
Sıkılmaktan Ne Zaman Bu Kadar Korkmaya Başladık?
6 Kasım 2026 · 15 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Asansörde telefon, market sırasında telefon, kahve hazırlanırken yine telefon... İki dakikalık bir boşluk bile artık dayanılmaz geliyor. Peki sıkılmaktan ne zaman bu kadar korkmaya başladık ve ondan kaçarken neyi kaçırıyoruz? Bu bölümde bir videodan diğerine geçmenin neden sıkıntıyı azaltmadığını, çocukken kendi kendimizi nasıl eğlendirebildiğimizi ve “sıkıldım” cümlesinin arkasında bazen yorgunluk, yalnızlık ya da değişme isteğinin saklandığını konuşuyoruz. Belki de mesele sıkılmak değil; sıkılacak kadar boş kalamamak.
Transkript
Herkese merhabalar Şöyle Bir Şey attı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz bilmeyenler ilk defa dinleyenler için ben Esila bu sezon böyle bir birkaç aydır bir süreklilik sağlayamadık yakın zamanda birkaç olay üst üste geldi ben bir trafik kazası yaptım daha sonra da dedemi kaybettikten sonra biraz böyle bölümlere ara vermek zorunda kaldım ama tekrardan mikrofon başındayız.
Şimdi bu hafta böyle biraz farklı bir konuya değinmek istiyorum.
Böyle bazen düşünüyorum da biz ne zaman böyle sıkılmaktan bu kadar korkmaya başladık?
Bu soruyu hepinize soruyorum.
Gerçekten biz ne zaman bu kadar korkmaya başladık sıkılmaktan?
Çünkü eskiden nasıl desem sıkılmak hayatın içinde olan sıradan bir şeydi.
Bir yere giderdik, beklerdik, sıkılırdık.
Ya da bir arkadaşımızı arardık, açmazdı, sıkılırdık.
Sıkılırdık işte otobüs geç gelirdi sıkılırdık elektrikler giderdi sıkılırdık ne bileyim yaz tatili olurdu ve günler bitmek bilmezdi ondan da sıkılırdık.
Ve garip olan şu ki bütün bunlar olurken aslında hayatımızda bir eksiklik varmış gibi hissetmiyorduk birçoğumuz bilmiyorum ya da hepimiz.
Şimdi ise dönüp bakıyorum 2 dakikalık boşluk bile bazen dayanılmaz geliyor.
Asansöre biniyoruz telefon markette sıra bekliyoruz telefon kahve hazırlanıyor telefon.
İşte bir arkadaşımız bir yere gidiyor telefon, otobüs durağında bekliyoruz telefon.
Hatta bazen böyle bir film izlerken bile telefon elimizde.
Çünkü film sıkıcı gelince biz bunu kapatmıyoruz.
Hemen telefonumuzu açıyoruz.
Bir video, sonra başka video, sonra başka video.
Bir bakıyoruz 20 dakika geçmiş.
Ama biz hala sıkılıyoruz.
Belki de bugün konuşmak istediğim şey benim tam olarak bu.
Neden artık sıkılmaya tahammülümüz yok?
Ve acaba sıkılmaktan kaçarken aslında neyi kaçırıyoruz?
Çünkü belki sıkılmak düşündüğümüz kadar kötü bir şey değil.
Belki bazı zamanlarda sıkılmak zihnimizin bize söylediği baktığımızda çok basit bir cümledir.
Yani şudur aslında birazcık dur.
Mesela benim için sıkılmanın en ilginç tarafı şu.
Sıkılmak aslında bir boşluk hissi.
Bir şey yapmak istiyorsun ama ne yapmak istediğini bilmiyorsun.
Bir yere gitmek istiyorsun ama nereye gideceğini bilmiyorsun.
Ya da bir şey izlemek istiyorsun ama ne izlemek istediğini bilmiyorsun.
