
Bu Haftalık Bu Kadar 17: Türk Sinemasının Durumu Üzerine
22 Ekim 2026 · 30 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu hafta, ülke sinemamızın bugünkü durumu üzerine tespitler ve yorumlar yapmaya çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba Sinematris't'e Görkem Öge ile birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda bu haftalık bu kadar dosyamızın 17. bölümünde ülkemiz sinemasının yakın dönemdeki durumu üzerine bir inceleme sunmaya ve bazı tespitler yapmaya çalışacağız.
Şimdi beni bu sohbete yapmaya iten birkaç şey oldu bunları belirteceğim ama aslında bu konuya uğramak için bir nedene ihtiyacımız da yok.
Zaten bitmek bilmez ve sonu gelmez bir sohbettir bu.
Sinemacılar ne zaman bir sohbet ortamına katılsalar Türk sinemasını kurtarırlar düştüğü yerden kaldırırlar fikirler şikayetler havada uçuşur ve istisnasız herkesin bu konuda bir fikri vardır ve herkes de fikrinde gayet emin ve ısrarcıdır.
Genelde pek de bir yere varmasa da bu sohbetler gerçekten çok keyiflidir.
Şimdi bir sebebe gerek yok dedim ama önce beni bu sohbete yapmaya iten şeyleri sizinle paylaşayım.
Şimdi Türk sinemasının son birkaç yılda düşüşte olduğu belirgin bir gerçek.
Sinema salonlarına duyulan ilginin düşüşü yerli yabancı tüm filmleri kapsıyor aslında.
Yani sadece yerli filmlerin gişesi düşmüyor.
Yabancı filmlerin de gişesi düşüyor.
Ama yerli filmlere duyulan ilgi ortalama düşüşün de altında.
Çok detaylı rakamlara girip sohbeti iyice uzatmayayım.
Şöyle özet birkaç bilgi vereyim.
Pandemi öncesi önemli bir kırılma pandemi oldu zaten.
Pandemi öncesinde Türkiye'de satılan toplam bilet sayısına ulaşılan en yüksek rakam 70 milyon civarındaydı arkadaşlar.
Pandemi sonrasıysa bu rakam 30 milyonun da altına indi.
Yani son 2-3 yılda sinema salonları pandemi öncesinin yarısı kadar bile bilet satamadı.
Ve söylediğim gibi yerli filmlerdeki düşüş bunun da ötesinde.
Pandemi öncesinde Türk filmlerinin toplam pazar payı %60'ın da üzerindeydi ancak bugün %50 civarını düşmüş durumda.
Ayrıca son 30 yılda en çok izlenen 20 Türk filminin sadece bir tanesi pandemi sonrasında gösterime girmiş.
O filmde bergen filmi yani bergeni saymaz isek en çok izlenen 20 Türk filminin içerisinde hiçbir film pandemi sonrasında yapılmış film değil.
Şimdi bu tabloyu gayet ortaya seriyor.
Son 30 yılda yerli yabancı en çok izlenen 50 filmi sıraladığımızda bunun 42'sinin yerli film olduğunu görüyoruz.
Ancak bunların sadece 3 tanesi pandemi sonrasında yapılmış ve gösterime girmiş filmler.
Görüyorsunuz yani gerçekten bir düşüş var.
Zaten hani kabaca da baksanız hani bu rakamları bir kenara bırakın.
Pandemi öncesinde 7 milyonlar, 6 milyonlar, 5 milyonlar yani neredeyse her yıl bu rakamlara ulaşan film görüyorduk ama artık bunları biz görmüyoruz.
Şimdi bu ilgi düşüklüğünün birçok sebebi var.
En başta televizyon sinemacılığının gelişmesi, dijital kanalların ve televizyonda gösterim alan filmlerin bolluğu ve tabii ki ne yazık ki sık sık dile getirdiğimiz gibi ülkemizdeki ekonomik durumun getirdiği zorluklar ilk akla gelen sebepler.
Ama bunlara rağmen o eski diyorum hani Goralar, Recep İvedikler, işte düğün dernekler o hit filmler yok artık.
Ve satılan bilet sayıları gibi pek net ölçülebilir bir veri olmasa da hepimiz farkındayızdır ki yerli filmlerde belirgin bir kalite düşüklüğü de var.
