
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
Çıkışımın inanılmaz duygusal olduğu ülkeye geri dönüşüme çok az kalmışken, üstelik duygusallık seviyesinde hiçbir azalma olmayacağına çok da eminken bildiğim en iyi şeyi yapmaya karar verdim: konuşmaya. 23.bölümde, 25 gün sonra bitecek olan İtalya maceramın beni yalnızca aşina olduğum bir şehre değil, hayatımın hiç bilmediğim bir evresine bırakacak olmasını konuştum. Kaygılar, "ben ne olucam şimdi?" soruları bir yanda dursun, bakalım benim hazır olmadığım yetişkinlik, bana hazır mı? Dinleyip görelim. Öpücükler, son kez İtalya'dan!
Transkript
İnsan gerçekten de
tilki misali dönüp dolaşıp
kürtçü dükkanına geliyormuş.
Ben de yeniden karşınızdayım.
Yani bana diyeceksiniz
abi madem bu kadar araya
zaman girecek sen niye bizden sezon
finali sezon finali falan diye zaman
istedin diye. Çünkü gerçekten
bir sezon finallik ara verdim.
Ama anlatacak çok şey olunca insanın ve anlattıklarını kendisi dillendirdiğinde
onlarla yüzleşme fırsatı bulacaksa çok da aslında konuşmak istemiyor.
Yani bazen galibiyet kesin olsa bile insan bazı savaşlara girmek istemiyor.
Bu da benim kendimle biraz savaşım ya da savaş demeyelim de
kayıp ve kazançları gözden geçireceğim bir sonuç masam olduğu için
oturmaktan epeyce korktum.
Ama neticesinde karşınızdayım.
Bu benim için oldukça duygusal ve bence oldukça çıplak bir bölüm olacak.
İsminden de anlayacağınız üzere ben yetişkin olmak istemiyorum.
Yani yetişkin hayatı bana ne kadar hazır tabii o tartışılır ama benim ona hiç hazır olmadığım kesin.
Ve maalesef bu artık freni çekebileceğim bir noktada değil.
Hani bazen gerçekten böyle manzaraya doğru uçarken ve virajı alamazken oturup da seyretmek mi gerekiyor?
O son korkuyu yaşamaktansa.
Bilmiyorum.
Ama şu an gerçekten panik halindeyim.
Böyle çok sakin konuştuğuma bakmayın yani.
İçimde fırsatlar esiyor yani son yeni aydır falan olduğu gibi.
Ben buraya ilk geldiğimde bu Pompei'nin üstüne patlayan Vesuvian Ardağı'nı görüyoruz burada Napoli'de.
İşte hep arkadaşlarla şey geyini yapardık.
Ulan şimdi Vezir patlasa ne yapardık falan diye.
Ben şey demiştim.
Ben storiesini çekerim.
Şu an gerçekten kendi hayatımda yaptığım da bu.
Patlamanın çok eşiğindeyim.
Hatta bence sinyallerini çoktan veriyorum.
Okuduğum bildiğim üzere de zaten Vezir yanardağı da patlamadan önce aslında sinyallerini oldukça vermiş ama kimsenin haberi olmamış.
Sonuçta biliyorsunuz yani.
Bir devrin hüsranı.
Bir şehrin ölümü yani.
Artık benim sinyallerimi de ben mi görmezden geliyorum ya da gerçekten bu patlama gerçekleştiğinde benimle birlikte koca bir şehirde enkaz altında kalacak mı tartışılır ama
galiba biraz böyle enkaz altında kalmalar başkaları da seninle aynı sorumlulukların altında ezilince işte o dediğim insanın bencilliğinden daha rahatlatıcı oluyor sanırım.
Ama bu benim yaşadığım farklı ve yani herkesle aynı anda aynı döneme denk gelmeyen ve biraz kendi yakın çevremden de ayrı bir şekilde yaşadığım bir deneyim olduğu için bu kez bu sorumluluğu tek başıma sırtlanacak olmak, sırtlanıyor olmak, altında eziliyor olmak,
ve arkadaşlarım, çevrem ne kadar yardımcı olmak ve elini taşın altına koymak isterse istesine
belli bir noktada aynı çizgide olmamak hem oldukça yalnız hem de oldukça güçlü hissettiriyor.
Ama gerçekten nasıl başa çıkacağımın çok da bilincinde olmadığım durum içerisindeyim.
Buraya geleli 4,5 ay oldu.
Yakında 5 ay olacak ve ben 5 ay 10 gün sonucunda da artık Türkiye'ye dönmüş olacağım.
Çok çok az bir zamanım kaldı burada.
