
Daha Kaybetmedim, Bu Neyin Hüznü? | Beklentisel Yas
4 Kasım 2026 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yas, her zaman bir kaybın ardından mı başlar?
Bazen sevdiğin biri hâlâ yanındayken, bir gün olmayacağını düşünürsün. Bazen henüz ayrılmadığın bir evi, bitmemiş bir ilişkiyi ya da geride bırakmadığın bir dönemi özlemeye başlarsın.
Peki insan, henüz kaybetmediği bir şeyin yasını tutabilir mi?
Bu bölümde, beklentisel yas kavramını ve zihnimizin henüz yaşanmamış kayıplarla kurduğu ilişkiyi konuşuyoruz.
Instagram: senyurubenanlatayim
Transkript
Merhaba, Sen Yürü Ben Anlatayım''a hoş geldin. Ben Nilay. Eğer hazırsan ve ayakkabılarını giydiysen, hadi başlıyoruz.
Herkese merhaba tekrar. Bugün biraz yavaş yürümek isteyebilirsin. Arada durup belki bir haca yaslanmak, belki biraz oturmak, sonra tekrar devam etmek.
Çünkü sanıyorum ki uzun uzun düşüneceğimiz bir bölüm olacak arkadaşlar.
Derin bir nefes alıp hadi başlayalım.
Sevdiğiniz birini o henüz hayattayken kaybettiğiniz hissine kapıldınız mı hiç?
Gelecekteki bir kara bulutun bugün üzerinize düştüğü oldu mu?
Ne demek istedi Nilay?
Değer verdiğiniz bir yanınızdayken bir gün artık olmayacağını düşünüp
içinizin sıkıştığı oldu mu böyle?
Bir bayram sofrasında masanın etrafındaki herkese şöyle bir bakıp
bir gün bu sofrada birimiz eksik olacağız diye düşündüğünüz.
Anne babanızın yaşlandığını fark edip
henüz hiçbir şey olmamışken
onların olmadığı bir hayatı hayal ettiğiniz.
Bakın henüz kimseyi kaybetmediniz
ama içinizde çoktan bir hüzün başlamış olabilir.
Peki insan daha kaybetmediği birinin
yasını tutabilir mi sizce?
Ben tutmuşum.
Hem de defalarca.
Ama bunun yas olduğunu o zamanlar bilmiyordum.
Daha küçücük bir çocuktum.
İlkokul yıllarımdan bahsediyorum.
Dedemler yazları köyde yaşardı. Ben yaz tatillerimi köyde onların yanında böyle çokça geçirirdim.
Ve dedemden her ayrıldığımda onun artık çok yaşlandığını, bir gün onu kaybedeceğimi düşünür dururdum.
Köyden her dönüşümde aynı şey olurdu. Bir gün oraya yeniden gittiğimde dedemi artık göremeyeceğimi düşünür yol boyunca ağlardım.
Döndükten sonra da günlerce kendime gelemezdim.
Bayram sofralarında onsuz olacağımızı düşünür dururdum.
Henüz oradaydı, yanımdaydı, hayattaydı ama ben sanki onu kaybetmişim gibi kendimi ağlarken bulurdum.
Hatta daha da ileri gidiyordum.
Bir gün bir telefon geleceğini ve onu kaybettiğimiz haberini vereceklerini düşünürdüm sürekli.
Köye gidişimizi, cenazesini, sofradaki boşluğu.
Defalarca zihnimde yaşadım bunları.
Ve zihnimdeki o defalarca yaşadığım kayıp bir gün gerçekten oldu arkadaşlar.
Dedem kan almak için yaklaşık 6 ayda bir hastaneye yatardı.
Yine rutin olduğunu düşündüğümüz hastane yatışlarından biriydi ama bu kez hastaneden çıkamadı.
Dedemi kaybettik ve ben yıllarca içimde provasını yaptığımı sandığım o kaybı gerçek olduğunda adeta bir şok gibi yaşadım.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net söyleyebilirim.
Hiçbir prova gerçeğinin yanından bile geçmemişti.
