
Mağaradan Plazaya | Nasıl Yaşayacağımıza Kim Karar Veriyor?
21 Ekim 2026 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bir ev yalnızca dört duvardan mı ibaret? Peki ya yaşadığımız şehirler?
Binlerce yıldır kendimize yaşam alanları inşa ediyoruz. Ama farkında olmadan, inşa ettiklerimiz de bizi şekillendiriyor olabilir mi?
Bu bölümde geçmişten bugüne uzanan bir yolculuğa çıkıyor, pek de düşünmediğimiz bir sorunun peşine düşüyoruz:
Nasıl yaşayacağımıza kim karar veriyor?
Instagram: senyurubenanlatayim
Transkript
Merhaba, Sen Yürü Ben Anlatayım''a hoş geldin. Ben Nilay. Eğer hazırsan ve ayakkabılarını giydiysen hadi başlıyoruz.
Bugün biraz uzun bir yürüyüşe çıkacağız arkadaşlar. Öyle birkaç kilometre falan değil. Yaklaşık 12 bin yıllık bir yürüyüş bu. O yüzden rahat bir ayakkabı seçersen iyi edersin.
Çünkü yürümeye bir mağaradan başlayacağız.
Çatalhöyü'n damları, Mezopotamya'sı, Mısır'ı, Mimar Sinan'ın cami kubbeleri derken Paris'in bulvarlarından geçeceğiz.
Sonra Moskova'da küçücük bir mutfağa gireceğiz.
Bir şelalenin üzerindeki eve uğrayıp bir asansöre bineceğiz.
30. kata çıkacağız ve açamadığımız kocaman bir plaza camının arkasından dışarı bakacağız.
Aslında bugün mimarlığı konuşacağız ama benim derdim sana mimarlık tarihini falan anlatmak değil.
Zaten ben de mimar değilim.
Ben başka bir şeyi merak ediyorum.
Barınma ihtiyacından bugünkü yaşam alanlarımıza nasıl geldik?
Ve bu süreçte yaşadığımız yerler bizi nasıl değiştirdi?
Biraz bunun üzerine sohbet edelim istedim.
Bugüne vararken mesela güneş alıyor mu, balkonu var mı, işte mutfağı büyük mü, site içinde mi, güvenlikli mi diye bir sürü şey soruyoruz.
Ama binlerce yıl önce yaşayan bir insanın barınacağı yerden beklentisi çok daha temeldi.
Yağmurdan korusun, soğuktan korusun, işte gece gelip beni bir hayvan yemesin, emin günse bir de suya yakın olayım.
Yani işe en başından başlayacaksak ilk kriterimiz estetik değil, hayatta kalmaktı.
Peki bir mağarayı ne zaman bizim yerimiz yaptık?
Mağara deyince zihnimizde çok basit bir görüntü oluşuyor.
İnsan bulmuş bir uyuk, girmiş içine yaşamış işte.
Ama iş o kadar basit değil.
Çünkü insan mağarayı yalnızca kullanmamış.
Bir süre sonra değiştirmiş de.
Ateş yakmış, yaşam alanları oluşturmuş.
Taş aletlerini, kemikleri, gündelik hayatının izlerini bırakmış.
İçine mezar kazmış, kıymetli şeylerini koymuş.
Ve bazı mağaraların daha derin bölümlerine resimler yapmış.
Fransa'daki Chauville ve Losco mağaralarını, İspanya'daki Altamira'yı düşünün.
Duvarlarda atlar, bizonlar, aslanlar, gergedanlar.
Üstelik bazı resimler mağaranın girişinde öyle gün ışığının altında yapılmış şeyler değil arkadaşlar.
İnsanlar zifiri karanlık bölümlere kadar ilerlemişler.
Yanlarında ışık götürmüşler.
Yani öyle düz bir yüzeyi bulup da üzerine resim çizmekle kalmamışlar.
Böyle mağaranın kendi yapısını, dip bucak her yerini kullanmışlar.
Burada küçük ama önemli bir ayrım yapalım.
bu resimlerin tam olarak neden yapıldığını bilmiyoruz.
Av ritüeli miydi? Bir inanç sistemi miydi?
Hikaye anlatmanın bir yolu muydu yoksa?
Bunların hepsi üzerine farklı görüşler var.
Dolayısıyla ilk insan evini dekore ediyordu deyip geçmek doğru olmaz.
