
Bir şeyi gerçekten istemek, neden bazen onu yapmaya yetmiyor?
Yeni bir işe başlamak, bir karar vermek ya da sadece ilk adımı atmak… Peki, bizi yerimizde tutan ne?
“Sen Yürü, Ben Anlatayım”ın ilk bölümünde, ertelemenin ve harekete geçmenin ardındaki psikolojik nedenleri keşfediyoruz.
Instagram: senyurubenanlatayim
Transkript
Merhaba, Sen Yürü Ben Anlatayım''a hoş geldin. Ben Nilay. Eğer hazırsan ve ayakkabılarını giydiysen, hadi başlıyoruz.
Bu bizim ilk bölümümüz. Bugün seninle yalnızca bir podcast'a başlamıyoruz aslında.
Birlikte yürüyeceğimiz, düşüneceğimiz ve belki bir türlü cesaret edemediğimiz için bekleyip durduğumuz o ilk adımı atıyoruz.
Bu podcast nasıl ortaya çıktı? Önce sana kısacık içimi dökmeme izin ver lütfen.
Benim konuşasım geldi. Hatta tabiri caizse dilim şişti arkadaşlar.
Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımı, eşini ve çocuğunu misafir ettik.
Sanıyorum akşam yedi gibi masaya oturduk.
Yenilen, içilen, ara sıra balkona çıkılan, böyle tekrar tekrar çay demlenen yaklaşık dokuz saatin ardından
sabah dört gibi yataklara gittik ve dokuz buçuk on gibi herkes uyanmıştı.
daha kahvaltıyı hazırlarken kaldığımız yerden sohbete devam ediyorduk.
Hani öyle kırk yılda bir görüştüğümüz yıllardır anlatacak şeyi biriken insanlar da değiliz.
Görüşüyoruz yani çok candan arkadaşlarım.
Öğleden sonra üç gibi onları uğurladık.
Dönüp telefona bakmak istediğimde telefonumu bulamadım.
En son nereye koyduğumu hatırlayamadım daha doğrusu.
Çünkü bir gün önce o masaya otururken telefonu elimden bırakmıştım.
Ta ki aradığım ana kadar.
Ne bir fotoğraf çekildik, ne elimizde telefonda bir şey kaydırdık,
ne de aynı masada otururken sosyal medyada bir şey paylaşıp üzerine kritikler yaptık.
Şimdi bu noktaya dönmek üzere sana birkaç şey soracağım.
Bakalım aynı şeyleri sen de yaşadın mı?
En son ne zaman bir arkadaşında sohbet ederken saate bakıp nasıl ya, kaç saat olmuş dedin?
En son ne zaman sen de eline telefonu almayı unuttun?
Biri anlattığın bir konuya gerçekten merak duydu.
Sana yeni sorular sordu, o konuyu derinleştirdi.
gözlerinin içine bakarak seni dinledi.
Sadece cevap vermek için değil de
gerçekten anlamak için dinlet seni.
Ya da en son ne zaman bir çaydanlığın dibini
birlikte görecek kadar uzun sohbet ettin.
Bilmiyorum.
Belki senin hayatında hala böyle insanlar vardır.
Seni gerçekten dinleyen umarım vardır.
Benim de var ve iyi ki varlar.
Hayatımda oldukları için her gün şükrettiğim
küçücük ama çok kıymetli bir avuç insanlar.
Bir avuç kısmını özellikle vurgulamak istiyorum.
Çünkü konu tam olarak bu.
Bir süredir üzerine düşünüp duruyorum.
Okuduğum bir kitabı, beni heyecanlandıran bir fikri, gördüğüm ilginç bir yeri
ya da bazen nasıl bir eşeklik yaptım ya dediğim bir şeyi paylaşma isteği duyuyorum.
Sadece konuşabilmeyi ve sohbet edebilmeyi özlüyorum aslında.
Ama bunu gerçekten merakla dinleyecek insanları da giderek kaybettiğimizi hissediyorum.
Sonra şunu fark ettim.