Dedemi 16 yaşında kaybettiğimi düşünürseniz daha ilkokul yıllarımdan itibaren ne kadar uzun süre,
henüz gerçekleşmemiş bir anın acısını içimde taşıdığımı hayal edebilirsiniz.
Ne kadar ağır bir yük aslında küçük bir çocuk için.
Ve yıllar sonra öğrendim ki psikolojinin bu duygu ile ilgili söyledikleri varmış.
Benim yaşadıklarımı bana anlatan, karşıma bir kavram çıktı.
Türkçe'de bu kavrama beklentisel yaz deniyor.
Bugün hayatımızın ortasında duran ama adını koymakta zorlandığımız bu ön duyguyu konuşacağız.
Kaybın kendinden önce gelen o sessiz fırtınayı.
Zihnimizin bizi korumak için kurduğu o tuhaf savunma mekanizmasını.
Bol bol derin nefesler aldığım bir yürüyüş olsun bu.
Bugün henüz yaşanmamış kayıpların yazını konuşacağız.
Gelin şimdi sizi 1940'ların başına 2. Dünya Savaşı'nın gölgesindeki Amerika'ya götüreyim.
Alman asıllı psikiyatrist Eric Lindemann savaşa giden askerlerin eşlerini gözlemliyor.
Ve dikkatini çeken ilginç bir durumla karşılaşıyor.
Bazı kadınlar eşleri henüz cephedeyken onları kaybetme ihtimaline kendilerini hazırlamaya başlamışlar.
Hatta kimileri daha savaşa gönderirken onun yokluğunu düşünmeye başlamış.
Ortada bir ölüm haberi bile yokken derin bir çöküş yaşıyorlar, adeta yas tutuyorlarmış.
Hatta bazıları zihnen eşlerinden kopmuş, sanki onlar çoktan ölmüş gibi bir hayat kurmaya başlamışlar.
Peki eşleri savaştan sağ salim döndüğünde ne oldu dersiniz?
Linda Mann'ın anlattığı bazı örneklerde kadınlar dönen eşlerini eskisi gibi karşılayamamış arkadaşlar.
Çünkü zihinleri o kişiyi çoktan kaybetmiş gibi bir yaz sürecine girmiş ve yaşamlarına onsuz devam etmenin yollarını aramaya başlamışlar.
Yani beklenen kayıp gerçekleşmemiş ama yaz çoktan başlamış.
Linda Mann 1944'te yayınladığı makalesinde bu durumdan söz ediyor ve Antspatry Grief yani beklentisel yaz kavramını literatüre sokuyor.
Burada benim hikayem açısından önemli bir ayrım var.
Ben bugün dönüp çocukluğumda ben kesinlikle beklentisel yaz yaşıyordum diyemem.
Çünkü kavram özellikle sevilen birinin ölümünün yaklaşmakta olduğunu bildiğimiz durumlar için geçerli.
Örnek vermem gerekirse.
İleri evre hastalığı olan ve doktorların yaklaşık ne kadar ömrü kaldığını söylediği bir hastanın eşi mesela.
Ölümcül hastalığı bulunan birinin çocukları.
Yani doktorun net bir teşhis koyduğu, dilerim ki olmaz ama mesela kanser hastası birisinin yakını.
Doktor ona bu hastalıkla yaklaşık 6 ay yaşayabilir gibi bir teşhis koyuyor.
Ve siz o hastanın ne kadar zamanı kaldığını artık biliyorsunuz.
Yani tünelin ucu karanlık ne yazık ki.
o kişi hala hayatta ama siz öleceği güne kadar olan süreyi hesaplayıp ölmüş gibi yasını tutmaya başlıyorsunuz.
Demans ya da Alzheimer hastalığı nedeniyle sevdiği birini yavaş yavaş kaybettiğini hisseden insanlar.
Yani kayıp henüz gerçekleşmemiş ama artık yalnızca insanın zihnindeki uzak bir ihtimal de değil.
Benim dedemin böyle bir teşhisi yoktu, ortada tıbbi bir işaret yoktu.
Ben sadece çok sevdiğim yaşlı bir dedem olduğunu ve bir gün onu kaybedeceğimi biliyordum.
Dolayısıyla yaşadığım şeye doğrudan, bilimsel açıdan, beklentisel yaz demek doğru olmayabilir.
