
sen o kız değil misin'in yeni gündem serisi, "biz ne yaşıyoruz?"un ilk bölümü. bu böyle gitmez. sahiden, biz ne yaşıyoruz?
Transkript
Herkese merhaba.
Bu galiba normal şartlarda attığım bölüm sıklığına bakılınca oldukça geç.
Şu an içinde bulunduğumuz duruma bakılınca belki oldukça erken.
Ama kendi iç sesimi ve vicdanımı dinlediğimde sanki ne kadar konuşmazsam o kadar geç kalacakmışım gibi hissettiren
ve bu sebeple mikrofonun karşısına sizlerle konuşmaya geçtiğim bir bölüm olacak.
Umarım her şey yolundadır. Umarım iyisinizdir.
Son bölümümde bildiğiniz üzere tekrardan İstanbul'a dönüyordum ve aslında bu dönüşün çok isteyerek geldiğim bir ülkeden tekrardan kendi ülkeme bir soluklanmak için gelmenin nedenlerini size anlatırken şundan bahsetmiştim.
İnsan günün sonunda kolektif bir şeyin içinde olmak istiyor.
Eğer çekilen bir acı varsa da bunu topyekun çekmek istiyor.
Bunu yaşayan tek insan olmak istemiyor demiştim.
Ve hatta verdiğim birçok örnek de ülkemle ilgiliydi.
Yani İtalya'dayken bir insana kendi ülkemde gerçekleşmiş bir problemi ya da yaşanan bir durumu anlatmak söz konusu olduğunda çok uzun bir tarihe arka plan vermek zorunda olmam.
Ya da derdimi anlattığım insanların biz normalleştirdiğimiz için belki kulağa o kadar absürt gelmeyen ama nasıl böyle olur gözüyle karşıladıkları bazı olayları açıklamak durumundayken buluyordum.
Bu nedenle de birçok aslında kritik anda kendi insanlarımla olmanın büyük bir özlemi içindeydim.
Bu da en büyük sebeplerimden bir tanesiydi geri dönmek konusunda.
Tabii bu kadar şom ağızda olmak mı denir ya da başka bir şey mi dileseydim denir bilmiyorum ama
bu kadar hızlı bir şekilde buraya taşınma sebebimin beni bulabileceğini ben de düşünmüyordum.
13 Mart gibi Türkiye'ye geldim ve 19 Mart gibi ülke gündeminde hala da aslında gündemde tutulan, tutulması gereken çok büyük olaylar yaşandı.
Hala da yaşanmaya devam ediyor.
Bu süreçte herkesin yani en azından bunu dinleyen insanların kendi dinleyici kitlemi az çok tahmin ettiğim, tahlil ettiğim taraftan baktığımda bu sürecin etkisi altında kaldığını, buna sürekli maruz olduğunu, bir şekilde etrafındaki herkesin de bu konuyla ilgili konuştuğunu, paylaşım yaptığını tahmin ediyorum.
Ya da belki de belli gerekçelerle daha sessiz kalan ama yine de eğer beni dinliyorsa belli bir yerde ortaklaştığımız düşünceler olduğunu hissettiğim insanlar tarafından dinleniyorum, sizler tarafından.
O nedenle bu süreçte artık 2-3 haftayı geride de bırakmışken bunalmaların, korkuların, umutsuzlukların kendini çok sık tekrar ettiğini, gösterdiğini tahmin edebiliyorum.
Bu süreçte ne yapmalıyız, nasıl sakinleşmeliyiz, nasıl iyi hissetmeliyiz gibi bir bölüm olmayacak bu.
Beni az çok tanıyorsanız şayet zaten böyle bir bölüm olmayacağını siz de biliyorsunuz.
Çünkü neden iyi olalım?
Neden sakin kalalım mesela ya da neden iyi hissetmeye çalışalım?
Çünkü iyi hissedebileceğimiz hiçbir şey yok ve bence kötü hissetmemiz gereken çok fazla sebep var.
Ben her zaman kötü duyguların da yaşanması gerektiğini, hissedilmesi gerektiğini onlardan kaçarak hiçbir zaman o duyguyu ekarte edemeyeceğimizin zaten çok büyük bir savunucusuyum.