Ve beni inanılmaz derecede duygulandıran şey de sizinle ilk başta böyle Napoli'ye geldiğimde aynı baktığım pencereden ve size seslendiğimde
hava soğuktu, kış mevsimiydi, koronanın ne olacağı belli değildi.
ben çok korkaktım.
Çok farklıydım.
Fiziken, ruhen, madden, manen
çok farklıydım.
Şimdi yine karşınızdayım.
Değişmeyen bazı şeylerin olması
ve onun bana bu kadar güç veren
bir şey olması, kendi konuşma alanım
olması beni bir noktada
rahatlatıyor. O yüzden
geç de olsa tekrardan buraya geldiğim ve
tarafınızca kabul göreceğimi bildiğim için
çok mutluyum.
Farkındaysanız bu sefer özledimlere falan
girmedim.
Biraz daha artık böyle korkularımdan bahsedeceğim bir bölüm olacak galiba.
Benim de kendimde yüzleşmem gereken şeyler var.
O yüzden böyle bunu bir jüri karşısında, bir hakem karşısında yapmak istediğime karar verdim.
Hakem olarak da sizi seçtim.
Umarım adil bir maç olur.
Umarım gerçekten bu sefer kendime şike yapmam.
Az önce bölümü kaydetmeye karar vermeden evvel çok yakın arkadaşım İlayda ile konuşuyorduk.
Biraz daha benim bu geri dönmekle ilgili kaygılarımdan bahsediyorduk.
Aslında geri dönmek gerçekten eylemsel olarak bir ülkeden tekrardan geldiğim noktaya,
kökçü dükkanıma dönmek olsa bile aslında yine metaforlaştırılabilecek ve her şeyi de bence kullanabileceğiniz bir şey olacak.
O yüzden anlattıklarım yine özdeşim kurabileceğiniz bir şeyler olabilir ama söz konusu içsel acı çekmek olunca
hem kimsenin yaşamamasını istiyorum hem de bir noktada bunu yaşayan tek insan olmamak istiyorum.
Öyle de bir durumu var.
İlayda ile konuşurken biraz Türkiye'ye döndüğümde geride bıraktığım bir sürü şeyi tekrardan dönmenin beni ne kadar kaygılandırdığından bahsettim.
Çünkü yıllardır sürdürdüğüm bir şekilde düzene koyduğum bir hayatı orada dondurup tekrardan buraya geldi.
Yani farklı bir yere geldim.
Ama benim farklı bir yere gelip farklı bir hayat sürdürmeye başlamam Türkiye'deki İstanbul'daki hayatımı durdurmadı.
O bir şekilde akmaya, ilerlemeye devam etti.
Belki döndüğümde koyduğum yerde bulamayacağım arkadaşlıklarım olacak.
Koyduğum yerde bulamayacağım eşyalarım olacak.
Her şeyden önce döndüğümde artık mezun olmuş olacağım.
Bedenim değişmiş, deneyimlerimle, kazanımlarımla benliğim değişmiş olacak.
O yüzden aslında gerçekten döndüğümde yakalamam gereken ve gerçekten yakalamanın da biraz zor olacağı.
Çünkü kondisyonumun yeterince düştüğü bir durumda bulacağım kendimi.
Bu tabii ki gözümü çok korkutuyor.
Ama İlayda ile konuşurken bana şey dedi.
Hiç endişelenme.
Buraya geldiğinde de farklı şeylerin mücadelesini yaşayacaksın.
Biz gerekirse kendi endişelerimizi, kaygılarımızı senin üstüne atarız.
Onlarla uğraşırsın dedi.
İnanamazsınız belki ama bunu bile çok özledim.
Yani özlediğim şey arkadaşlarımla aynı düzlemde aynı problemleri paylaşmak.
şu an Türkiye'de olsaydım
işte finaller, finaller açıklandı mı
hoca bu notu neden bu kadar adaletsiz
vermiş falan. Mezun
olmak, yüksek lisans bunları
düşünecektim.
Çünkü onların, onlarla olan
WhatsApp grubuna baktığımda işte final
haftasındalar bilmem ne.
İlk defa, 4 sene içinde ilk
defa 8
yarı yılın sonuncusunda
onlardan ayrı bir şekilde
sadece kızlar bol şanslar
deyip sınavlarında
buradaki kendi mücadeleme dönmek durumunda kaldım.
Ve gerçekten dostlarımla aynı düzlemde aynı şeylerin sıkıntısını yaşamayı özledim.
İnsan sonucunda üzülmek varsa bile bazen bir noktada tek başına bir şeylerden keyif almaksansa
aynı düzlemde değer verdiği insanlarla aynı şeylerden muzdarip olmayı istiyormuş.
Onu öğretti bana bu deneyim.
Yani burada bir Erasmus güzellemesi yapıyor muyum?