Ama yaşadığım duygunun benzerliğini görmezden gelemiyorum çünkü tam olarak aslında hissettiğim şeyleri açıklıyor.
Benim zihnimde sürekli gelecekteki o kayba gidiyordu ve geleceğin duygusunu bugün de defalarca yaşıyordum.
Hatta araştırırken bir şey daha öğrendim.
Uzmanlar bile bu kavramın sınırları konusunda tam olarak anlaşamamışlar.
Ama bütün bu tartışmaların merkezinde çok insani bir durum var.
Kayıp henüz gerçekleşmeden zihnin ve duyguların o kayıpla ilişki kurmaya başlaması.
Peki neden yapıyoruz bunu?
Yani zihin neden daha yaşanmamış bir kaybı prova ediyor?
Belki kendimize hazırlamak için, belki kontrol edemediğimiz bir şey üzerinde biraz olsun kontrol kurabilmek için.
Bunu şöyle düşünebiliriz bence.
Zihin gelecekteki devasa bir acıyı tek seferde göğüsleyemeyeceğini düşünüyor sanki.
tıpkı büyük bir lokmayı tek seferde yutamadığımız için çiğneyip küçülttüğümüz gibi
bacayı da parçalara bölmeye çalışıyor sanki.
Beklentisel yaz zihnin gelecekteki şoka karşı gardını alma çabası gibi.
Ben sanırım çocukken farkında olmadan bunu yapıyordum.
Dedemin ölümünü o kadar çok yaşamıştım ki
gerçekten o gün geldiğinde neyle karşılaşacağımı biliyor olmalıydım.
Ama bilemedim tabii.
Ve araştırmalardaki ilginç noktalardan biri de bu.
Bir kaybın yasını önceden yaşamanın gerçek kayıp geldiğinde
mutlaka daha az acı çekmemizi sağladığını söyleyemiyoruz.
Yani acının matematiği bizim düşündüğümüz gibi çalışmıyor.
Bugün üzüldüğümüz miktar kadarını yarının acısından düşemiyoruz ne yazık ki.
Keşke öyle olsaydı.
Yıllar içinde bu konuda çalışan psikologlar
kayıp duygularının yalnızca fiziksel ölümle sınırlı olmadığını ele almışlar.
Hayatta kaybetme ihtimalimiz olan başka şeyler karşısında da
beklentisel yasa benzer duygular yaşayabiliyoruz.
Mesela birkaç örnekle anlatmam gerekirse.
Bir ilişki içindesiniz, partneriniz yanınızda ama aradaki mesafe açılmış.
Artık ilişkinin kötüye gittiğinin farkındasınız, ters giden bir şeyler var orada.
Ayrılık cümlesi henüz kurulmamış ama siz o ilişkinin bittiği anı zihninizde canlandırmaya başlamışsınız.
Ayrılıktan sonra ne yapacağınızı, eşyaları nasıl paylaşacağınızı,
bunun gibi bir sürü şeyi düşünürken buluyorsunuz kendinizi.
Aslında ayrılık gerçekleşmeden belki aylar önce yaz tutmaya, kendinizi hazırlamaya başlamışsınız.
Bir başka örneğe bakalım.
Bazen bu kayıp kendi bedenimizdir.
Kronik bir hastalık teşhisi alan birini düşünün.
Bir yandan tedavi ile iyileşmek için çaba harcar elbette
ama zihninin bir köşesinde kendini olası bir kayba hazırlaması gerektiğini düşünerek
kendi yasını tutmaya da başlayabilir.
Ya da sadece yaşlandığınızı fark ettiğinizde,
aynaya baktığınızda, eski sizi göremediğinizde,
eski enerjinizi, eski sağlığınızı,
o pırıl pırıl gencecik cildinizi kaybetmenin hüznünü yaşayabilirsiniz.
Peki başka nelerin yasını tutuyor olabiliriz?
Çok emek verdiğiniz bir projenin başarısız olacağını anladığınız o an.
Bin bir emekle kurduğunuz bir iş yerinin iflasa doğru gittiğini bilmeniz.