Ama bunun yanında bir de kendi etik değerlerim açısından baktığımda ve kendi iç sesimi dinlediğimde de zaten şu an iyi hissetmeyi kendime layık da görmüyorum.
Hissetmemeliyim. Öyle bir noktada değiliz bence.
Ben biraz korku tiranlığından, korkunun nasıl etrafımızı kuşattığından ve her geçen gün bu kadarı da olmaz dediğimiz yeni bir şeyle karşılaştığımız bu süreçte nasıl hissettiğimiz üzerinden biraz konuşacağım.
belki burada verebileceğim tavsiyelerle size iyi hissetmek noktasında ışık tutamam.
Ama birinin daha böyle hissettiğini bilmek ya da birinin daha benzer hislerden, düşüncelerden geçip kendince bir çıkarım oluşturduğunu duymak, dinlemek
bir noktada yine her zaman hissettirmek istediğim o yalnız değilmişim duygusunu size verir diye düşünüyorum, umuyorum.
Nitekim ben de siz dinledikçe zaten tamam yalnız değilmişimi eminim ki hissedeceğim ve bu süreçte gerçekten bunu hissetmeye bilmeye ihtiyacım var.
Ben bugün burada işin politik arka planının neler olduğunu 19 Mart'tan beri neler yaşadığımızı konuşmayacağım.
Bu noktada ayrılanlar olabilir, katılanlar olabilir buraya girmeyeceğim henüz.
Ben çok isterdim ki burada oturayım her zamanki gibi aşkı, ilişkileri konuşayım, yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum, bunun üzerine yaptığım çıkarımları sizinle paylaşayım.
Ama öyle bir durum ki bu.
Ben kenarda hayatımı yaşamaya devam ediyorum ama gündem şu an çok yoğun.
O yüzden zamanı gelince bunları konuşurum diyebileceğim bir yerde değilim.
Ben de hayatımı belli bir noktada askıya alacak kadar yaşananlardan etkilendiğim bir yerdeyim.
Çünkü ben bu ülkenin vatandaşıyım.
Konutam da bu.
Bu ülkenin vatandaşlarının her birinin hangi kesimden, hangi görüşten olursa olsun belki tam anlamıyla doğrudan etki alanını hissetmese de etki alanının içinde olduğu çok önemli bir süreçten bahsediyoruz.
Ekonominin nerede olduğu, ne kadar para harcandığı, nelere ne kadar gittiği, enflasyon falan bunları zaten işin uzmanlarına bırakıyorum.
Ben de bu konuda bir vatandaş olarak kendi cebimde ve kendi hayatımda yaşanan farklılıklar bazında ancak konuşabilirim ve bence bunları konuşmak bile başlı başına birçok gerçeği gözler önüne sermek için oldukça yeterli.
Yani oturup da Türkiye bir günde ne kadar para kaybetti ya da bugünden bizim para birimimizin değerini ne kadar etkiledi orada değilim.
Ben gününü her zamanki gibi geçiren birisi olarak bu iki haftada hayatımın nasıl bu kadar değişebildiğini anlamlandırmaya çalışan çok sade bir vatandaşım yani aslında.
Para her zaman kazanılır.
Büyükler masaya oturur, konuşur, iki el sıkışır, belki barış da sağlanır.
Orada değilim.
Ama zaten bir sistemin içinde kavrulurken, bir sisteme her zaman hizmet etmek üzerine yetiştirilmiş bir toplumken okuduğumuz okulun bizim için öğrenebileceğimiz şeylerden ziyade ileride yapacağımız iş ve dolayısıyla ne kadar para kazanacağımızla bağdaştırıldığı bir noktada zaten aslında birçok şeyde çok geride olduğumuzu hissediyorum ve düşünüyorum.
Dün Mahir Polat'ın Nasıl Olunur programına katıldığı podcast bölümünü dinlediğimde neredeyse bir yıl olacak bu arada.
2024 Mayıs ayında bu programa katılmış.
Kendi üniversite okuduğu süreçle o dönemle ilgili konuştuğunda eğitimin Türkiye'deki yerinden bahsettiğinde ben beynimden vurulmuşa döndüm.
