de aralarında Seferi Hisar'ında bulunduğu tam 28 şehir listede yer alıyor.
Küreselleşmenin ayattığı tek tipleşen, kaotik, hızlı şehir yaşamına bir tepki bu aslında.
Kentlerin yerel kimliklerini, mimarisini, sosyal dokusunu koruyarak yaşanabilir bir hızda kalmasını amaçlıyor.
Başlangıçta küçük İtalyan kasabalarının,
''Ya biz kaybolmak istemiyoruz'' çığlığı olan bu hareket zamanla tüm dünyaya yayılan bir ağa dönüşüyor.
Yani kökünde bir tabak makarnayı salınan bir protesto var.
Ama o protesto zamanla insanın modern dünyanın hızına karşı kurduğu en büyük coğrafi savunma hatlarından birine evriliyor.
Kelebek etkisi.
Ama şimdi işin ilginç tarafına geliyoruz.
Bir yerin sitoslov olabilmesi için Uluslararası Birliği'nin katı kriterlerini karşılaması gerekiyor.
Yaklaşık 50'ye yakın maddelik bir kalite belgesi var.
Altyapıdan çevre politikalarına, yerel zanaatlerin korunmasından mimari dokuya kadar değiniyor bu maddeler.
Belediye bu kurallara uyacağına taahhüt ediyor ve periyodik olarak denetleniyor.
Sistem bu şekilde işliyor.
Dışarıdan bakınca sanıyorsun ki o kasabalar etrafına örülmüş kalın duvarlarla, dokunulmaz yasalarla, kaotik dünyadan tamamen izole edilmiş sihirli bir kalkanla korunuyor.
O tabelayı gördüğün an sistemin o boğucu hızı kapıda kalıyor zannediyorsun.
Oysa gerçek pek de öyle değil.
O yerleri koruyan şey bağlayıcı bir devlet yasasından çok birliğin sunduğu bir kriterler kağıdı.
Ve o kasabalar turizm iştahının ve betonlaşma baskısının karşısında tek başına o kağıt üstündeki kriterlerle her zaman ayakta duramıyor.
Bir bakmışsın insanlara sığınabileceğiniz sakin bir liman hissini uyandıran o rüya zamanla o yerin en büyük pazarlama etiketine dönüşmüş.
Sezon açıldığında o kasabalar insana nefes aldırmak yerine hızlı dünyanın tüm kalabalığını içeri taşıyan birer vitrine evriliyor.
Söylem ile pratik arasındaki uçurum işte tam burada açılıyor.
Biz o kasabaları hayatın hızından kaçabileceğimiz birer ütopya sanırken sistem zamanla o sakinliği bile paketleyip bize geri satıyor.
E hal böyle olunca insanın koşturmacadan kaçıp sığınmak istediği o sakin kasaba rüyası da kendi içinde bir paradoksa dönüşüyor.
İşte tam bu yüzden coğrafi olarak bir kasabaya sığınmak ya da dışarıdan da etiketlere tutunmak yetmiyor.
Mesele sokaklarda yavaşlamak değil.
Mesele zihnimizin içinde o sakin şehri yeniden kurabilmek.
Bunu bir mimari disiplin gibi düşün.
Gürültülü, karmaşık, her yeri gereksiz eşyalarla dolu bir odayı nasıl sadeleştirirsen zihnini de öyle tasarlaman gerekiyor.
Mükemmel yetçilik duvarlarını yıkmak, her şeye yetişmek zorundayım kolonlarını yerinden sökmek.
Zihnine ışığın sızabileceği boşluklar bırakmak.
Çünkü sessizliği inşa etmek bir eylemsizlik değil.
Dışarıdaki kaosa karşı verebileceğin en büyük zihinsel direniş.
Bir düşün bakalım.
En son ne zaman elinde telefon olmadan, hiçbir yere yetişmeden sadece oturdun?
Cevap hatırlamıyorum ise yalnız değilsin.
Az sonra neden yalnız olmadığını anlayacaksın.
Çünkü ironiye bak ki dünya hızlandıkça biz yavaşlamadık.
Yavaşlayıp birbirimize yaklaşmadık.
Tam aksine birbirimizden koptuk.
Bunu en çıplak haliyle gösteren bir örnek var.
Bugün dünyanın iki farklı ucunda iki hükümet yalnızlık bakanlığı diye bir şey kurmak zorunda kaldı.
Hikaye İngiltere'de başlıyor.
2016 yılında genç bir milletvekili aşırı sağcı bir saldırgan tarafından öldürülüyor.
Ölümünden kısa süre önce yalnızlığa dair bir komisyon kurmuştu bu kişi.
Kendisi de Cambridge'e yeni başladığı yıllarda kız kardeşinden ilk kez ayrı kaldığında yalnızlığı bizzat yaşamıştı.
Onun adına devam eden bu komisyon 2017'de bir rapor yayınlıyor.
Ve raporun en çarpıcı bulgularından biri şu.