Ya da emekliliğe yaklaşırken çok sevdiğiniz işinizin bitecek olmasıyla çalışan kimliğinizi kaybedeceğinizi düşünmek.
Hadi gelin bir de komik diyebileceğim bir örnek vereyim size.
Çocukların evden ayrılması.
Bizim toplum için neredeyse çok büyük bir travma bu arkadaşlar.
Bunun psikolojide ayrı bir adı bile var.
Emptinest yani boş yuva.
Çocuğunu üniversiteye gönderen ebeveynleri bir düşünün.
Başka şehri taşınan çocukların anne babalarını ya da çocuğunu evlendiren ebeveynleri.
Bence özellikle bizim toplumumuzda bunun çok duygusal bir tarafı var.
Size direkt kendi babamdan örnek vereyim.
Ben doğduğum şehirden üniversite okumak için ayrıldım.
18 yaşındaydım.
Ve o gün bugündür.
Babam sanırım benim o şehre geri dönmememin yazını tutuyor.
Çünkü ben üniversiteye giderken onun kafasındaki hikaye çok netmiş.
Nilay okuyacak, okul bitecek ve dönüp kendi memleketinde bir iş bulacak.
Ama Nilay dönmedi.
Ve aradan çok uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen
babam hala zaman zaman bana sen okulu bitirip dönecektin der.
Şaka gibi anlatıyorum ama altında aslında çok tanıdık bir duygu var.
Çocuğunuz hayatta ve belki onun için çok güzel bir şey oluyor.
Üniversite okuyor, sonra iş buluyor, kendi hayatını kuruyor, evleniyor belki.
Ama anne babanın hayatındaki hali değişiyor.
Her akşam eve gelen çocuk artık gelmiyor.
Sofradaki sandalye her gün dolmuyor.
Belki ebeveynin yasını tuttuğu şey çocuğun kendi değil, çocuğuyla birlikte sahip olduğu hayatın eski hali.
Düğünlerde de biraz böyle değil mi arkadaşlar?
Yani sevgili kız babaları, erkek anneleri.
Düğün tarihi yaklaştıkça bazı anne babalarda o duygu başlıyor.
Zaten düğünün bir stresi var, bir koşturması var, el alem ne der gerginliği var.
Üstüne bir de içten içe bu duygular gelip çatıyor.
Evladım evlenecek, bu evden gidecek, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Çünkü bir rol değişiyor, bir ev düzeni değişiyor, bir ilişkinin biçimi değişiyor.
Herhalde onları en çok etkileyen şey de budur diye düşünmek istiyorum.
Araştırmalarda da çocukların evden ayrılmasının bazı ebeveynlerde kayıp ve yas duyguları yaratabildiğinden söz ediyor.
Bu duyguların ne kadar yoğun yaşandıysa kültüre, aile yapısına ve anne babayla çocuk arasındaki bağ göre değişebiliyor.
Ama yine altını çizeyim.
Bütün bu duygulara teknik olarak beklentisel yaz demek doğru olmayabilir.
Fakat beklentisel yazla çok tanıdık bir bağı var işte.
Henüz gerçekleşmemiş bir değişimin kaybını o değişim gelmeden hissetmek.
Ve bunu düşününce örnekler çoğalıyor.
Bazen insan daha taşınmadan yaşadığı evi özler.
Taşınmanıza birkaç hafta vardır ama bir sabah mutfakta kahvenizi içerken etrafınıza şöyle bir başka türlü bakmaya başlarsınız.
Burada kaç sabahım kaldı derken bulursunuz kendinizi.
Bir anda yıllardır hiç dikkat etmediğiniz pencerenin manzarası kıymetlini verir.
Evin içinde yaşamaya devam ederken o heve özlemeye başlarsınız.
Sevdiğiniz sokaktan bile başka türlü geçersiniz.
Peki bu süreçte içimizde gerçekten ne oluyor derseniz?
Literatürde bu süreci yaşayan insanların birçok farklı duygu hissedebildiğinden söz ediliyor.
Hüzün, umut, korku, ayrılık sıkıntısı, hatta ambivalans yani birbirine zıt duyguları aynı anda yaşayanlar bile varmış.
