
Pál Sokağı Çocukları: İyilik ve Kötülük Doğuştan mı Gelir?
28 Ekim 2026 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Ya çocukken oynadığımız oyunlar, sandığımızdan çok daha fazlasıysa?
Bugün Pál Sokağı Çocukları kitabından yola çıkarak çocukluğumuza dönüyoruz. Biraz o günleri hatırlıyor, biraz da cesareti, sadakati ve aidiyeti nasıl öğrendiğimizi sorguluyoruz.
İyiliği, kötülüğü ve ihaneti bize kim öğretti? Yoksa bazılarını zaten biliyor muyduk?
Instagram: senyurubenanlatayim
Transkript
Merhaba, Sen Yürü Ben Anlatayım''a hoş geldin. Ben Nilay. Eğer hazırsan ve ayakkabılarını giydiysen, hadi başlıyoruz.
Bugün sizlerle Budapest'in arka sokaklarına yürüyoruz arkadaşlar.
1900'lerin başında geçen ama aslında tam şu an sizin, benim, hepimizin çocukluğunda duran bir hikayeyi konuşacağız.
Macar yazar Ferenc Molnar'ın Budapest'te de bir grup çocuğun hikayesini anlattığı romanı Pal Sokağı Çocuklarına hoş geldiniz.
Bu kitabı çocukken okumuştum ama geçenlerde kitaplığımı düzenlerken elim bir gitti tekrar.
Yetişkin gözüyle yeniden okudum ve inanın çocukluğuma göre çok daha fazla etkilendim.
Belki sen de okudun, belki adını çok duydun ama hiç okumadın.
O yüzden önce hikayeyi kısaca anlatayım.
Hikayenin merkezinde iki grup çocuğun arsa dedikleri boş bir arazi için tabiri caizse verdikleri bir savaş var.
Altı üstü bir kereste firmasının odun deposu burası.
Yetişkinlerin yanından geçerken başını bile çevirmeyeceği, sadece binalar içinde ham madde göreceği,
etrafı çitlerle çevrili, içinde üst üste yığılmış kerestelerin dar geçitlerinin olduğu sıradan boş bir alan.
Ama çocuklar için öyle değil.
Orası surları olan bir kale, savunulması gereken bir vatan.
Onların tüm dünyası.
Hikayenin merkezinde iki grup çocuk var demiştim.
Kırmızı beyazlılarla kızıl gömlekliler.
Her iki grubun kendi kuralları, askeri rütbeleri var arkadaşlar.
Kırmızı beyazlıların başında Boka isminde bir çocuk bulunuyor.
Diğer grup kızıl gömleklilerin lideri ise Feri Etz.
Feri Adli derliğindeki Kızıl Gömlekliler grubu Boka ve arkadaşlarının arsasını ele geçirmek istiyor.
Çünkü oyun oynayacak, boş arazileri yok.
Ve çocukların dünyasında bir anda çok ciddi bir mesele başlıyor.
Arsayı savunmak.
Toplantılar yapılıyor, planlar kuruluyor, derken birbirlerini gözetlemeler, karşı tarafın bölgesine sızmalar.
Fakat bir yandan ortak savaş kuralları var ve herkes harfiyen uyuyor bunlara.
Bir tarafta Boka'nın liderliği, diğer tarafta Feriats'in otoritesi.
Ve bütün bunların ortasında kimsenin pek önemsemediği küçücük Nemetçek isminde bir çocuk.
Grubun en küçük, en güçsüz görülen ve er rütbesindeki tek çocuğu.
Diğerlerinin hepsi bir şekilde rütbe sahibi, Nemetçek ise grubun en alt basamağında.
Burada kitabın sonunu anlatmayacağım çünkü okumadıysan bu çocukları kendin tanı isterim.
Kitaptaki mesele yalnızca iki grubun karşı karşıya gelmesiyle kalmıyor.
Dostlukların sınandığı, korkunun ortaya çıktığı, birinin kendi arkadaşlarına ihanet ettiği ve kimin gerçekten cesur olduğunun giderek belirsizleştiği bir hikayeye dönüşüyor.
Kitabı okurken insanın fark ettiği çok ilginç bir şey var arkadaşlar.
Biz dışarıdan baktığımızda bütün bunlara çocuk oyunu diyebiliriz.
Onlar içinse hiç de oyun değil.
Arsa gerçekten savunulması gereken bir yer.
Verilen söz gerçekten tutulması gereken bir söz.
