
Eski bir diziden tanıdığımız bir oyuncuyu, repliği ya da sahneyi yıllar sonra yeniden gördüğümüzde neden bir anda geçmişe gidiyoruz?
Bu bölümde yeni dizilerde karşımıza çıkan eski dizi göndermelerinden yola çıkarak nostaljiyi konuşuyoruz. Doktorlar’dan Leyla ile Mecnun’a, Kavak Yelleri’nden yıllar önce hayatımıza eşlik etmiş başka hikâyelere uzanırken; aslında özlediğimiz şeyin dizilerin kendisi mi, yoksa onları izlediğimiz zamanki halimiz mi olduğunu düşünüyoruz.
Belki de bazı diziler bize yalnızca eski hikâyeleri değil, kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi de hatırlatıyordur.
Transkript
Herkese merhabalar Şöyle Bir Şey podcast kanalına hepiniz hoş geldiniz uzun bir aradan sonra yaklaşık 3 aylık bir aradan sonra tekrardan mikrofon başında sizlerleyiz.
Böyle bir iş yoğunluğu dönem yoğunluğu derken bir ara vermek mecburiyetinde kaldık bu da biraz fazla uzadı galiba arayı fazlaca açtık yaklaşık 3 ay oldu.
Şimdi böyle uzun bir aradan sonra hem ben dönmüşken hem de Yasemin Ergen'e televizyonlara dönmüşken böyle sürekli eski dizilere bir göndermeler görüyorum.
Biraz bunlar hakkında konuşalım istiyorum bu bölümde.
Çünkü böyle çoğu zaman herkes yaz başında bir eski Aşkı Memnuları izleme.
Bende mesela bir adını feraha koyduğum şey vardı.
Sürekli bir adını feraha koydum.
Böyle sezonluk arada aklıma istikçe izlerim.
Bugün de bunlar hakkında biraz konuşalım istiyorum.
Mesela bazen bir diziyi izlerken ekranda olan şeyden çok ekranda olmayan şey bizi yakalıyor.
Bir karakter bir cümle söylüyor.
Sen bir anda duruyorsun.
Ya bir dakika ben bunu biliyorum.
Bir oyuncu başka bir oyuncuya bakıyor.
Bir replik geliyor.
Bir sahne kuruluyor.
Ve senin zihninde yıllar önce izlediğin başka bir dizi açılıyor.
Sanki televizyonun ekranının arkasında ikinci ekran varmış da onu izliyormuşsun gibi.
Şu anda izlediğin hikaye bir tarafta devam ediyor.
Ama zihninin içinde başka bir hikaye yeniden oynuyor.
İşte biraz önce bahsettiğim gibi son zamanlarda bunu özellikle Tuzlu Kahve'yi izlerken çok fazla yaşamaya başladık.
Çünkü dizi yıllarca kendi hikayesini anlatmakla kalmıyor.
Türk televizyonunun hafızasında da böyle sürekli bir göz kırpıyor.
Daha dördüncü bölümde Doktorlar karşımıza çıktı.
Belki de birçoğumuzun o zaman böyle heyecanla izlediği bir diziydi.
Yasemin Nergene ve Kutsi yıllar sonra aynı ekranda buluştuğunda yalnızca aslında iki oyuncuyu görmedik biz.
Bir anda Ela ve Levent'i hatırladık.
Üstelik bu yalnızca aa bu ikisi yıllar önce birlikte oynuyordu seviyesinde bırakılmadı.
Doktorlardaki Levent'in Ela'yı nikah günü terk etmesi gibi hafızalara yerleşmiş o büyük sahneye bir gönderme yapıldı.
Ve tuzlu kahvedeki karşılaşmada tokat ve yıllar sonra gelen hesaplaşma iması da bu geçmişle ilişkilendirildi.
Ve tam tamam nostalji dozumuzu aldık derken bu kez başka bir kapı açıldı.
Cengiz Bozkurt ve Nergiz Kumbasar'ın sahnesinde Neyla ile Mecnun ve Acemi Cadı dizilerine göndermeler geldi.
