
sorun sende değil bende: sex and the city ve toksik ilişkiyi romantize etmek üzerine
1 Kasım 2024 · 41 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
Başrollerin kendileri ve hayatları yeterince güzelse, sahip oldukları korkunç ilişkileri romantize etmek her zaman çok kolay. Fakat gerçek hayatta tekrar tekrar denediğimiz toksik ilişkimizin artık yürümediğini nihayet fark ettiğinde Carrie gibi bir hayatın içinde kendimizi bulabiliyor muyuz? Cevap muhtemelen hayır. O zaman bırakın bu toksik ilişkiyi istediği pahalı ayakkabıda teselli bulabilen Carrie yaşasın. Biz iyileşmeyi seçenlerdeniz. Yeni bölüme hoş geldiniz.
Transkript
Herkese merhaba. Sen o kız değil misin?''in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Normal People üzerine yaptığım bölüm oldukça ilgi gördü.
Aslında izlediğimiz birçok şey hatta bunlar bazen böyle bilim kurgu bile olsa fantastik de olsa hayatın içinde yaşanabilecek şeyleri içerisinde barındırıyor.
Dünyanın sonunu anlatan ya da başka bir evrende geçen bir hikayede de aşkı, ilişkileri, kavgaları bir şekilde görüyoruz aslında.
Bu tarz senaryolar bize hem zaman zaman yaşadığımız benzer hikayeleri göstermesi açısından kendimizi daha anlaşılabilir, daha az yalnız hissettiğimiz bir alan sunarken bazen de yaşayabileceğimiz şeylerin, belki de hiç yaşamayacağımız şeylerin birer küçük örneğini sunuyor diye düşünüyorum.
Bu açıdan beni tıpkı Normal People gibi izlediğim süre boyunca kendime getiren, zaman zaman kendimi eleştirmemi sağlayan ve bence özellikle de hem cinslerimin hayatlarının belli döneminde mutlaka bir oturup izledikleri hatta mutlaka da konfor dizisi haline geldiği Sex and the City üzerine konuşacağız bugün.
daha doğrusu 80'li sti üzerinden nasıl toksik ilişkileri romantize ettiğimizi biraz konuşacağım.
Çayınız kahveniz hazırsa, ayaklarını şöyle bir uzattıysanız, sırtınızı yasladıysanız
Sen O Kız Değil Misiniz? yeni bölümüne hoş geldiniz.
80'li sti ile ilk tanıştığımda 18 yaşındaydım.
Üniversite sınavına ikinci kez girmiştim ve artık çok rahattım.
Önümde çok uzun bir yaz tatili vardı.
Beni bekleyen yeni bir hayat, yeni bir şehir, yeni serüvenler vardı.
Ve bu aşamada 80'li City bence karşıma çıkabilecek en iyi diziydi.
Hiç izlemediyseniz bile mutlaka az çok bir aşinalığınız, orada burada gördüğünüz bazı sahneler, fotoğraflar vardır 80'li City'ye ait.
Yine kısaca bir özet geçmek gerekirse Sex and the City 4 tane yakın kadın arkadaşın New York'ta geçen hayatlarını anlatıyor ve bu insanların belli ilişkilerini hatta ilişkilenemeyişlerini uzun bir süre boyunca izliyoruz.
İzliyoruz.
Buradaki başrolümüz Carrie.
Carrie Bradshaw.
Kendisi bir yazar.
Kendine ait bir köşesi var dergide.
Ve orada çoğunlukla ilişkiler üzerine yazan, moda hayatının çok büyük bir parçasını oluşturan, şehirli, oldukça güzel, hepimizin zamanında benzer bir hayata böyle üniversitede falan sahip olacağını düşündüğü ama gerçeğin böyle olmadığı,
hala daha nasıl o parayı bir şekilde o kiraya verebildiğini anlayamadığım
belki de zaten bu yüzden bir nevi senaryo olarak kalmış
bir hayat yaşıyor.
Manhattan'a çok güzel.
Zaman zaman belki bizim gibi normal, sıradan insanların da özdeşim kurabilmesi için
problemler yaşadığı, tesisatın bozulduğu, çatısının aktığı
fakat oldukça harika bir stüdyo dairede hayatını geçiriyor.
Diğer arkadaşlarında da işte Samantha zaten dizinin en epik karakterlerinden bir tanesi.