Yapıyorum.
Ama burada mevzunun Erasmus olduğunu düşünmüyorum.
Burada mevzu biraz bir anda alışılmış şeyin dışına çıkmak.
O konfort sonundan çıkmak ve kendini keşfetmek aslında.
Bölümü kaydetmeden önce bir lavaboya gideyim dedim.
Koridorda yürürken ben yurtta kalıyorum biliyorsunuz.
Koridorda yürürken de bir tane çocuk odasına gitar çalıyordu.
Böyle ama biraz hüzünlü bir şey çalıyordu.
Ben de böyle size söyleyeceklerimi içinde tekrar ederek ki gelin görün ki daha hiçbirini söylemedim.
Koridorda yürüyorum.
Ve kendimi başrol gibi hissettim hayatımda.
Ve sonra fark ettim ki aslında son 5 aydır gerçekten hayatımda böyle bir main karakter edasında yaşıyorum.
Ve Türkiye'ye döndüğümde artık öğrenci olmamanın da verdiği şeyle, sorumluluklarla artık
sen öğrenci değilsin ailen seni okutmuyor simayi bilinciyle.
Artık dönünce bir süre ailemle yaşayacağım.
Geleceğim için bazı şeylerin kararını vermem gerekecek.
Belki üniversite sınavı gibi tekrardan oturup kendimi kapatıp bir şeylere odaklanmam gerekecek ki bu çok uzun süredir aşina olmadığım bir şey.
O yüzden kendi hayatımın ki 23 senedir kendi hayatımı yaşıyor olmamı ve bunun başrolü olmam gerekmesine rağmen
hatırı sayılır bir şekilde sadece son 5 ayda gerçekten tamamıyla kendimi main karakter gibi hissettiğim bir dönemden
tekrardan başkalarının kuralları ile yaşayacağım ve kendi hayatımda bile belki de kendi sözümün geçmeyeceği ve tekrardan figüran olacağım bir konuma düşeceğim.
Bu, bunu gerçekten bir aktörlük üzerinden yorumlayacaksak mesleki bir düşüş müdür?
Yoksa en azından hala mesleğin içinde olmak ve sahne tozunu yutmaktan ötürü keyif alınacak ve müteşekkir olunacak bir şey midir?
Onu galiba Türkiye'ye dönünce göreceğiz.
Ama çok gariptir ki buraya gelirken burada ev gibi hissetmemi sağlayacak şeyler getirmiştim yanımda.
İşte küçük bir periş oyuncak, fotoğraflar, arkadaşlarımın yazdığı notlar.
Bir şeyler bana burayı evim gibi hissettirecek bir şeyler.
Burası bambaşka bir ev oldu benim için.
Bambaşka bir ev.
Sokaklarını öğrendiğim, keşfettiğim bir noktadan sonra
Bundan 6-7 ay önce ya Napoli güvenli mi biraz beni tedirgin ediyor ama diye buraya gelmiş insanlarla konuşmuş bir simayda.
Şimdi Napoli'ye gelmemiş ya da Napoli'nin namını duymuş insanlara ya hayır ya bizim şehir o kadar da kötü değil diye savunuculuğunu yapacak bir simaya evrilmek çok farklı bir deneyimdi.
Ama dünyanın başka bir ucunda yani başka bir ucunda dedim ben de bakmayın uçakla 2 saat falan ama çok farklı bir yerde.
İki saatle yapabileceğiniz en büyük böyle kültürel, bireysel değişime gidiyorsunuz bir anda.
Bunu yapmak ve orada bile kendine bir ev bulmak.
Gerçekten insan kendine yurt yapıyormuş, istediği yeri, yuva yapıyormuş.
Bunu görmek çok cesaret verdi bana.
Çünkü hayatımın o kadar fazla, yani 23 senelik bir hayat.
Tümdüz.
Ailem bakımını üstlenmiş, ben öyle çok zorluk falan görmedim yani.
benim daha çok zorluklarım
kendi mentalitem ve bireyselliğimle
ilgiliydi. Zorlayıcı bir insan olduğumu her zaman
kabul ediyorum ama
hayat bana böyle somut anlamda çok büyük
acılar çektirmedi çok şükür.
Ailemin desteği oldu.
Bazen ailemin problem yarattığı anlar oldu.
Arkadaşlıklarım aynı şekilde
destek oldu, köstek oldu. Ben aynı şekilde
kendime destek oldum, köstek oldum
falan ama böyle çok bir
hayatın sillesini yemedim. Zaten 23
sene yani dümdüz gidiyor işte.
Önce bir yemekliyorsun, hafif yürüyorsun, dört tekerli bisikletten ikiye gidiyorsun.