Aslında iletişimin en yoğun olduğu çağda yaşıyoruz değil mi?
hepimiz çok konuşuyoruz, mesajlaşıyoruz, toplanıyoruz, fotoğraflar çekip hikayeler paylaşıyoruz,
dışarıdan bakıldığında herkes sosyal kelebek ama bütün bu kalabalığın arasında gerçek sohbeti özlüyoruz sanki.
En azından ben çok özlüyorum arkadaşlar.
Hani biri sana ee ne oldu diye sorduğunda anlatasın gelir ya
veya birine sen ne düşünüyorsun diye gerçekten merak ederek sorarsın
ya da sadece karşındaki eline telefonunu almadan gözlerinin içine bakarak seni dinlesin istersin.
İşte ben giderek bunları kaybettiğimizi ve o sohbetleri özlemeye başladığımı fark ettiğimde kendime şunu sordum.
Paylaşamadıktan sonra bütün bunların tadı biraz eksik kalmıyor mu arkadaşlar?
Çünkü ben paylaşmayı seviyorum.
Bir kitap okuduğumda içimde taşıyamıyorum.
Bende yarattığı duygu sende de öyle mi merak ediyorum.
Güzel bir şehir gördüğümde kesin anlatmalıyım diyorum.
Belki bu hissi yaşayan sadece ben değilimdir.
Belki sen de yürürken kafanda biriyle konuşuyorsundur.
Bazen sadece sohbet etmeyi özlüyorsundur.
Havadan, sudan.
İşte o gün dedim ki çok uzun zamandır yapmak istediğim bir projem var.
Ben podcast yapmak istiyorum.
E ben anlatayım ama bir mikrofona değil.
Sanki sen yanımda yürüyormuşsun gibi anlatayım.
Sen de ister içinden ister sesli cevap ver bana.
Evet ya ben de böyle hissediyorum yalnız değilmişim dersin belki.
Ya da istersen yok artık Nilan hiç de öyle değil de.
Alınmayacağıma söz veriyorum.
Hatta belki sonra bana yazarsın ve bir gün gerçekten aynı masada oturur, bir çaydanlığında biri birlikte görürüz, kim bilir.
Ama o zamana kadar.
Ben anlatacağım.
Konuşmaya değer bulduğum ne varsa seninle paylaşacağım.
Senden de istediğim o ilk adımı atıp yürümeye başlaman.
Hoş geldin yol arkadaşım.
Bu yürüyüş artık ikimizin.
Ve madem ilk adımı birlikte attık, ilk sohbetimize tam da buradan başlamak istiyorum.
Uzun zaman önce sosyal medyamda bir paylaşımda demiştim ki, hayatta salı günü gibi olmayın arkadaşlar.
Bakın mesela pazartesi, hafta başlar. Kimisi için yeni umutlar, yeni başlangıçlardır.
Benim içinse en azından haftanın düzeni başlar. Ben çok severim pazartesileri.
Çarşamba hafta ortasıdır. Bak yarıladın bile, ha gayretler insana.
Perşembe de sen cuma'nın umududur. Bir gün kaldı dersin, hafta sonu görünmüştür artık.
E cumalar kıymetlimizdi yani bana sorarsanız tatil günlerinden bile güzeldir.
Çünkü hafta sonunun kendinden çok gelecek olmasına o küçük kıpırtısını taşır.
Cumartesi pazar zaten ballı böreklerimiz.
Peki salı?
Salı öyle mi?
Bence salı biraz amaçsız bir boşluk gibi.
Pazartesiden çarşambaya geçerken kapı önünde duran, varlığıyla yokluğu böyle pek bir şey değiştirmeyen o belli belirsiz bir ışık vardır ya.
Olsa da geçersin, olmasa da girersin oradan.
Kimse neyse ki salı geldi demez mesela.
Demem o ki arkadaşlar hayatta salı gibi olmayalım.
Ben bu podcast için yıllarca salı günü gibi bekledim biliyor musunuz?
Ara hafta durdum öyle ama sonra dedim ki artık o ilk adımı atma zamanı.
Çok sevdiğim bir Çin atası sözü var.