İyi film yok ya da çok az hani bundan sürekli şikayet ediyoruz zaten.
Geniş kitlelerin beğenisini cezbeden yerli film sayısı gerçekten yok denecek seviyede.
Şimdi bu duruma karşılık yakın zamanda daha birkaç hafta önce Yılmaz Erdoğan Türk sinemasının 2000'li yılların başında yaşadığı silkinmenin de öncülerinden biridir kendisi zaten.
bir açıklama yaptı.
Türk sinemasının yaşadığı bu düşüşten
rahatsız olduğunu belirtti ve buna
karşı Vizonteli 3
projesini önümüzdeki
yıl yapacağını söyledi ve
böyle böyle sinemamızı
geri kazanacağız dedi.
Ve aradan kısa
bir süre geçtikten sonra
Yılmaz Erdoğan'ın bu sözlerine
karşı yönetmen Onur Ünlü de
cevap niteliğinde gerçekten
çok çarpıcı birkaç şey söyledi.
Hatta böyle
Şakalı, ironili, komikli bir cevap verdi böyle.
Bunun videosu internette var.
Tıklarsanız görürsünüz.
Yani onun ünlü Yılmaz Erdoğan falan yazarsanız videoyu göreceksiniz.
Ben yine de zahmet vermekten kurtarayım sizi.
Yaklaşık olarak şöyle bir şey dedi.
Ya sinemayı ben kurtaracaktım ya.
Onu da mı Yılmaz Erdoğan'a kaptırdık gibi bir şey söyledi böyle.
Ama madem kurtaracak yavaş yavaş kurtarsın.
Öyle bir seferde kurtarmasın.
Direkt vizontele 3'ü çekmesin.
Önce 2.25'i çeksin.
Sonra 2.50'yi çeksin sonra 2.75'i falan çeksin dedi.
Ve hatta devam etti.
Atatürk bile vatanı tek seferde kurtarmadı.
Birçok muharebe yaptı ve birçok muharebe de kurtardı.
Yılmaz Bey de öyle yapsın dedi.
Şimdi aslına bakarsanız bu baya sert bir cevap yani.
Sıkı bir cevap gerçekten.
Altında bir sürü anlamlar var.
Yan anlamlar da var yani.
Neyse sonrasında biraz ciddileşerek o işler öyle olmaz. Old school projelerle bakınız bu da çok sert old school projelerle fikirlerle sinema falan kurtarılmaz.
Türkiye'de genç çok sayıda sinemacı var onların çok parlak fikirleri var. Yılmaz Bey bir şeyler yapmak istiyorsa bu gençlere destek olsun gibi bir şeyler söyledi.
ve bundan sonra da sohbete devam ediyor.
Çok uzun bir video.
Yani söylediklerinin hepsini tabii size aktarmayayım ama
sinema tarihinden bazı gerçekleri, bazı dönemleri hatırlattı.
İşte Hollywood'un 1960'larda yaşadığı çöküş,
o çöküşten nasıl çıktığı bunları hatırlattı
ve söyledikleri gerçekten çok değerli tarihsel bilgiler
ve hepsi de doğru.
İşte bu özetle bu açıklamalar bitmek bilmez ne olacak bu sinemamızın hali.
Sohbetlerini bir tekrar alevlendirdi böyle.
Şimdi bütün bu durum ve mevcut açıklamalar üzerine ben kendi fikirlerimi sizle sıralamaya ve özetlemeye çalışayım.
Bir kere öncelikle Yılmaz Erdoğan'ın bu açıklaması hayli üzücü bence.
Bir kere son derece kibirli bir tavır bu.
Yani buralar biraz dağıldı, sinema battı gitti hadi bir toparlayalım demek hiç kimsenin haddi değil.
Bu açıklamada görülüyor ki sanırım Yılmaz Erdoğan kendisini hayli yüksek bir konumda camianın usta sinemacısı hatta doğayeni her şeye hakim kişiliği ve istese her şeyi değiştirip yola sokabilecek bir konumda görüyor.
sinemayı geri getireceğiz diyor da
kim götürdü ki
Sayın Erdoğan geri getirecek
yani
getireceğiz derken de kendisiyle
yakın mertebede üstadlar olarak
bunu birileriyle bir arada yapacakmış
gibi konuşuyor da
kim o kişiler mesela
ya da hani Sayın Erdoğan
zaten film üretmiyor mu hala
şu son 20 yılda sinemaya
ne kadar ara verdi de
o ara verince mi hani Türk sineması
göçüşe geçti sanki.