Telefonu açıyorsun ama aslında telefonunda da ne aradığını bilmiyorsun.
Ve sonunda kendini sosyal medyada buluyorsun.
Sonra işte birinden çıkıp öbürüne giriyorsun.
Sonra WhatsApp'a bakıyorsun.
İşte yeni mesaj yok çıkıyorsun.
Tekrar işte sosyal medya, işte YouTube.
Sonra tekrar ana ekran.
Ve bir noktadan sonra kendine şunu soruyorsun.
Ben ne yapıyorum?
Bence bu böyle hepimizin zaman zaman yaşadığı bir şey.
Çünkü böyle bazen telefonumuzu gerçekten bir şey yapmak için değil, hiçbir şey hissetmemek için açıyoruz.
Yani baktığımızda aslında sıkılmayalım diye, beklemeyelim diye, sessizlik olmasın diye, kendi düşüncelerimizle baş başa kalmamak için yapıyoruz.
Ve aslında araştırmalar da burada ilginç bir şey söylüyor.
2024 yılında yayınlamandan bir araştırmada insanların internette video izlerken sürekli bir videodan diğerine geçmesinin beklenenin aksine sıkıntıyı azaltmadığı hatta tam tersine daha fazla sıkılma ve daha düşük bir tatmin hissiyle ilişkili olduğu bulunmuş.
Ve araştırmacılar insanların bir videoyu sonuna kadar izlemek yerine sürekli diğerine geçtiklerinde içerikte daha az meşgul olduklarını ve deneyimi daha az anlamlı bulduklarını gösteren deneyler yapmışlar.
Yani bazen şöyle bir yanılgımız oluyor.
Sıkıldım. O zaman daha fazla seçenek bulmalıyım.
Ama belki de problem seçeneğin azlığında değil de tam tersine seçeneğin fazlalığındadır.
Bir şeyden sıkılıyoruz, başka bir şeye geçiyoruz. Ondan ona, ondan ona.
Ve beynimiz sürekli aslında baktığımızda yeni bir şey aramaya başlıyor.
Bir şey yeterince hızlı değilse sıkıcı geliyor.
Bir şey yeterince şaşırtıcı değilse o da sıkıcı geliyor.
İşte bir video ilk 3 saniyede bizi yakalamıyorsa geçiyoruz.
Hatta biz bunu bugün patronumla konuşurken, sosyal medya için video yaparken,
İşte ilk saniyeler çok karanlık olmuş, insanların ilk 3 saniyede algısı dağılır, izlenme sayısına etkiler gibi bir konuşma yaptık.
Gerçekten de artık öyle oldu. İlk 3 saniyede tamam, hatta ilk 2 saniye bile video sarmıyorsa hemen değiştiriveriyoruz.
Ya da işte bakıyorum mesela bazen bir şarkının girişini beğenmezsek de hemen değiştiriyoruz.
İşte bir dizinin ilk bölümünde yeterince hareket yoksa ya da işte onu bizi tatmin etmiyorsa hemen başka bir dizi.
ya da bir kitabın ilk birkaç sayfasının içine giremiyorsak
tamam bırakıyoruz, bitiyor.
Benim böyle bazı kitaplarım var.
Bazen üzülüyorum onları kenarda, köşede görünce.
Çünkü ilk bir kısmını okuduktan sonra sarmayınca
tamam bitti benim için o kitap.
Ondan sonra okuyamıyorum o kitabı.
Böyle olan kitaplarım var ve bazen bunu
aklıma geldikçe gerçekten çok üzülüyorum.
Öyle kitaplarımı böyle kütüphanenin kenarında, köşesinde görünce.
Ve bence işte böyle böyle şeylerden sonra
belki de aslında biz hayatın kendisini
yavaş geldiğinde de
sıkıcı buluyoruz. Çünkü
şöyle bir şey var. Gerçek hayatın
algoritması yok. İşte gerçek
hayat her 3 saniyede
bize yeni bir şeyler de sunmuyor.