Oldukça başarılı, oldukça çapkın ve genellikle de seks hayatıyla, erkeklerle olan ilişkisiyle sanki dizinin böyle en gözü romantizmde olmayan kadını gibi bize lanse edilmiş bir karakter.
Charlotte var.
Tam anlamıyla şu an belki biraz threadwife kültürüne hakimseniz.
Belki ona biraz daha istekli, daha gelenekselci.
Kafasında hep bir aile kurmak olan o çocukluğunda oynadığı evciliklerde bile
gelecekteki bebeğinin ismine karar vermiş.
Çok daha planlı ve kafasındaki o aileyi yaşamaya çok hevesli.
Bence biraz aklı bir karış havada ki hangisinin aklı biraz olsun selametli zaten o da tartışılır.
Bir başka karakter Miranda ise avukatlık yapan belki de bu grubun biraz daha mantık tarafını oluşturan en az diğerleri kadar sevilmekle sevmekle bir ilişkiyi sürdürmekle derdi olan ama bunu en azından çok fazla gündeme haline getirmeyen rasyonel bir kadın.
Yani aslında biz bu dizi boyunca 4 tane kadın üzerinden hayatımızdaki birçok özelliği görüyoruz.
Kendimizdeki birçok özelliği görüyoruz bana kalırsa.
Sadece 80'li sitenin belki de tekrar tekrar izlenebilecek, hayatın farklı dönemlerinde izlenebilecek bir dizi olmasını sağlayan Yeganeş'e
izlediğiniz dönemde hangi özelliğiniz baskınsa, bir ilişkiyi bitirdiyseniz, biraz daha böyle sadece gezip dolaşmak istiyorsanız
romantik bir ilişkinin içerisindeyseniz
daha rasyonel daha kariyerinize odaklı bir dönemdeyseniz
her nasıl hissediyorsanız
izlediğiniz o dönemde
oradan bir karakterle çok kolaylıkla özdeşim kurabiliyorsunuz.
Ve bu dört tane kadının da kendi hayatında farklı zorluklar varken
aslında dört karakterin de özelliklerini topluca kendinizde barındırmak
gerçek hayatı belki böyle dizilerden biraz daha ayırıştıran
biraz daha zorlaştıran şey diye düşünüyorum.
Tabi bugün oturup böyle diziyi anlatmayacağım size.
Bu dizi üzerinden nasıl toksik ilişkileri romantize ettiğimizi ve belki de zaman zaman oku kendimize çevirmekten ne kadar kaçındığımızı konuşacağım.
Ben bu diziyi 18 yaşında ilk izlediğimde kendimi Carrie ile çok özdeşleştirdim.
İşte bilgisayarının karşısına geçip tıkır tıkır böyle camının önünde bir şeyler yazan.
Oldukça güzel.
Dizi boyunca belki belli dönemlerde aşkı bir türlü bulamasa da ya da bulduğunda muhafaza edemese de
bulacağına inandığınız, onu da belli bir yerde mutlu bir sonun beklediğine inandığınız bir karakter.
Romantize etmesi, idealize etmesi çok kolay bir karakter aslında.
İlk izlediğinizde zaten yaşantılarının biraz da büyüsüne kapılıyorsunuz.
Tabii bir de bütün bunları izlerken 18 yaşında bir genç kız olduğumu da aklınızın bir keşfesinde tutmanızı isterim.
sonrasında farklı dönemlerde
80'si tekrar izledim
üniversitedeki uzun ilişkin bitikten sonra
izledim kendimi biraz daha böyle
ya ben artık ciddi bir şey
istemiyorum takılacağım ya başarılı
bir kadın olacağım erkekleri o kadar ciddiye
almayacağım bu sefer
daha böyle Samantha gibi
yaşayacağım ya da biraz daha Miranda gibi
kendi kariyerime odaklanacağım
falan dediğim oldu ama bu sefer
artık olayları ilk kez
izlemediğiniz için az çok
aşinalık kazandığınız için kıyıda köşede kalmış ya da belki de çok göz önünde olup sizin dikkat etmediğiniz bazı problematik noktaları daha net anlamaya başladım.
