
Zaman akıp giderken, beklemeyi bırakıp elindekiyle yola çıkma vakti. Çünkü hiç atılmamış muazzam bir adımdansa, elindeki imkanlarla atılmış kusurlu bir başlangıç her zaman daha gerçektir.
Hazır olmayı beklerken hayatı kaçıranlar toplansın, konuşuyoruz.
Transkript
Merakı kıyısından köşesinden tutup hayatın tam ortasına atacağımız bu serin sulara hoş geldiniz.
Ben Deniz Kaptanınız ve Ufuklararası Podcast başlıyor.
Bugün başlangıçlar ve hazır olma illüzyonundan bahsedeceğiz.
Ve sizinle çok tanıdık.
Tanıdık olduğu kadar da havasız, bizi boğan, duvarları üzerimize üzerimize gelen ve canımızı yakan bir odada oturup dertleşeceğiz.
Yani ben burada olacağım.
Bu odadan kaydediyor olacağım.
Öyle bir oda ki bu.
Mobilyaları tamamen beklentilerden oluşuyor.
Pencereleri ise keşkelerden.
Sıldığımız havayı ise ertelemekten oluşuyor.
Bu odanın adı hazır olmayı beklemek odası.
İçeriye buyurun.
Buyurun buyurun.
Çekinmeyin.
Muhtemelen yabancılık çekmeyeceksiniz.
Çünkü çoğumuz 20'li, 30'lu bilmem kaçlı yaşlarımızın en güzel günlerini bu odanın köşelerinde.
Bir gün her şeyin mükemmel olacağı o zaman dilimini bekleyerek harcıyoruz.
Yalnız olmadığımı düşünüyorum.
Uzun zamandır kafamın içinde dönüp duran, geceleri gözümü tavana diktiğimde beni uyutmayan bazı fikirler vardı.
Hala da var. Bunlardan birkaçı bu podcastı kaydetmek, Instagram'da o ilk paylaşımı yapmak,
sesimi, kelimelerimi, dünyayı görme biçimimi sizlerle oluşturmaktı.
Böyle başlıklarım belli, konularım tamam.
Konuk listem bile tamam, heyecanım tamam.
Ama ne zaman o kayıt masasına otursam sanki görünmez bir el beni geri çekiyor.
Ve önüme barikatlar kuruyor.
O ses içeriden fısıldamaya başlıyordu.
Şimdi değil bilge.
Mikrofon profesyonel bir mikrofon değil ki.
Yani dip ses olursa ne olacak?
Olmaz.
Şimdi değil çünkü videonun ışığı o çok beğendiğin hesaplardaki gibi sinematik durmuyor.
Tam olarak istediğin o enerjiyi yansıtmıyor.
Şimdi değil.
Çünkü o karmaşık kurgu programlarını bilmiyorsun.
O editleri yapacak kadar profesyonel değilsin.
Biraz daha video izle, biraz daha öğren.
Ondan sonra başlarsın.
Ama en çok neyi bekledim biliyor musunuz?
Ekipmandan da öte.
Hepsini geçiyorum.
Mükemmel ruh halini bekledim ya.
tam olarak hazır hissetmeyi bekledim.
Bu oda zaten hazır olmayı bekleme odası.
Ben burada çok bekledim.
Sürekli harika hissetmeyi, içimdeki tüm şüphelerin susmasını,
o muazzam motivasyon dalgasının beni gelip yerimden kaldırıp
varacağım yere ulaştırmasını bekledim.
Sanıyordum ki bir sabah uyanacağım ve içimde böyle hiçbir korku olmadan
tamam bugün o gün deyip başlayacağım
Ve düzenli bir şekilde içerik üreteceğim.
Yapmak istediğim diğer şeyleri yapacağım.
Böyle bir gün uyanacağım ve hayatımın her şey yoluna girmiş olacak.
Olmadı.
O gün hiç gelmedi.
Ben bayağı bekledim.
O bekleme süreci benim için sancılıydı.
Ya dışarıdan bakıldığında ne kadar konforlu görünüyor olsa da, ne kadar tembelce görünüyor olsa da.
Aman canım, canım istemiyor, işte erteliyorum diye içimdeki bir ses beni yargılasa da işin aslı öyle değil.
İçeride tam bir buhran yaşıyordum.
Ve bir yandan da harika şeyler üretme arzusuyla yanarken,
ciğer yandan ya ters kalırsam, ya istediğim gibi başlayamazsam korkusuyla
içeride bir yerde aslında kendimi geri çekip cezalandırıyordum.