Zaten resimlerin bulunduğu derin alanların hepsi gündelik yaşam alanında değildi.
Ama bildiğimiz bir şey var.
İnsan çok erken bir tarihte içinde bulunduğu mekanın yüzeyine bir iz bırakma ihtiyacı duymuş.
Yani bu bana çok ilginç geliyor.
Çünkü barınmak için o resme ihtiyacı yok aslında.
Yani bizon çizmese mağara çökmeyecek.
At resmi yapmazsa yağmur daha az yağmayacak.
Ama yapıyor.
Belki insanın yaşadığı yere kendinden bir şey bırakma hikayesi sandığımızdan çok daha eski.
Bugün duvara bir fotoğraf asıyoruz.
O gün mağaranın duvarına bir hayvan çizmişiz.
İkisi de aynı şey demiyorum tabii ki ama ikisinin arasında insanın mekanla kurduğu ilişki açısından düşünmeye değer bir bağ var.
Sonra mağaradan çıkıyoruz. Bir noktadan sonra insanın doğanın kendine verdiği barınaklarla yetinmeyip kendi barınağını yaptığı zamanlara geliyoruz.
Dallar, hayvan derileri, taş, toprak bulunduğu yerde artık ne varsa.
Aslında burada çok önemli bir eşik geçiyoruz.
Çünkü artık doğanın içinde uygun bir yer bulmuyoruz.
Kendimize uygun bir yer yapıyoruz.
E derken insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden biri geliyor.
Nedir bu?
Tarım arkadaşlar.
Tabi bu bir sabah herkesin uyanıp bugün tarıma geçiyoruz ahali dediği bir olay değil.
Binlerce yıla yayılan farklı bölgelerde farklı zamanlarda gerçekleşen bir dönüşüm.
Ama sonuçlarından biri çok önemli bir yerde daha uzun süre kalmaya başlıyoruz.
E bir yerde kalıyorsan ev yapıyorsun, depo yapıyorsun, ürününü saklayacak bir yer inşa ediyorsun, hayvanını yakında tutmaya çalışıyorsun, komşun oluyor derken orada bir yerleşim oluşuyor arkadaşlar.
Ve bunun çok çarpıcı izlerinden bazıları nerede? Bizim coğrafyamızda.
Şanlıurfa'dan bahsediyorum. Göbekli Tepe yaklaşık 11-12 bin yıl öncesine uzanıyor.
Devasa T biçimli taş dikmeler, üzerlerinde tilkiler, yaban domuzları, kuşlar, yılanlar ve insan burada bir an duruyor.
Çünkü bunlar öyle basit barınaklar değil. Hatta barınak da olmadığı söyleniyor.
Bu yapıları meydana getirmek için insanları bir araya getirmen gerekiyor.
Taşı çıkaracaksın, işleyeceksin, taşıyacaksın, dikeceksin.
Yani ortada çok ciddi bir organizasyon var.
Göbekli Tepe'deki yapıların tam olarak hangi amaçlarla kullanıldığı konusunda araştırmalar, tartışmalar hala devam ediyor.
O yüzden kesinlikle şunun için yapılmıştı diyemiyoruz.
Ama şunu söyleyebiliyoruz.
İnsan daha kalıcı şehir hayatı tam anlamıyla ortaya çıkmadan önce bile özel mekanlar üretmeye, taşı işlemeye ve yapıya anlam yüklemeye başlamış.
Yani bu çok acayip değil mi?
Daha gökdelen yok, apartman yok, mahalle yok.
Ama mimari yalnızca üstüme örteyim meselesi olmaktan çıkmış.
Şimdi birkaç bin yıl ilerleyelim.
Konya'ya gidelim.
Çatalhüye'ye.
Burada artık yerleşik hayatı çok daha açık görüyoruz.
Ama bizim dildiğimiz şehir düzenini ararsan biraz şaşırabilirsin.
Evler kerpiçten.
Birbirine bitişik.
Bugünkü anlamıyla sokaklar neredeyse yok denecek kadar az arkadaşlar.
İnsanlar evlerin damları üzerinde dolaşıyor.
Evlere de büyük ölçüde o çatıdaki açıklıklardan giriyorlar.
Şimdi gözünde bir canlandırır mısın?
Bir yerleşim yeri var ama sokak yerine işte çatılar dolaşım alanı gibi çalışıyor.
Senin tavanından birisi akşam geçip kendi evine giriyor.