Şöyle düşünün. Mesela bir insanla
tanışıyoruz. İşte ilk konuşma
biraz sessiz geçiyor. Eskiden mesela
bu sessizlik normal geliyordu bize.
Şimdi bazen hemen telefonlar çıkıyor.
İşte bir şey paylaşılıyor. Bir video
açılıyor. Bir konu değiştiriliyor.
Çünkü sessizlikten rahatsız oluyoruz.
Halbuki iki insanın konuşurken birkaç saniye susması baktığımızda dünyanın sonu değil.
Hatta bazen en güzel konuşmalar o sessizliklerin ardından geliyor.
Ama sessizliğe dayanamadığımızda işte o anın bize verebileceği şeyi de kaçırıyoruz.
Bir de gelin çocukluğumuzu düşünelim.
Bence sıkılmanın ne olduğunu en iyi çocukken biliyorduk.
Çünkü çocukken seçeneklerimiz bu kadar fazla değildi.
Mesela geçenlerde galiba Demet Evgar'dı.
Onu bir yerdeki bir videosunu gördüm.
İşte kızı sıkıldım dediğinde hemen telefon, tablet bir şeyler vermiyormuş.
Ama bak sıkılmak da gayet güzel deyip işte ona bir ekranı vermeyip çocuğun kendi kendine daha sonra işte bir şeylerle oynayıp kendi kendine bir şeyler yaptığını fark etmiş.
İşte biz çocukken de bunu biliyorduk.
Biz sıkıldım dediğimizde hemen elimize bir şeyler verilmiyordu.
Git kendin oyun oyna diyorlardı ve bir süre sonra biz gidip kendimiz oyun oynuyorduk ve mesela biz çocukken işte bir yaz günü saat 2 işte hava çok sıcakken evde yapılacak bir şey yokken televizyonda istediğimiz bir şeydi mesela her zaman olmuyordu çünkü o zaman işte telefonlar bu kadar şey değildi internet de bu kadar aktif değildi ve şöyle bir şey oluyordu.
İşte biz sıkıldığımızda kendimize bir şeyler buluyorduk işte ne bileyim bir kağıt buluyorduk çiziyorduk işte onlardan oyun yapıyorduk.
Ben hatırlıyorum işte boncuk diziyorduk, bebeklerimize kıyafet yapıyorduk, işte bisiklet sürüyorduk.
Ne bileyim en basite hayal kuruyorduk ve belki de sıkılmanın bize öğrettiği şeylerden biri de buydu.
Biz aslında çocukken şunu yapıyorduk kendi kendimize eğlendirebiliyorduk kendimizi.
Şimdi ise eğlenceyi çoğu zaman dışarıdan bekliyoruz.
Bir uygulama bize içerik versin, bir dizi bizi oyalasın, bir video bizi güldürsün ya da birisi bize mesaj alsın.
Bir şeyler olsun yani.
Hareket istiyoruz, biraz bir şeylerin değişmesini istiyoruz.
Çünkü baktığımızda biz kendimizle baş başa kaldığımızda ne yapacağımızı unuttuk bence.
Bunun şöyle çok küçük bir örneği var.
Bir yere tek başınıza kahve içmeye gittiğinizi düşünün.
Kahve geliyor, masada sadece kendiniz varsınız.
Telefonu çıkarmadan oturmayı deneyin.
İlk birkaç dakika çok normal.
Sonra bir noktaya eliniz telefona gitmek istiyor.
Bir bakayım.
Neye bakacağınızı da bilmiyorsunuz yani.
Ama eliniz ona gidiyor.
Çünkü beyniniz boşluğu doldurmak istiyor.
İşte belki de burada önemli bir şey var.
Sıkılmak her zaman yapacak hiçbir şey yok anlamına gelmiyor.
Bazen şu anda beni meşgul edecek bir uyarıcı yok anlamına geliyor.
