
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
*
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm “Odea” ve "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
"abla hayata geç kalmak hakkında bi bölüm gelir mi?" geldi ablacım, biraz geç kaldı ama olsun
Transkript
biliyorum böyle size biraz çektiğim muamele bir anda ortaya çıkıp inanılmaz güzel sohbet edip
Sizi tam böyle kıpır kıpır ve heyecanlı yapacakken ortadan kaybolan bir flört gibi zaman zaman davranıyorum.
Ama içinizden gelenleri içinizden geldiği gibi ve içinizden geldiği zamanda konuşmak üzerine yaptığınız bir işte maalesef bir şeyler çok zorlama ilerlemiyor.
Açıkçası geçen hafta bir tane bölüm atacaktım, kaydettim.
Sonra gayet hoşuma gitti.
Böyle bir editleyeyim, düzenleyeyim diye başına oturdum.
Sonra hani böyle bir kitabı belli bir noktaya kadar okursunuz ama sonra araya bir zaman girer ve o sınır aşıldıktan sonra bir daha o kitaba dönemezsiniz.
Çünkü ne kaldığınız yerden devam edebilirsiniz, olayları biraz unutmuşsunuzdur.
Ne de çoktan böyle yarısını okuduğunuz bir kitaba baştan başlama fikriyle barışıksınızdır.
O nedenle o bölümü mesela editlemedim ve bıraktım.
Söz konusu bir de hissettiğiniz şeyler olunca sıcağı sıcağına kaydedip paylaşmak galiba bu işin biraz sırrı.
Onu yapmayınca sanki çok da bana ait olmayan ya da tanımadığım birisinin sesini ve düşüncelerini dinliyormuşum gibi hissettirdi.
Dedim ki bununla bu kadar uğraşmana gerek yok.
Bu işin kaynağı sende.
Aç mikrofonu ve konuş.
Hayatımda minik minik ama aynı zamanda majör etkiler belki yaratabileceğini düşündüğüm değişiklikler oluyor.
Yavaş yavaş bir buçuk yılımı geçirdiğim şişideki bu evden ayrılıyor ve toparlanıyorum.
Bu ev hala hayatımızın bir noktasına kalmaya devam edecek ama benim bu evle kurduğum ilişki, bu evle olan ortaklığım artık yavaş yavaş sona yaklaştı.
Bana böyle bir fırsat sunduğu için buradan canım arkadaşım Berfin'e tekrardan teşekkür ediyorum.
Burası onun bulduğu, güzelleştirdiği, hayatla doldurduğu ve sonra bırakmaya kıyamayınca aslında bir yerde bana emanet ettiği bir evdi.
Birinin emanetine sadece onu kırmadan, dökmeden sahip çıkmak değil aslında mesele.
Hele böyle ev gibi bir şeyden bahsediyorsak sanırım oradaki ruhu, hareketliliği, yaşanmışlıkları da sürdürmek.
Ya da kötü anılar varsa hani böyle misafirlikte sizin olmayan bulaşıkları da yerleştirir ya da yıkayıverirsiniz ya.
Öyle bir yerden belki varsa bir negatiflik onları ortadan kaldırmak gibi görünmez bir görevde üstleniyorsunuz.
Bu görev bilinciyle mi yoksa bu evin zaten bana hissettirdiklerini çoktan kolaylıkla benimsememden mi bilmiyorum ama
burada geçirdiğim bir buçuk sene çoğunlukla çok çok çok güzel şeylerle hatırladığım, kötü anlar yaşadığım, bazı kırılmalar yaşadığım,
belki çok ağladığım, uykusuz kaldığım ya da uyanamadığım birçok günde de etrafımda olmasını tercih edeceğim bir dört duvar olarak
bana kötü anlarımda bile kendimi konforlu hissedebileceğim bir yer açtı.
O yüzden bu evle çok böyle vedalaşıyor gibi bir nostalji, bir hüzün de hissetmiyorum.
Ve ne yalan söyleyeyim hayatımın yeni çeptiri için de çok heyecanlıyım.
Ama o çeptirde ne var diye sorarsanız henüz ben de bilmiyorum.
Ben çok böyle çok da sen anlatma nazar değer ya da hani olmazsa üzülürsün gibi biraz daha belki ketum olmayı öğütleyen bir annenin kızıyım.
Ama ketum olmanın öğütlendiği bir kız çocuğu olarak herhalde podcast'ta başlayıp bütün hayatımı ve ilişkilerimi duygularımı bu kadar çıplaklıkla ifade etmek anneme de sürpriz olmuştur diye düşünüyorum.
Ama ben bu süreçte büyüdükçe belki hakikaten bazı şeyleri kendime saklamanın çok da kötü bir öğütü olmadığını öğrenmemle birlikte annem de bence bu süreçte biraz olsun açılmanın ve duygularını anlatmanın, çıplaklığınla bunları ortaya sermenin her zaman çok kötü sonuçlar doğurmayacağını da bence benim serüvenimden öğrenmiş oldu.
Evet bazı planlarım var ve bunları sizinle paylaşmak için heyecanlıyım.
Ama yine de bazı şeyler için galiba doğru bir zamanı beklemek.