Aslında 80'de City oldukça problemli bir başrol üzerinden dönüyor ki bence Carrie gerçekten belki de sadece başrol olduğu için o kadar problemleri göze çarpmayan
ama inanılmaz derecede kendi hayatını zorlaştıran bir karakter.
Daha dizinin ilk başından beri hayatımıza Mr. Big diye bence toksik bir erkeğin etten kemikten bir hal aldığı bir karakter giriyor.
Kendisi tam olarak ne iş yaptığını bilmediğim ama oldukça yüksek bir kazancı olan.
Carrie'nin hayat tarzını, isteklerini çok kolaylıkla karşılayabilecek ve biraz daha ondan büyük, oldukça karizmatik bir erkek.
Biz bu karakterin sürekli Carrie'nin hayatında aslında bir gölgesi olduğunu görüyoruz.
Yani bu kişi her zaman Carrie'nin ilişkilerinde değil.
Her zaman bir ilişki içerisinde değiller.
Ama biz bu kadının Mr. Big orada olmasa da onun etkisinden, onun bir nevi zehrinden hala nasıl arınamadığını sezonlarca izliyoruz.
Sonrasında 80'li sitenin filmleri çekildi.
3 filmdi zannedersem.
Akabinde şimdi tekrardan dizi çekiliyor.
Bu sefer Samantha yok içinde ki bu zaten her şeyi çok katlanılmaz yapan bir şey bence.
Sürekli Mr. Big bir şekilde orada var.
Ve aslında bu da bir toksik ilişkinin etkisinden kurtulmanın gerçekten bazen ne kadar bir ömre bedel olduğunu gösteren
belki de en kolay özdeşim kurabileceğimiz şeylerden bir tanesi.
Aslında ben bu diziyi ilk izlerken Carrie ve Biggie'nin ilişkisini oldukça romantize ettim.
Tıpkı Normal People bölümünde de söylediğim gibi aslında hayatımızın çok içinde olan bir şeyi hem başka bir hayatta görmek insana biraz daha rahatlatıyor.
Hem de siz bu karakterleri güzel hayatlara sahip, güzel görünüşlere sahip, oldukça karizmatik, seksi insanlardan seçtiğinizde aslında o toksik ilişkiyi biraz güzellemiş oluyorsunuz.
Bence yetişkin olmak gözünüzün boyanmaması değil gözünüzün boyanabileceğini kabul etmekten geçen bir şey ve biz bunu 80 liste boyunca görüyoruz.
Keri bu dizi boyunca ve benim artık tekrarlı izlemelerim sonucunda yaptığım bazı çıkarımlar sonucunda gördüm ki bir erkeğe söylenmemesi gereken her şeyi söylüyor.
Bir erkeğin hatta burada yani cinsiyetin hiçbir önemi yok bir insana verilmemesi gereken bütün ipleri bütün kontrolleri veriyor.
Ve siz izlediğiniz süre boyunca şöyle bir konflikt yaşıyorsunuz.
Ya ne kadar mutlu olabilir aslında ne kadar farklı şeyler yaşayabilir.
Çünkü diğer yandan da aslında sürekli hayatına başka erkeklerin girdiği ve bu erkeklerin evet belki bazıları yine problemli, küçük uyuşmazlıkları var, belli sıkıntılar yaşıyorlar falan ama dönüp dolaşıp Mr. Big'e gitmesinin oradaki sebebi bir yoksunluk ya da hiçbir seçeneğinin çıkmaması da değil karşısına.
Çok fazla aslında erkek çıkıyor karşısına.
Gelin görün ki Carrie çok iyi bir randevu sonrasında da çok güzeldi ama acaba bu Biggie ile nasıl olurduyunu düşünüyor.
Çok kötü ise zaten sürekli onu Mr. Big'in kapısında falan görebiliyorsunuz.
Bir de bunu böyle yakın zamandaki izlemelerimde fark ettim ki Carrie de aslında hiç de öyle kolay bir karakter değil.
Karşınızdaki insanın size belli beklentiler uyandırması çok normal.
Düşünün ki böyle oldukça karizmatik bir adam var karşınızda.
Sizin önünüze dünyayı seriyor.
Bundan etkilenmeniz çok normal.
Ve size gösterilen bu güç gösterisinin akabinde belli beklentilere girmeniz de çok normal.
Bu benim başka bölümlerimde de söylediğim bir şey.