İhanet, gerçek ihanet.
Korku, gerçek korku.
Arkadaşının yanında durmak gerçekten önemli.
Mesela kitapta şöyle bir detay var beni hep etkiler.
Çocukların bir macun kulübü var.
Bir de bu kulüpte aldıkları kararları yazdıkları bir karar defterleri.
Bir çocuk suç işlediğinde ya da grubun kurallarına uymadığında ona verilen en büyük ceza ne biliyor musunuz?
Karar defterine o çocuğun isminin küçük harflerle yazılması.
Deftere adın küçük yazıldı mı itibarın yerle bir oluyor.
Gün geliyor içlerinden birini haksız yere hain sandıklarında adını deftere yeşil mürekkeple ve küçük harflerle yazıyorlar.
Sonra o çocuğun çelimsiz haliyle zatürre olma pahasına gösterdiği devasa kahramanlıktan sonra hatalarını anladıklarındaysa yaptıkları şey muazzam.
Karar defterindeki o ismi silip bütün harflerini büyük harflerle yazarak altın sarısı mürekkeple kaplıyorlar.
Yetişkin dünyasında bir kalemle yazılan şey çocuk dünyasında onurun ve itibarın iadesi.
Ya o savaş kuralları?
Bir grubun lideri hasta haliyle gelip gizlice çalınan sancaklarını geri alan düşman askerin cesaretine hayran kalıyor mesela.
Adamlarına diyor ki ona dokunmayın.
O gerçek bir kahraman.
İki çocuk çetesi savaşıyor ama arkadan vurmak yok.
Taş atmak yok.
Sadece teke tek bir güreş kuralları var.
Kimse kural ihlali yapmıyor.
Şimdi sormak istiyorum.
Sizce çocuklar bu kadar katı bir adalet duygusunu, savaş kuralını, sadakati nereden biliyor?
İhanetin yanlış olduğunu onlara kim öğretti?
Ne zaman öğrenir insan cesareti?
Küçükken kitabı okuduğumda bambaşka bir gözle görmüştüm içindekileri.
Çünkü ben de o çocuklardan biriydim aslında.
Kendi oyununu çok ciddiye alan, ip atlama yarışının kazananı olmak için evde gizli gizli çalıştığım,
strateji geliştirdiğim, birçok seçeneğim olmasa da hangi ayakkabıyla oynarsam daha iyi zıplarım gibi detaylardı ilgimi çeken.
Ancak yetişkin halimle okuduğumda başka pencereler açıldı önümde.
Bu kez üzerine düşündüğüm şeyler o yaştaki çocukların bir oyunu ne kadar ciddiye alabildiği,
karakterleri, kötülüğü ve iyiliği seçiyor muyuz
yoksa doğuştan mı getiriyoruz gibi şeyler oldu.
Nemeçek daha küçücük bir çocuk mesela
ama bazen yetişkinlerin bile zorlandığı bazı seçimler yapabiliyor.
Kitabı okuyanlar Nemeçek'in ödediği bedeli bilir.
O nedenle daha fazla spoiler vermek istemiyorum.
Ama insan yine de düşünüyor arkadaşlar.
Bunları onlara kim öğretti? Ne zaman öğrendiler?
Gelişim psikolojisinde pretend play
Yani mış gibi oyun denilen bir kavram var arkadaşlar.
Bir çocuğun bir nesneyi, kişiyi veya durumu başka bir şeyin yerine koyarak eylem gerçekleştirmesine deniliyor.
Bipelerini sırtına takıp kendini süper kahraman ilan eden ve öyleymiş gibi davranan bir çocuk mesela.
Çocuk için mış gibi yapmak hayatı prova etme biçimi sanki.
Çocuk orada sadece oyun oynamaz.
Sadakati, liderliği, yenilgiyi ve fedakarlığı tecrübe eder.
Yani elindeki bir muz çocuk için her zaman muz değildir.
Bazen hayali konuşmalar prova ettiği bir telefon, bazen şarkı söylediği bir mikrofon olabilir.
Ama onunla bir şey öğrenir.
Mış gibi oynamak deyince de aklıma hayat güzeldir filmi geldi şimdi arkadaşlar.
Herhalde mış gibi oynamanın Nirvana'sıdır.
Oradaki babanın çocuğuyla o şartlarda oynadığı oyun.
Neyse nerede kalmıştık.