Sonra o zamanı hissettiğimde de manifestler gibi yapmak istediklerimi, hayallerimi paylaşmak şu an daha tercih ettiğim bir şey.
Ama bu aralar galiba bu manifesti kendi içimde, kendi başıma yapıyorum.
Hatta fark ettim ki hayalini kurabileceğiniz bir şeyinizin olması zihninizde.
Zihninizde kendinize zaman ayırmayı o hayali hayata geçirebilmek için belki daha erken uyanmanızı sağlıyor.
Mesela uyumadan önce benim de böyle bir TikTok kaydırıp güldüğüm, eğlendiğim, bazen uykumu kaçırdığım, bazen öyle uyuyakaldığım akşamlarım oluyordu tabii ki.
Ama son dönemde telefonu kenara koyup o kafamdaki hayali, detaylandırmayı, kafamın içindeki bir evi dekore ederken, kafamın içindeki kariyeri yaşarken, kafamın içindeki simayın rutinlerini gerçekleştirirken, o hayalin içerisinde böyle detayları yakalarken uyuyakalmak bana çok iyi hissettirmeye başladı.
O yüzden gerçekten bu yaş aldıkça biraz olsun gelenekselleşmek, biraz olsun batıllaşmak noktasından da Allah gerçekleştirmeyeceği hayali kurdurtmazmış diyerek de kendime böyle bir önden gaz veriyorum.
Ne yalan söyleyeyim biraz zorlandığım, sıkıldığım yani kalktık aydından geldik bir sürü işim var diye ama ne çok fazla işim var ne de günün sonuna baktığımda zaten işim çok az deyip başına da geçebilmiş değilim.
Ben ne yapıyorum acaba diye düşünüyorum.
Sadece galiba bu sürecin bana pozitif getirilerinden bir tanesi.
Yani buna getiri mi dersiniz, farkındalık mı bilmiyorum.
O geç kalkmanın, işte günde 9-5 bir iş gibi değil de daha serbest çalışmanın artık suçlu ya da işe yaramaz hissettirmediği bir yere geldim.
Belki bu da dönemseldir. Belki tekrardan bu durumun beni rahatsız ettiği zamanlar da olur. Umarım olmaz.
Ama mesela dün gece yani dün gece diyemem resmen bu sabah böyle 5.30-6 gibi uyudum ve bugün işlerim görece hem geç başladığı hem de çok yapmam gereken elzem bir şey olmadığı için alermsiz bir şekilde uyudum ve uyandığımda saat 1'di.
Bunun bana bir ilk gerçekten sanki suratıma inmesini beklediğim bir tokatta gözlerimi kısar gibi kendimi kötü hissettirmesini bekledim ve olmadı.
Yataktan kalktım kendime bir kahve yaptım.
Kedim ben uyurken ortalığı inanılmaz dağıtmıştı onları topladım.
Yatağımı topladım çünkü yatağımı toplamadan güne başlamam hiç mümkün değil.
O yatak dağınık olduğu zaman direkt bana gel burada uyu hiçbir işini yapma diyor.
Böyle küçük rutinlerimi gerçekleştirdikten sonra aldım telefonu elime.
Yapmak için kendime not aldım.
Atmam gereken bazı mesajları attım gönderdim.
Kahvaltı yaptım.
Normalde hiç sevmem.
İzlediğim zaman çok kıskanırım çok gıpta ederim.
Tekrardan izlemeye başladım.
Daire kanalından böyle bazı insanların evlerini izledim.
Orada böyle kendime yakın hissettiğim insanları bulmaya çalıştım.
Çok bulamadım.
Zaten bir tanesi arkadaşım.
Onu seve seve izledim.
Bir tur daha döndüm falan derken.
Sonrasında böyle yurt dışındaki evlere, ev turlarına.
Daha böyle bana yaşı yakın.
Belki kariyeri yakın.
Ya da yaşam tarzı, düşünce yapısı.
Belki maddi geliri daha yakın.
Bulabildiğim insanların evlerini izlemeye başladım ki bana bir fikir versin.
Fikirden de ziyade bana yapabilme gücü, inancı, cesareti versin istedim.
Sonrasında da hakikaten normal şartlarda bana, tabi buradaki normal tartışılır ama çok da iyi hissettirmeyecek şeyleri yaptığımda artık kötü hissetmemenin hafifliğiyle mikrofonun karşısına geçtim.
Geç kalkmanın suçlu hissettirmediği, geç uyumanın suçlu hissettirmediği.
Televizyonda bir şeyleri izlerken, YouTube'da insanların hayatına bakarken kendimi çıkmazda sıkışmış ya da geç kalmış hissetmekten ziyade ilham alırken bulmak bu haftanın bu birkaç günün belki de piyangosu oldu benim için.
Gerçekten kendimi kötü hissederken kaydettiğim bir bölümle kendimi görece daha iyi ve umutlu hissettiğim zamanlardaki bölümlerin ses tonu, anlatısı, gittiği yer beni her seferinde şaşırtıyor.
Yani insanın aynı beden, aynı kalp, beyin içerisinde çok da kısa süreler içerisinde bu kadar farklı şeyi bünyesine barındırabilmesi hakikaten mükemmel bir ahenk.
Bu aralar kendimle çok sık zaman geçirdim ve bir o kadar da çok sosyalleştim.