Bugün ev deyince zihnimize otomatik olarak kapı, sokak, apartman giriş falan geliyor ama
Çatalhüye'ye baktığında şunu fark ediyorsun.
Ev dediğimiz şeyin tek bir biçimi yok.
Nasıl yaşıyorsak ona göre ev yapıyoruz.
Kerpiç ev demişken 6 Şubat depremine kadar benim aileminde köyde dededen kalma kerpiç bir ev vardı arkadaşlar.
Evet kısa bir ara verdim ağladım rahatladım geldim.
Devam edelim.
Kerpiç ev demişken demiştim 6 Şubat depremine kadar benim aileminde köyde dededen kalan kerpiç bir ev vardı.
Dolayısıyla çocukluğum kerpiç duvarların arasında geçti diyebilirim size.
Depremle birlikte ne yazık ki kaybettik o evi.
Ama üzüldüğümüz şey kaybedilen bir evden ziyade duvarlarının bile sanki bir şeyler anlattığı mabet gibi bir hatıramızın yitip gitmesi oldu.
Anılarımız, kokularımız, seslerimiz, çocukluğumuz.
Hani duvarların dili olsa da konuşsa derler ya tam olarak öyle bir yerdi.
Neyse devam edelim.
Biraz önce nasıl yaşıyorsak ona göre ev yapıyoruz dedik ama bunun bir de tersi var.
Nasıl ev yapıyorsak bir süre sonra ona göre de yaşamaya başlıyoruz.
Yani biz mekanı biçimlendiriyoruz, mekanda bizi.
Şimdi insanlıkla beraber böyle birazcık daha yürüyelim.
Yerleşimler büyüdükçe dünyanın farklı bölgelerinde bambaşka mimariler ortaya çıkmaya başlıyor.
Ve bunun en önemli sebeplerinden biri nedir arkadaşlar?
Kaderimiz, coğrafyamız.
Elinde ne var? Taş mı? Ahşap mı? Toprak mı? Hava nasıl?
İşte yağmur çok mu yağıyor? Kar mı yağıyor? Güneş yakıp kavuruyor mu? Rüzgar hangi taraftan geliyor?
En önemlisi su nerede?
İnsan aslında binlerce yıl boyunca bunların cevabına göre ev yapmış.
Mezopotamya'da işte karpit çok önemli.
Kuzeyde ormanlık bölgelere çıktığında ahşap daha fazla karşımıza çıkmış.
Çünkü eldeki malzeme bu.
E çok yağış alan bölgelerde çatılar dikleşmiş ki yağış kolayca uzaklaşsın.
Sıcak iklimlerde gölge, avlu, hava hareketi önem kazanmış.
Ve tabii su.
Çünkü su varsa hayat var.
Nil olması eski Mısır'ı aynı şekilde düşünebilir miydik arkadaşlar?
Dicle ve Fırat olmadan da Mezopotamya'yı mesela.
Önce suyun yanına geliyorsun çünkü içmek için de, tarım yapmak için de,
kısacası yaşamak için suya ihtiyacın var.
Sonra evini yapıyorsun, bir komşun geliyor derken bir başkası,
ardından oraya pazar geliyor, yol geliyor derken medeniyet dediğimiz şey oluşuyor.
Haritada incecik çizdiğimiz bir nehir bir bakmışsın insanlık tarihinin yönünü değiştirmiş.
Ama bir noktada sadece yaşamak yetmiyor.
İnsan mimariyle anlatmaya da başlıyor.
Mezopotamya'daki ziguratları düşünün Mısır'daki piramitleri.
Bir piramide bakıp da insanların barınma ihtiyacını çözmüşler diyemeyiz herhalde.
Burada inanç var, ölüm var, güç var, iktidar var, işte toplumsal düzen var.
Yani yapı artık sadece insanı doğadan korumuyor, bir fikre temsil ediyor, gücü simgeliyor.
Yani bir mesaj veriyor.
Bak mesela binlerce yıl geçti ama bugün bir şirket neden şehrin silüetine hakim bir genel merkez yaptırıyor hala?
İşte bir şehrin en yüksek tepesine gidip bir tapınak inşa ediliyor, bir ibadethane inşa ediliyor.
Bir ülke neden dünyanın en yüksek binasına sahip olmak istiyor arkadaşlar?
Dubai'yi düşünün her yerde yüzlerce plaza zaten var ama gidiyor Burj Khalifa'yı inşa edip bakın dünyanın en yüksek binası bende diyor.