Gözümün çok önünde olan hatta kendimi de bunun içinde gördüğüm bir şeyi dışarıdan bir gözün yorumuyla tekrardan yaşamak ve aslında ne kadar faydalanabileceğim bir şeyi ben de içinde bulunduğum toplum noktasında materyalleştirmiş olduğumu Mahir Polat sayesinde gördüm hakikaten.
üniversitelerin aslında kişinin kendi ufkunu açacak bir konuda gerçekten yetkin olacak.
Belki de ona arzu verebilecek bir şeyi öğrenmek, onu gittikçe derinde kazmaktan ziyade
ben buradan sonra ne yapacağım, ne iş yapacağım, nereye kapak atacağımdan ibaret olduğuna değiniyordu.
Ve gerçekten bunu ben de yaşadığımı fark ettim.
En büyük hayalimdi psikolojinin ne olduğunu bilmiyorken ya da nelerle karşılaşacağımı da
bu bölüm içerisinde bilmiyorken psikoloji okumak.
Ama gelin görün ki okurken her şey benim için yüksek bir not ortalaması, not ortalaması sayesinde yapabileceğim iyi bir iş vs. kuruluydu.
Ve bunun üzerine kurulduğu için de ben hiçbir zaman gerçekten öğrendiklerimi kalpten dinleyerek içselleştirdiğimi,
çok nadir bazı derslerde daha böyle hikaye gibi akıp gittiğini hissetsem de,
Not kaygısının, gelecek kaygısının hep benim öğrenmeye çalıştığım, yıllar önceki Simay'ın hayali olarak o sıralarda oturduğum şeyden giderek uzaklaştığını fark ettim.
Ve bunu mezun olduktan herhalde bir 4 yıl sonra fark ediyorum.
Biz ne okulu okul gibi okumuşuz, ne hayatı hayat gibi yaşıyoruz, ne parayı paraymış gibi harcıyoruz.
Hep bir korku, hep bir şeylere yetişme, hep bu dağda pahalanmadan alayım, bunu da yapamıyor olabilirim, o an gelmeden yapayım, bir daha nerede karşıma çıkacak hemen bunu da tadayım noktasında.
Hep aslında zaten içten içe bir korkuyla yapıyoruz.
Ve bu korku hayat çok kısa, bir daha nerede bu fırsat karşına çıkacak, boşver deneyim oldu noktasında da değil.
Her an her şey yasaklanabilir. Her an bugün varoluşun bir başkasına ters düştüğü için silinebilirsin. Her an okuduğun okulun diploması bir anda yıkılabilir. Her an yaptığın planlar ve harcadığın paralarla kurduğun bir tatil planı elinden alınabilir.
Çünkü bir şeyler olmuştur, bir tartışma yaşanmıştır, ülkelerin arası bozulmuştur, itibarınız zedelenmiştir ve sen aynı koltukta çürüyorken belki de sadece o hayale tutunarak günleri geçirdiğin bir tatilde mahrum kalabilirsin.
Neden? Çünkü artık sana vize vermiyorlar.
Okudun, çok başarılı oldun. Ne oldu? Artık diploman geç hale değil çünkü bizimle aynı tarafta değilsin.
Ya da değişti, kurallar değişti. Tamam ama ben bir zamanlar bu kurallara göre yaşıyordum, bu kuralları da siz koymuştunuz. Tamam şimdi değiştirdik. Tamam değiştirin ama ben neden eski kurallara uyarak bu noktaya gelmişken ben feragat ediyorum? Öyle. Böyle bir şeyin içinde yaşıyoruz.
Uzun süredir, yani Türkiye'de olduğum süre bakımından söylüyorum.
Uzun süredir Türkiye'de olduğum hiçbir anda aceleciliğin yakamı bıraktığı bir an hatırlamıyorum.
Çünkü eve biraz geç dönersen başıma bir şey gelebilir.
Gitmek istediğim yere biraz geç ulaşırsam başıma bir şey gelebilir.
Trafiğe takıldım ya da evden geç çıktım, taksi tuttum orada başıma bir şey gelebilir.