Bu anlamda iyi bir denge kurduğumu düşünüyorum.
İşte hala evi toplamaya başlamadım ama içimde bir yerde bir işe başladığı anda onu bir gün içerisinde bitirecek olan Sima'ya duyduğum sonsuz güven olduğu için
Kendimi çok da sıkıştırmadan hatta zaman zaman işte dişimi fırçalarken, bir kahve yaparken, ortalığı toparlarken çok hızlı ve telaşlı hareket ettiğimi fark ettiğimde kendimi biraz yavaşlatarak kendimle galiba bir anlaşma imzalamaya çalışıyorum.
Bak aynı takımdayız lütfen bu kadar yıpratma kendini demeye çalışıyorum.
Ama günlerim gerçekten görece iyi gidiyor.
Geçen hafta sonunu Büyükada'da ve Heybeli'de yani adalarda geçirdim.
Sağınak yağmur vardı o yüzden bir gün yağmura yakalandım ve çok da bir şey yapmadım.
Ama dinlenmek, uzaklaşmak, kafam esniğinde başka bir yere gidebilmek yine ne kadar güzel ve ne kadar büyük bir lüksmüş diye.
Biraz mutlu oldum ne yalan söyleyeyim.
E peki Simay bu evden çıktığında ne yapacaksın, nereye gideceksin gibi sorularınız olabilir.
Galiba bunu süreçte birlikte deneyip göreceğiz ama ben galiba artık yaşamak istediğim yerin İstanbul olduğu noktasına hemfikirim.
Bu konuda korkunuz olmasın.
Bilmiyorum yani böyle bir korkusu olan var mı?
Hani bu sabah kalkıp acaba Sima İstanbul terk mi edecek falan gibi endişeleri olan varsa sakin olsunlar.
Hayır İstanbul'u terk etmiyorum.
Ama bir süre buralarda olmayacağım.
Biraz aydınlığa annemle zaman geçireceğim.
Belki bir küçük tatil yapacağım.
Sonra farklı bir yere bir süreliğine gitmeyi hedefliyorum.
Ama bunun kendimle ilişkim, ürettiğim şeyler ve kalan her şey anlamında bana çok büyük getirisi olacağını düşünerek gidiyorum.
Esas beni korkutan ondan da sonrası.
Yani oranın korkutucu tarafı aslında bilinmezliği.
Ama böyle noktalarda hani bir bölümümde otuzlarımdaki Sima'ya çok güveniyorum bazen sırtımı ona yansıtıyorum dediğim bir nokta olmuştu bunu çok iyi hatırlıyorum.
Öyle hissediyorum yani artık zamanın önüme doğru şeyleri doğru anda doğru insanlarla bir şekilde çıkarttığını inanıyorum ya bunu inanmak istiyorum buna.
Hakikaten şimdiye kadar istediğim ama olmayan hiçbir şey sonrasında beni pişman etmedi.
Bir şekilde karşıma ya daha iyisi çıktı ya o planladığım şey fos çıktı ya benim ona karşı istekliliğim gitti.
Belki öyle bir şey yaşandı ki ay iyi ki bu topa girmemişim dedim.
Ama her zaman olmayan şeyler bile çok benim lehimeymiş gibi hissediyorum.
O yüzden Ekim-Kasım ayı geldiğinde orası bu kadar bilinmez ve bir o kadar da yakınken
ya bakalım sana Eylül ayı neler getirecek ki Ekim'i şimdiden planlıyorsun.
Belki de hani o hayatın alt üst olursa sorusuna ya hayatının altı üstünden daha güzelse diyen şems gibi.
Biraz böyle düşünüyorum.
Ekim'de ne yapacağımı bilmiyorum.
O biraz Eylül'deki simayın ellerinde.
Eylül'deki simay da Ağustos'un konusu olsun.
Biz daha Temmuz'u bitirmedik, ramak kaldı diyerek.
Sadece artık 30 yaşındaki, 35 yaşındaki o gelecekteki simaya değil,
hakikaten birkaç ay sonraki simaya bile zaman zaman sırtımı yansıyor.
Onlardan kredi çekiyorum.
Bu aralar böyle geceleri artık daha çok TikTok izlemek yerine Twitter'da biraz dolaşıp tweet okuyorum.
Ve gerçekten beğendiğim şeyleri screenshot alıp sonra üzerine düşünmeyi çok seviyorum.
Bu aralar böyle inanılmaz beni bir anda etkilemiş ve üzerine düşünmek için bana bayağı bir kaynak vermiş birkaç tane tweet oldu.
Ve sanıyorum galiba beni bu bölüm mikrofonun başına geçirten temel şey de bu oldu.
Of işte ben bunun üzerine konuşurum düşüncesi.
Şimdi her ne kadar şu an daha rahatlamış, iyi hisseden ve sizinle böyle tatlı tatlı sohbet eden bir Simay olsa da karşınızda hakikaten insanın duygu durumu tam bir rollercoaster.
Yani bu sesimin iyi, daha sakin olması bir yana bir hafta önce galiba hüngür hüngür ağlıyordum evde.
Ya da ondan öncesinde en ufak bir şey çok hızlıca sinirlerime dokunabiliyordu çünkü patlamaya hazırdım ve aslında mevzu hiçbir zaman kırılan bir bardak değildi.
