
Bu bölümde rotayı Fas'ın el yapımı, geleneksel seramik sanatı Zellige’e çeviriyoruz.
Zellige karolarının en büyük özelliği nedir biliyor musunuz? Hiçbirinin bir diğeriyle aynı olmaması, her birinin kendi içinde ufak kusurlar, renk farkları ve pürüzler barındırması... Ama tüm bu kusurlu parçalar bir araya geldiğinde, büyüleyici bir bütün oluşturuyor. Tıpkı hayatımız, kariyerimiz ve içinden geçtiğimiz o tatlı kaos gibi! Bu bölümde, tek tipleşmeye inat kusurların içindeki o eşsiz estetiği ve kendi bütünümüzü nasıl oluşturduğumuzu konuşuyoruz. Kulaklığınızı takın, Fas'ın sokaklarından hayatın tam ortasına uzanan bir hikayemiz var!!
Transkript
Merakı kıyısından köşesinden tutup hayatın tam ortasına atacağımız bu serin sulara hoş geldiniz.
Ben Deniz Kaptanınız ve Ufuklararası Podcast başlıyor.
Bugün sizinle haritada yönümüzü Afrika'nın kuzeybatısına çeviriyoruz.
İslam ordularının efsanevi komutanı Ukbe bin Nafi'nin atını okyanusa sürüp Allah'ım eğer şu deniz önüme çıkmasaydı senin dinini yaymak için yoluma devam ederdim dediği yani zamanında insanların dünyanın bittiği yer sandığı o gizemli coğrafyaya fasa gidiyoruz.
Kulaklığınızı taktıysanız arkanıza yaslanın ama floresan ışıkların altında değil.
Gözlerinizi kapatın ve kendinizi Fas'ın, Fez şehrinin o labirent gibi dar gölgeli sokaklarından birinde hayal edin.
Havada kavrulmuş odunsu bir koku var. Biraz tütsü, biraz gizemli toprak ve biraz keskin taze nane kokusu.
Loş bir atölyenin kapısından içeri süzülüyoruz.
Ayaklarımızın altında gri bir toz bulutu var.
Ve içeride, köşede, sedir bir taburenin üzerinde dizleri bükülü bir usta oturuyor.
Elinde kocaman ağır bir çekiç, önünde çöl güneşinde kurumuş gri bir kil parçası.
Etraftaysa yontulmayı bekleyen bolca emek ve biraz sabırla harika eserleri dönüşmeyi bekleyen diğer kil parçaları.
Hani o her gördüğümüzde bizi büyüleyen renk renk milimetrik geometrik mozaikler var ya işte onlardan bahsedeceğiz bugün.
Fes lehçesindeki o peltek ve yumuşak vurgusuyla söylersek Zelj sanatını konuşacağız.
Hoş geldiniz efendim.
Sizinle Zelj'in biraz hikayesine ineceğiz.
Fakat bundan önce ben kitabı bir tanımını yapmak istiyorum.
Zel iş, Fas ve Endülüs bölgelerinde görülen karmaşık geometrik düzenlerde kesilerek bir araya getirilen renkli, sırlı Çinli sanatıdır.
Üretimi ise geçmişten ta günümüze kadar usta ve çırak ilişkisiyle aktarılıyor ve tamamen geleneksel ve el işçiliğine dayalı yöntemlerle sürdürülüyor.
Zellij sanatının çıkış zamanı ve yeri hakkında tam olarak kesin bir şey söyleyemiyoruz.
Kimi sanat tarihçileri Zellij'in Urabutlar döneminde ortaya çıktığını söylüyor.
Ama genel kanaate göre en eski Zellij bezemelerinin bu vahitler dönemine uzandığını biliyoruz.
Marrakeş'teki Kütübüye Camii ile Kasbah Camii'nin minarelerindeki zeliclerin ise ilk zelic örnekleri olarak kabul edildiğini söyleyebiliriz.
En gösterişli ve yaygın uygulamalarına ise 13. ve 14. yüzyıllarda Meriniler döneminde ulaşıyor.
Zeliz en başlarda sadece beyaz, turkuaz, yeşil gibi birkaç renk tonuyla var olurken zamanla oksid maddelerin kullanımıyla tam 47 farklı renk tonu elde ediliyor.
Bunlardan en çok tercih edilenleri yeşil, mavi, lacivert, beyaz.
Bu renklerden beyaz saflığı temsil ediyor.
Mavi ise gökyüzünü ve suyu simgeliyor.
Efsaneye göre Zelj ustaları yaptıkları o devasa duvarlara kastem küçük hatalar serpiştiriyorlar.
Yani minik ufak bir taşı yanlış koyuyorlar vesaire.
Çünkü onların inancına göre kusursuz olan tek şey yaratıcı.
Aslında bunun bir efsane olmasına gerek yok.
Çünkü ustaların kasıtlı bir hata yapmasına da gerek yok.
Zira bütün süreç insan emeğiyle, elle işleniyor ve çamurun elle yoğrulmasından, fırın ateşinde pişmesine, çekiçlerle kırılmasından, dizilmesine kadar her aşamada zaten insan eli değiyor.