Bin adımlık yolculuk ilk adımla başlar der.
Ne kadar çok duyduk bunun gibi sözleri değil mi?
Galiba asıl mesele ilk adımın büyük olması değil de atılmış olması.
Çünkü fark ettim ki bu podcast'e başlatırken yaşadığım o dirençle hayatımızdaki pek çok şey aslında aynı yerden besleniyor.
Bu podcast sadece yürümekle ilgili değil arkadaşlar.
Yürümek burada bir metafor.
O ilk adımı atmak, bir kitabın ilk sayfasını açmak, uzun zamandır ertelediğin o spora başlamak,
her sabah nefretle uyanmana sebep olan o işi değiştirmeye karar vermek belki.
Ya da benim gibi bir mikrofona geçip bir hayale belki olur demek.
Veya gerçekten sadece yürüyüş ayakkabılarını giyip kapıdan çıkmak.
Tam da burada yakınlarda okuduğum bir kitap geldi aklıma.
Fransız filozof Frederic Ross'un Yürümenin Felsefesi isimli kitabında çok sevdiğim bir düşünce var.
Diyor ki, yürümek bir spor değildir.
Sporun kuralları, rekabeti, puanlaması vardır.
Yürümek ise sadece bir ayağını diğerinin önüne koymaktır.
Çocuk işidir.
Düşününce ne kadar basit geliyor değil mi?
Peki madem bir ayağımızı diğerinin önüne koymak bu kadar basit.
Neden o ilk adım zihnimizde devasa bir duvara dönüşüyor?
Ne yapmamız gerektiğini hepimiz çok iyi bildiğimiz halde bizi oraya çivileyen şey ne?
Gelin bugün biraz bunun üzerine konuşalım.
Bizi harekete geçmekten alıkoyan o atalet halini, o derin zihinsel kilitleri birlikte açalım.
İlk adımı atamadığımızda genelde kendimize hemen bir kılıf uydururuz.
Ben tembelim, iradem zayıf, motivasyonum yok.
İşte tam burada mesele kesinlikle senin disiplinsiz olman değil.
İşin arkasında çoğunlukla derin zihinsel mekanizmalar çalışıyor arkadaşlar.
İnsanların erteleme alışkanlıkları ve nedenleriyle ilgili çok fazla çalışma yapılmış, yapılmaya da devam ediyor.
Bugün çok detaya girmeden beynimizin çalışma şeklinden bahsetmek istiyorum ki kendimizi de öyle kolayca harcamayalım.
Mesela ilk olarak içimizdeki o çok eski, antik insanla başlayabiliriz.
Biz bugün sporda ilk adımı atamıyorum diyoruz ya mesela.
Birileri buna tembellik dese de evrimsel biyolojimiz çok başka bir şey söyler ve der ki
eylemsizlik seni hayatta tutar.
Yani beynimiz bizi bir yandan korumaya çalışırken bir yandan da olduğumuz yerde tutar.
İnsan beyni yaklaşık 300 bin yıllık evrim boyunca bugünkü hayat için değil,
hayatta kalmak için şekillendi arkadaşlar.
Atalarımız avcı toplayıcı iken ortada hayati bir ihtiyaç yani açlık ya da bir tehlike yokken mağaradan dışarı adım atmak, durduk yere kalori yakmak demekti ve yırtıcılara yem olma riskini almak demekti.
Beynimiz hala o antik yazılımla çalışıyor.
O dönemde önemli olan yiyecek bulmaktı, tehlikeden kaçmaktı, enerjiyi korumaktı.
Kısacası beyin net bir hayatta kalma getiresi olmayan her türlü yeni eylemi bir tehlike ve kalori israfı olarak etiketliyor.
Yani sen bugün yeni bir işe başlarken, sunum hazırlarken, vergi öderken, spora gitmeye üşenirken o içinin sıkılması, yaşadığın o devasa direnç var ya,
o aslında senin iradesizliğin değil.
Atalarının mağarada kalma içgüdüsünün yanlış zamanda devreye girmesi.