Cengiz Bozkurt'u görünce zaten birçok kişinin zihninde direkt Erdal Bakkal canlanıyor.
Nergiz Kumbasar'ı görünce de başka bir televizyon geçmişi açılıyor.
Ve sahnede karakterler konuşulurken aslında oyuncuların yıllar önce bıraktığı karakterler de sesçice konuşmaya başlıyor bir yerde.
Ve bu detaylar izleyiciler tarafından da bence hızlıca fark edildi ve çok hoşumuza da gitti bir yerde.
Sonra bir de bu hafta kavak yerleri geldi.
Kısar Papak, Ceren Monay, Pelin Karahan ve Dağhan Külegeç'in Tuzlu Kahve'de bir araya gelmesi de aslında başka bir dönemin hafızasını yeniden ekranlara taşıdı.
Ve bütün bunlar bana şunu düşündürdü.
Biz gerçekten eski dizileri mi özlüyoruz yoksa eski dizileri izlediğimiz zamanki kendimizi mi?
Çünkü belki de mesele hiçbir zaman sadece dizi değildi.
Belki de mesele bir zamanlar o diziyi izleyen insan olmaktı.
Bir düşünün, yıllar önce doktorları izliyorsunuz.
Ela ve Levent'in hikayesini biliyorsunuz.
Belki lise çağındasınız, belki üniversitede, belki ilkokulda.
Belki annenizle beraber böyle aynı salonda oturuyorsunuz.
Belki ertesi gün okula arkadaşlarınızla bölümü konuşuyorsunuz.
O sırada hayatınızda çok daha az şey var.
Bugünkü kadar çok bildirim yok, seçenek yok.
Bu kadar çok platform yok.
Bir diziyi açtığınızda gerçekten o diziyi izliyorsunuz.
Ve sonra yıllar geçiyor.
Bir gün tuzlu kahveyi açıyorsunuz.
Kusi'yi görüyorsunuz.
İşte Yasemin Ergen'i görüyorsunuz.
Ve bir anda 2000'lerin televizyon ekranı zihninizde yeniden beliriyor.
İşte nostalji aslında tam olarak böyle bir şey.
Geçmişin kendisi geri gelmiyor.
Ama geçmişe ait bir duygu geri geliyor.
Nostaljiyi işte çoğu zaman geçmişi özlemek olarak tanımlıyoruz ama
aslında nostalji çok daha ilginç bir deneyim.
Çünkü geçmişte yaşadığımız bir şeyi hatırlarken yalnızca olayı hatırlamıyoruz.
O olayın içindeki kendimizi de hatırlıyoruz.
Yani bir diziyi ilk izlediğimizde ki yaştaki halimizi, o sırada kimlerle olduğumuzu, nerede yaşadığımızı, hayatımızın nasıl göründüğünü,
ne bileyim ne istediğimizi, neye üzüldüğümüzü ya da neye güldüğümüzü ve belki de en önemlisi henüz bilmediğimiz şeyleri.
Çünkü geçmişe dönüp baktığımızda yalnızca eskiden ne vardı diye bakmıyoruz.
Ben eskiden kimdim diye bakıyoruz.
Mesela hiç unutmuyorum biz Erzurum'da yaşıyorduk bir dönem ve işte bir gün akşam annemler bizi evde bıraktılar.
Bir yere gittiler ve biz o gün evde televizyon yeni alınmıştı.
Büyük bir televizyonda adını Feriha koydum izledik.
Mesela ben hala o bölümle karşılaştığımda benim aklıma o gün, o gün mesela arkadaşlarımızla beraber oturmuştuk.
O gün o masada yenilen şeyler.
Hala hatırlıyorum.
Çünkü o bölümle ben o günü bağdaştırmışım ve ben o bölümü gördüğümde direkt o geliyor aklıma.
Mesela Leyla ile Mecnun'a da değinelim.