Çocuk gelişimi alanında yaptığı çalışmalarla bilinen Jean Piaget, isminde bir psikolog var arkadaşlar,
çocukların ahlak anlayışını araştırırken onlara yalnızca iyi nedir, kötü nedir diye sormuyor.
Gidip oyunlarını izliyor.
Özellikle de misket oynayan çocukları.
Kuralları kim koyuyor?
Çocuk o kurala neden uyuyor?
Değiştirilebilir mi?
Birisi kural bozarsa ne oluyor?
Çünkü Piaget'e göre çocuk kuralları yalnızca yetişkinlerin bunu yap, bunu yapma demesiyle öğrenmiyor.
Akranlarıyla karşı karşıya geldiğinde pazarlık etmek, hakkını savunmak, başkasının hakkını kabul etmek,
kurala uymayanla ne yapılacağına karar vermek zorunda kalıyor.
E düşününce bizim de çocukluğumuz biraz böyle değil miydi?
Yani üç korner bir penaltı, oradan sobe olmaz, çizgiye bastın yandın.
Belki saatlerce oyun oynardık ama bazen oyunun kendinden daha uzun süre o oyunun kurallarını tartışırdık.
Farkında değildik ama belki de o sırada yalnızca nasıl oynayacağımızı değil,
başkalarıyla birlikte nasıl yaşayacağımızı da öğreniyorduk.
Bunun cevabını ararken karşıma çok ilginç deneyler çıktı.
Mesela 2006 yılında araştırmacılar Felix Farnaken ve Michael Tomasello.
Henüz yaklaşık 18 aylık çocukları bir yetişkinin yardıma ihtiyacı olduğu gibi basit bir durumla karşılaştırıyorlar.
Yetişkin bir nesneyi düşürüyor ve ona ulaşamıyormuş gibi davranıyor mesela.
Çocuğa kimse hadi yardım et demiyor.
Ödül vaat edilmiyor.
Ama çocukların büyük bir kısmı kalkıyor, nesneyi alıp yetişkine veriyor.
Yani düşünsenize karşımızda henüz doğru düzgün konuşamayan bir çocuk var.
yardımseverlik, fedakarlık, ahlak gibi kelimelerin anlamını bilmiyor.
Ama bir başkasının bir şeye ihtiyacı olduğunu fark edip ona yardım edebiliyor.
Daha da ilginç bir deney 2007'de Yale Üniversitesi'nden geliyor arkadaşlar.
Araştırmacılar 6 ve 10 aylık bebeklere küçük bir kukla gösterisi izletiyor.
Bir karakter bir tepeye çıkmaya çalışıyor.
Bir başka karakter gelip ona yardım ediyor.
Diğeri ise onu engellemeye çalışıyor.
Sonra bebeklerin önüne bu iki karakter konuyor.
Yani yardım eden ve engelleyen.
İlk deneyde bebeklerin büyük çoğunluğu yardım eden karakteri uzanıyor.
İnsan burada hemen heyecanlanıyor.
Tamam diyorsun ya demek ki iyiyi kötüden ayırmak bizim içimizde var.
Ama durun.
Çünkü hikayenin devamı var.
Bilimde bir deneyin ilginç çıkması yetmiyor.
Başka araştırmacıların da aynı yöntemi kullanarak benzer sonuçlara ulaşabilmesi gerekiyor.
Ve sonraki yıllarda bu deney tekrarlandığında sonuçlar o kadar net çıkmıyor.
Yıllar sonra 37 farklı laboratuvar, 5 kıtada binden fazla bebekle devasa bir tekrar çalışması yapılıyor.
Sonuç, analize alınan bebeklerin yaklaşık %49'u yardım eden karakteri seçiyor, %51'i ise engelleyeni.
Yani neredeyse yazı tura.
Belki bebeklerin doğuştan gelen bir takım sosyal eğilimleri var ama bebek doğuştan iyiyi seçer diyebileceğimiz kadar basit bir hikaye çıkmıyor karşımıza.
Peki sosyal çevre ve grup psikolojisi işin içine girdiğinde ne oluyor?
Burada karşıma çıkan çalışmalardan biri gerçekten Pal Sokağı çocuklarını hatırlattı bana.
Sosyal psikolog Muzaffer Şerif'in 1954'te yaptığı meşhur bir çalışması var arkadaşlar.
Rubber's Cave Experiment yani Hırsızlar Mağarası Deneyi.
Araştırmacılar bir yaz kampında birbirini daha önce tanımayan 11-12 yaşlarında 22 erkek çocuğunu iki gruba ayırıyorlar.