Beni en çok düşündürenlerden bir tanesi şu oldu.
Aynı anda hem tutunmak hem bırakmak istemek.
Ve bunun yarattığı suçluluk.
Yani karşınızdaki insana bakıyorsunuz.
Keşke gitmese diyorsunuz.
Bir saniye sonra zihniniz gidecekse bir an önce gitsin de bitsin bu belirsizlik diyor.
Tam bu düşünce geldiği anda da arkasından bir suçluluk yaşıyorsunuz.
Ben nasıl bu kadar acımasız olabilirim?
Böyle bir şeyi nasıl düşünebilirim?
Derken buluyorsunuz kendinizi.
Oysa bu düşünce sizi acımasız biri yapmıyor.
Zihniniz belirsizlikle baş etmeye çalışıyor sadece.
Beklentisel yasın belki en zor yanlarından biri kaybın kendisi kadar o belirsizlikle uzun süre yaşamak zorunda olması.
Peki normal kaygıyla beklentisel yası nasıl ayırt edeceğiz?
Yani yaşadığımız şey bir beklentisel yas mı yoksa bir kaygı içinde miyiz bunu nasıl bileceğiz?
Kabaca şöyle kaygı bize şöyle olursa ne yaparım diye sorar ve felaket senaryoları üretir.
Beklentisel yastaysa felaketi zaten kabul etmişizdir.
Kaygı korkutur, beklentisel yaz hüzünlendirir ve yorar.
Beklentisel yasta keder vardır, veda vardır, zihinsel bir hazırlanış vardır.
Yani bir araf hali bu.
Bir ayağın bugün de, diğer ayağın henüz gelmemiş karanlık gelecekte.
Ve ne yazık ki dediğim gibi beklentisel yazı yaşamak,
gerçek kayıp geldiğinde daha az acı çekeceğimiz anlamına gelmiyor.
Eğer şu an hayatında bir şeylerin kayıp gittiğini hissediyorsan, bir ilişkinin, bir dönemin ya da bir yakınlığın, bir içinde anlam veremediğin bir sızı, bir veda hissi varsa belki de zihnin bir kayıp ihtimaliyle baş etmeye çalışıyordur.
Kendine kızma. Henüz bir şey olmadı, neden böyle hissediyorum diye de suçluluk duyma lütfen.
Bu insan olmamızın, kaybetmekten korkacak kadar bir şeyleri çok sevmiş olmamızın doğal bir bedeli.
Peki bütün bunlarla ne yapacağız, nasıl baş edeceğiz derseniz bu konuyu araştırırken özellikle yaz alanında çalışan uzmanların neler söylediğine baktım.
Ve ne yazık ki karşıma şu üç şeyi yaparsanız geçer gibi bir reçete çıkmadı arkadaşlar.
İnanın çıksaydı en çok sevinenlerden biri ben olacaktım.
Araştırmalarda en çok bahsedilen şey yaşadığımız duyguyu tanımak ve bunu kabul etmek.
Ve eğer böyle bir şey yaşadığımızı düşünüyorsak da destek almak.
Değişecek koşullara karşı hazırlanabilmekten bahsediyor.
Yani yaşadığımız şeylere anlam verebilmekten ve hayatın günlük akışını mümkün olduğunca sürdürebilmekten söz ediyor.
Tabii kolay bir şey değil biliyorum ama gerçekten fark etmeye çalışmanın ben çok yararını gördüm diyebilirim.
Yani amaç geleceği hiç düşünmemek değil.
Ben kendimi bu durumlarda bulduğumda sık sık kendime şunu soruyorum.
Şu anda gerçekten bir şey mi kaybettim?
Yoksa gelecekte kaybetmekten korktuğum bir şeyin acısını mı yaşıyorum?
Yani bu korkumu silmiyor tabii ki bu soru ama durumu fark etmemi sağlıyor gerçekten.
Bir başka şey de o korkunun bize ne söylediğine bakmak olabilir.
Çünkü kaybetmekten korktuğumuz şeyler çoğu zaman değer verdiğimiz şeyler.
Mesela bir insanı kaybetmekten korkuyorsam bugün onunla biraz daha fazla konuşabilirim.