Bugün bir Leyla ile Mecnun göndermesi gördüğümüzde yalnız Erdal Bakkal'ı hatırlamıyoruz.
O dönemki interneti hatırlıyoruz, mizahı hatırlıyoruz, işte o dizide çalan şarkıları hatırlıyoruz.
Sosyal medya insanlarının aynı replikleri paylaşmalarını hatırlıyoruz.
Çünkü sosyal medyanın böyle yeni yeni aslında canlandığı zamanlardı.
Belki işte arkadaş gruplarımızı hatırlıyoruz.
Evet ben düşünüyorum mesela.
İşte o dönemde ortaos sona gidiyordum herhalde.
Ve işte sınıfta arkadaşlarımız da öğlen aralarında akıllı tahtalar vardı sınıfta.
Oradan işte dizinin müziklerini açar böyle sınıfta söylerdik.
İşte bazen böyle gece yarısı izlediğimiz bölümleri hatırlıyoruz.
Belki de birinin bize söylediği bir cümle.
İşte dizi hafızasının aslında kendisi olmaktan çıkıp hafızaya açılan bir kapıya dönüşüyor.
Ve Tuzlu Kahve'de Cengiz Bozkurt'la Önler Kız Kumbasa'nın sahnesinde Leyla ile Mecnun'la acemi cadılara göndermeler böyle arka arkaya gelmesi de tam olarak bu nedenle ilginç.
Çünkü burada yalnızca aslında baktığımızda iki diziye gönderme yapılmıyor.
İki ayrı televizyon döneminin hafızası aynı sahnede buluşuyor.
Üstelik bunu oyuncuların kendi televizyon geçmişleri üzerinden yapıyorlar.
Yani aslında bir anlamda karakterler konuşurken oyuncuların geçmişteki karakterleri de bizim zihnimizde konuşmaya başlıyor.
Bu yüzden aslında bir anlığına tuzlu kahveyi izlemeyi bırakıp başka dizilerin içine gidiyoruz.
Ve bu durum bana çocukluğu albümlerini hatırlatıyor mesela.
Mesela eski bir fotoğraf buluyorsunuz.
Fotoğrafın kendisi belki de çok sıradan.
Ne bileyim bir doğum günü, piknik, salon, masa.
Ama fotoğrafa baktığınızda yalnızca görüntüyü görmüyorsunuz.
O günün kokusunu bile hatırlayabiliyorsunuz.
Kim vardı, kim yoktu, o gün ne konuşulmuştu, o sırada hayat nasıldı.
Aslında fotoğrafın içinde bütün bir hayat sıkışmış bir halde.
Eski diziler de aslında baktığımızda biraz böyle.
Bir bölümün içinde aslında bir dönem sıkışmış gibi.
İşte belki de bu yüzden bugün insanlar eski dizileri yeniden izliyor.
Çünkü yeni bir dizi bize bir hikaye veriyor.
Ama eski dizi bize hikayenin yanında bir de geçmişimizi veriyor.
Yeni bir karakterle tanışıyorsun.
Eski bir karakteri zaten tanıyorsun.
Yeni bir dünyayı anlamaya çalışırken eski dünyanın içinde zaten senin evin de var.
Nerede ne olduğunu biliyorsun.
Kim ne yapacak biliyorsun.
Hatta bazen repliği karakterden önce söylüyorsun.
Ve garip olan şu.
Bunu bilmek diziyi izlerken böyle sıkıcı hale getirmiyor.
Tam tersine bazen seni rahatlatıyor.
Çünkü artık sonra ne olacak diye düşünmüyorsun.
Sonra ne olacağını zaten biliyorsun.
Ve zihnin ilk defa bir şeyden emin olduğu için bunu gayet böyle rahat bir şekilde devam ettirebiliyor.
Bugünkü hayatımızın büyük bir kısmı ise böyle baktığımızda belirsizlikle dolu.