Sanki projeler üretmiyor mu?
Başka birileri Türk sinemasını
aldı götürdü de o mu geri
getirecek mesela?
Sinema çekip gittiyse ve o da
sinemayı götürenlerin içerisinde
yani o da son 20 senedir bir sürü
film yaptı. Yani sanki
o ve o mertebedeki kişiler
sinemayı belli bir noktaya getirdi.
Sonra kenara çekildiler.
Bıraktılar. Başkaları geldi.
Bu gelenler
başaramadı, beceremedi.
Şimdi Yılmaz Bey tekrar dönüyormuş gibi konuşuyor.
Değil mi arkadaşlar?
Yani ben mi yanlış anlıyorum?
Hani bir toparlayalım buraları gibi davranıyor ya.
Ki kendi filmleri hep belli bir seviyede de ilgi gördü zaten.
Yani bu süreçte o hep filmler yaptı.
Ve hemen hemen bütün filmleri de ekonomik olarak başarılı zaten.
Geçişe de başarılı bir yönetmen ve sinemacı zaten Yılmaz Erdoğan yani.
Hoş en son 2019'da organize işler sazan salmalı filmini yapmıştı.
O günden beri sadece Netflix için çalışıyor ki bu da ayrı bir tartışma konusu.
Yani Erdoğan sinema salonlarındaki çöküşün sorumlularından biri olarak bile görülebilir.
Yani TV için yaptığı projeleri sinema salonları için yapacak olsaydı mevcut bilet satış rakamlarına bir katkı yapmış olurdu mesela.
Yani sinema salonlarındaki çöküşten şikayet etmeye hakkı var mı sizce bu durumda?
şahsi fikrim Yılmaz Erdoğan'ın bu açıklaması ile Türk sinemasına katkı yapma çabası ya da iddiası bağlamında
yani bence pek de bir ikna edicilik sunmuyor.
Yani şahsen Onur Ünlü'nün verdiği cevaba ben biraz daha yakın ve onu biraz daha ikna edici buluyorum.
Biraz daha samimi buluyorum o açıklamayı.
Ama ben buradan başka bir noktaya geçeceğim.
Şimdi sadece Erdoğan ve Onur Ünlü'nün tartışmasına odaklanmayalım.
Şimdi şöyle kısa bir özet geçeyim ben size.
Türk sineması 70'lerde Yeşilçam ile inanılmaz bir başarı yakalamıştı.
Sonrasında seks filmleri dönemi geldi ve 1980 darbesiyle de bu filmlerde yasaklandı ve Türk sineması durma noktasına kadar geriledi.
Ve sonrasında da 90'lı yılların ortasında işte kimine göre Yavuz Turgun'un Eşkıya filmiyle ondan sonra mesela ne yapılmıştı?
İstanbul kanatlarımın altına film yapılmıştı.
Daha sonra Kahpe Bizans yapılmıştı.
Bu gibi filmler hem eleştiriler olarak takdir edilen hem de kişilere başarılı olan filmler oldu.
Ve Türk sineması yükselişe geçmişti.
Hatta bu döneme yeni Türk sineması dahi denmişti.
Yani Türk sinemasında yeni bir dönem olarak kabul edilmişti.
Bu dönem ve o dönem aslında halen de devam ediyor.
Ancak esas silkinme 2000'lerin ortasında Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Yılmaz Erdoğan, Atatürk ve hatta Mahzun Kırmızıgül de o dönemde sinema yapmaya başlamıştı ve ilk filmleri bayağı da gişede başarılı olmuştu.
Bu filmlerle oldu ve bu döneme Türk sinemasında daha önce hiç rastlanmamış bir başarıya ulaşıldı diyorum.
İşte 5 milyonlar, 6 milyonlar, 7 milyonlar falan hiç yani bu kadar başarılı, bu kadar fazla gişe yapan Türk filmlerine o döneme kadar hiç rastlanmamıştı.
Ama en önemli fark yapım ölçeklerinin, bütçelerin ve teknik olarakların artmasıydı.