Benim o bardak yere düşüp kırılana kadar kendime ağlamayı, öfkelenmeyi yasakladığım bazı düşüncelerimdi.
O nedenle bu kadar inişli çıkışlı duygular yaşarken kendimi tabii ki de daha fazla dibe çekmek, o depresifliği farkında olmadan dibine kadar kendime yaşatmak da kaçınılmaz oldu.
Böyle anlarda benim kendi canımı en kolay yaktığım şey kendimi geç kalmış hissetmek, insanlarla kıyaslamak ya da bir şeylerden ilham almak yerine ona bakıp ben asla böyle olamayacağım deyip sanki böyle bir çıta varmış gibi kendimi beceriksizlikle suçlamak.
Bunu yapıyorum hakikaten.
Yani belki zaman zaman benden duyduğunuz özgüvenli cümleler, özgüvenli bir ses tonu bunları düşündüğümü söylediğimde size kolpa gibi gelebilir.
Ama gerçekten böyle hissediyorum ve zaten böyle hissettiğim zamanların bir çıktısı olarak genellikle kendime o motivasyon konuşmalarını yapıyorum.
Siz de bunlara şahit oluyorsunuz aslında.
Bütün bu konuşmalar biraz kendime yaptığım, bazen olayın içindeyken bazen çıktıktan sonra değerlendirirken kendime yaptığım bazı telkinler.
Belki instagramda görmüşsünüzdür.
Geçenlerde bir tane story attım.
Bu benim bu bir şeylere geç kaldım, yapamıyorum.
Kendi işimde ilerlemek için sanki potansiyelim yok, profesyonel işimde gelişmek için de çok geç kaldım gibi bir arada kalmıştık.
Ve gerçekten bir şeyin yokluğuna tahammül edebiliyorsunuz ama azlığı asla tahammül edilebilir olmuyor.
Öyle bir yerden ya ben yetenekli ya da yeteneksiz değil de ortalama bir insansam korkusu böyle zihnimi kurcalamaya başlamıştı.
Ve bu instagram storyde sizinle de paylaştığım Carrie Bradshaw 80'li City'nin birinci sezonunda 32 yaşındaydı farkındalığı beni kendime getirdi.
Zaten böyle tam iyileşme noktasındaydım o duygusal buhranımdan çıkmaya çok yaklaşmıştım.
Bir de o cümle benim böyle son ivmem oldu ve oradan böyle fırlayarak çıktım.
Harbiden dedim ya.
Yani Carrie 80'li City'nin birinci bölümünde 32 yaşındaydı ve bunu sadece aşık olmak, aşkı bulmak bağlamında asla söylemiyorum.
Ne bir dikili ağacı, ne bir evi, arabası, hiçbir şeyi yok.
Evini kaybedecek.
Tek yaptığı şey kıyafetlere para harcamak.
Düzgün bir beslenme şekli bile yok.
Düzgün bir hayatı bile yok.
Aslında bütün çabası var olmak ve bu varoluşu olabilecek en şahsına münasır bir şekilde gerçekleştirmek.
Sonrasında sezonlarca hayatına bir sürü insanın girdiğini, bazı insanların aynı kaldığını,
bazı bağların güçlendiğini, bazılarının koptuğunu, bazı zorlanmaların yaşandığını görürken
aslında aradan seneler geçiyor.
Birinci sezondaki Carrie, dördüncü sezondaki Miranda, beşinci sezondaki Charlotte diye
bu insanlardan bahsederken neden kendimizle ilgili bir şeylerde
35'e kadar evlenmeliyim, çocuk yapmalıyım, ya acaba 32'de evlensem olur mu?
Ya sence istediğim bölümü okumak için çok mu geç kaldım?
Abla bir sene daha mezuna kalsam sence hayata geç mi kalırım gibi sorularla aslında kendimizi, çevremizi bir şekilde mesken tutuyoruz.
Neden Carrie 3. sezondaki Carrie oluyor da 36 yaşındaki Carrie olmuyor mesela, 33 yaşındaki Carrie olmuyor?
Çünkü aslında içten içe mevzu başkalarının yaşantısı, yaptıkları, başardıkları ve başaramadıkları olduğunda yaşın orada çok da aktif bir rol oynamadığını bilsek de kendimize bu hayatı dar etmek ve kendimize kendimizi kötü hissettirmek noktasında bence bir dünya markasıyız.
Ben bundan sonra kendime de birinci sezon Simay, ikinci sezon Simay falan diyeceğim yani bugün eğer hayatım bir dizi olsaydı diye.
Bakalım o zaman kendimi hayata ne kadar geç kalmış hissedeceğim.
Fakat her neyse bu geç kalmışlık hissi beni sardığında kendimi başkalarıyla kıyaslamaya, kendimi beceriksiz hissetmeye, ben nerede hata yapıyorum diye isyan etmeye çok meyilli oluyorum.
Tam böyle yavaş yavaş bunların içerisinden çıkarken tamam ya bu da böyle bir dönemmiş işte derken bir tane tweet'e rastladım.
Tweet şöyle diyor.
Bu daha dünyanın seni görmesi için mi tırmanıyorsun yoksa üstüne çıktığında dünyayı görmek için mi?