Sonra bir şekilde yolunu buluyorsun.
Ama yani benim bu 23 senelik prenses hayatımda o kadar dönemeç oldu ki,
o kadar yamaç oldu ki manzarayı seyretmekten ziyade.
Ya artık kendimi şuradan atsam da buna bir son mu versem dediğim.
O yüzden bu kaybolmuşluklarda ve kendimi en ait hissetmem gerektiğini bana toplumun söylediği yerlerde,
evde, ana kucağında, kendi başıma, kendi yorganımın altında
o kadar yuvada hissetmediğim anlar oldu ki
dünyanın başka bir yerinde dilini bilmediğim insanların arasında
kurallarını bilmediğim, kurallarını bilmediğim için 50 euro ceza ödediğim bir yerde
kendimi bulabilmek, kendime yuva yaratmak, bir yerlere ev mesken edinmek
inanılmaz bir şeydi benim için. İnanılmaz bir deneyimdi.
Biliyordum buraya geldiğimde bir şeyler öğreneceğimi.
Ama döndüğüm zaman buraya gelirken disney mayından bu kadar farklı olacağımı bilmiyordum.
Buraya gelirken çok fazla endişem vardı.
Unutulmak, bir şeyleri kaçırmak üzerine.
Bana çok destek oldu arkadaş çevrem.
Hiç ama hiç orada bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissettirmediler bana.
Hep bir şeylerde beni güncel tuttular.
Hep bir şekilde dahil ettiler.
Hep bir şeylerden haberdar oldum.
Şunu da fark ettim mesela.
çok muhabbetimde olmadığı insanlar olsun
instagramda ama işte ismen tanıdığım
o artık biraz memlekete özlemek
ya da bariyerleri aşmaktan mı ne
herkesin storylerine yanıt vermeye
herkese mesaj atmaya
herkes onları çok beğendiğimi
bana çok güzel enerjiler verdiklerini yazmaya
falan başladım aslında çünkü
hem bir noktada gerçekten hayat
güzel şeyleri paylaşmak
paylaşma içinde tutmak için
çok çok kısa bir zaman
sunuyor sana ve
bunu geçenlerde burada tanıştığım
bir arkadaşıma söyledim.
Dünya gerçekten çok acımasız.
Ben buraya geldiğimden beri
özellikle Türkiye'yi de düşününce
gerçekleşen şeyler,
alınan kararlar, ortaya çıkan
suçlar yani o kadar
iç karartıcı ki. Yani dünya
ki bu bizim
yarattığımız ve bizim yaptığımız dünyadan
bahsediyorum. O kadar kötü bir yer ki.
Böyle bir dünyada
hala kendi renklerini korumak,
hala insanlara enerji vermek ve
Ve hala bir şekilde böyle yataktan kalkıp ben yataktan kalktım ve kendi başımı kurtardım demek yerine hadi artık siz de uyanın ve bir günü daha başarıyla tamamlayalım diyen insanların enerjisine o kadar ihtiyacım varmış ki.
O yüzden bunu her gördüğüm yerde böyle takdir etmeye ve bunu empoze etmeye çalıştım kendi hayatıma.
Aslında biraz burada kendime enerji, yeni bir hayat ve her ne olursa olsun bir şeyler için bir kaçış noktam olabileceğine dair bir umut aşınamaya çalıştım 5 ayda.
Buraya ev yapmak çok güzel bir deneyimdi benim için.
Buraya dediğim gibi gelirken beraberimde bir şeyler getirdim.
Şimdi buradan da beraberimde bir şeyler götüreceğim Türkiye'ye.
Getireceğim yani.
Ama bakalım ben burada bir şey bırakabilecek miyim?
Bir iz bırakabilecek miyim?
Birilerinin aklında kalabilecek miyim?
Bu da ayrı bir merak sorusu.
Ama şöyle de bir durum var.
O kadar da tutkunu değilim artık bu düşüncenin.
Yani buraya gelirken gerçekten Türkiye'de hatırlanacak mıyım?
Bir iz bırakmış mıyımdır insanlarda?
Beni özleyecekler mi?
Beni hatırlayacaklar mı?
Gibi endişelerim vardı.
ama buradan giderken
buraya karşı o kadar da büyük bir
soru işaretiyle dönmeyeceğim
Türkiye'ye. Bunun sebebi ne
umursamamam ne de iz bıraktığımdan
çok emin olmam. Burası
bende bir iz bıraktı
ve bu o kadar büyük bir şeydi ki
bu bir izden ziyade tamamen
farklı bir benlik, farklı bir kostüm giymek
gibiydi.