Neden bunu yapıyor? Bir şehir neden kendini tek bir yapıyla dünyaya tanıtmak istiyor?
Belki insan mimariyle aynı şeyi söylüyor.
Burada ben varım ve ben güçlüyüm.
Sadece piramitlerden gökdelene geçmişiz aslında.
Fakat coğrafya her şeyi açıklamıyor.
Çünkü iki farklı topluma aynı taşı, aynı ağacı, aynı toprağı da versen yine aynı şey ortaya çıkmıyor.
İşin içine bu kez başka şeyler giriyor arkadaşlar.
Kültür giriyor, inanç giriyor, aile yapısı ve mahremiyet anlayışı giriyor.
Hatta kadınla erkeğin gündelik hayattaki konumu, misafir ağırlama biçimi, komşuluk şekli bunların hepsi duvarlarımıza kadar ulaşıyor.
Safranbolu evlerini düşünün.
Cumbalar, ahşap detaylar, sokakla kurdukları ilişki, iç mekan düzenleri.
Bu arada Safranbolu'yu ziyaret etmiştim ve çok beğenmiştim.
Gerçekten çok güzel bir yer.
Ama bütün bunlar yalnızca güzel görünsün diye ortaya çıkmış şeyler değil tabii.
Aile yaşamının, iklimin, mahremiyetin izlerini taşıyorlar.
Bu yüzden geleneksel bir eve baktığında yalnızca bir bina görmüyorsun.
Bir yaşam biçiminin fosiline bakıyorsun sanki.
İnsanlar nasıl otururdu, nerede buluşurdu, misafir nereye giriyordu, evin ne kadarını görmesi ya da görmemesi gerekiyordu, dışarı ile ne kadar ilişki kuruluyordu.
Yani bir toplumun değerleri sessiz sedasız evin planına sızıyor adeta.
Ancak bir noktadan sonra yapı yalnızca ihtiyaca da cevap vermiyor.
İnsana bir şey hissettirmeye başlıyor.
Mimar Sinan'ın Selim İyesi'ne girdiğini düşün.
Sinan'ın burada uğraştığı şey yalnızca devasa bir kubbeyi ayakta tutmak değil.
Böyle sekiz büyük taşıyıcı üzerine kurulan düzen sayesinde iç mekanın mümkün olduğunca böyle bölünmeden tek ve güçlü bir merkez altında algılanmasını sağlıyor.
Yani mekanı bütün olarak algılıyorsun.
Sonra başını kaldırıyorsun.
Kubbe, ışık, oran.
E Sinan orada bize hadi bu yaptığım şeyden etkilen demiyor.
Ama sen yine de başını kaldırıp yaptığı şeye saygı duyuyorsun ve hayranlıkla bakıyorsun.
Belki mimarinin iyi yaptığı şeylerden biri de bu.
Sana ne hissetmen gerektiğini söylemeden bir şey hissettirmek.
Hadi buradan Barcelona'ya gidelim.
Gaudi bambaşka bir şey yapmış arkadaşlar.
Sagrada Familia'nın içine giren insanlara sorduklarında en sık kullandıkları benzetmelerden biri şu olmuş.
İçeri orman gibi.
Çünkü zaten Gaudi ilhamı doğadan alıyor.
Geometreleri dikkatle inceliyor.
E sütunlar yukarı doğru yükselirken dallanıp budaklanıyor.
Salyangozdan ilham alıp yuvarlak şekillere yer veriyor mesela.
İçeri girince gerçekten taş ağaçlarının arasında yürüyormuşsun hissi oluşabiliyor.
Bir düşünün insan binlerce yıl önce doğadan korunmak için mağaraya girmişti.
Şimdi bir mimar çıkıyor ve doğayı tekrar binanın içine sokmaya çalışıyor sanki.
Frank Lloyd Wright adında bir mimar var arkadaşlar.
Falling Water yani şelale evi diye çok meşhur olan bir yapısı var.
Benim de sevdiğim örneklerden biri bu.
Kaufman ailesinin Pensilvanya'da şelaleli bir arazisi var.
Wright'tan oraya bir hafta sonu ev tasarlamasını istiyorlar.
Şimdi projeyi bize verseler ne yaparız?
Evi şelalenin karşısına koyarız.
Büyük de bir pencere koyarız oraya.
E karşıda şelale.