Bu hakikaten sert bir tokattı benim için.
Ben böyle sözlere bayılırım.
Böyle büyüklenen, tek bir cümleyle...
Çok daha kompleks kelimeler kullanmadan şak diye böyle insanın içinden geçen ve ne söylemek istediğini tekte veren cümlelere bayılırım.
Çok net bir soru.
Birisi karşınızda ya da siz birisinin karşısında.
Mızıklanın durun.
Tatile gitmek istiyorsun.
Yunanistan'a gitmek istiyorsun.
Sen de şurada eğlenmek istiyorsun.
Sen de bunu kaçırmak istemiyorsun.
Manifest konserine gidemediğinde FOMO'm tutuyor.
Bir şeyleri kaçırdım falan diyorsun.
Dur bakalım.
Sen o dağa dünya seni görsün diye mi çıkıyorsun yoksa üstüne çıktığında dünyayı görebilmek için mi?
Bu arada burada ağır olan şey bu soru değil.
Bu sorunun cevabı.
Daha doğrusu bu sorunun cevabına ne söylemek istediğiniz.
Eminim hepiniz evet ben bu dağın üstüne dünyayı görmek için çıkmak istiyorum.
Amacımın bu olmasını istiyorum diyeceksiniz.
Ama hepiniz şu an bu noktada olmayabilirsiniz.
Şu an kiminiz dağın bile farkında değildir.
Kiminiz kaybolduğunu hissediyordur.
Kiminiz ben çıkacağım, dünya beni görsün abi diyordur.
Kiminiz de hakikaten ben dünyayı artık seyretmek istiyorum diyordur.
Bilmiyorum.
Beni böyle bir silkeledi ve kendime getirdi.
Başkalarının hayatına baktığınızda yani sky is the limit.
Hani orada artık bir sınır yok.
Her şeyi gıpte edebilir, her şeyden rahatsız olabilir, her şeyi kıskanabilirsin.
Ama zaman sadece ne kadar geç kaldığın ya da başkalarına kıyasla ne kadar zamanda yaptığın değil aynı zamanda sana yaşanmışlıkları da katan bir şey.
Mesela bugün daireyi izlerken uzun bir aradan sonra Ezgi'nin evinin videosu ile izlemiştim.
Ezgi Sezer biliyorsunuz bir bölüm çektik.
Kendisi Esora'nın sahibi, yaratıcısı.
Mesela onun evine kendimle gittiğim, şahit olduğum için zaten içindeki yaşanmışlıkları az çok biliyor, ucundan da olsa deneyimliyor bir yerden izledim.
Ama izlerken Ezgi'nin anlatışı, o evdeki bütün eşyalar ve her şeyin aslında ne kadar zamanla şekillendiği.
Mesela oradaki cumbaya uygun bir şekilde bir koltuk yapılmasından tutun da zamanla insanların bunu görünce aklıma sen geldin demesiyle evde belki temelleşmiş bazı nesnelerin hikayesini dinliyorsunuz.
Şimdi belki de Ezgi o pembe koltuğa kadar koltuk almamıştı daha.
Belki ikinci el kullanıyordu ya da tam istediği gibi bir şey bulamamıştı.
Ama bir yer gördü, hayal etti, yaptırdı ve şak diye oraya oturan koltuğuna sahip oldu değil mi?
Bunun arkasında aslında geç kalmışlık, koltuksuz geçen zamanlar ya da başkaları koltuğu bırak ev satın alırken, evlenirken benim bir koltuğum bile yok falan düşüncesi yok.
İsterseniz bunları yerleştirirsiniz.
Orada zamanla galiba buraya bu uyar denilen bir süreç var.
Neden da ayrı örneğini verdiğimi şöyle söyleyeceğim.
Çünkü sonra başka videoları izledim ve bazı şeyler çok böyle gözümü yakalamaya başladı.
Mesela bazı zincir alışveriş uygulamalarında poster yazdığınızda karşınıza çıkan o Bauhaus, işte yok adını unuttuğum çok fix bazı isimlerin posterleri direkt karşınıza çıkar ya böyle tanesi 100 liraya 150 liraya satılır.
Şimdi daireye çıkmışsın, bölümün adından tut mesleğine kadar her şey çok cafcaflı, çok kreatif ve evine o uygulamaya poster yazdığında ilk çıkan şey şak diye duvarına asmışsın.
Belki aylardır duvarına bir şey asmayı bekliyordun.
Daire kanalı geleceğini söyleyince şak diye posterleri astın.
Bazı evlerde şeyi görüyorum.
Bu burada yoktu.
Belki de çok çadır erteleniyordu.
Ama daire biz sizi çekmeye geleceğiz deyince muhtemelen bunları hemen aradan çıkarttıkları hissedebiliyorum.
Onu hissettiğimde sonrasına tekrar dönüp Ezgi'nin evine baktığımda ve izlediğimde şeyi fark ettim.
Zaman günün sonunda aslında geç kalmışlığı değil oturmuşluğu da temsil ediyor.
Bir tarafta bir hikaye var, bir tarafta zaman içerisinde şekillenen, kendi hikayesini oluşturan şeyler var.