En basitinden kazıklanabilirim.
Hadi diyelim gittim, bir kadeh bir şey içmek istiyorum.
param hadi diyelim çıkıştıysa
içkimi söyledim kaçak olabilir
başıma bir şey gelebilir
başıma bir şey gelirse o saatte
orada ne işi varmış o alkolü neden
almış o da öyle yapmasaymış
o eteği giymeseymiş denilebilir
başıma bir şey geldikten sonraki
süreçte bile kendimi savunmakta
kendime ihtiyaç duyacağım
ama sürekli tekil olarak
çoğulların etrafımı
kuşattığı bir savaşın içindeyim
hep acele sadece dışarı
çıkmak falan da değil. Bir şey almak
istiyorum ama şu an ihtiyacım yok.
Ya da belki de param yok. Ama ileride
param daha da olmayacak.
Bu ileride daha da pahalanacak.
Hemen almalıyım. Bir şeyleri
sürekli istifliyoruz. Islak mendiline
kadar. Ya bir hafta sonra
bu ıslak mendilden bıkarsam
ya kokusunu beğenmezsem ya
başka bir şey almak istersem.
Bunları düşünmeye, bunların hayalini
kurmaya bile fırsat tanınmıyor.
İşte bu yüzden
her şey gerçekten politik.
Ve sürekli yakamda bir şey var.
Her an bir anda evlere kapanabiliriz.
Her an bir şeyler yasaklanabilir.
Her an sokağa çıkma yasağı çıkabilir.
O yüzden bir şeyleri sürekli istiflemeliyim.
Her şeye karşı hazır olmalıyım.
Oturduğumuz binalar çok eski.
Deprem olursa ne yapacağım?
Kendimi bir şekilde kurtarmak zorundayım.
Depremden de ben sorumluyum.
Başıma gelebileceklerden de, paramı nereye yatıracağımda da,
hangi sokakta oturacağıma, ne giyeceğime, ne yiyeceğime kadar.
Her şey.
Biz zaten çok uzun süredir bir hayat yaşamıyormuşuz.
Döner dönmez bunu fark et.
Şimdiye kadar konuştuğum şeylerin iç acıcı olmadığının farkındayım ama zaten değil.
Değil yani.
Her yer karanlıkken biz sadece gözümüz artık karanlığa alıştığı için etraftaki objeleri seçebilecek ve bir yerlere çarpmadan ilerleyebilecek noktaya geldik.
O yüzden bir yandan benden ya da bir başkasından ışıkları şak diye açmasını beklemeyin.
O ışıklar açıldığında ona da uyumlanmak için, gözümüzün alışması için biraz zaman geçecek.
Ben şu an içinde bulunduğumuz karanlığı tasvir etmeye ihtiyaç duyuyorum.
İnsanlar neden sosyal medyada bangır bangır normale dönmeyin, normale dönmeyin, gündemi sıcak tutun diyor.
Bunu gerçekten düşünüyorum.
Kendime soruyorum neden gündemden bahsetmeyen insanlara bu kadar sinirleniyorsun Simay?
Neden sesini çıkartmayan insanlar seni bu kadar öfkelendiriyor?
Neden var gücünle insanlara bir şeyleri anlatmaya çalışıyorsun?
Gerçekten soruyorum kendime bunu.
Ve tek bir cevabım var, tek bir motivasyonum var ve bunun hem kolay kolay değişeceğini düşünmüyorum,
hem de bu motivasyonun soğuyacağını düşünmüyorum.
Ben bir gün işler değiştiğinde, bir gün bu devran döndüğünde,
bir gün tarih bizim içinde bulunduğumuz bu zamanları da tarihte bir gün gibi anlattığında,
tarihte doğru tarafta yer alanlardan olmak istiyorum.
Buradaki doğru kazanan taraf olmak zorunda değil.
Nitekim 27 yaşında olmama rağmen bunu çokça kez deneyimledim.
Kazanan tarafta değil.
Kazanç da çok aslında kişisel bir kavram.
Sizin orada kazancı ne gözle baktığınız önemli.
Onur mu? Saygınlık mı? Para mı? Dik bir duruş mu? Omurga mı? Ne?