Al kahveni otur manzaraya karşı.
Mis gibi değil mi?
Wright sabahın başka türlü düşünmüş.
Evi şelalenin karşısına değil gidip üzerine yapmış arkadaşlar.
Çünkü doğayı çerçeveleyip sana seyrettirmek yerine onunla yaşamanı istemiş.
Suyun sesi hayatın içine girsin demiş.
Kayalar yapının parçası olsun.
Teraslar dışarı doğru uzansın.
Görmeyenler internete açıp bir baksın bu evi arkadaşlar.
Ben ilk gördüğümde yaşarım burada sanırım ya dedim ama sonra vazgeçtim.
Suyun üzerinde yaşama fikri bilemiyorum.
Yani altımdan ev kayıp gidecekmiş gibi hissedebilirim.
Devam edelim.
Burada mimar artık evi nereye koyalım sorusundan çıkmış, burada yaşayan insan ne hisseder sorusuna gelmiş.
Ve bence mimarinin sanata yaklaştığı yerlerden biri de burası.
Çünkü bir binada hikaye anlatabilir.
Bir tabloya bakıp duygulanmayı doğal karşılıyoruz.
Bir müzik bizi hüzünlendirdiğinde şaşırmıyoruz.
Peki bir bina bizi neden etkilemesin?
İşte Berlin'deki Yahudi müzesinin mimarı Daniel Liebeskind bunu çok çarpıcı bir biçimde kullanmış arkadaşlar.
Müze binasının içinde void yani boşluk olarak tasarlanan alanlar var.
Liebeskind bu boşlukları Alman Yahudi tarihindeki kaybın ve kopuşun mimari karşılığı olarak kurgulamış.
Yani mimar burada bir şey ekleyerek anlatmamış yalnızca derdini bir şeyin yokluğunu da hissettirmiş.
Ben bunu öğrendiğimde çok etkilenmiştim.
Çünkü müze bir anda sanat eserlerini içine koyduğumuz böyle nötr bir kutu olmaktan çıkıyor.
Binanın kendisi derdini anlatmaya başlıyor.
Belki bir ressamın malzemesi boya, bestecinin nota, mimarınki taş, ışık, yükseklik, ses.
Bazen de boşluk.
O zaman mimarinin nerede bitip sanatın nerede başladığını ayırmak o kadar da kolay değil galiba.
Hadi buradan Paris'e geçelim.
Geniş bulvarlar, taş cepheler, balkonlar, ağaçlı o romantik caddeler.
Bugün görünce Paris işte Paris'in ruhu diyoruz ya sanki şehir yüzlerce yıl boyunca kendiliğinden bu hale gelmiş gibi.
Oysa 19. yüzyılda 3. Napolyon döneminde Baron Haussmann yönetimindeki Paris çok büyük bir dönüşüm geçiriyor.
Dar ortaçağ sokaklarının önemli bir bölümü yeniden düzenleniyor.
Geniş bulvarlar açılıyor, yeni parklar, altyapı ve kanalizasyon sistemleri kuruluyor.
Binaların yüksekliklerini ve cephe düzenlerini etkileyen çok ciddi kurallar getiriyorlar.
Elbette bütün bunlar masum bir güzelleştirme operasyonu değil.
Bunun arkasında yıkımlar var, yerinden edilen insanlar var, siyasi ve toplumsal tartışmalar var.
Ama sonuçta bugün Paris'in ruhu diye romantikleştirdiğimiz görüntünün önemli bir kısmının arkasında planda bir şehir müdahalesi bulunuyor.
Demek ki bazen bir şehrin doğal karakteriymiş gibi düşündüğümüz şey birilerinin 150 yıl önce aldığı kararların sonucu olabiliyor.
Derken sanayi devrimine geçiyoruz.
Fabrikalar, kırsaldan kente göç, kalabalıklaşan şehirler, yeni ulaşım biçimleri, demir, çelik, betonerme ve asansör, elektrik derken mekanik sistemler.
Artık mesele sadece nasıl bir ev yapabiliriz değil, bu kadar insanı şehirde nasıl yaşatacağız sorusuna dönüşüyor.
Ve mimarlık giderek tek tipleşme ile tanışıyor.
20. yüzyıla geldiğimizde Fransız mimar ve şehir plancısı Le Corbusier meşhur bir söz söylemiş.
Ev içinde yaşamak için bir makinedir demiş arkadaşlar.