Ve bu ikisi baktığımızda aynı şey değil.
Bir araştırmada üniversite öğrencileri farklı koşullarda zaman geçiriyorlar ve bunlardan biri sosyal medya kullanarak telefonda vakit geçirmek, biri sessizce oturmak, biri yürümek ve işte biri de ders çalışmak oluyor.
Çalışmada telefonla sosyal medya kullanan kişinin 30 dakika içinde ölçülen bazı sıkılma göstergeleri artırdığı görülüyor.
Çalışma yapma koşullarında ise sıkılma azalıyor.
İşte bu bize şunu düşündürüyor aslında bazen sıkıldım telefona bakayım dediğimiz şey sıkıntımızı gerçekten çözmüyor.
Sadece böyle baktığımızda aslında sıkıntının şeklini değiştiriyor ve belki de daha ilginç bir şey oluyor.
Telefonu bıraktığımızda tekrar sıkılıyoruz çünkü aslında sıkılmanın nedenini çözmedik biz sadece üstünü örttük.
Peki size şunu sormak istiyorum sıkılmak neden bu kadar rahatsız edici geliyor bize?
Yani sıkılmanın içinde biraz huzursuzluk var tamam sanki zihnimiz bir şey yapmalıyım diyor ama ne yapacağını bilmiyor.
Psikoloji literatüründe sıkılma genellikle kişinin anlamlı veya tatmin edici bir etkinliğe yönelmek istemesi ama bunu gerçekleştirememesiyle ilişkili bir durum olarak ele alınıyor.
Yani aslında baktığımızda sıkılmak sadece canım sıkıldı değil bir anlamda da zihninle çevren arasındaki uyuşmazlıktan kaynaklanıyor.
İşte içeride bir harekete ihtiyaç duyuyorsunuz ama dışarıda sizi gerçekten içine çekecek bir şey yok ve bu yüzden de aslında huzursuz olduğunuz için sıkılıyorsunuz.
Ve bazen sıkılmak bize bir şeylerin değişmesi gerektiğini de söyleyebiliyor.
Mesela şöyle düşünün işinizden çok sıkılıyorsunuz her sabah aynı şey aynı masa aynı bilgisayar aynı toplantılar aynı konuşmalar ve akşam eve geldiğinizde bugün de çok sıkıcıydı diyorsunuz.
Burada belki de aslında baktığımızda yapmanız gereken telefonu elinize alıp 3 saat video izlemek değil de şu soruyu sormaklarım.
Yani benim tam olarak bunlardan sıkılmamın sebebi ne?
İşimden mi, rutinimden mi, yaptığım şeyin anlamsız gelmesinden mi ya da ne bileyim yeterince zorlanmamaktan mı
ya da hayatımda başka hiçbir şey olmamasından mı?
Yani sadece işi hayatımın en önemli noktasına koymaktan mı?
Çünkü baktığımızda sıkıntının kendisi bazen bir sonuç neden değil ve burada aslında baktığımızda sıkılmanın çok başka bir tarafı da ortaya çıkıyor.
Hani bazen sıkılmak bize değişmek istediğimizi söylüyor ve bir süre aynı hayatı yaşarsanız sonra bir gün bir şeyler batmaya başlıyor.
İşte ne bileyim aynı kafeler, aynı konuşmalar, aynı hafta sonları, aynı insanlar, aynı düşünceler ve sonucunda şöyle bir şeyle karşı karşıya kalıyorsunuz.
Sıkıldım.
Belki de aslında değişmek istiyorum diyorsunuzdur ama bunu henüz bilmiyorsunuzdur.
Sıkıldımın arkasında belki de değişmek istediğinizle alakalı bir şey vardır.
Ve bence bu yüzden sıkılmayı hemen susturmak yerine bazen dinlemek gerekiyor.
Ben neden sıkıldım?
Yani şu an gerçekten neye ihtiyacım var?