Hani bazen böyle kendinize bir kombin
yaparsınız, çok beğenirsiniz
ama dışarı çıkma konuğuna biraz
cesaret ister. Yani kendinizde o cesareti
bulamazsınız. Ya çok mu aşırı oldu?
Çok mu yargılayacaklar?
Aslında hani çok da bu tarz giyinmiyorum
falan dediğiniz anlar olmuştur. Ya da
bir fikir olmuştur söylediğinizde
farklı karşılaşabileceğiniz.
Bu İtalya serüveni bana
aynen böyle bu türden
yeni bir benlik verdi.
Ben çok yakıştırdım üstüme.
Bu kadar güzel duracağımı düşünmüyordum.
Ama bu benliği Türkiye'ye
geri götürdüğümde nasıl karşılanacak
bilmiyorum.
Ama galiba artık nasıl karşılanacağımı...
Ben umursamaktan ziyade onunla nasıl mutlu olduğumu umursayacak bir simaya dönüşmenin de haklı bir gururu içindeyim.
Çok şey öğrendim buradan.
Çok büyük beklentilerden çok küçük şeylerle çıkıp çok küçük beklentilerin çok büyük sonuçlara evrildiğini gördüm.
Ya tabii dediğim gibi bu Erasmus'la olan bir şey değildi.
Bu İtalya'yla olan bir şey değildi.
Bu tamamen galiba benim hayatımın main karakteri olacağım dönemin buraya denk gelmesiyle ilgiliydi.
Ama iyi ki de buraya denk geldi.
Ben böyle mesela sanattan falan çok anlamam.
Hani sevdiğim bazı sanatçılar vardır.
Caravaggio'ya bayılırım.
Michelangelo'yu severim.
İlayda çok tarihle ilgilidir.
Sanatla ilgilidir.
Onun böyle bana önerdiği basic bir işte sanata giriş gibisinden bir kitap vardı.
Uygarlık, İnsanlığın Ayak İzleri zannedersem.
Ya da Uygarlığın Ayak İzleri şu an adını hatırlamıyorum ama çok tatlı bir kitaptı.
Orada böyle işte Michelangelo'yu, Bernini'yi, Caravaggio'yu, Da Vinci'yi falan okudum.
Ama böyle onların eserleriyle falan çok harmanlı, çok güzel, resimli bir kitaptı biraz anaokul tarzında.
Çok da keyif vermişti bana.
Sonra buraya geldim.
İlk bir tane Caravaggio eseri gördüm.
bok gibiydi. Çünkü
restore etmişler. Resim zarar görmüş.
Resimde karabacılık hiçbir şey kalmamış.
Ama o imzayı görmek
böyle bir içimi cız ettirdi.
Sonra Roma'ya gittim.
En büyük hayalimdi benim kolezyumu görmek.
Nedendir bilinmez.
Kolezyumu gördüğüm zaman sanki böyle hayatımda
yeni bir
level açılacakmış. Böyle ışıklar
ve böyle haaa sesleriyle ben böyle
bir şeye yükselecekmişim gibi gelirdi.
Gördüm.
böyle gözlerim dolu dolu izledim.
Yani ne sanattan anladığından ne kolonlardan
anladığından hiçbir şeyden değil.
Görmek istediğim bir şey vardı.
Derslerde gördüğüm o İngilizce
Solutions Maraton kitaplarında
gördüğüm. İşte Elizabeth
Roma'ya tatile gitmiş arkadaşlarıyla
kolezyumun önünde. İşte hadi bakalım.
Sonra dönüyor ülkesine.
Pastels anlatıyor falan.
Orada gördüğüm kolezyumu kendi gözlerimle
görmek.
Michelangelo'nun David heykelini görmek
Beni mahvetti
Çünkü kendimi şey hissettim
Tam bir main karakterim ben şu an
Ve hani Michelangelo
Ne zaman yaşamış ya bu adam
Yani bilmiyorum bile
Çok önceden yaşamış
Asırlar önce yaşamış
Bambaşka
Şeylerdi
Adam benim yaşımdayken
Heykeller yapmış
Baş kaldırmış
Mermerler almış, mermerler sökmüş, dökülmüş.
Ben 23 yaşımda döndüğümde hivemin geri kalayına ne yapsam falan diye düşünüyorum.
Farklı jenerasyonların aynı yaşta da olsa farklı problemleri işte.
O adam taşı yontuyordu.
Ben onun yonttuğu taşa bakarak kendimi şekillendirmenin derdine düşüyorum.