Benim kulağıma fazlasıyla soğuk geldi ve hiç hoşlanmadım açıkçası ifadesinden.
Yani böyle ben makinede değil evimde yaşıyorum diyesi geliyor insanın.
Ama dönemin koşullarını düşününce sağlıksız, havasız, böyle kalabalık konutlar, hızla büyüyen kentler.
Modernistler daha aydınlık, daha havadar, daha işlevsel ve geniş kitleler için üretilebilecek konutlar aramışlar.
Niyetin önemli bir kısmı gayet anlaşılır tabii.
Ama işte burada mimaride yeni bir soru ortaya çıkıyor.
Bir insanın nasıl yaşaması gerektiğine kim karar verecek?
Tam burada durup biraz Rusya'ya uzanalım.
Çünkü siyasi fikirlerin yaşam alanına kadar ulaşabildiği çok çarpıcı bir örnek var orada.
1917 devriminden sonraki yıllarda Sovyet kentlerinde ciddi bir konut sıkıntısı yaşanıyor.
Geniş dairelerin bölünerek birden fazla ailenin yaşadığı komunal ka yani ortak daire düzeniye ayıklaşıyor arkadaşlar.
Kapını kapattığında sana ait küçücük bir oda var ama mutfak, banyo, koridor ortak.
Burada ciddi bir konut ihtiyacı var tabi ama aynı dönemde bazı Sovyet mimar ve düşünürleri yeni toplumun gündelik hayatının da daha kolektif hale gelmesi gerektiğini tartışıyorlar.
Yani mesele sadece insanlara yer bulacağız değil, arka tarafta biraz siyasi bir fikrin de şekillenmesi yer alıyor.
Ve bunun mimarideki en ilginç örneklerinden biri Moskova'daki Narkomfin binası.
1920'lerin sonunda Moshe Ginzburg ve Ignatiy Milenis tarafından tasarlanmış burası arkadaşlar.
Mimarlar burada sadece bir apartman değil, yeni bir gündelik hayat biçimini yaratacak kolektif bir yaşam modeli kurgulamışlar.
Amacın bireysel hayatı dönüştürmek olduğu bu binada dairelerin içindeki özel mutfaklar küçültülmüş hatta bazı tasarımlarda tamamen kaldırılmış.
Ortak alanlara taşınmasını öngörmüşler.
Yani evet yanlış duymadınız.
Çünkü dönemin bakışı insanların evde tek başına yemek pişirip yemesini bir burjivazi alışkanlığı saymış.
Bir yandan da dönemin avantgard mimarları açısından geleceğin yaşamını bugünkü kadar ev içinde ve böyle çekirdek aileye kapanmış olmak zorunda kalmamalı diye düşünmüşler.
İnsanlar ortak yemekhanelerde yiyecek, çamaşırları ortak çamaşırhanelerde yıkayacak ve evlerine sadece uyumak için çekilecekti.
Ve ilerleyen yıllarda bu radikal kolektif deneyim biraz yumuşatılıp çok büyük ölçekte standartlaştırılmış apartman bloklarına dönüşmüş.
Özellikle Kuruşçev döneminin Kuruşçevka diye bilinen mütevazi apartmanları bunlar.
Yani seri üretime uygun yapı sistemleri bizdeki tokiler gibi düşünebilirsiniz.
Bu arada öğrencilik zamanlarında falan ben de bu ortak mutfak olayını falan mecbur kalıp kullandığım dönemler oldu arkadaşlar ama mümkünse herkes kendi mutfağına sahip olsun ve lütfen öyle yaşasın.
Devam edelim.
Şimdi bir saniye durup düşünün.
Bir siyasi idare veya bir mimar senin mutfağını küçültüyor, evini biçimlendiriyor.
Çünkü gelecekte nasıl bir hayat sürmen gerektiğine dair bir fikri var.
Yani artık mesele nasıl bir ev istiyorsun değil, neredeyse sana nasıl yaşamalısın diye dikte ediyor.
Mimari'nin bir ideolojiyi toplumun iliklerine kadar nasıl zerk ettiğinin inanılmaz bir örneğidir bence bu.
Ama insan ne kadar standart bir sisteme sokulursa sokulsun yine de kendinden bir şey bırakıyor ve kendine ait hale getiriyor arkadaşlar.
Bu da galiba en güzeli.
İşte bir perde, halı, fotoğraf, kitap, biblo.
Yani bana seninle aynı daireyi versinler.