Benimkiler belli.
O yüzden ben doğru olan tarafta, vicdanı temiz tarafta, elleri tertemiz olan tarafta yer almak istiyorum.
Ve bir gün bir şeyler istenildiği gibi giderse ne mutlu ama şayet istendiği gibi gitmediyse
acaba bunu da yapsaydım bir şeyler farklı olur muydu?
Keşkesiyle, acabasıyla hayatımı geçirmek istemiyorum.
O yüzden bugün elimden ne geliyorsa bunu yapmayı kendime bir vazife olarak görüyorum.
Bu bölüm de onlardan bir tanesi.
Ben şu an topluma yön vermiyorum.
Ben şu an bir propaganda yapmıyorum.
İnsanları aydınlatmaya da çalışmıyorum.
Ben diyorum ki 20'li yaşlarında beni orada çok daha fazla şey bekliyor umuduyla kalkıp İtalya'dan tekrardan İstanbul'a dönmüş bir genç kadın olarak.
Diyorum ki abi bu hayat değil ya.
Bu hayat değil.
Size böyle yurt dışından gelmiş orada birkaç yıl yaşadığı için böyle bir sürü işte hikaye okuyan biri falan olarak da konuşmuyorum ha.
Ben oradayken zaten aklım buradaydı.
Nitekim öyle olmasaydı dönmezdim de.
Ben sadece bir zamanlar yurt dışına taşınmadan önce de
ya bu hayat böyle geçmez başka bir hayat mümkün olabilir düşüncesiyle oraya gittim.
Onu teyitlemiş biri olarak konuşuyorum.
Başka bir hayat mümkün arkadaşlar.
Biz bu yaşadığımızı alıştık ya da bu yaşadığımızın dışına hiç çıkmadık diye
başka bir hayatın mümkün olmadığına sakın kendinizi inandırmayın.
Belki de bu bölümün en motivasyonel, en umut aşılayan tarafı bu cümle olacak.
Başka bir hayat yok zannetmeyin.
Ben şu sözü çok severim.
Birkaç tane böyle iyi temenniden, gelenekselleşmiş temenniden kendime seçtiğim vardır.
Bu da onlardan bir tanesi.
Allah gerçekleşmeyecek hayali kurdurmaz.
Eğer siz daha özgür olduğunuz, daha korkusuz olduğunuz, sokağa rahatça çıkabildiğiniz...
Ya bakın Allah aşkına söylerken sinirleniyorum.
Taleplerimize, isteklerimize, hayal ettiğimiz şeylere bakın.
Özgürce sokakta yürümek, mutlu insanlar görmek, insanlara acımamak.
Ya ben etrafımda sokağa baktığımda, dışarı çıktığımda içim burulsun istemiyorum artık birini gördüğümde.
Acıma duygumu yitirmiş olmak değil, kullanmayacak kadar tozlanacak noktaya getirmek istiyorum.
Artık tozlansın benim acıma duygumu.
Ben bunu sokağa çıktığımda hissetmeyeyim.
Ben artık çöp karıştıran birini görmeyeyim.
Ben artık mahcup insan görmek istemiyorum etrafımda.
Sistem onu bu mahcubiyete mahkum etmişken.
Ben bunu görmek istemiyorum.
Yani ben de doğduğumdan beri aynı sistemin içindeyim.
Başka bir hükümet de görmedim.
Farklı dönemlerine bir şeylerin gerçekten hem yavaş yavaş hem de bazen çok hızlı değişimlerine şahit oldum.
Gerçekten içinde bulunduğumuz coğrafya sağ olsun.
Öyle artık büyüklerin biz sizin yaşınızdayken şunları gördük falan demesine gerek kalmadı.
Onlar ne gördüyse kat be katını gördük zaten.
Gördük, görüyoruz.
Ben de memur çocuğuyum.
Ben de belli zorluklarla ve belli rahatlıklarla büyüdüm.
Kendimi çok böyle üst sınıfa asla koymam ama orta sınıf bir ailede yetiştim.
İsteklerim her zaman karşılandı.
Çünkü belki ben de zaten ailemin karşılayabileceğinden fazlasını istememeyi biliyordum başından beri.