İş, para, ilişkiler, gelecek, kariyer, işte taşınmak, evlenmek, evlenmemek, bir şehirde kalmak, başka şehre gitmek, yeni bir şey denemek, sosyal medyalar, haberler, bildirimler, mailler.
Böyle yüzlerce yeni bilgi.
Her gün böyle yeni bir şeyler ve böyle bir hayatın içinde insan bazen yeni şeyler istemiyor.
Bazen sadece bildiği bir şey istiyor.
Bu yüzden Avrupa yakasını açıyor.
Ne bileyim Geniş Aile, Leyla ile Mecnun, Yaprak Dökümü, Aşkı Memnu, Doktorlar, Adını Feriha Koydum gibi gibi dizileri açıyor.
Çünkü bazı akşamları keşfetmek istemiyoruz.
Tam tersine hatırlamak istiyoruz bazı şeyleri.
Ve bence aslında bunu müzikle de yapıyoruz.
Bir şarkıyı yıllardır işte dinlememişiz.
Bir gün bir yerde bir anda çalıveriyor.
Böyle birkaç saniyesinde bile bir anda şey yapıyorsun.
Bu şarkıyı biliyorum.
Ve şarkı başladığı anda zihninde bir tarih açılıyor.
Bir yaz, bir okul, bir arkadaş, yolculuk, ayrılık, ev, oda, insan.
Çünkü baktığımızda beynimiz bazı şeyleri yalnızca bilgi olarak kaydetmiyor.
Onları duygularla birlikte kaydediyor.
Bu yüzden eski bir dizi sahnesinde yalnızca hatırlatan bir sahne değildi.
Bir duyguyu böyle paketinin anahtarı olabiliyor.
Ve işte tuzlu kahvenin eski dizilere yaptığı göndermelerin etkileyici olmasının bir nedeni de bu.
Gönderme ne kadar tanıdıksa zihnimizde açtığı kapı o kadar hızlı oluyor.
Mesela bir oyuncuyu tanıyoruz, bir karakteri tanıyoruz, rappliğini biliyoruz, müziğini tanıyoruz ve beynimize adeta tamam ya ben bunu biliyorum diyor.
Bu tanıma hissi de bize çok kısa bir süreliğine aidiyet duygusu verebiliyor.
Sanki ekrandaki yapımcıyla, senaristle, oyuncuyla ve diğer izleyicilerle ortak bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi.
Sen de bunu biliyorsun, ben de biliyorum.
Biz aynı şeyi hatırlıyoruz baktığımızda.
Bence sosyal medya bu göndermelerin bu kadar hızlı yayılmasının bir nedeni.
Mesela bir sahneyi gördüğümüzde yorumlara giriyoruz.
İşte doktorlar Ela, Levent, Erdal Bakkal, Cemil Cadı ve bir anda yüzlerce insan aynı şeyi konuşuyor gibi geliyor.
Aslında konuştuğumuz şey yalnızca sahne değil.
Ortak bir geçmişimiz var.
Bir dönemin televizyon kültürü, bir neslin mizahı, bir neslin gençliği, bir neslin akşamlarından bahsediyoruz aslında.
Ama burada çok ilginç bir soru var.
Neden eski diziler ya da eski filmler, eski şarkılar, neden yeni olan her zaman daha çekici değil?
Çünkü baktığımızda yenilik nasıl desem her zaman rahatlatıcı olmayabiliyor.
Yeni olan şey merak uyandırıyor evet ama aynı zamanda zihinsel enerji de istiyor.
Yeni bir dizide karakterleri öğreniyorsun.
Yeni bir dizide hikayeye adapte olma sürecin oluyor.
Çünkü yeni bir dünyaya giriyorsun.
Eski dizide ise zihinsel yük daha düşük.
Çünkü karakterleri tanıyorsun, hikayenin ritmini biliyorsun.
Hatta bazen sahneleri ezberlemişsin.
Bu yüzden eski bir dizi bazen yalnızca eğlenceli değil de bir tür zihinsel dinlenme alanı gibi de çalışabiliyor.
Çünkü yeni bir şey almıyorsun beynine.