Aynı metrekarede, aynı pencereye, aynı mutfağa sahip.
Hatta aynı eşyaları verdikleri bir evin içinde olalım.
Bir yıl sonra senin evinle benim evim aynı görünmeyecek.
Çünkü sen kendinden bir şey bırakacaksın.
Ben de kendimden.
Belki de kişisel dokunuş tam olarak ihtiyacın bittiği yerde başlıyordur.
Dört duvar hepimiz için ihtiyaç olabilir.
Ama o duvarın üzerine ne astığın biraz da sensin.
Şimdi yavaş yavaş bugüne gelelim.
Çünkü bence bütün bu değişimi tek bir mimari unsur üzerinden bile düşünebiliriz.
Nedir o?
Balkon arkadaşlar.
Ya balkon çok tuhaf bir yer değil mi?
Ne tam evdesin, ne tam sokaktasın.
Pijamanla da çıkabiliyorsun ama aynı zamanda şehirle temas halindesin.
Yani o pijamayla seni dışarıdaki bir yabancı da görebiliyor.
E düşününce kendi evindesin aslında.
Çamaşır asıyorsun, çiçek yetiştiriyorsun, çıkıp kahveni içiyorsun, çocuk aşağıya bağırıyor, karşı komşunla iki laf ediyorsun.
Yani balkon evin şehirle tokalaştığı yer sanki.
Üstelik araştırmalarda da balkon gibi böyle yarı özel alanların komşular arasında gündelik karşılaşmaları ve sosyal teması mümkün kılabildiği üzerinde duruluyor.
Şimdi buna modern şehirleri ekleyelim.
Avlular azalıyor, sokakların önemli bir kısmını otomobillere vermişiz, balkonlar küçülmüş ya da kimi yapılarda tamamen ortadan kalkıyor.
Sonra dönüp diyoruz ki eskiden komşuluk vardı.
Peki sadece insanlar mı değişti?
Yani komşuluk yapabileceğimiz mekanları da değiştirmiş olabilir miyiz arkadaşlar?
Düşünsenize bir meydana banka uyuyorsunuz, iki insan oturuyor.
Avlu yapıyorsun, insanlar karşılaşıyor.
Balkon yapıyorsun, biri dışarı çıkıyor.
Karşısındakiyle göz göze geliyor.
Belki yalnızca tebessüm ederek selam veriyor.
Yani mimari bizi arkadaş yapmaz elbette ama karşılaşabileceğimiz yerler yaratabilir.
Şimdi bunların hepsini yavaş yavaş kaldırıyoruz.
Sonra da insanlara neden birbirinizle konuşmuyorsunuz diye soruyoruz.
Bir yapı bize sandığımızdan çok daha derinlerde etki ediyor olabilir arkadaşlar.
Tam burada çok sevdiğim bir araştırmaya uğrayalım.
1984 yılında çevre tasarımcısı ve araştırmacısı Roger Ulrich'in Science dergisinde yayınlanan ve sonradan oldukça meşhur olan bir çalışması var.
Bir hastanedeki ameliyat hastalarının geçmiş kayıtlarını inceliyor.
Bu hastalar benzer özellikli hastalar.
odaları birbirine benzer, ameliyatları aynı tür ama küçük bir fark var.
Çalışmadaki eşleştirilmiş hastalar karşılaştırıldığında
ağaçlara bakan gruptakilerin ameliyat sonrasında hastanede biraz daha kısa kaldığı görünmüş
ve kayıtlarına bakıldığında daha az olumsuz değerlendirme aldıkları
bazı güçlü ağrı kesicileri de daha az kullandıkları görünmüş.
Şimdi elbette küçük ve geriye dönük bir çalışma bu.
Yani buradan işte ağaca bakın iyileşirsiniz gibi bir sonuç çıkarmıyoruz tabii.
Ama ortaya attığı fikir bence çok değerli.
Penceremizin baktığı yer bile yaşadığımız deneyimin bir parçası aslında.
Dışarıdaki dünyayla kurduğumuz ilişkinin çerçevesi yani.
Doktorların bugün hani sık sık duyuyoruz ya sirka diyen ritminize göre yaşayın.
Gün ışığını kendinize rehber edinin.
Bunları söylerken aslında bize hatırlattıkları şey hep doğayla olan ilişkimiz değil mi sizce?
E şimdi bakalım sonunda camı bile açamadığımız binalara geliyoruz.