Belki de bununla doğmuştum.
Yine de yapmak istediğim birçok şeyde sistem sayesinde değil sisteme rağmen o şeyi yapabilir oldum.
Ben de kendimi birçok noktada şanslı da görmeme rağmen tırnaklarımı kazıyarak bir şeyleri yaptım.
Bu sadece okul okumak, üniversite kazanmak, yüksek yapmak falan değil hakikaten.
Türk'ün yurt dışı tatili bile tırnaklarıyla kazımaktır.
Türk'ün o hafta çıkıp dışarıda yemek yemesi de tırnaklarını kazıyarak yaptığı bir şeydir.
Kirasını ödemesi de böyledir.
Sınavları geçmesi de böyledir.
Çünkü biz o dönemki hayatın 20'li yaşlar, 40'lar, 30'lar, lise çağları hiç fark etmez.
O yaşın gerektirdiği sorumluluklara tam anlamıyla odaklanıp kalan her şey onun yanında, onun ekseninde böyle dönen, ona hizmet eden bir hayat yaşamıyoruz.
Biz örneğin bir üniversite öğrencisi şu an Türkiye'de.
Bakın üniversite öğrencisi diyorum yani kişinin sıfatı bu.
Ne beklersin? Okulunu okusun, derslerine çalışsın, sınavlarına geçsin, vatana millete hayırlı biri olsun, çıksın, yapsın işini.
Öyle değil işte.
Kişinin burada sıfatı bir üniversite öğrencisi olsa bile, üniversite öğrencililiği onun böyle ek işi gibi bir şey, hobisi gibi bir şey.
O sırada sistemle çatışıyor, maddi kaygıları var, korkuları var, belki varoluşu bile bir başkaldırı,
part time çalışıyor ya da full time çalışıyor.
Belki ailesine o bakıyor, belki ailesi ona bakıyor ama onun mahcubiyeti altında eziliyor.
Bir yandan arkadaşları belki gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
Bir yanda belki iş oraya bile gelmese çevresindeki insanlar belli bir korkudan susuyor, konuşmalar daralıyor.
Artık biz içtenlikle bir şey bile paylaşamıyoruz.
Şimdi bu insan üniversitesini nasıl okusun?
Artık üniversite okumak onun böyle boş zamanlarında yaptığı bir şeye dönüşüyor.
Biz o kadar içinde bulunduğumuz durumların bize yüklediği sorumlulukları yaşamaktan bile muzlarımız.
Çünkü sürekli bir şeyler ekleniyor.
İşte markete gidiyoruz, alacağımız şeyin markasına bakıyoruz.
Kimler para kazanıyor diye.
İçeriğine bakıyoruz.
Çünkü belli ki çok daha iyi gözetilmiyor.
Yurt dışına ihraç ettiğimiz hangi meyve, sebze ya da neyse artık o Türkiye'ye geri dönüyor.
Hangi sebeple dönüyor?
Bakalım bu ay hangi içerikte ürünler patlayacağının tahminini yapmaya çalışıyoruz.
Biz zaten kendi kendimizin her şeyi olmuşuz.
Şimdi bütün bunlar işte yaşanırken ve ben de 27 yıllık hayatımda hep böyle dış faktörlerin beni kendi yapmak istediklerimden daha alıkoyduğu bir hayat yaşamışken
buna rağmen hayal kurabiliyorsam ve buna rağmen başka bir hayat mümkün diyebiliyorsam buna tutulmaktan başka çarem yok.
Umut aşılamayacağım.
Umut vardır.
Ben olduğuna inanmak isterim.
Umutsuzluk da vardır ve çok da normaldir. Umutsuzluk olmayan bir şey olsaydı ben zaten her bölüm umutsuzluğa alışmayın diye bitirirdim. Umutsuzluk vardır sen ona alışıp alışmamayı seçersin. Fakat bu umutsuzluk anlarında konuşmanın paylaşmanın hem çok önemli olduğunu hem de ne şekilde paylaşıldığının çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Umutsuzluğu hissettiğinizde çevrenizdeki insanlarla konuşmak, ya ben böyle hissediyorum ama sence durum neyi sorgulamak.