Çünkü bazen sıkıldığımızı düşünüyoruz ama aslında çok yorgunuz.
Yani bence çoğumuz yani bu neslin problemi bu.
Çok yorgunuz ve bazen sıkıldığımızı düşünüyoruz ama aslında baktığımızda birçoğumuz yalnızız.
Bazen sıkıldığımızı düşünüyoruz ama aslında hayatımızda böyle heyecan veren hiçbir şey kalmamış.
Bazen de gerçekten sıkılıyoruz ve baktığımızda bunların hepsi çok normal.
Bir başka ilginç tarafı da şu aslında sıkılmak böyle her zaman yaratıcılığın düşmanı değil.
Hatta bazı çalışmalar sıkılma gibi düşük uyarılma durumlarında insanların böyle yeniden düşüncelere ve farklı çağrışımlara yöneltilebildiğini gösteriyor.
Mesela örneğin Gasper ve Midlewood'un 2014 tarihli çalışmasında sıkılma durumundaki katılımcıların böyle yeni ve farklı çağrışımlar üretme konusunda işte belirli koşullarda daha yaklaşım odaklı düşünceler sergilediği bulunuyor.
Ama burada önemli bir ayrım var.
Bu sıkılmak yaratıcılığı kesin olarak arttırır demek değil.
Sıkılma ve yaratıcılık arasında aslında baktığımızda bunların arasındaki ilişki oldukça karışık.
Bazı çalışmalar olumlu bir ilişki bulurken bazı çalışmalarda bunun her durumda geçerli olmadığını gösteriyor.
Ama bana göre burada asıl güzel olan şey şu.
Zihnin boş kalmasının mutlaka kötü bir sonuç doğurması gerekmiyor.
Bazen zihnimiz boş kaldığında bir şeyler birbirine bağlanıyor ve daha önce düşündüğümüz iki şey arasında bağlantılar kuruyoruz.
Yani bir fikir geliyor, bir cümle geliyor, bir hikaye geliyor, bir şarkı geliyor ya da bir podcast konusu geliyor.
Artık benim beynim öyle çalışıyor ki her şeyi bir podcast konusu olarak algılıyorum ve sürekli bir yerlere podcast konusu not alıyorum.
Geçen bir kitap fuarına gittim mesela.
Hemen bu benim için bir podcast konusuna dönüştü.
Bazen işte hayatımızla ilgili bir karar geliyor ve bunların hiçbiri hadi şimdi yaratıcı olayım dediğimiz anda gelmiyor.
Genellikle işte yürürken, işte ne bileyim uyumadan önce, otobüste, camdan dışarıya bakarken yani zihnimizin biraz boş kaldığında bunlar oluyor.
Ve belki de bizim problemimiz artık sıkılmak değil de sıkılacak kadar boş kalamamakta.
Çünkü sürekli bir şey var.
Bir ekran, bir ses, bir bildirim, bir mesaj, bir video, bir müzik, bir insan, bir plan.
Bunların hepsi aklımızda çok güzel şeyler.
Ben bunların hiçbirinin kötü olduğunu da düşünmüyorum.
Ben de podcast dinliyorum.
Hatta kaydediyorum.
Ben de dizi izliyorum.
Ben de saatlerce telefonuma bakıyorum.
Ben de bazen hiçbir şey düşünmeden saatlerce bir şeyler izliyorum.
Mesele bunları yapmak değil.
Mesele bunlar olmadan birkaç dakika kalıp kalamadığımız.
Beni buraya kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bugün biraz bu konunun üzerine düşünelim diye aslında bu bölümü kaydettim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok iyi bak, hoşça kal.
Eğer bölüm hakkındaki düşüncelerini bana iletmek istersen Şöyle Bir Şey podcast hesabından bana ulaşabilir ve yorumlarını oraya bırakabilirsin.
Kendine çok iyi bak, hoşça kal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