Teknoloji ilerliyor, çelik yapılar, asansörler, klimalar, böyle mekanik havalandırmalar, cam teknolojileri
ve onlarca kat yüksekte güvenli, kontrollü ve konforlu mekanlar yapabiliyoruz.
Bugün bir plazada devasa bir camın önünde oturabilirsin.
Gökyüzünü görebilir, bulutları izleyebilir, hatta şanslıysan denizi bile görebilirsin.
Ama camı açamıyorsun.
Yani bu bana çok acayip geliyor arkadaşlar.
Belki insanlık tarihinde hiç bu kadar yukarı katlara çıkmamıştık ama dışarıdaki havaya da hiç bu kadar hasret kalmamıştık galiba.
Yani bir zamanlar mağaranın ağzında rüzgarı doğrudan hisseden insan bugün gökyüzüne 100-200 metre daha yakın belki ama rüzgara ulaşmak için asansöre binip aşağı inmesi gerekiyor.
Tabii modern mimariyi burada kötü ilan etmiyorum.
Yani dışarısı 40 dereceyken içerisi 22 derece, işte fırtına var güvendeyiz, 30. katasaniyeler içinde çıkıyoruz.
Bunlar öyle az buz şeyler değil tabii.
Ama insanlık tarihindeki bu uzun yürüyüşe uzaktan bakınca çok ilginç bir değişim görüyoruz.
Başlangıçta yaşadığımız yeri doğa belirliyordu.
Sonra kültürümüz girdi eve, inançlarımız karıştı yapılara.
derken iktidar, siyasi fikirler belirmeye başladı.
Sonra da sanayi, ekonomi, teknoloji derken bugüne geldik.
Ve sonunda doğanın şartlarına yalnızca uyum sağlayan insan olmaktan çıkıp
doğayı dışarıda bırakıp kendi iklimimizi yaratabilir hale geldik.
Belki bütün bu hikayenin beni en çok düşündüren tarafı da bu.
Bir zamanlar yaşam alanımızı doğaya, korunmaya, güvenliğe göre belirlerken
bugün nasıl yaşamamız gerektiğine karar verenlere ve o sistemlere göre biçimlendiriyoruz.
Bazen bunu bir mimar yapıyor, bazen şehir plancısı, bazen siyasi bir sistem, ekonomi ya da teknoloji.
Bazen de hiç fark etmeden içinde yaşadığımız çağ.
Ve asıl soru burada düğümleniyor bence.
Artık nasıl yaşayacağımıza kim karar veriyor?
Belki bu sorunun tek bir cevabı yok.
Bütün bu sistemlerin, duvarların, kuralların ve plaza camlarının arasında bizim payımız nerede?
Nasıl yaşamak istediğimize gerçekten ne kadar biz karar veriyoruz?
Hadi bugünlük burada duralım.
Çünkü bunun arkasından sana daha kişisel bir soru sormak istiyorum.
Senin için ev ne?
Uyuduğun yer mi?
Güvende hissettiğin yer mi?
Yoksa sevdiklerim yanımda olsun da neresi olursa olsun mu diyorsun?
Ve bir evde senin için mutlaka ne olmalı?
Yani bir arkadaşına mesela sorulsa onun evine girdiğinizde mutlaka şunu görürsünüz der.
Kendim için söylemem gerekirse ben mutlaka mı mutlaka kendimi böyle doğada hissedeceğim bir şeyler bulmak isterim arkadaşlar.
Mobilyalarımda bir ahşap olmalı.
Bir yerlerde böyle yeşiller, kiremitler falan olmalı.
Kendimi böyle çok rahat hissediyorum.
Peki senin için büyük bir pencere mi?
Balkon mu?
Güneş mi?
Kitaplık mı?
Yoksa hiçbir mimarın projesini çizemeyeceği bir şey mi?
Hatıralar mı?
Bunu gerçekten merak ediyorum.
Bu bölümün yorumlarında buluşalım olur mu?
Paylaş benimle.
Bugün bir mağaranın karanlığında başladık.
12 bin yılda epey yol yürüdük ve bir cevap aradık.
Nasıl yaşamak istediğimize kim karar veriyor dedik.
Sence kim karar veriyor?
Bugün bana eşlik ettiğin için teşekkür ederim.
Ben anlatmaya devam edeceğim.
Sen de yürümeye.
Bir sonraki yürüyüşte görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