Kronik yalnızlığın sağlık üzerindeki etkisi günde 15 sigara içmenin etkisine denk çıkıyor.
Rapor ayrıca İngiltere'de 9 milyondan fazla kişinin sık sık ya da her zaman yalnız hissettiğini, 75 yaş üstün nüfusun yarısının tek başına yaşadığını ortaya koyuyor.
Bu tablonun üzerine Ocak 2018'de İngiltere dünyada bir ilke imza atıyor ve Yalnızlık Bakanı olarak Tracy Crouch'u atıyor.
Görevi yalnızca şu, insanları yeniden birbirine bağlayacak bir ulusal strateji kurmak.
Gelelim diğer örneğe.
Sırada Japonya var.
2020'de pandemiyle birlikte Japonya'da 10 yıldan sonra ilk kez intihar oranları artışa geçiyor.
Artışın büyük kısmını da kadınlar oluşturuyor.
Bu tabloyu gören hükümet 2021'de dünyanın ikinci yalnızlık ve izolasyon bakımını atıyor.
Ama Japonya'nın bu meseleyle tanışıklığı yeni değil aslında.
Ülkede yıllardır bir kelime dolaşıyor.
Kodokushi.
Yani yalnız ölüm.
Bir kişinin evinde tek başına ölüp haftalarca bazen aylarca fark edilmemesi durumu.
Bu o kadar büyük bir gerçeklik ki Japonya'da artık sadece bu ölümlerin yaşandığı evleri temizleyen özel şirketler var.
Durum sandığımızdan da ciddi arkadaşlar.
Ve bu sadece iki ülkeye özgü bir durum değil.
Son yıllarda Dünya Sağlık Örgütü de yalnızlığı ve sosyal izolasyonu küresel bir halk sağlığı meselesi olarak tanımladı.
Tıpkı sigara ya da obezite gibi.
Üzerine ulusal politika kurulması gereken bir risk faktörü olarak ele aldı.
Yani bu iki bakanlık tuhaf birer istisna değil.
Gelecekte daha çok ülkenin karşılaşacağı bir gerçeğin ilk işaret fişekleri.
Düşünsene bir toplumda insanlar öyle bir yalnızlığa düşüyor ki devlet bunu bir bakanlık seviyesinde mesele olarak görmek zorunda kalıyor.
Sittaslov'un coğrafi ölçekte yapmaya çalıştığını bu bakanlıklar politik ölçekte yapmaya çalışıyor.
İkisi de aslında aynı yere işaret ediyor.
Modern insan kendi doğasından koparıldı.
Peki bunun bizim iç dünyamızda ne alakası var diye sorabilirsin.
Aslında mesele tam da burada.
Yalnızlık dediğimiz şey çoğu zaman etrafında kimse olmaması değil.
Kalabalığın tam ortasında.
Telefonun elinde bildirimler arda arda gelirken de yalnız hissedebiliyorsun.
Bir arkadaş grubunun içinde herkes gülerken bile burada değilmişim gibi hissettiğin oldu mu hiç?
Benim burada ne işim var dediğin.
İşte tam olarak o an.
Çünkü mesele fiziksel mesafe değil.
Dikkatinin nereye gittiği.
Gün boyu ekrana, bildirime, bir sonraki işe dağılan bir zihin karşısındaki insanı da kendi iç sesinde gerçekten duyamıyor.
İşte tam burada Sita Slow ile yalnızlık meselesi aynı noktada buluşuyor.
Bir şehir nasıl yavaşlamayı siyasi bir taahhüde çevirmek zorunda kaldıysa biz de yavaşlamayı kendi hayatımızda bir taahhüde çevirmek zorundayız.
Dışarıdan gelecek bir sertifika, bir bakanlık, bir uygulama bunu bizim yerimize yapmıyor ki zaten yapamıyor.
Biraz önce gördüğümüz gibi.
O yüzden sevgili dostlar dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz.
Yavaşlamak hayattan vazgeçmek ya da geride kalmak demek değil.
Yavaşlamak sistemin dayattığı o zehirli hızın dışına çıkıp kendi içsel pusulana göre nefes alabilme cesaretidir.
Dünyanın o gürültüsü içinde kendi sessizliğini koruyabilmek, inatla kendi ritminde kalabilmektir.
Bu bölümden çıkarken sana küçük bir şey bırakmak istiyorum.
Bu hafta bir kişiyle telefonu masaya bırakıp gerçek bir sohbet et.
10 dakika yeter.
Gözlerinin içine bak.
Gerçekten onu dinle.
Konuşma sırasının ne zaman sana geleceğini düşünmeden.
Sadece dinle.
Belki de en büyük sitte slo.
küçük bir masada
tatlı bir muhabbette başlıyor.
Bu bölümün de sonuna geldik.
Beni dinlediğin için
teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde yeni ufuklara
beraber yelken açmak dileğiyle.
Esen kalın efendim.
Müzik
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