Ama böyle her ne kadar farklı dönemlerde, farklı asırlarda yaşamış da olsak
hem bu dünyadan geçmek
hem de bir noktada
onun ayak bastı ve onun dokunduğu
oyduğu yonttuğu mermeri kendi
gözlerimle görmek sanki bir noktada
ben böyle Michelangelo'yla
çok yakın bir arkadaşım geldi şimdi
yürüdü Roma'dan danse ediyor
podcast kaydediyorum
tamam
tamam işte böyle
o Michelangelo'nun o
eserini görmek
sanki böyle bir anlığına bizi
dünyada kling diye böyle
temas ettirdi. Ben böyle sanki ona
böyle
son dakika gözümüz kesişmiş de eh sallamışım
gibi oldu. Şimdi çok anlatınca çok kulağa saçma geliyor.
Farkındayım. Ama gerçekten farklı bir şeydi. Yani
o derslerde gördüğün, kitaplarda okuduğun
işte ya da İtalya tatilinden
bir tane akrabanın getirdiği üstünde bulunan
o Davut heykelini görmek
ve ha siktir olmak inanılmaz
bir şeydi benim için. Gözlerimle onu
görmek sanki bu gözlerle
daha neler neler görebileceğimin
bir fragmanı
gibiydi. Ve gerçekten
koştura koştura bunu sizinle
paylaşmak istedim.
Roma Kolezyumunda
belki bir saat oturup böyle
kolezyumu seyrettim.
Aynı bizim buradaki işte
Ayasofya gibi
işte arkeoloji müzesi
gibi bir kısmı restorasyonda
bir kısmında işte turistler
sürekli birileri bilet satmış
aynı hengame. Ama
ilk defa o sanattan
anlamayan, tarihten anlamayan, kolonlara
dahi hiçbir şey anlamayan
ben
oraya baktığımda sadece
bir dönemi gördüm.
Bir dönemi
orada birilerinin yaşadığını, savaştığını
birilerinin o kalezime
giremediğini ve birilerinin orada oturabilecek
kadar ayrıcalıklı olabildiğini gördüm. Etrafında
birileri soğuk su, birileri şapka,
birileri şemsiye satarken.
Birileri oturup arkadaşıyla konuşur,
birisi sevgilisiyle tatile kavga ederken.
Ben oraya baktığımda gördüğüm tek şey
hayatımda ilk defa belki de
orada yaşanan
bir hayatı, bir dönemi
görmekti. Dedim ki buradan insanlar geçti
ya. Hiçbirini tanımıyorum.
Buradan insanlar geçti.
Ve galiba bu yüzden de artık
ben Türkiye'ye döndüm de İtalya'dayız
bırakacak mıyım diye
düşünmeyi bıraktım. Yani birileri
çünkü yürüyecek yine yollarda.
Benden 3 sene sonra
falan da herhalde Erasmus olur diye düşünüyorum.
Birileri belki yine Napoli'ye falan
gelecek. Ama sonucunda şöyle
olacak. Kendilerini
başrol gibi hissedecekler. Sonra
böyle etraflarına bakıp şey diyecekler.
Oğlum burada kimler yaşamıştır ya?
Kimler geçmiştir?
Benim böyle sarhoş olup sokaklarına
yerlerine kustuğum sokaklarda geçerken
burada kimler neler yapmıştır lan diyecek birisi.
Ben o zaman zaten İtalya'da izimi bırakmış olacağım.
Galiba insanın biraz hayatı, kendi hayatında başrol,
başkalarının hayatında da kısacık bir saniyeliğine bile olsa figüran olmakla geçiyor ve anlamlandırılıyor.
O yüzden bundan sonra İtalya'ya gelen birileri olduğunda
işte buranın çok meşhur bir pizzasını yediklerinde
çok iğrenç bir yemeğe çok fahiş fiyatlar ödediklerinde
ya da umarım oğlum ya bir zamanlar Türkiye'de 10 liraymış 1 euro ne zorluklar çekmişlerdir dediklerinde
ben böyle oradan flashback gibi geçiyor olacağım.
Yine kaygılarımla, endişelerimle, bugün ne yesemlerimle vücudumu karbonhidratla doldurmak
ama bununla birlikte hala umut dolu olmakla orada figüranlığımı tamamlamış olacağım.
ve galiba kendi hayatımın başrolü olmaktan daha fazla mutlu eden tek şey de bu olacak benim.
İthal'e müthiş bir maceraydı.
Ben yetişkin olmaya çok hazır değilim.
Ama gariptir ki, bunu daha önceki bir bölümde de söylemiştim zannedersem,
mesela şu an ölsem yaşayabileceğim en yaşlı anında olacağım.
ya da bundan belki
100-200 sene önce
insanlar 30-40 yaşında
ölürlerken ben belki şu an en yaşlı
sayılıyor olacaktım ama şu an çok gencim
belki
100 sene sonra bu işler tamamen değişecek
hiçbir fikrim yok
ama yine de böyle daha yaşanacak
çok yolumla gezilecek çok şeyim
görülecek çok şeyim olmasına rağmen
kendimi böyle
bir hayata birden fazlasını
sıkıştırmış gibi hissediyorum.