O yüzden oraya biricik kusurlarını bırakıyor.
Bunun bir efsane olmasına gerek yok.
Orada zaten kusurlar olacak.
Kusurlarla beraber o her bir detay aslında var olduğunda güzelliği ortaya çıkacak.
Ben böyle düşünüyorum.
Bu işin bencesi tabii.
Sizcesini de merak ediyorum.
Sizce kusurlu bir varoluş mu daha etkileyici?
Yoksa kusursuz, çok nizami, daha endüstriyel tarzda sanat ürünleri mi?
Benimle düşüncelerinizi paylaşın.
Şimdi zeliş aslında kusursuz olmak için kasmayan bir sanat.
Doğallığın getirdiği o organik hataları sevgiyle, şefkatle kucaklayan bir sanat aslında.
O endüstriyel dünyanın bize dayattığı sıkıcı birbirinin aynı olanların kusursuzluğuna bir baş kaldırır aslında zelil.
Peki mutfağına bakacak olursak zelil nasıl üretiliyor?
Biraz bundan bahsedelim.
Her şey aslında bir kil çamurunun su kuyularında bekletilmesiyle başlıyor.
Usta o çamuru yoğuruyor.
Tıpkı bir hamur gibi büyük bir sabırla yoğuruyor.
Sonra onu alıp ahşap kalıplara döküyor.
Güneşte kurumaya bırakılıyor bu çamurlar.
Ardından ilk fırınlama oluyor.
İlk fırınlamadan sonra da hani o gözümüze alan canlı renkler var ya.
İşte o pigmentli sıvılar karoların üzerine adeta birer neşe katmanı gibi üfleniyor.
Ardından fırınlar yanıyor.
levhalar fırınlanırken
fırında ateş homojen
dağılmadığından dolayı
levhaların her biri
ateşe yakınlığına göre
farklı bir renk tonu alıyor.
Buna örnekleri
Instagram hesabında
paylaşacağım. Yine aynı adla
aratarak bulabilirsiniz. Aşağıya
bir yerlere de etiketlerim
açıklamaya. Oradan bulabilirsiniz.
O örneklerde de
göreceğiniz gibi o taşların
her birinin kendine has bir tonu, bir dokusu oluyor.
Dediğim gibi ateşin homojen bir şekilde dağılmamasından ötürü.
İşte endüstriyel dünyanın hata olarak kabul ettiği bu ton farklılıkları
yan yana geldiğinde aslında duvarda yaşayan, nefes alan, dalgalı bir renk denizine dönüşüyor.
Dediğim gibi bu işin bencesi bu sanatın güzelliği tam olarak burada saklı.
Kusurluk estetiğini de sonuna kadar destekleyen bir sanat dalı bence.
Yaklaşık 800 derecelik o devasa fırınlardan rengarenk 10'a 10'luk sırlı karolar çıkıyor.
Ama hikaye burada bitmiyor.
Atölyenin diğer köşesinden düzenli ritmik bir ses duyuyoruz.
Tak tak tak.
Bu sesin sahibi elinde minkaş adı verilen iki ucu keskin bir çekici tutan usta bir kırıcı.
Buna keser diyoruz.
Keser önündeki o sert seramik karoları alıyor.
Onları hamlelerle sanki tereyağı keser gibi geometrik parçalara bölüyor.
Üçgenlere, karelere ya da incecik şeritlere bölüyor.
Ve işte her biri birazdan başlayacak o devasa yapımızın birer parçaları olan minik taşlar böyle oluşturuluyor.
Sıra beni zevk sanatına hayran bırakan bir başka yere geliyor.
Tersten dizim.
Hadi hayal edelim.
Karşımızda boş bir kasnak var ve bir şablon var.
Usta o binlerce küçük parçayı tek tek oraya dizmeye başlıyor.
Fakat bir farkla parçaların o parlayan renk gelerek yüzeyleri üstte değil alta gelecek şekilde diziyor.
Yani usta resmi görmüyor dizerken.
Renkleri görmüyor.
Tamamen hafızasıyla, zihniyle ve sezgisiyle körlemesine aslında bir yapboz yapıyor.
Her şey bittiğinde o ters dizilen parçaların üzerine harç dökülüyor.
Yine onlardaki rengiyle aynı gri bir harç ya da kimi zaman kahverengi de kullananlar oluyor.
Ve bloklar haline getiriliyor bunlar.
Ardından kuruduktan sonra kaldırılıp duvara monte ediliyor.
Usta ancak o duvar bitiğinde oluşturduğu şaheseri görebiliyor.
Yani deseni görmeden bitine inanmak, bilmiyorum bence muazzam bir teslimiyet.
Peki bu levhalar sonra nereye gidiyor?
Eğer bir camiye, bir medreseye ya da vakur bir türbeye yolunuz düşerse
Fas ve Endülüs bölgesinde
Zelil işler sizi ayaklarınızın altında ya da duvarların daha alt kısımlarında
Gözü yormayan, sakin, sade bir geometride karşılar
Aslında inancın o dinginliğini yansıtır
Ama bir sarayın kapısından içeri girdiğinizde bu bölgede bir kasırda ya da bir şehir meydanındaki çeşmenin başında durduğunuzda zelliş renklerin birbiriyle dans ettiği, özgürleştiği, duvarlardan adeta taştığı bir formda sizi karşılar.