İşte bu noktada biraz iddialı konuşacağım ama bence bu filmlerin hiçbiri ya da hiçbiri demeyeyim hani o kadar iddialı konuşmayayım ama büyük çoğunluğu gerçekten iyi filmler değillerdi.
O dönem için çarpıcı ve farklıydılar.
Mesela Cem Yılmaz filmleri dünya sineması ve komedi türü içerisinde konumlandıracak olursak nereye koyabiliriz?
Nasıl bir konumda, nasıl, ne türde filmler bunlar?
sinema üzerinden komedi yapan filmler.
Finalde Cem Yılmaz çıkıp kameraya
işte ey Hollywood sen yıllarca bizi bu filmlerle uyuttun gibi konuşmalar yapıyordu böyle.
Star Wars'a göndermeler vardı.
Matrix'e, Jurassic Park'a, işte Cowboy filmlerine falan göndermeler vardı.
Bunların parodisiydi aslında.
Yani işte Gora, Arok ya da Vahşi Batı mesela.
Vahşi Batı filmlerinin bir eleştirisiydi.
Yarattığı Arif tipini bir hatırlayın.
yarattığı Arif tipini Hollywood senaryoları içerisinde koyup durum komedisi yaratmaya çalışıyordu.
Yani saf, temiz, iyi niyetli ama biraz da kurnazca ortalama Anadolu insanın bir bilim kurgu filmine yerleştiren bir filmdi Gora mesela.
Mesela Vizonteli'yi düşünelim.
İlk hani önce filmlerden bir tanesidir.
Vizonteli bir dönem filmi, bir Güneydoğu coğrafyası resmi olarak karamsar finale varan hayli çarpıcı bir filmdi.
İyi bir filmdi bence.
Ancak ikinci filmi gayet vasattı ve sonrasında Yılmaz Erdoğan organize işler ile işte mafya komedisine döndü ve yine ortalama kalitede komediler dramlar yaptı.
Yani bu filmlerin hangisi bugün dönüp izlesek bize gerçekten keyif verecek çok iyi filmler.
Diyorum o dönem için iyiydi ama bugüne ne kadar kaldılar yani tamam hatırlıyoruz onları ama işte o dönemdeki başarılarıyla hatırlıyoruz aslında.
Bugün için çok iyi filmler denecek filmler değiller bence.
Ya da işte Recep İvedik'i düşünelim.
7. bölüme kadar sündürülmüş yine ortalama Anadolu insanını iyice cahil, iyice aptal, iyice zevksiz ve hatta yani bayağı kaba bir tip olarak çizip de bunun altında başka erdemler olduğunu hani mesajlamaya çalışın ama gerçekten çok kaba mizah bir projeydi.
Ya da işte Atademir'in filmleri neredeyse tamamen skeçlerden oluşan yani biraz kırsal komedi tadında filmlerdi yani.
Özetle bu filmlerin büyük çoğunluğu aslında sadece o dönemde izleyiciye bizlere iyi gelen, o dönem için farklı görünen ama aslında ekonomik olarak başarılı olsalar da üzerlerine yepyeni bir sinema dönemi ya da bir ülke sineması inşa edilebilecek güçte filmler değillerdi arkadaşlar.
Çünkü temelleri bana göre yani bunun esas sebebi temelleri sinemasal değildi.
Gerek üslup gerek sinemasal anlatım biçimi teknik tercihler üzerine çok sayıda film yapılan toplumsal politik sosyal bir zemin yoktu ortada.
Bakın bu andığım isimlerin hiçbiri aslında sinemacı da değiller.
Başka mecralarda üretimler yapıp tanınan, zaten meşhur olan ve başka mecradaki üretimlerini sinemaya taşıyan ve sinema ile de kitleye ulaştıran isimler.
Bu gerçek onların değersiz oldukları anlamına gelmiyor elbette.
Ya da sinema eğitimli olup olmamalarını da kastetmiyorum. Yanlış anlamayın illa sinema eğitimli olması gerekmiyor insanların.
Yani Christopher Nolan'ın ya da David Fincher'ın da sinema eğitimi yok.
Mesele o değil ama elbette konuya olaya izleyiciye bakış bir projeyi biçimlendirirken benimsenen yaklaşım bir sinematıcı duruşu değil.