Hatta bazen belki de cevabı bile, yani duymak istediğiniz şeyi bile karşınızdakine direkt sufle olarak vermek.
Ya ben biraz umutsuzluğa kapılıyorum ama lütfen beni telkin eder misin demek çok okey, çok insani ve yapılmalı.
Bazen umutsuzluğa kapılıyorum ben de.
Sonra etrafımdaki insanlara bakıyorum ve tahmin edersiniz ki onların da umutsuzluğa kapılmış olması çok muhtemel.
Eğer farkındaysam ki bu insan benim umutsuzluğumu azaltmayacak, ona direkt diyorum ki lütfen beni telkin et.
Ya da belki de aynısını o yaşıyor ama ben henüz o noktada değilim.
Hemen ben aslında enerjimden ona biraz veriyorum.
Bir nevi takas yapıyoruz, bir nevi ödünç veriyoruz birbirimize umudumuzu.
O yüzden umutsuzluk da çok normal.
Bazen eksiği görmek, umut konusunda eksi bakiyeye düşmek de çok normal.
Ama umutsuzluğa kapıldığında bunu tek gerçeklikmiş gibi kabul edip, içe alıp bunu da dışarıya yayan insanlara karşı iki çift lafım var.
Yapma kanka.
Yapma yani.
Çünkü günün sonunda işler değişmezse zaten içinde bulunduğumuz şekilde yaşamaya devam edeceğiz.
Başka bir an gelecek başka bir anın değişimin kendisini getirmesini umut edeceğiz.
Ama ben bugünden umutsuzluğa kapılacaksam ha siktir of hiçbir şey değişmeyecek her şey böyle kalacak her şey daha kötüye gidecek desem ne olacak?
Öyle durup kötüye gitmesini bekleyeceğim.
Ne işime odaklanabileceğim ne arkadaşlarımla buluşmamın bir anlamı var.
Bugün sevdiğim yemeği yemişim yememişim ne önemi var ki zaten her şey çok kötüye gidiyor.
İşte öyle değil.
Umut bazen canın sıkkın olsa da kendine o sabah kahvesini yapmaktır.
Umut bazen hiç içinden gelmese de o duşa girmektir, o yataktan kalkmaktır, o camı bir açmak, evi havalandırmaktır.
Umut gören gözler için her yerdedir.
Umut etmeyi bıraktıktan sonra ne yataktan kalkmanın, ne üstünü değiştirmenin, ne dişini fırçalamanın,
ne telefonunu şarja takmanın, ne faturaları ödemenin ne anlamı var ki?
Kesilsin elektrikler otur o zaman karanlıkta.
Çünkü senin zaten bir şeylerin iyiye gideceğine dair umudun yok.
Yaşı o zaman.
Akşam 8'den sonra hava kararınca açma ışıkları.
Nasılsa 10 saat sonra bir daha doğacak güneş.
Öyle değil işte.
Görmek istediğin şeyler olduğu için ya da sadece karanlıkta oturmak istemediğin için bile belli bir saatten sonra ışıkları yakıyorsan
umudun da her gittiğinde sanki sonsuza kadar gitmiş gibi sana kendini terk edilmiş hissettirmesine müsaade etme.
Bunu pazarlama.
Her şey çok kötü olacak, insanlar yine sustu, bakın işte artık kimse yürüyüşe de çıkmıyor bir şey.
Sakin ol.
Herkes evinin önünü süpürse dünya tertemiz olurdu derler ya, öyle bir şey.
Sen kendini diri tut, umudunu diri tut.
Sen kendi eylemini yap kendi içinde, etrafını bilgilendirmeye devam et, paylaşmak istediklerini paylaşmaya devam et.
Bir başkası da yapacak, bir başkası da yapacak, o da umut edecek.
Yani arkadaşlar ben 5 yıl önce oturup mikrofonun, mikrofonun bile yoktu o zaman, bilgisayarın karşısında aşk meşk bilmem neler konuşup da şimdi bugün bu kadar insana sesimi duyurabiliyorsa bir şeyler tesadüfü değil.