Kartallar ve yılanlar.
Önce çocuklar kendi grupların içinde vakit geçiriyorlar.
İsimlerini kendileri seçiyor, kendi bayraklarını yapıyor, kendi aralarında bağ kuruyorlar.
Sonra araştırmacılar bu iki grubu karşı karşıya getiriyor.
Turnuvalar, yarışmalar, ödüller.
Yani bir taraf kazanacaksa diğer tarafın kaybetmesi gereken bir düzen kuruluyor.
Ve çok kısa bir süre içinde işler çirkinleşmeye başlıyor arkadaşlar.
Önce laf atmalar, hakaretler geliyor.
Sonra karşı grubun bayrağını yakmaya, eşyalarına zarar vermeye,
birbirlerinin kaldıkları yerlere baskın düzenlemeye kadar gidiyor durum.
Düşünsenize bu çocuklar birkaç gün önce birbirlerini tanımıyorlardı bile.
Ortada yıllardır süren bir düşmanlık falan yok.
Geçmişten gelen bir hesap yok.
Zaten geçmişleri 11-12 yıl ne olabilir ki?
Biz ve onlar diye sadece artık iki ayrı grup var.
Buraya kadar deney Pal Sokağı çocuklarını biraz ürkütücü biçimde hatırlatıyor.
Ama deneyin benim asıl ilgimi çeken kısmı bundan sonra başlıyor.
Araştırmacılar iki grubu yeniden yakınlaştırmaya çalışıyorlar.
Önce onları aynı ortamda bulunduruyorlar.
Bu pek işe yaramıyor.
Sonra çocukların tek bir grubun kendi başına çözemeyeceği sorunlarla karşılaşmasını sağlıyorlar.
Mesela kampın su sistemiyle ilgili bir problemi çözmeleri gerekiyor.
Başka bir durumda bozulan bir aracı hep birlikte çekmeleri gerekiyor.
Bir anda az önce birbirlerine rakip olan çocukların karşısında ortak bir mesele beliriyor.
Artık kazanmak için karşı tarafın kaybetmesine ihtiyaçları yok.
Tam tersine birbirlerine ihtiyaçları var.
Ve ne oluyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Bu ortak hedefler tekrarlandıkça iki grup arasındaki düşmanın azaldığı, ilişkilerin iyileştiği görülüyor.
Bence deneyin en ilginç tarafı tam da burası.
Çünkü bize yalnızca insanlar kolayca biz ve onlar diye ayrılır demiyor aslında.
Başka bir ihtimali de gösteriyor.
Bazen bizi karşı karşıya getiren şey kim olduğumuzdan çok içinde bulunduğumuz oyunun kuralları olabilir mi?
Düşünsene kuralları bir değiştiriyorsun, rakibini ortağına dönüştürüyorsun.
Ve davranışlar da değişmeye başlıyor.
Tabi bu 1954'te yapılmış, yalnızca 22 erkek çocuğun katıldığı ve bugünün araştırma etiği açısından ciddi biçimde eleştirilen bir deney.
Üstelik araştırmacılar rekabeti doğal akışına bırakmamışlar.
Özellikle rekabeti doğuracak bir ortam yaratmışlar.
O yüzden burada insan doğası kesinlikle böyledir diye bir sonuç çıkaramayız tabi ama insanın aklına yine de Pal Sokağı geliyor.
Boka'nın çocuklarıyla kızıl gömlekliler gerçekten düşman mıydı?
Yoksa onları karşı karşıya getiren şey ikisinin de istediği ama yalnızca bir grubun sahip olabileceğine inandıkları arsa mıydı?
Belki de çocukların karakterlerini anlamaya çalışırken yalnızca kim iyi kim kötü diye sormak yetmiyor.
Bir soru daha sormamız gerekiyor.
İçinde bulundukları dünya onlardan nasıl biri olmalarını istiyor?
Demek ki aidiyet, sadakat ve bizden olan olmayan ayrımı çocuklukta çok hızlı inşa ediliyor.
Ancak pay sokağı çocuklarında bizi büyüleyen şey bu grup rekabetinin içinde bile etiğin muhafaza edilmesi.
Yani doğa bize ham bir tuval veriyor olabilir.
Ama o tuvale hangi fırça darbelerini vuracağımızı, büyüdüğümüz çevre, dahil olduğumuz akran grupları ve oynadığımız oyunlar belirliyor.