Bir tarafta bir hikayeyi tamamlamak için araya sanki serpiştirilen ve o kitabı uzatmak için, o essayi uzatmak için gittikçe dolan başlandırılan bazı kelimeler var gibi geliyor.
Yani gerçekten oraya zaman içerisinde bir ihtiyaçla oluşmuş bir abajur alınmamış da buraya da abajur alayım, bu boşluğu da böyle doldurayım.
Ya da aylardır erteliyordum içime sinen abajuru bulamadım ama şimdi daire gelecek burası boş kalmasın deyip alınmış bir abajur gibi hissettiriyor.
Belki istediği şeyi şak diye alabilmek de çok müthiş bir özgürlüktür.
Öyle düşünüyorum.
Ama bir şeylere ne kadar hızlı ve kolay sahip olabildiğimiz, bu benim polyanlacılığım olsun hadi.
Onun altını ne kadar doldurduğumuz ya da onunla ilgili neler söyleyebildiğimiz noktasında samimiyet denilen kavramı bence işin içine dahil ediyor ya da etmiyor.
Hayır böyle olunca evet dedim ben bu dağın tepesine dünyayı görmek için çıkmak istiyorum.
Ama ne yalan söyleyeyim amacım dünyayı görmek olsa da dünyanın da benim o dağa tırmandığımı ve bunun çok da kolay olmadığını bilmesini istiyorum.
Bence bu da mümkün.
Bence bu da gayet adil böyle bir talepte bulunmak hayatta.
Böyle bir yerde hissediyorum.
Günü sonunda o dağa çıkılacaksa şayet ben o dağın tepesine çıktığımda elbette insanlar dünyada var olmaya devam edecek.
O an kim varsa, kim yönünü o dağa çevirdiyse ya da kim beni görmek istiyorsa zaten görecek.
Dağ orada, ben buradayım, insanlar orada, dünyada bütün görkemiyle izlenmeyi bekliyor.
Ama benim kendimce bir zamanım var.
Kendi kondisyonum, ayaklarım, ayakkabılarım, o tırmanışta, sırtımdaki yüküm, eşyalarım, her şeyle bir simay var.
Ve ben ne kadar dünyayı görmek istesem de tabii ki de benim tırmandığım dağında zirvesine gitmek için gereken bir zaman ve efor var.
Bu böyle beni rahatlattı ve sonrasında kaydırmaya devam ederken Twitter'da bu sefer şeyi gördüm.
Yani tweet'in ilk cümlesi bile beni çok etkiledi.
Ne an ama.
3 nokta.
2023'de Barton'daki Amastris antik kentinde yapılan bir kazı çalışmasında bir nymph heykeli bulunuyor.
Yüzyıllar sonra.
Ve böyle bu tweet'in o ilk ne an ama cümlesi.
Yani hakikaten böyle bir tüylerimi diken diken etti.
Belki de ben çok romantik bir anımdaydım.
Zaten öyle olmadığım bir an da çok yok ama.
Çünkü tweet şöyle bitiyor.
M.S. 2. yüzyıla ait bir nimf heykelinin
Yüzyıllar sonra ilk kez
Gün ışığına kavuşma anı
Yani gelin ben size
Bu tweetin bana neler hissettirdiğini
Arkadaşlar
10 dakika falan anlatayım
O kadar etkilendim
Ben zaten bazı bağlar kurmaya
Biliyorsunuz ki çok meyilli bir insanım ama
Bir de o az önce söylediğim
Sen dağın tepesinde dünya seni görsün diye mi çıkıyorsun
Dünyayı görmek için mi
Tweetinin üzerine de
çok tesadüfi olmadığını düşünüyorum.
Çok birbirlerini takip ettiklerini düşünüyorum.
Gelin nedenini söyleyeyim size.
Her şeyin öyle ya da böyle bir zamanı var.
Ve aslında bu zaman tek bir anda değil.
Yani o zaman bir kere geliyor ve o fırsatı kullandın ya da kullandın.
Sonra sallah kerim gibi bir durum da yok aslında.
Hatta buna galiba gerçek hayatta Zara Larson'ı örnek verebilirim.
Sonuçta bu insan aslında çok hit olabilecek, çok dillere pelesenk olmuş şarkıları zamanında çıkarttı.
Ama bir şekilde tam anlamıyla bir karşılık bulmadı.
Ama aynı şarkılar, hani bu insan böyle bir tekrardan kendine bir yeni branding yapıp, kendini baştan yaratıp tekrardan sahnelere çıkmadı.
Bir kere daha deneyeceğim gibi bir yerden de değil.
Bir şekilde doğru anda, doğru insanlar tarafından, doğru dönemde belki de TikTok'la bir şekilde eski şarkıları patladı.
Ve bu insan bir ikon haline geldi.
Şu an her yerde Zara Larsson'ı görüyoruz.
Yani konser biletleri 10 saniyede falan bitti herhalde Türkiye'de satışa çıkar çıkmaz.
Yani bir insana kendi içinde bu benim zamanım dediği anlar bile bazen falsolu çıkabiliyor.
Ya da bir insan iki kere patlayabiliyor, iki kere gündem olabiliyor, iki kere prime dönemini yaşayabiliyor.
Belki daha fazla yaşayan da vardır.