Beynimiz bunların hiçbirini acil bir tehlike ya da zorunluluk olarak görmüyor.
Onun gözünde kanepede oturmak hala enerji tasarrufu.
Enerji tasarrufu ise hayatta kalmak demek.
Bu kadar.
O yüzden ilk direncimiz bir karakter kusuru değil de evrimsel bir miras.
Kendinize çok da yüklenmeyin.
Gelelim ikinci nedene.
Ucuz dopamin tuzağı ve beynimizin ödülü bugün de istemesi.
Şimdi önce ödüle bakalım.
Ödülü bugün de isteme konusu şu arkadaşlar.
İnsan davranışlarını inceleyen çalışmalar bize önemli bir şey söylüyor.
Beynimiz çoğu zaman gelecekte elde edeceği büyük bir ödülden ise şu anda alabileceği küçük bir ödülü daha cazip buluyor.
Mesela yine spor örneği vermiştik.
Bugün yoruluyorsun.
Belki kaslarını ağrıyor.
Ama 6 ay sonra böyle daha sağlıklı fit olacaksın ya.
İşte beynimiz tam burada küçük bir oyun oynuyor ve kulağımıza eğilip sanki şöyle diyor.
6 ay sonra mı?
Gel sen şimdi güzel bir dizi aç.
Yeni bir bölüm izle.
Onun ödülü bak hemen şimdi geliyor.
Davranış biliminde buna present bias yani bugüne aşırı ağırlık verme eğilimi deniyor.
Yani zihnimiz gelecekteki büyük ödülleri çok uzak hissediyor ve bugünün kolay hazdına kaçıyor.
Ucuz dopamin tuzağı dedik bir de nedir bu?
Dopamin tuzağı ile ilgili ilerleyen zamanlarda ayrıca bir bölüm gelecek.
Kısaca şöyle bir şey yapmayı hayal ettiğinde ya da bir arkadaşınla kahve içerken mesela
Haftaya yeni bir projeye başlıyorum, şunları şunları yapacağım diye heyecanla anlattığında ne oluyor biliyor musun?
Beynimiz hayalle gerçeği tam ayırdı demediği için sen henüz bir çivi bile çakmadığın halde
sana o eylemin ödül hormonunu yani dopamini salgılıyor.
Sen o işin hazdını masada sadece konuşarak tükettin.
Gerçekten o ilk adımı atma vakti geldiğinde ise depoda biyolojik bir yakıt kalmıyor.
Çünkü beynin o işi zihninde zaten yaptı, bitirdi, hazdını yaşadı bile.
Buraya kadar anlattıklarımızdan sonra peki neden ben hala erteliyorum diyorsan nedeni belki de en saklı olan üçüncü maddededir.
Potansiyel hayalini korumak.
Hiç düşündün mü belki de başlamaktan korkmamızın sebebi hata yapmak değil.
Kendi gözümüzdeki o mükemmel imajımızı kaybetmek.
Bir işe hiç başlamadığında o alanda sıfır noktasındasındır.
Ve zihninde şu tatlı yalanla yaşayabilirsin.
Ben istesem var ya çok iyi yaparım.
İnanılmaz bir potansiyelim var.
Ben şu işi şu kişiden daha iyi yaparım ama işte.
Ama ilk adımı attığın an o gizemli ve mükemmel potansiyel hayalin biter.
Masaya ham, kusurlu ve acemi gerçeğin oturur.
Beyin bazen sırf kendi hakkındaki o büyük potansiyel egosunu korumak için ilk adımı atmayı reddeder.
Çünkü acem olmayı kabul etmek zordur.
Ve son olarak bazen bir işi değil de o işin bize hissettireceği duyguyu erteliyormuşuz.
Yani o işi değil de işin bize hissettireceği duygudan kaçıyormuşuz arkadaşlar.
Düşün mesela hiç sevdiğin biriyle sohbet etmeyi ertelediğin oldu mu?
Ya da çok istediğin bir tatile çıkmayı?
Hiç sanmıyorum.
Peki neden mesela doktordan randevu almayı, basit bir çekmece toplamayı
ya da masanın üzerindeki o dosyaya başlamayı erteliyoruz?