Yapılanlar başka mecralarda yapılanların sinemadaki hali.
Ve evet bu sinemacılar ve filmleri o zamanlar belli bir ilgi sevgi yarattılar, izlendiren, ilgi gördüler ama geçen zamanda yaptıkları devam filmleri ya da ürettikleri diğer projeler artık bir anlam sunmamaya başladı.
Bakınız size bu durumu ve konuyu hatta bu sinemacıların sinemaya nasıl yaklaştıklarını açık eden ve
hani şahsen hem bir sinema sever hem bir yayıncı olarak beni gerçekten inciten birkaç detayı açık etmek istiyorum.
Aklımda kalan birkaç şey anlatacağım size.
Şimdi hatırlayın Atı Demir'in yaygın gösterime giren ilk stand-up'ında hepimizin bayıldığı bir skeç vardı.
Kadir İnanır ve Yüzüklerin Efendisi Saruman. Hatırlıyor musunuz?
Ne diyordu o da Atademir Er?
Koy Kadir abiyi yüzüklerin efendisine.
İki kule artık Kadir diye itele gitsin.
10 milyon kişi izlemezse şerefsizim diyordu.
Hatırlıyorsunuz değil mi bunu?
Gerçekten çok komikti yani çok eğlenceliydi.
Ancak şu ifadeye bir bakar mısınız?
İtele gitsin.
Şimdi tamam neticede bu bir espridir, şakadır, şekerdir, ciddiye almak gerekmeyebilir.
Ama yine de bir yaklaşım biçimini, bir üretim tarzını sembolize ediyor.
Bizler, biz Türk sinema severleri fikir itelenen bir kitleyiz arkadaşlar.
Koy Kadir abi yüzüklerin efendisine itele gitsin.
İzler bunlar.
Yani biz izleriz yani.
10 milyon kişi izler.
Bakınız bu bir itiraf aslında ve o kadar acı ki.
İşte böyle bir yaklaşımla film üretiliyor Türkiye'de.
Mesela hatırlayın işte Gani Müjde'nin galiba Osmanlı Cumhuriyeti diye bir film vardı.
Yine başrolde Atademir Er oynuyordu.
Filmi hatırlıyor musunuz?
Hatırlamıyorsanız da hatırlatayım.
Hani Türkiye sanki Osmanlı yıkılmamış, Cumhuriyet devam etmiş ama Padişahlar Cumhuriyeti sanki ilan etmiş gibi.
Osmanlı Cumhuriyeti yani öyle bir isimlendirme vardı filmde.
Kötü bir film değildi ama işte orada işte padişah McDonald's'a gidiyor.
McDonald's'a giden padişah.
Şimdi bakın bu bir fikir.
Hamburger yiyen, McDonald's menü yiyen padişah.
İşte Kadir abi ve iki kule.
İşte uzay gemisinde Arif.
Yok işte dinozordan kaçan Arif.
Bakın bunlar hep fikirler.
Ya da işte Recep İvedik'te aküsü bitip yolda kalan kadınlara kendi arabasındaki aküyü verip kendisi yolda kalan Recep İvedik.
Bakın hep fikirler bunlar.
İşte yeni nesil sinemamız bunlar üzerine inşa edildi ama ortada...
Ya sinema bu mu? Yani bu kadar mı?
Bu filmlerin kurguları, görüntü yönetimleri, yapım tasarımları, akışları, kadrajları, efektleri ya da nasıl diyeyim size?
hani sinemayı var eden o
hani ardışık kurgu, dramatik kurgu,
görsel güzellik
ne verdi bu filmler bize?
Bakın başka bir detay vereyim size.
Şimdi Cem Yılmaz Do Not Disturb
diye bir film yaptı. En son onu yapmıştı.
Şimdi bu filmin
yapım sonrası çalışmalarında bir video
yayınlanmıştı. Stüdyoda
Cem Yılmaz böyle müzik yapıyordu
yanlış hatırlamıyorsam. Orada
kendi kendine konuşuyordu böyle
şeye yani telefona, kameraya
doğru. Şimdi filmleri
yazan ben, yöneten ben,
yapımcı ben, oynayan ben,
her şeyi ben yapıyorum diye
eleştiriliyorum diyordu.