Grinata'daki Elhamra Sarayı'nın koridorlarında ya da Casablanca'daki 2. Hasan Camii'nin avlusunda yürürken bastığınız, dokunduğunuz şey sadece taş değildir.
O körlemesine dizilen, daha doğrusu sezilerek dizilen sabrın, ustakırcıların çekicinden çıkan o ritmin ta kendisidir efendim.
Bugün Zeliş sadece duvar saraylarında yaşayan ölü bir tarih değil.
Hatırlarsanız 2022'de Adidas, Cezayir milli takımı forması için bu Zeliş desenlerini kullanmıştı.
Fas Kültür Bakanlığı bu bizim bin yıllık kültürel mirasımızdır diyerek dava açmıştı.
Ve Adidas özür dilemişti.
dilemişti. Gördüğünüz
gibi 13.
ve 14. yüzyılda
en iyi dönemlerini yaşayan
o minik taşlar
günümüzde hala
ben buradayım diyerek varlığını
koruyor, sürdürüyor arkadaşlar.
İşte sevgili Ufuklar Arası
podcast dinleyicisi.
Şimdi sizi Fezin
o loş ve sedir kokulu
atölyelerinden çıkıp
kendi hayatımıza
bakmaya davet ediyorum.
Çoğu zaman biz de tıpkı o zelic ustaları gibi
hayatımızın parçalarını, o büyük resmi
çoğunlukla göremediğimiz bir masada
tamamen tersten diziyoruz.
Yaşadığımız acıları, kırgınlıkları, kayıpları
ya da o kurşun gibi ağır günleri yerleştirirken
onların aslında bütünde nasıl bir desen oluşturduğunu
göremiyoruz.
Bazen renkler kaybolmuş, elimizde sadece gri taşlar kalmış gibi hissediyoruz
Neden ben? diyoruz, neden ben?
Bu parça buraya ait değil ama diyoruz bazen de
Ön yüzdeki o büyük resmi görmeden, sadece arkadaki gri harca bakarak yoruluyoruz, ruhumuzu yoruyoruz
ki içimizdeki o renkli şenliği, içimizdeki kendi sesimizi duyamıyor oluyoruz.
Ama rüzgarlar dindiğinde, loş odamızda bir mum yakıp hayatımıza uzaktan baktığımızda
fark ediyoruz ki o anlamsız sandığımız her bir kırık parça, o çekiç darbeleriyle
yontulduğumuz her an
bizi biz yapan ve o
muazzam içsel geometrinin
bir parçası olan
yapı taşlarıymış.
Zelij ustası
o harcı dökmeden önce
parçaların griliğine avlanmıyor.
O desenin
bittiğinde neye benzeyeceğini
iç görüşüyle seziyor.
Biz de grilerden kaybolduğumuzda
tıpkı o
ustaların desenlerine güvendiği gibi
hayatımızın desenine, o görünmeyen bütüne güvenip şenliğin sesini duymaya çalışmalıyız belki de.
O grileri aldanmayıp onların aslında o renkli taşların sadece arka yönü olduğunu ve
biraz sabırdan sonra bütün deseni, güzel resmi görebileceğimizi düşünmeliyiz belki de.
Ve Zelizler'in bize fısıldadığı bir başka şey daha var.
Kendimize yaptığımız kusursuz olma baskısının manasızlığı.
O duvarlardaki milimetrik kaymaların, dalgalanmış renklerin normal olması gibi
yapamadıklarımız, hatalarımız, geç kaldığımızı sandıklarımız,
mükemmel olmayan, olamayan yanlarımız da normaldir.
Bizi biz yapan, bize nefes aldıran ve bizi birer makine olmaktan kurtaran şey de tam olarak o kusurlarımızdır aslında.
O minik kusurlar bizim bu hayata bıraktığımız en dürüst ve en insani imzamızdır.
Bunu hayat yaşarken bazen unutabiliyoruz, bazen kendimize çok fazla yükleniyoruz bence.
Hadi bugün kendimize biraz sevdiğimiz çaydan koyalım.
Sıcak bir çay, bir mum yakalım ve hayata başka bir pencereden bakmaya çalışalım.
O ters dizilen parçalarına hayatın, o kendi simyamıza şefkatle bakalım.
Resmi ancak desen bittiğinde gri parçaları ters çevirdiğimizde görebileceğiz.
Bu biraz zaman alacak.
Bazen ihtiyacımız olan şey biraz zamandır, biraz sabırdır.
Ve bütün bunlar olurken biraz sürece güvendir belki de.
Tarifin tadı tuzu da belki de budur.
Bilemiyorum.
Evet bu bölümlük söyleyeceklerim bu kadar.
Kendinize, kusurlarınıza ve sabrınıza iyi bakın.
Önümüzdeki bölümlerde görüşmek üzere sevgili yolcular.
Kaptanınız esenlikler diler.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