Üretmediğim, adımı atmadığım her gün içimde böyle derinden gelen kronik bir acı büyümeye başladı.
Kendimi durmadan kamçıladığım suçluluk duygusuyla boğuştum.
Yatağa girdiğinde böyle kafamın içinde yine yapamadım bak görüyor musun yine başlamadım diyen bir sesin sürekli döndüğü bir don gün içinde sıkışıp kalmıştım.
Meğer mükemmel yetkilik böyle ulaşılması gereken vizyoner bir hedef değilmiş.
Beni tam da olduğum yere, o odanın, o bekleme odasının zeminine çivileyen ağır paslı bir prangaymış.
Ben bunu zor yoldan öğrendim.
Eğer buraya kadar dinlediyseniz belki sizin de içinizde benzer esintiler oluyordur, olmuştur, bilmiyorum.
Fakat şunu biliyorum, bunu kendime ve sizlere itiraf etmek benim için kolay değildi.
Peki ben bu döngüden nasıl çıktım? O prangayı nasıl kırdım? Biraz bundan aslında bahsetmek istiyorum.
Cevap çok basit fakat egomuz için kabullenmesi zor bir cevap aslında.
Olduğu haliyle başlamak.
Bir gün masanın başında yine mükemmel bir konsept düşünürken fark ettim ki benim derdim aslında ekipmanla, ışıkla, içerikle ya da genel olarak zamanımın azlığıyla ilgili değildi.
Benim derdim mükemmel olmakla ilgiliydi.
Ve eğer mükemmel olmakla ilgili bir derdiniz varsa,
bahaneler her zaman kapının önünde hazır kıta bekler.
Beyniniz size o bahaneyi her zaman altın tepside sunar.
Ve fark ettim ki o en müsait zaman veya en kusursuz şartlar hiçbir zaman gelmeyecek.
Hayat her zaman biraz gürültülü olacak.
O sokaktan bazen simitçi geçecek, bazen çocuklar top oynayacak,
Bazen arabalar vızır vızır geçecek ama ses eksilmeyecek.
Zaman hep kısıtlı olacak.
Tam olarak istediğin vakti buraya ayıramayacaksın belki.
Belki editleyeceğin o ilk videolar her zaman biraz acemice olacak.
Amatörce kokacak bu ilk podcastlerin.
Ama olabilir.
Oturdum ve kendime yeni bir kural koydum ben de.
Elimde ne varsa, şu an en gerçek anım hangisiyse onunla başlayacağım.
Eğer mikrofonum şu an kulağımdaki telefon kulaklığıysa ben onunla konuşacağım.
Eğer zamanım günün sonunda sadece yorgun bir yarım saatten ibaretse o yarım saati sonuna kadar vereceğim.
Çünkü biliyorum ki eksik ve kusurlu bir adım zihninde tasarlanmış ama hiç atılmamış o muazzam, o kusursuz planlam her zaman daha gerçek ve daha canlı.
mükemmel bir şekilde yerinde sayıp o odada çürümektense olduğu haliyle
bazen biraz aksayarak, bazen düşüp kalkarak yolda olmayı seçiyorum.
Çünkü erçelemenin ilacı daha çok düşünmek, daha çok tasarlamak,
daha kusursuz bir akış elde etmek değil zihnimde.
Daha çok plan yapmak değil.
Sadece eyleme geçmek.
Buraya kadar dinlediysen, bu sessiz odanın kokusunu sen de alırsan
belki de derdimiz ortaktır.
Belki de sen de şu an bir projenin, bir kararın, bir ayrılığın
ya da bir başlangıcın eşiğindesin.
Ve o hayali, o doğru zamanı bekliyorsun.
Söyleyeyim o doğru zaman hiç gelmeyecek.
Hazır olmak aslında bir his değil.
Çünkü hazır olmak tamamen bir karar.
Peki biz kendimize neden bunu yapıyoruz?
Neden bile bile o suçluluk psikolojisinin, o buhranın içinde kalmayı seçiyoruz?
Tembel olduğumuz için mi?
Hayır. Psikoloji der ki, erteleme zannettiğimiz gibi bir tembellik ya da zaman yönetememe sorunu değil, erteleme daha çok duygu yönetimi sorunudur.
Bir zamanı değil, o işin içimizde uyandırdığı olumsuz duyguları yönetemediğimiz için kaçıyoruz o işten.
Gelin biraz bu kaçışın arkasındaki sebepleri masaya yatıralım.
Bunlardan ilkinden bahsetmek istiyorum. Başarısızlık ve yetersizlik korkusudur.
kafamızda o kadar devasa, o kadar kusursuz bir ilizyon yaratıyoruz ki
o ilizyonun altında eziliyoruz.