Şimdi bu eleştiriler haklı olabilir
gibi önce böyle bir anlayışlı bir
yüz veriyordu. Ama
hemen sonrasında
bundan sonra müzikleri de ben yapacağım
deyip böyle bir
bir Erol Taş kahkahası atıyordu
arkadaşlar. Şimdi hemen tıklarsanız
görürsünüz yani. Müzikleri de ben
yapacağım Cem Yılmaz falan deyin.
yazın yer çıkar.
Bunu da ben yapacağım.
Yani o eleştirilere
tam ironiyle
karşıt görüşle yani
aslında o eleştirileri alaya alarak
öylesine bir gururla
bir özgüvenle işte
tıpkı yani az önce Yılmaz Erdoğan gibi
hani şu sinemayı bir toplayalım ya
gitti bitti bir ayağa
kaldıralım.
Artık usta ve doğayan bir
sinemacı edasıyla bile isteye
kibirli bir tavır takınıyordu Cem Yılmaz
şimdi orada. Hani her şeyi
ben yapacağım yani. Onu da ben yapacağım.
E bravo Cem abi yap.
Yani ne diyelim.
Bence tüm karakterleri de sen oyna.
Kurguyu, rengi, efektleri de sen yap.
Sanat yönetimini, görüntü yönetmenini
de sen yap. Yap yani.
Para senin, proje senin, keyif senin.
Ne diyebiliriz ki? Bizim bir şey demeye hakkımız var mı?
Ha şunu diyebiliriz.
Böyle bir yaklaşımın
üzerine bir ülke sineması, bir
dönem sineması kurulamaz arkadaşlar.
Sinema tarihinde filmlerinin birçok şeyini kendisi yapıp da ortaya iyi işler çıkaran o kadar az sanatçı var ki.
Yani Orson Welles mesela herhalde Cem Yılmaz Cem abi Orson Welles falan yani herhalde kendini öyle görüyor.
Olmaz yani olmuyor işte işte yapıyorsun yaptın kötü oluyor.
Kötü oluyor yani yapacak bir şey yok.
Dediğim gibi bu bir silkinişin öncü filmleri iyi gibi görünüyor olsalar da aslında iyi filmler değillerdi dediğim bu zaten.
Saygınlık elde etmediler ki Türk sineması fikir itenelen her şeyi ben yapacağım diyen sinemacıların sürüklediği başka üretimlerini geniş kitlelere ulaştırmak için sinema yapılan bir mecra.
Bu yani Türk sineması bu.
İşte neden Türk sineması çok işte bunlardan.
başka bir gerekçeye başka bir açıklamaya gerek yok bence.
Bakın 90'ların ortasından bugüne kadar yani bu yeni Türk sineması dedik ya işte
bu dönem yaklaşık 30 yıldır devam ediyor.
Bu süre zarfında en az 2 nesil sinemacı rahatlıkla bu süreye sığardı.
Yani bir dönem çıkar yapar yapar başarılı olur sonra bir dönem daha çıkardı.
Belki 3. bir dönem bile çıkabilirdi yani işte 10'ar yıllık süre gibi görecek olsak.
Ama Türk sinemasında halen senarist yok mesela. Yönetmenlerin çok büyük bir çoğunluğu senaryolarını kendileriyle yazıyor. Mesela bir senarist kuşağı çıkarmadı Türk sineması. Halen yapımcı da yok aslına bakarsanız.
Yani yine senarist içinde yapımcı içinde hiç yok demeyeyim ama şirketlerdeki sinemacıların üzerine konutlanıp da böyle sinemayı ekibinden yönetmenlerinden yazarlarından oyuncularından daha iyi bilip onların üzerinde konumlanarak yapımcılık yapan yani ekibi toplayan bütçeyi projeyi belirleyen Hollywood tarzı sektörel yeterlilikte olup da bir film şirketi yöneten yapımcı da yok ya da çok az gerçekten.
Neredeyse tüm sektör birkaç meşurun ya da canının istediğini yapmasıyla ya da masa başında arkadaş arası sohbetlerde dile getirilen komikliklerin üzerine kurulmuş projelerle işte başka mecralarda imza atılan üretimlerin sinemaya taşınması üzerine kurulmuş bir sinema.