Ve bu ikinci yüzyılda yapılmış ve 2023 yılında tekrardan gün ışığıyla buluşmuş bir nymph heykeli bana kendimi o kadar zamanda ve hayatta hissettirdi ki.
Yani bunu anlatabilir miyim bilmiyorum ama elimden geleni yaparım ve eminim çok da iyi ifade ederim.
Bunu yapmaya çalışacağım.
Çünkü gerçekten bu mikrofonu açana kadar bu tweetin beni çok etkilediğini fark etsem de üzerine konuşmadım.
Sadece bir not aldım dün gece.
Şehirler yıkılıyor ve kalıntılar yeniden yüzeye çıkıyor ve güneş görüyor ya yüzyıllar sonra ben de buna bitiyorum.
Aynen böyle yazdım.
Yüz yıllar önce yapılmış, belki bir yeri güzelleştirmek, kutsamak, korumak için bir sanatçı tarafından yapılmış, oraya konulmuş bir heykel.
Bir gün belki savaşlarla, belki talan edilerek, belki bir doğal afetle ama bir şeylerle yıkılıyor ve başta oluştuğu toprağın içine tekrardan gömülüyor.
Yüzyıllar boyunca karanlıkta kalıyor ve yüzyıllar sonra belki ilk yapıldığı dönemde onun gibi onlarcasıyla bezeli olduğu için,
etrafı bunlarla çevrili olduğu için sadece orada duran bir heykelken
şimdi muhtemelen bir müzede inanılmaz korunaklı bir şekilde var olabilmek için
ona bebek gibi bakacak eller tarafından o topraktan çıkartılıyor.
Bilmiyorum bir heykelin bir müzede olması başlangıçta ait olduğu yaşam alanında olmasından eminim farklıdır.
Burada biraz bir heykele hayat ve canlılık bir ruh yüklediğimin de farkındayım ama
romantik olmak biraz böyledir.
romantizmin insana has bir duygu olmadığını, hayatta her şeyin içinde olduğunu düşünürsünüz.
Bu anlarda baktığımda bir zamanlar güneşle tanışmış, belki yine yüzyıllarca bir taşın üzerinde,
belki bir binanın girişinde, belki bir kütüphanede, belki bir zenginin evinde
orayı süslemeye, güzelleştirmeye devam etmiş bir nesnenin
yüzyıllar sonra belki formundan bir şeyler kaybederek, belki bir kısmını toprak,
büyük bir çoğunluğunu yeniden güneş ışığına
kavuşturması bana
çok hayatla ilgili geliyor.
Bazen böyle çok ünlü bir insan değilim.
Beni sizler tanıyorsunuz.
Çok sıkı dinleyenler beni yolda fark ediyor,
hatırlıyor, tanıyor, yanıma geliyor.
Ama yine de özellikle bu son bir buçuk senede
İstanbul'da olduğum süre boyunca
çokça kez beni tanıyan insanlar karşılaştım.
Yani benim için çok. O nedenle hani biraz
hareketlerime dikkat ediyorum. Dışarıda çok böyle
aşırı ekspresif yaşamamaya çalışıyorum
falan ve çok ünlü
bir insan olmadığımın farkındayım ama buna rağmen
bazen diyorum ki iyi ki
bu sokakta sizle karşılaşmalarım
konuşmalarım, içerik üretmelerim
bunu belli bir şekilde bu yaşa
kadar sürdürmem ve belki
büyütmeye çalışmam, büyütmeye dahil ilk
adımlarımı 6 sene sonra atmam.
Belki de gerçekten doğru zamandı. Belki de
22-23 yaşımda bir anda
patlasaydı bu podcast, bir anda içerik
üretmeye, bundan çok para kazanmaya, bunu
esas mesleğim gibi icra etmeye
başlasaydım belki çok farklı bir yerde olurdum
ve eminim çok daha majör hatalar yapardım.
Belki bir evim arabam olurdu, evim olmazdı ama belki bir araba falan alırdım.
Belki ne bileyim çok daha kolay hallederdim bir şeyleri bilmiyorum.
Ama bu yaşımda, bu kurduğum hayatta yaşadığım zorlanmaların bile
bazı kolaylıkların henüz gerçekleşmemiş olmasından kaynaklı olduğunu bildiğim için
artık yaşadığım bazı zorlanmaları da göğsümde yumuşatabiliyorum.
Her şeyi halledeceğimi içten içebilen bir tarafım var.
Ama yapana kadar sızlanıyorum.
Bunda kendimi hak görüyorum.
Mesela son bir senede çok hayal ettiğim kadar birikim yapamadım.
Belki almak istediğim bazı şeyleri erteledim ama neden?
Çünkü çok gezdim, çok dolaştım.
Bazı anlarda hunharca para harcadım.
Kendime istediğim ama belki çok elzem olmayan bir şeyi düşünmeden aldım.
Etrafıma bir şeyler almaktan kendime alıkoymadım.
Tekliflere hayır demedim.
Ve baktığımda aslında ya bunları para biriktirip yapacaktım ya da elime geçtiğinde biriktirmeden direkt o an harcayacaktım.
Kararlarımdan da pişman değilim.
Bunların getirdiği zorlanmalardan ya ben bu hafta çok dolaştım, çok dışarı çıktım, biraz fazla açıldım, bu hafta evde takılayım demekten çok da şikayetçi değilim.