Bu kadar insan, bak binlerce insansınız ha, bende bir şeylerin ortaklığını bulabiliyorsa inanın bana içinde bulunduğumuz sisteme dair de ortaklaştığınız çok fazla insan var.
Her biriniz aynı anda umudunuzu yitiriyor olamazsınız.
O yüzden umutsuzluk geldiğinde onu yaşayın ama gitmek istediğinde de bütün kapıları kapatmayın.
Bırakın çıksın gitsin ki umuda bir yer açılsın.
İki çift söz dedik. Nerelere geldik?
Yani öyle. Canımın sıkkınlığını, içimin daralmasını, umutsuzluğu pazarlayan insanlara neden öfkeli olduğumu konuştum ama bugünden böyle bir bölümle bitmeyecek.
Bitmesin, bitmemeli de.
Şöyle bu ara çok sık bölüm atacağım. Her şey yolunda giderse başımıza bir şey gelmezse. Konuklar alıp onlarla bu gündemi konuşmak istiyorum. Tutuklu arkadaşlarımızı, haksız yere içeride olan genç arkadaşlarımızı konuşmak istiyorum.
İçinde bulunduğumuz bu korku imparatorluğunun hayatımızın nerelerine nüfuz ettiğini konuşmak istiyorum.
Konuşmayan insanları konuşmak istiyorum.
İnfluencerlar, ünlüler, şarkıcılar, oyuncular ne yapıyor bunları konuşmak istiyorum.
Kimseyi zan altında bırakmadan sade bir vatandaş olarak hissettiklerimi size anlatmaya devam edeceğim.
Bu süreçte benden pozitiflik, aşk, mutluluk, arkadaşlık bekliyorsanız bunları da konuşacağımız zaman gelecek ama şu an bir gün geldiğinde bunları özgürce konuşabilmek için özgürce konuşabilme alanımızı savunma zamanı.
O yüzden lütfen duygularınızı, düşüncelerinizi, öfkenizi paylaşmaktan bu kadar korkmayın.
Korkunuzu çok iyi anlıyorum.
Aynı korku bende de var.
Ya ne olacak ya abi Allah aşkına bir story attım diye içeri mi alınacağım dediğinizin ertesi günü böyle haberlere uyanıyorsunuz.
Biliyorum uyanıyoruz ama bu böyle gitmez.
Ben tam olarak da bunları söylersem başıma bir şey gelir mi korkusu hayatlarımızı mesken tuttuğu için mikrofonun karşısındayım.
Bir gün bu korku olmasın diye.
Zaten beni susmaya iten bu korku şu an üzerine konuştuğum şey.
O yüzden ben elimden geleni yapıyorum. Elimden geleni yaptım diyene kadar da yapmaya devam edeceğim. Bu bölümü bir girizgah olarak görün. Çok yakın zamanda peş peşe bu konuyla yine kulaklarınızda ses olmaya devam etmek istiyorum.
Bir bölüm atar mısın? Seni de dinleyelim, seni de duyalım mesajları aldım bu süreçte.
Biraz da onlara istinaden aslında bu bölümü kaydetmeye motive oldum.
Ama böyle bir içimiz rahatlasın, şöyle gündemde içimiz bayıldı ya bir normal bir sohbet duyalım noktasında maalesef istenileni veremeyeceğim.
Çünkü eğer o 301 gençten bir tanesi olsaydınız gündemin değişmesini, birilerinin biraz da pozitif şeyler konuşalım yani şu gündemi bir geride bırakalım dediği bir yerde olmasını ister miydiniz?
Bunu düşünmek lazım.
Çünkü gündem sadece siyaset, ekonomi, politika, enflasyon değil.
Gündem bu insanlar ve biz de o insanlardan biri olabilirdik.
İşte o zaman birilerinin sizin hakkınızda konuşmayı bırakmasını ister miydiniz?
Esas soru bu.
Ben istemezdim. O yüzden konuşamayanlar adına konuşmak da geride kalanların bu uğurda kendini feda edenlere bir borcudur.
Bakalım. Umarım ödeyebilirim.
Her zaman olduğu gibi umutsuz dağılışmayın, yatağa küs girmeyin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