Böyle süre gidiyor yani. Ortada mesela politik, dramatik, sosyal, kültürel bir rahatsızlık ya da hani tüm ülkeyi, tüm milleti, Türk milletini, Türkiye'yi ilgilendiren ortak bir rahatsızlık diyorum sosyal, kültürel, politik bir ortaklık üzerine kurulmuş bir dramatik zemin var mı mesela?
Mesela sinema tarihinin geçmişine bakalım.
İşte İtalyan yeni gerçekçiliği, Alman dışa vurumculuğu, İngiliz yeni gerçekçiliği, Fransız yeni dalgası ya da Latin Amerika'da 60'larda çıkan 3. sinema gibi.
Hatta bugün dünya sinemasında çok saygın ve güçlü yeri olan İran sinemasının sahip olduğu gibi bir politik, kültürel, sosyal zemin var mı bizim sinemamızda?
Yok öyle bir şey.
Hiç böyle bir şey görüyor musunuz?
Yani yakın dönem işte bu yeni Türk sineması dediğimiz dönem gerçekten Anadolu'nun, Anadolu insanının, Türkiye'nin sorunlarını, dertlerini politik diyorum hani kültürel, dilsel, sosyal, cinsel dertlerini hani arkasını alıp da silkinmiş bir sinema.
Yok yok öyle bir şey yok.
Ya da yakın dönemde yine hani palazlanan Çin sineması mesela, Kore sineması, Hindistan sineması.
Bu ülkelerin teknik, görsel, estetik cazibesi var mı?
Mesela bizim sinemamızda.
Mesela Kore sinemasını bir düşünün.
Her sene 2-3 tane muhteşem Kore filmi gösterimi giriyor.
Oscar'lara gidiyorlar.
Tüm dünya ülkelerinde izleniyorlar.
Çünkü teknik olarak hani o filmler mesela Kore'nin politik, kültürel, ekonomik, sosyal dünyasını anlatan filmler değiller pek ama teknik olarak muhteşemler.
Çok iyiler yani bazı örneklerde Hollywood'tan bile iyiler.
Peki Türk sineması teknik, görsel, estetik olarak bu kadar iyi mi?
Yok hiç yanına yanaşamayız yani Hollywood'un ya da Kore'nin.
Ya da bir otantiklik var mı? Mesela işte Kuzey'in sineması, İskandinav sineması ya da Rusya'nın yakın dönemde yaptığı filmleri düşünelim.
Oradaki o kendine haslık bir üslup var mı Türk sinemasında? Yok öyle bir şey de yok.
Yani neredeyse diyebiliriz ki Türk sineması tamamen bütçelerin ve kadroların hangi ülkeden çıktığı ile adık olan bir sinema.
yani Türk sinemasının kendine has, dramatik, metniyle öne çıkan, politik diyorum hani kültürel, estetik,
hiçbir ayırt ediciliği yok. Bir gücü yok yani.
Dünya sineması içerisinde hiçbir ayırt ediciliği yok.
E bu şartlarda, bu durumda Türk sineması elbette ilerleyemez, elbette yükselemez.
Yani dünyaya film satabiliyor muyuz biz? Film verebiliyor muyuz?
Amerika'da, Kanada'da, işte Brezilya'da, Kore'de, Avustralya'da, İngiltere'de gösterime girmiş
kaç uzun metraj film var?
Dünya sineması içerisinde bir yerimiz var mı?
E yok, e tamam.
Sen sadece kendi ülke içine film satıyorsun ve kendi izleyicini dahi ikna edemiyorsun.
Kendi izleyicinde bile bir saygınlık oluşturamamışsın.
Bir dönem bunu yapmışsın, böyle bir çıkmışsın sonra bitmiş gitmiş.
Çünkü filmler dediğim gibi aslında o kadar da iyi değilmiş demek ki.
kendi izleyicisini bile salona çekemeyen bir sinema nasıl yükselsin?
İşte durum da bu zaten.
Yani olay bu.
Gerçekten bu.
Bakınız çok başka bir örnek geldi aklıma.
Paylaşmadan edemeyeceğim.
Şimdi Mahzun Kırmızıgül'ü hatırlayın.
Evet o da hani bu 2000'li yılların başındaki Türk sinemasının
kişide başarısının yükselmesinin sürükleyicilerinden bir tanesi.