Belki kendi zamanımda diğer yüzlerce heykelden bir tanesi olduğumda çok da kıymetim anlaşılmayacaktı.
Ama aradan yüzyıllar geçtikten ve içinde bulunduğum yer belki talan olduktan sonra başka bir insanlığın, başka bir yüzyılın beni o topraktan çıkartması ve artık yüzlerce değil tek olduğum için daha kıymetli, daha farklı ve incelenmeye daha değer bulunduğum bir anın gelmesi aslında o kadar da zor değil.
Heykel olmanın bile bir fıtratı varmış belli ki. Benim mi olmayacak diye düşünüyorum ve bu düşünce bana çok iyi ve hafiflemiş hissettiriyor. Bu hayalleri kurmaktan artık kendimi belki deniz manzaralı bir evde yaşarken hayal etmekten, araba almak fikrinin o kadar korkutucu gelmemesinden ama hala ay sonunu getirmekte zorlanmaktan ben memnunum.
memnunum. Bu dualitayı
seviyorum. Yani ayın sonunda belki
kenara bir bin lira bile atamıyorum
bazı zamanlar. Ama araba almayı
hayal ediyorum. Çünkü aslında
bunu hayal edebilmem. Bunun bir
hayal ürünü olduğu değil bir noktada
gerçeklikle de bağlantısı olduğunu söylüyor
bana. Çünkü yapabileceğime inanıyorum.
Çünkü biraz kendimi sıkarsam
potansiyelimin farkındayım.
Ve bence potansiyelinizin farkında
olmak ama bunu gerçekleştirmek için
kendinizi çok da sıkıştırmamak da
hakikaten kıymetli bir state.
Mesela bazen başka insanların kazandığı paralarla kendi gelirimi kıyaslıyor ve kendimi kötü hissediyorum.
Aslında ben de yapabilirim niye yapmıyorum diye düşünüyorum.
Sonra aslında benim ne kadar daha az çalıştığım, kendime ne kadar boş zaman yarattığım,
bunun içerisinde o az önce saydığım bütün arkadaşlarıma, aktivitelere zaman ayırabildiğim geliyor aklıma
ve bunun geride kalmak, geç kalmak ya da bir şeyleri başaramamak değil.
aslında biliyorum ve şu an yapmıyorum.
Canım istediğinde yapacağım, zamanı geldiğinde yapacağım demek olduğunu bilmek
hakikaten huzur veriyor.
Yani karşımda bir dağ var ve ben onun tepesine çıkıp oradan manzarayı izlemek gerçekten çok istiyorum.
Bunu yaptığımda bütün dünyanın, en azından benim dünyamın
bundan haberdar olmasını da istiyorum.
Bencillikse bencillik.
Ben de herkes gibi, ara ara herkesin bana bakmasını istiyorum.
Bunun için doğru yüzyıl mı, ben toprağın altında mıyım, üstünde miyim,
Çıkartılacak mıyım yoksa orada kalmaya devam mı edeceğim?
Çıktığımda hangi parçalarım kırılmış ve toprağın altında kalmış olacak bilmiyorum.
Ama yine de tekrardan güneş ışığına kavuşacağım anın geleceğini bilmek bana nasıl olacağını bilmediğim ve henüz yaşamadığım gelecek zamana dair müthiş bir umut veriyor.
Umarım bu bölümü dinlerken bazı karmaşalarınız, bazı umutsuzluklarınız, kendinize zaman zaman yaptığınız o ağır yüklenmeleriniz biraz olsun yanıt bulmuş ve telkin edilmiştir.
Gerçekten bu bölüm konuşmak bana böyle bir telkin verdi.
Adalarda biraz üşütmüştüm.
Onun getirdiği bir bozukluk var sesimde.
Diğer yandan uyandığımdan beri ki çok olmadı.
İkinci kahvemi içiyorum.
Birazdan üçüncüyü yapacağım.
Birazdan çalışmaya başlayacağım.
Akşam arkadaşlarımla dışarı çıkacağım.
Hedefim bu bölümü bu gece ya da yarın editleyip size sunmak.
Ama bu kendimi ayırdığım yarım saat 40 dakikada anlattığım şeylerin bugün olması bile
aslında geçen hafta kaydettiğim bir bölümü paylaşmayıp, üzerine bir türlü oturamayıp,
burada yeni bir bölümde başka duyguları konuşmamın bile böyle olması gerektiği için böyle olduğuna inanıyorum.
Demek ki benim esas bunları sizinle paylaşmam gerekiyormuş.
O bölüm orada kalacak ve belki bir gün paylaşacağım.
Belki bir gün o bölümde ikinci yüzyıldan kalan bir heykelin yüzeye çıkma kaderini yaşayacak ya da belki de kaydedilecek, orada kalacak ve bir daha hiç paylaşılmayacak.
Bilmiyorum bunu da göreceğiz ama her şeyin bir zamanı var.
Bir heykelin de, bir bölümün de, aşkın da ve benim de.
Hayat bence o zaman gelene kadar sizin yaşadıklarınız, yaşayabildikleriniz ve hatta bazen yaşamadıklarınız.
Ben benden razıyım. Umarım siz de kendinizden razısınızdır. Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
keşfedin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