İlk bakışta cevap çok basit gibi geliyor.
Canım istemiyor diye düşünüyoruz.
Ama mesele çoğu zaman bundan ibaret değil arkadaşlar.
Çünkü bizi rahatsız eden şey işin kendisi değil.
Belki hata yapma ihtimali, belki sıkılacağını bilmek, belki de yetiştirememek veya mükemmel olmayacağını düşünmek.
Yani iş aynı iş ama beynimiz üzerine bir duygu etiketi yapıştırıyor ve biz işten değil o duygunun kendinden kaçıyoruz.
O zaman belki de kendimize yanlış soruyu soruyoruz.
Neden başlayamıyorum yerine?
Bu iş bana ne hissettiriyor diye düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü cevabı bulduğumuzda çözüm de değişiyor.
Eğer sorun tembellik olsaydı daha fazla disiplin gerekirdi değil mi?
Belki kurallar koyardık, böyle çözebilirdik durumu.
Ama sorun duyguysa işte önce o duyguyu anlamamız gerekiyor.
Ben bunu öğrendiğimde dönüp kendi hayatıma baktım ve dürüstçe kendime şunu sordum.
Ben gerçekten tembel miyim?
İçtenlikle cevap veriyorum ki hayır, tembel değilim arkadaşlar.
Ama ben çoğu zaman mükemmeliyetçiydim.
Başladığım işi en iyi şekilde yapamayacaksam hiç başlamamayı tercih ediyordum.
Bu evimi temizlemek de olabilir, spora gitmek de olabilir.
Ya da bir misafir ağırlamak mesela.
Ve ben bunu yıllarca disiplin sandım.
Sonra fark ettim ki aslında bana en çok engel olan şey buymuş.
Dönüp baktığımda bana sandığımdan çok daha pahalıya mal olmuş bir şeyleri ertelemek,
mükemmel yapamayacaksam hiç başlamayayım dediğim şeyler birer keşkeye dönüşmüş
ve nedeni hep atamadığım ilk adımın devamı olmuş aslında.
Hayatımın bugün bambaşka bir yerde olabileceğini, neleri kaçırdığımı fark edince
daha fazla keşkeme olmasın diye belki bu podcast seninle buluştu.
Burada çok önemli bir nokta var arkadaşlar.
Motivasyon gelince başlayacağım deriz ya.
Araştırmalar bunun tam tersini gösteriyor.
Önce küçük bir davranış geliyor, sonra küçük bir başarı hissi, sonra da devam etme isteği.
Yani motivasyon başlangıç değil.
Bir süreç veya sonuç.
Bu yüzden bekleyip durmayalım.
Şimdi belki yürüyüşün sonuna geldin.
Belki de bu bölümü dinlerken farkında olmadan güzel uzun bir yürüyüş yaptın.
Benim ilk adımım tüm samimiyetimle burada.
Ben podcast yapmayı yıllarca düşündüm ve ilk bölümü bu yüzden tam da bu konuya ayırdım.
Artık bir ilk bölümüm var.
İyi ki oldu ve bugün seninle buluştum.
Sen de mükemmel bir ilk adım için bekleyip durma artık olur mu?
Bugün büyük bir karar vermek zorunda değilsin.
Hayatını bir gecede değiştirmen de gerekmiyor.
Sadece senden ricam uzun zamandır ertelediğin tek bir şeyi düşün.
Sonra kendine şu soruyu sor.
Ben gerçekten neyi erteliyorum?
İşi mi, duyguyu mu?
Ve eğer cevabı bulursan sadece ilk küçük adımı at ki
bugüne kadar atamadığımız ilk adımların biriktirdiği o keşkeler çöplüğünü daha fazla büyütmeyelim.
Eğer o adımı atarsan bana da yaz lütfen.
gerçekten merak ederek okurum.
Bugün bana eşlik ettiğin için teşekkür ederim.
Ben anlatmaya devam edeceğim, sen de yürümeye.
Bir sonraki yürüyüşte görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