Ama baktığımızda nostaljinin çok güzel bir başka tarafı da var.
İnsan kendini süreklilik içinde hissedebiliyor.
Bugünkü seninle 15 yıl önceki sen arasında kocaman bir fark var.
Belki o zamanki hayallerinin çoğu değişti.
Bazıları gerçekleşti, bazıları gerçekleşmedi.
Hatta bazı insanlarla artık konuşmuyorsun bazıları hayatında.
Mesela çocukluğundaki evle şu anki yaşadığın ev başka.
Belki başka bir şehirden başka bir şehire taşındın.
Alışkanlıkların değişti.
Ama eski bir diziyi açtığında bir anda bütün bu yıllar arasında bir köprü kuruluyor.
Ben o kişiydim diyorsun ve şimdi buradayım.
Bu his bazen insanın kendisini böyle bir bütün olarak görmesine yardımcı olabiliyor.
Belki de bu yüzden nostalji yalnızca geçmişe duyulan bir özlem değil de bir tür kimlik hatırlatması.
Ben nerelerden geldim? Ben hangi şeylerle büyüdüm? Ben hangi hikayeleri sevdim?
Ben hangi replikleri yıllarca kullandım?
Bunların hepsi aslında bize kendimizle ilgili böyle küçük ufak tefek bilgiler veriyor.
Bir de şu var bence eski dizileri bugün yeniden izlediğimizde başka bir şey oluyor.
Dizinin kendisi aynı kalıyor ama biz değişiyoruz.
Mesela yıllar önce bir karakteri izlerken onu çok farklı değerlendirmiş olabiliriz.
Bugün aynı karaktere bakıp ya ben bu karakteri şimdi daha iyi anlıyorum diyebiliyoruz.
Ya da tam tersi ben bunu nasıl savunmuşum diye şaşırabiliyoruz.
Çünkü hikaye değişmedi.
Biz değiştik.
Farkındalıklarımız oluştu.
fikirlerimiz değişti.
Bu yüzden eski dizileri tekrar izlenmesi
aslında bazen kendimizin tekrar
okunması gibi bir şey. Aynı kitabı
yıllar sonra yeniden okumak gibi. Cümleler
aynı ama sen aynı değilsin.
Bu nedenle işte baktığımızda
başa geri döndüğümüzde doktorlar
göndermesinin yalnızca böyle nostaljik
bir eğlence olarak kalmaması da ilginç.
Çünkü o sahneyi izleyen herkes
kendi geçmişlerini de sahneye taşıyor.
Kimi Ela'yı hatırlıyor, kimi Levent'i
kimi diziyi ilk izlediği zamanı
ya da kimi o dönemdeki arkadaşlarını
o işte televizyonda dizi izlenen ev akşamlarını.
Ama insanların hatırladığı geçmiş birbirinden farklı.
İşte nostaljinin gücü biraz burada.
Aynı görüntü farklı insanlar da farklı anılar açabiliyor.
Belki de eskici de bugün yeniden popüler olmasının nedenlerinden biri bu.
Baktığımızda ortaklık hissi dediğimiz bir his var.
Çünkü modern hayat bizi sürekli bireyselleştiriyor.
İşte kendi algoritmamız var, akışımız var, önerilerimiz, listelerimiz.
Ama bazen aynı şeyi bilen insanlarla karşılaşmak çok güzel olabiliyor.
Birinin seni sevdiği eski diziyi bilmesi, işte bir repliği tamamlaması ya da bir sahneyi hatırlaması.
Bütün bunlar küçük ama güçlü sosyal bağlar yaratabiliyor.
Bence şunu da kabul etmemiz gerekiyor.
Geçmiş her zaman güzel değildi.
O zaman da kötü günler vardı, kaygılar vardı, kırgınlıklar vardı, yalnızlık da vardı.
Ama insan geçmişi çoğu zaman hikayeler halinde hatırlıyor.
ve eski dizilerde bize o hikayelerin fon müziğini veriyor.