Pay sokağındaki çocuk dünyasının içinde biri ihanet ederken diğeri neden arkadaşları için büyük bir bedeli göze alıyor?
Belki bunun tek bir cevabı yok.
Kendimizde getirdiğimiz mizacımız var.
Büyüdüğümüz aile var.
Arkadaşlarımız var.
İçinde bulunduğumuz grubun bize yüklediği rol var.
Çocuklar iyiliği ve kötülüğü bir gün oturup ders gibi öğrenmiyorlar.
Bazı tohumlarla geliyoruz.
Sonra hayatın içinde kim olacağımızı o oyun alanlarında yavaş yavaş inşa ediyoruz.
Peki senin çocukken oynadığın sana en gerçek gelen oyun neydi?
Ve daha da önemlisi o dünyanın içinde sen kimdin?
Bebeğini doyurup uyutmaya çalışan bir anne mi?
Karşı komşuya kek götüren iyi kalpli komşu mu?
Mahalle maçının son dakika golünü atması gereken karizmatik golcü mü?
Dünyayı kurtarmaya çalışan bir süper kahraman mı?
Yoksa kimsenin çözemediği bir olayın peşindeki dedektif mi?
Belki öğretmendiniz.
Karşınıza dizdiğiniz oyuncaklara ders anlatıyordunuz.
Belki doktor, astronot, şarkıcı.
Ben mesela bir sürü evcilik oyununun içinde haber sunan bir spikerdim arkadaşlar.
Evcilik oynuyoruz ama belli ki evde bir noktada haber bülteni de yayınlanması gerekiyor.
Şimdi yıllar sonra oturmuş podcast yaptığımı düşününce insan ister istemez arada bir bağlantı kuruyor tabii.
E mikrofon biraz geç geldi ama dünyayı anlama ve aktarma faaliyeti çok önceden başlamış herhalde içimde.
Peki sen hatırlıyor musun?
Çocukken oyunlarda kendine nasıl bir rol seçerdin?
Cesur muydun? İyi miydin? Güçlü müydün?
Herkesi kurtaran o kahraman mı olurdun?
Yoksa arkadan iş çeviren o biraz kurnaz tiplerden miydin?
Ve acaba çocukken kendimize seçtiğimiz o karakterlerde
büyüyünce olmak istediğimiz insandan küçük bir parça var mıydı?
Bir de bugünün çocuklarını merak ediyorum arkadaşlar.
Benim kuşağımın sokakta, apartman önünde, boş arsada
saatlerce kendi başına kurduğu oyunlar
bugün aynı biçimde hayatın merkezinde değil doğal olarak.
Ama buradan bizim çocukluğumuz daha güzeldi sonucunu da çıkarmak istemiyorum
ya da onların dünyası bizimkinden daha fakir değil tabii ki.
Sadece bizimkiden farklı.
O yüzden çocuğu olanlara, yeğenleriyle vakit geçirenlere,
torunlarıyla ilgilenenlere,
özellikle de beni dinleyen öğretmenlere sormak istiyorum.
Bugünün çocukları neyi bizim ip atlama yarışını,
mahalle maçını ya da saklambaçı ciddiye aldığımız kadar ciddiye alıyor.
Bizim aman oyun işte deyip geçtiğimiz.
Ama onların dünyasında gerçekten büyük bir mesele olan şey ne?
Online kurdukları bir dünya mı?
Bilgisayar oyunundaki bir takım mı?
Okulda yalnızca arkadaşlarının bildiği böyle bambaşka oyunlar var mı?
Bilmiyorum.
O yüzden gerçekten merak ediyorum ve bana yazarsanız çok sevinirim.
Bugünün çocuklarının pal sokağı neresi?
Ya da arsası ne?
Kitabın sonunda çocukluğun en acı dersi belki de şudur.
Bizim uğruna savaştığımız, batan yaptığımız o arsa yetişkinler için sadece bir gayrimenkul.
Bugün yürüyüşünü tamamlarken sana son bir soru bırakmak istiyorum.
Kendine dönüp çocukluğunla göz göze gelseydin,
o senin imkansız dünya böyle işlemiyor diyerek vazgeçtiğin hangi şeyi
küçük halin sonuna kadar savunmaya değer bulur hatta cesaret ederdi?
Bugün bana işlik ettiğin için teşekkür ederim.
Ben anlatmaya devam edeceğim.
Sen de yürümeye.
Bir sonraki yürüyüşte görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