Gerçekten ilk filmleri çok yüksek işe hasılatına ulaştı.
Şimdi ilk filmi neydi?
Beyaz Melek.
Ve o Beyaz Melek'i yaptıktan sonra ki bence hiç de fena bir film değildi.
Yeşilçam ödünlerinde yanlış hatırlamıyorsam en iyi ilk film hani en iyi çıkış projesi gibi bir ödül almıştı.
Ve sahneye çıkıp çok kısa bir konuşma yapmıştı.
Hiç unutmuyorum o konuşmasında öyle bir şey söylemişti ki.
Beni de aranıza aldığınız için teşekkür ederim gibi bir şey söylemişti.
Şimdi o kadar acıklı bir cümle ya da bir tavır ki bu.
Sanki sinema dünyası bir odada böyle bir toplantı yapıyor.
Ne diyorsunuz arkadaşlar Mahsun'u aramıza alalım mı hani?
Diye konuşuluyor sanki ve orada tamam alalım gibi bir onay çıkıyor.
Yani çok garip bir eziklik değil mi bu ya?
Affedersiniz.
Sen öncesinde kim? Sen kimsin?
Yani işte türkücüsün, şarkıcısın ne bileyim veya hani eğitimsizsin ya da köylüsün.
Hani öyle bir intibası olduğunu varsayıyorum.
Hani öyle düşünülüyor olabilir.
ne olursan ol. Sinemada
sanatta böyle ayrımlar, böyle sınıflar
mı var yani? Çık çek
filmini sun ülkeye dünyaya
bitti. Sen de sinemacısın. Bu kadar.
Birilerinin seni kabul etmesine
ihtiyacın mı var yani?
Bu nasıl bir bakış ya? Yani
işte bakın Yılmaz Erdoğan'ın
Cem Yılmaz'ın o
kibirli kafasının tam tersi.
Kibir, cüret
aksine eziklik. Beni kabul edin.
Peki ettik. Tamam. Sen de sinemacısın
Mahsun okey ben sana
onayı verdim diyecek bir otorite mi
var ya bu arada hani
kendisi de nerede şu aralar bilmiyorum hani
3 milyon 5 milyon izleniyordu da
şu an nerede yok neredesin Mahsun
yok yani neyse arkadaşlar
bu sohbet çok uzar gider çok uzattım
bile ama aklımda daha anlatacak bir sürü
şey var ama özetliyim herhalde
meramama anlatabilmişimdir şöyle
toparlamaya çalışayım şimdi Türk sineması
çöküşte evet bunu
her açıdan gösterebiliriz yani
ama bence
bu hiç de şaşılacak bir durum değil.
Türkiye'de sinema halen gerçekten profesyonel bir ruhla ve yaklaşımla yapılmıyor.
Teknik olanak, bütçe olarak, kadro olarak hiçbir eksiğimiz olduğunu düşünmüyorum ben.
Mesele yaklaşım biçimimiz.
Mesele elindeki işe, mesleğe, bu anlatıya, bu sanata
kişisel değil profesyonel yaklaşmak.
sinema ekiple ve 130 yıllık tarihin günbegün inşa ettiği paradigmalarla yapılır.
Bizde bu profesyonel yaklaşım ne yazık ki yok.
Bu olmadıkça da sinemamızdan dönemlere yayılan, nesiller boyu süren,
çeşitlenen, zenginleşen bir sinema beklememiz pek de makul bir beklenti değil bence.
Ve az önce söylediğim gibi işte o 2000'lerin başında ortaya çıkıp silkinen Türk sineması belirttiğim sebeplerden dolayı ve başka birçok sebepten dolayı tabii üzerine bir ülke sineması ve bir dönem sineması inşa edilecek bir sinema değildi.
Hani bu fikrime katılmıyor olabilirsiniz, katılmayanlar olabilir ama onlara şunu söylemek isterim.
İşte bakın duruma bakın.
Öyle olsaydı şu an bu durumda olmazdık.
Evet daha da uzatmayayım, uzattım bile.
Umarım derdimi anlatabilmişimdir.
Bu hafta, bu haftalık bu kadar.
Dosyamızın 17. bölümünde sinemamızın bugününe bir bakış atmaya çalıştık.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere. Teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