Ve bundan çok büyük bir mutluluk duyuyorum.
Hani yetişkin olmaya hazır
olmamakla birlikte kendimi
birçok şeyde hiç olmadığım kadar yetişkin
hissediyorum. Şimdi ben artık
mezun oluyorum. Psikolog
olacağım herhalde.
Bilmiyorum yani çok garip.
Bir şeyler hazırlanacağım.
Bir şeylere başvuracağım.
Bir süre ailemle yaşayacağım.
Böyle hayat bilinmezliklerini bana getirecek falan.
Hani şey
düşünüyorum ya oğlum sen böyle podcast
yapıyorsun falan ama bu ne kadar etik olacak
sen psikolog olunca falanındayım.
Sonra oturup diyorum oğlum insanlar influencer
ya bütün hayatlarını paylaşıyor. Boşver
falan yapıyorum ama her ne
olursa olsun gerçekten galiba
su akıp yolunu buluyor.
Ama benim için vazgeçilmez
şey hani bu kadar akan yolunu
bulan suda bir can simidi gibi
kendime bir konuşma alanı yaratmak.
O yüzden bunca
deneyime rağmen bu deneyimi
deneyim yapan esas şeyin onu dillendirmek
olduğunu fark ettim.
Siz de belki fark etmişsinizdir ki
bölümün başından bu noktaya kadar
başlangıçta böyle bir
arenaya çıkar gibi korkuyla
konuşmaya başladığım bir noktadan
artık gerçekten sanki kendimle karşı
karşıya oturmuş kahve içiyor
gibiyim. Ve gerçekten
şansım olsaydı da
bundan 6 ay önceki simere dönüp
şey derdim. Yani öyle hiç
klişe ağlama bak her şey
çok güzel olacak falan asla demezdim bu arada.
Ama şey derdim.
Hani sen yine ağla. Bir dibi gör.
Çünkü oraya gittiğin zaman
yükselme anını gördüğünde
çok daha büyük bir yeme kazanacaksın ve
çok daha farklı bir şey göreceksin.
Gerçekten bazen insanın
kendi iç karanlığını görmek, iç kuyularında
boğulmak.
Böyle yukarı çıktığında hani çok karanlıkta
oturunca ışığı görünce gözlerin kamaşır ya.
Onu yaşatıyor insana. Belki
gelmeden önce bu kaygıları yaşamasaydım.
Bu kadar ağlamasaydım.
Bir şeyleri kaybetmekten ve kaybolmaktan bu kadar korkmasaydım belki kaybolmakla karşılaştığımda ve gerçekten sokaklarına kaybolduğumda bu kadar da keyif almayacaktım.
Ya da kaybolduğumda korktuğum kadar da kötü olmadığını fark etmeyecektim.
Çünkü o korkuyu yaşamamış olacaktım.
Ama şunu derdim.
Yani şu anki kendinin tadını çıkar.
Çünkü 6 ay sonra geri döndüğünde eskisi gibi olmayacaksın.
Hani tabii insan böyle aslında biraz güneşlenmek gibi.
Derisini yeniliyor, derisinin rengi değişiyor.
Ama böyle kışın falan tekrar keselene keselene, duş ala ala bir şekilde eskiye dönüyorsun.
Sonra yaz geliyor, tekrardan bronzlaşıyorsun.
Böyle sanki aslında derinin üstüne sürekli bir deri atar gibi, deri ekler gibi katman katman ruhsal olarak da genişliyorsun.
genişliyorsun. Bir şeyler yaşıyorsun. Bazen
çok bronzlaşıyorsun. Bazen bembeyaz
oluyorsun. Bazen öyle şeyler yaşıyorsun ki
ruhsal olarak bile betin benzin
atıyor. Bu ne olursa olsun o deriyi
korumaya, o deri de seni korumaya
bir noktada devam ediyorsunuz.
O yüzden hiç değilse
sağlam geldim. Sağlam
döneceğim. Çok büyük öğretilerle
döneceğim. Yani
bir sürü olay geldi başıma. Onları
mutlaka böyle bir bölüm
konuk falan aldığımda uzun uzadıya
anlatır, konuşur üzerine şakalar
komiklikler yaparım. Burada beni saatlerce
ağlatan şeylerin dalgasını hep
insanlarla geçmek
beni çok eğlendirmiştir.
Terapistimi pek o kadar eğlendirmese de.
Ama ve lakin
bir şekilde
beş ayı tamamladık be o kızlar.
Tamamladık yani.
Kalpler mi kırmadık?