Ya yapamazsam, ya beceremezsem,
ya insanların gözündeki o akıllı, başarılı imajımı çizilirse korkusu bizi felç ediyor.
Ve beynimiz çok ilginç bir savunma mekanizması geliştiriyor.
Yapmamayı seçiyoruz.
Çünkü biliyoruz ki yapmazsak başarısız da olmayız.
Sonuçta yarışmaya katılmazsan kaybetme riskin de yoktur değil mi?
O topa hiç girmiyoruz biz de. Böylece beynimiz bizi egomuzu zedeleyecek o kırılganlıktan, o incinebilirlikten koruduğunu sanıyor.
Fakat bizi koruduğunu sanırken aslında bizi yok ediyor ince ince.
İkincisi kimlik karmaşası ve o meşhur geç kalmışlık paradoksu.
Sosyal medyayı şöyle bir açıyoruz.
20'lerinde şirket kuranlar, 30'unda dünyayı gezenler, projesini uçurmuş insanlar, gırla.
Kendimizi sürekli başkalarının vitrinleriyle kıyasladığımızda, kendi mutfağımıza geldiğimiz yolu az biliyoruz.
İçimizde derin bir öfke ve hayal kırıklığı doğuyor.
O hayal kırıklığı ise bizi şu tehlikeli yanılgıya sürüpüyor.
Zaten geç kaldım.
Bu yaştan sonra başlasam ne olur, başlamasam ne olur?
Tren kaçtı bir kere.
İşte bu geç kalmışlık hissi ertelemek için aslında arkasına sığındığımız en konforlu yalan oluyor maalesef ki.
Ve üçüncüsü anlık rahatlama arayışı.
Beynimiz o ilk adım atmanın, o boş sayfaya bakmanın yaratacağı kaygı ve stresten kaçmak için bizi anlık olarak ne rahatlatacaksa ona yönlendiriyor.
Tam bilgisayarın başına oturacakken birden dur önce şu odayı bir toplayayım, şu çekmeceyi düzenleyeyim dürtüsü geliyor değil mi?
Ya da dur bir 5 dakika Instagram'da bir gezineyim, keşfette kafamı dağıtayım anları.
Ne kadar sık oluyor.
O anı, o saniyeyi kurtarıyoruz belki, içimiz rahatlıyor.
Fakat gelecekteki kendimize kocaman, ödenmesi imkansız bir suçluluk borcu bırakıyoruz.
Bugünün geçici rahatlığı yarının ağır buhranı oluyor sonuçta.
Şimdi yavaştan bu bölümü kapatırken odanın kapısını hafifçe aralayalım istiyorum.
Eğer siz de şu anda hayatınızda bir şeyleri başlatmak, bir ses çıkarmak, bir yön seçmek için en doğru zamanı, en kusursuz ruh halini bekliyorsanız kendinize dürüstçe şu soruyu sorun.
gerçekten hazır olmayı mı bekliyorsunuz yoksa başlamanın getireceği o tatlı o dönüştürücü riskten mi kaçıyorsunuz?
Ben bugün bu kaydı elindeki imkanlarla, basit bir yaka mikrofonuyla, olduğu haliyle tüm eksikleriyle başlatan bilgi olarak karşınızdayım.
Kusurluyum belki sesim en pürüzsüz halinde değil belki bu oda dünyanın en sessiz odası değil dışarıdan gürültüler geliyor bilmiyorum.
Belki kelimelerim bazen yuvarlanıyor bazı kelimeleri yutuyorum.
Aynı cümleleri defalarca tekrarladığım oldu kayda alırken ama buradayım yoldayım.
Kusursuz bir hiçliğin içine oturmaktansa kusurlu bir başlangıcın içinde rüzgara karşı yürümeyi seçtim.
Ve eğer siz de benim gibi bazen az yol yürüdüğünüzü düşünüp o geç kalmışlık hissiyle boğuşuyorsanız gelin bugün o frangayı beraber kıralım.
Lütfen olduğu haliyle tam şu an bu bölüm bittiği an başlayın.
En mükemmel anını beklemeden en müsait anınızla başlayın.
Çünkü dünya sizin mükemmel olmanızı beklemiyor.
Asla da beklemeyecek.
Dünya sizin sadece burada olmanızı bekliyor.
Podcast'imin bu bölümünü burada kapatıyorum
Bir sonraki bölümde
Yolda karşılaştığımız yeni hikayelerle
Görüşmek üzere
Kendinize iyi bakın
Esen kalın
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