Bir jenerik başlıyor ve yıllar önceki hayatımız birkaç saniyeliğine yerinden hareket ediyor.
O yüzden belki de bu akşam eski bir dizi açtığında kendinize şöyle bir soru sorabilirsiniz.
Ben bu diziyi gerçekten izlemek mi istiyorum?
Yok da bu dizinin bana hatırlattığı şeyi mi?
Belki de cevabınız ikisi de olacak ve bunda hiçbir sorun yok.
Çünkü bazen bir diziyi izlemek aslında geçmişteki kendimizi kısa bir ziyaret yapmak,
bir saatliğine onun yanında oturmak,
O zamanları hatırlamak, sonra kalkıp bugüne dönmek ve belki de en güzeli bu.
Geçmişe dönmek zorunda değiliz.
Geçmişi tamamen unutmak zorunda da değiliz.
İkisi arasında bir yerde durabiliriz.
Eski dizileri sevebiliriz.
Yeni diziler de eziyebiliriz.
Geçmişi özleyebiliriz ama bugünü de yaşayabiliriz.
Çünkü nostalji bize geçmişin güzel olduğunu söylemekten çok zamanın geçtiğini hatırlatıyor ve zaman geçerken biz de değişiyoruz.
Belki yıllar sonra işte bu tuzlu kahveyi de başka insanlar nostaljiyle hatırlayacak.
Bugün izlediğimiz sahneler onların eski yanılarına dönüşecek.
Bugün sosyal medyada gördüğümüz bir replik yıllar sonra bir başka dizide karşımıza çıkacak.
Belki o zaman da başka biri hatırlıyor musun?
Tabii ki de hatırlıyorum gibi böyle bir konuşma geçecek aralarında.
Çünkü televizyon dizileri aslında yalnızca hikayeleri anlatmıyor.
Bize zamanın nasıl hızlı geçtiğini de gösteriyor.
Ve sanırım bugün eski dizilere dönmemizin en güzel açıklaması da burada.
Biz belki geçmişteki dünyayı değil, geçmişteki kendimizi özlüyoruz.
Daha az bildiğimiz, daha az korktuğumuz, daha az seçeneğimizin olduğu,
bazı şeylerin daha basit olduğu zamanları.
Ama geçmişteki halimize geri dönmemiz gerekmiyor.
Onu hatırlamamız yeter.
Çünkü o insan hala bizim içimizde bir yerde, bir şarkıda, belki bir fotoğrafta,
bir dizide, bir replikte, bir kahkanın içinde
ve bazen tuzlu kahve gibi yeni bir hikayenin ortasında karşılığımıza çıkıyor.
Bir yanda doktorlar oluyor, bir yanda Leyla ile Mecnun, bir yanda kavak yerleri.
Ve biz birkaç saniyelerine yıllar önceki bir akşama gidiyoruz.
Sonra geri geliyoruz ama elimizde küçük bir şey kalıyor.
Bir gülümseme, bir anı ve belki de kendimize dair küçük bir hatırlatma.
Belki de işte eski dizileri bu yüzden seviyoruz.
Çünkü bazı hikayeler bize yalnızca kim olduğumuzu anlatmıyor.
Kim olduğumuzu da hatırlatıyor ve bazen insanların ihtiyacı olan şey yeni bir hikaye değil.
kendi hikayesinin eski bölümünü böyle yeniden açıp
ben buradan geldim diyebilmek.
Sonra ekranı kapatıp hayatın yeni bölümüne devam etmek.
Çünkü geçmişin jeneriği çoktan aktı.
Bazı karakterler hayatımızdan çıktı.
Bazı sahneler bitti.
Bazı insanlar değişti.
Biz değiştik ama hikaye bitmedi.
Hala devam ediyor.
Ve belki de artık izlenmesi en merak edilen dizi
dönüp baktığımızda kendi hayatımız.
Uzun bir aradan sonra tekrar geri dönüp bu kadar konuşmak
çok iyi geldi.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