Kalplerimiz mi kırılmadı? Geriye mi
dönmedik?
Ama bir şey söyleyeyim mi? Geriye
dönmek için böyle
farklı bir ülkeden geriye dönmek bile gerçekten bambaşka bir serüvenmiş.
Yani Türkiye'de yaptığım birçok şeyin aynısını yaptım.
Geriye döndüm, pişman oldum, ağladım, güldüm, eğlendim.
Ama her şey buradan daha farklıydı.
O yüzden ben çantam çok dolu dönüyorum Türkiye'ye.
Ve bu öyle konu komşuya, bankaya dağıtmak gibi bir şey olacak aslında.
kazandığım her şeyi çevreme, insanlara
ama her şeyden önce kendime tabii ki en fazlasıyla
dağıtıyor olacağım.
İthalya serüveni bende çok büyük izler bıraktı.
Eminim ki bende onu da bıraktım.
Ama böyle hafiften toksikleşen
ama çok sevdiğin sevgiliden ayrılmak gibi
artık bitmesi lazım.
Çünkü sürerse biliyorsun ki yaşadığın anıların da artık boku çıkacak
ve hiçbir şeyi güzel hatırlamayacaksın.
Benim artık dönme vaktim geliyor.
Artık böyle mutfak için kendime bir şeyler almamaya, her gün makarna pişirmeye, spor yapacağımı aman boşver zaten kaldı 25 günün döndüğünde başka işim mi var demeye yavaş yavaş kıyafetlerime sığamamaya başladım.
Ama bir şey söyleyeyim mi içim de içime sığmadı burada.
O yüzden aldığım kilolar da kazandığım deneyimler de adamın ak sütü gibi helal olsun bana.
Çok teşekkür ederim. Oradaydınız, beklediniz ve beni duyuyorsunuz.
Ben size demiştim, tılınızı pırtınızı toplayın, hep birlikte İtalya'ya dönüyoruz diye.
Şimdi artık geri dönüş zamanı.
Umarım benim yolculuğumdan çıkarttığım dersler, belki sizin hayatınızın böyle bölümünüzün ana dersi olmayacak ama
umarım böyle keyifle dinleyeceğiniz ya da hayat mücadelenizde ortalamanızı yükseltmek için aldığınız bir seçmeli ders olacaktır.
Ama dilerim ki beni keyifle dinlersiniz.
Hiçbir zaman o problem çıkartan hocalardan olmayacağıma söz veriyorum.
İyi ki geldiniz.
İyi ki tekrardan birlikteyiz.
Ben yakına geri dönüyorum.
Ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Sizi seviyorum.
Kendinize iyi bakın.
Ve bu arada ağlamadan bitirdiğim, inanılmaz keyifli olduğum ve bence samimiyetime inanacağınız bir bölümden sonra
benim burada hayatımı kurtaran birkaç şeyden de bahsetmek istiyorum.
tabii ki
yani şey değilim
Almanya'da yaşayan bir gurbetçi değilim
ama yine de burada bir gurbet
bir sıla hasretiyle
zaman zaman Türkiye'yi aradığım çok oldu
ve o anlarda beni kurtaran iki şeyi
önereceğim size
reklam zamanı artık sen o kız değil misin büyüdü ve reklam veriyor size
ama kesinlikle
kendisi
inanılmaz marka giyinip de
trend yol linki hazırlayan çünkü siz anca
bunu giyebilirsiniz fakirler diyen bir influencer
olmadığımı belirterek
tamamen kendi keyfimle izlediğim
bana kendimi evdeymiş gibi
hissettiren ve beni inanılmaz
derecede mutlu eden
iki enerjik insan önericem size.
Bir tanesi Aynadaki Bu Ben
Benim bölümünden hatırlayacağınız ve body
pozitivite üzerine konuştuğumuz İdil'in
İdil Kızılkaya YouTube hesabı.
Bir tanesi de hem dinleyicim
hem destekçim hem de
çok sevdiğim bir arkadaşım olan
Yaren Şafak. Yaren Şafak
YouTube vloggerı ikisi de.
Onların YouTube kanalları.
Bunları izleyip bakmanızı öneririm.
Benim sadece sesten ibaret olmadığım başka bir platform olsaydı inanın onlar gibi olurdum.
Ama ellerine de su dökemezdim.
Umarım bakarsınız.
Sizi seviyorum.
Kendinize iyi bakın.
Ve kaç zaman geçmiş olursa olsun umarım umutsuzluğa alışmamış ve yatağa küs girmemişsinizdir.
İtalya'dan kocaman öpücükler.
25 gün sonra öpücüklerinizi Türkiye'den alırsınız.
Sevgiler.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
İzlediğiniz için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