Aramayı ertelemeyebilirim.
Bir şehirden ayrılacaksam sürekli çok özleyeceğim diye düşünmek yerine sevdiğim sokakta bir kez daha yürüyebilirim.
Bir ilişkinin değiştiğini hissediyorsam henüz bitmemişken söylemek istediğim bir şey var mı diye kendime sorabilirim.
Mesele gelecekteki acıya hazırlanmak değil sadece.
Biraz da bugün hala elimizde olanla ne yaptığımız.
Ama burada başka bir taraf da var.
Geleceğe hazırlanmak her zaman kötü bir şey değil.
bazı araştırmalarda kişinin yaklaşan bir kayba kendini hazırlıklı hissetmesinin kayıp sonrasındaki uyumla ilişkili olabildiği görülmüş.
Tabii hazırlıklı hissetmekle kaybın yazını önceden yaşamak aynı şey değil.
Bence mesele şu, geleceği düşünürken bugünü kaybetmemek.
Ve bunun da bir sınırı var.
Sürekli kötü bir haber bekliyorsan, uykun bozuluyorsa, ilişkilerin ve günlük hayatın bundan etkileniyorsa,
bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak bence ilk adım olmalı.
Sonuçta bazı vedalar gerçekten gelecek.
Bazı ilişkiler bitecek.
Bazı evlerden son kez çıkacağız.
Sevdiklerimiz yaşlanacak.
Tabii biz de.
Asıl soru henüz gelmemiş bir vedanın bugünkü buluşmamızın önüne geçmesine ne kadar izin verdiğimiz.
Bugün çocukluğumdaki halime dönüp baktığımda keşke o küçük Nilay'a şunu söyleyebilseydim.
Evet bir gün dedem burada olmayacak ama bak bugün burada.
Gelecekteki Nilay'ın acısını bugünden yaşamaya çalışma.
Dedenle geçirdiğin günü yaşa.
Bunu söylemeyi gerçekten çok isterdim.
İşin garibi bu zihinsel refleks yetişkinliğimde de yakamı bırakmadı arkadaşlar.
Hala defalarca aynı şeyi yaşarken, farklı konularda yaşarken buluyorum kendimi.
Yaklaşık 5 yıl önce henüz bebekken sahiplendiğimiz böyle patili bir dostumuz var.
Onu görenlerden ya da konusu açıldığında bazı insanlardan ömrü kaç yıl bunların gibi sorular geliyor.
İşte tam o an bir duruyorum.
Cevap vermek resmen içimden gelmiyor.
Çünkü zihnim hemen onun kalan yıllarını hesaplamaya ve yine o kör kuyuya doğru çekilmeye başlıyor.
Sonra hemen kendime hayali bir içimlik atıp o düşünceden sıyrılmaya çalışıyorum.
Ana dönmeye çalışıyorum.
Ona sımsıkı sarılıyorum.
Öpüp kokluyorum.
Japonların güzel bir sözü var.
İçi go içiye çay seramonilerinden geliyormuş.
Kabaca şöyle diyor.
Bu karşılaşma bir daha aynı şekilde yaşanmayacak.
Düşünsenize aynı insanla yarın yine görüşebiliriz.
Aynı masaya oturup aynı kahveyi içebiliriz.
Ama bugünkü o anı bütün ayrıntılarıyla bir daha yaşamayacağız.
Belki hepimizin kendine benzer bir şey söylemesi gerekiyordur.
Evet bir gün gidebilir ama bugün hala burada.
Peki sen?
Belki sen de hiç kaybetmediğin bir şeyi özlerken yakaladın kendini.
Bir insanı, bir ilişkiyi, bir evi veya bir şehri.
Belki hayatının bitmek üzere olduğunu hissettiğin bir dönemini.
Böyle hissettiğinde neler yaptığını, nasıl baş ettiğini merak ediyorum.
Varsa bir yöntemini paylaşırsan çok sevinirim.
Beklentisel yazın o sessiz gölgesi altında bile şimdinin ışığını fark edebilmeniz dileğiyle.
Ben anlatmaya devam edeceğim, sen de yürümeye.
Bir sonraki yürüyüşte görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