Benim bu hayatta çok tahammül edebildiğim bir cümle değildir.
Senin beklentilerin çok yüksek.
Hayır bu beklentiler kendi başına dünyaya gelmediler.
Bunlar bir yerden doğdular.
Kaynağını karşımdaki insanın şimdiye kadar yaptığı ya da yapmaya dair sözler verdiği şeylerden aldılar.
Ben durduk yere bir insana belli beklentiler yüklemedim.
Orada oluşların, iltifatların, yaptığın planların hepsinin bende beklenti olarak elbette bir çıktısı olacak.
Ama bu beklentiler karşılanmıyorsa ve sizde günün sonunda senin çok fazla beklentin var ya birazcık bu standartlarını düşür gibi çok sığ bir tavsiye ile karşı karşıya kalmak istemiyorsanız oradan çekip gitmeyi öğrenmeniz gerekiyor.
Yani aslında belli bir noktadan sonra ben 80'li City'yi tekrar tekrar izlediğimde yaşadığım bazı olaylara benzer şeyleri Carrie ve Big'in ilişkisine görmekten mutluluk duymadım.
Aa tamam ya ben bu deneyimde tek başıma değilmişim diyemedim.
Aksine ne kadar iletişimsiz, ne kadar problemli ve ne kadar birbirlerinin hayatını berbat eden iki insan olduklarını gördüğümde inanamıyorum ya bunu kendime yaptığıma da buna izin verdiğime de dedim.
ve aslında kendime duyduğum öfkeyi biraz da karakterler üzerinden dışa vurmuş oldum.
Bazen aslında birisi tarafından istendiğiniz kadar kim tarafından istenmediğiniz de sizin kendi değerinizle ilgili çok fazla şey söyleyebilir.
Birisi tarafından istenmediğiniz için otomatikman kendinizi ben demek ki değersizim, ben sevilmeye değer değilim gibi bir yerde görmek çok yanlış bir çıkarım.
Bazı insanlar sizi zaten afford edemeyecektir.
Ve bu çok normal.
Yani ben de bazı mağazaların sadece önünden geçip gidiyorum.
Bu o vitrinde bir şey beğenmediğim için değil ama girip oradaki bir şey alamam, taşıyamam, bütçem yetmez.
Ya da onu hayatıma entegre edip kombinleyebileceğim, kullanabileceğim bir alan yok.
Bu ne beni yetersiz yapar ne de vitrinde gördüğüm şeyi çirkin yapar.
bazı şeyler birbirleri için değildir.
Bu dizide
Carrie'nin hayatında bunu anlamaya dair
çok büyük bir problem var.
Mr. Big çok karizmatik,
çok iyi paralar kazanan
ve açıkçası bana kalırsa
aşkı da çok önceliklendirmemiş
bir insan. Çünkü zaten
istediği çok güzel kadınlarla
kolaylıkla bir ilişki kurabilen
birisi. Ama
Carrie'nin sürekli içini doldurmak
istediği hayali
bir aşk var kafasında zaten.
Ve dizi boyunca
bunun tongasına ne kadar düştüğünü
görüyoruz. Çünkü siz
ilişkiyi kafanızda zaten
çoktan şekillendirdiğinizde ve
gelen insanı o kutunun içine
sokmaya çalıştığınızda hem karşınızdakinin
potansiyelini
belki bir nevi harcamış oluyorsunuz.
O kutuya sığmayan parçalarını
doğrudan ekarte ediyorsunuz.
Hem de günün sonunda
o kutuya sığmasının sizi
tatmin etmek için yeterli olmaması
sizin aşkı, ilişkiyi nasıl gördüğünüze dair de doğrularınızı oldukça derinden sarsıyor.
İlişki birinin üzerine bence biraz inşa edilir.
Kendinizi mesela bir ilişkiye çok hazır hissedebilirsiniz.
Ama bu sizin karşınıza çıkan ilk insanla bir ilişki kurabileceğiniz anlamına gelmez.
Ben kendimi bir ilişki sürdürebilecek bir insan olarak görüyorum.
Ama son 3 yıldır doğru düzgün bir ilişkim olmadı.
Çünkü ben sadece bir ilişki istiyor değilim.
Bana bu insanla ilişki istiyorum diyecek kişiyi aradığım bir dönemdeyim son 3 yıldır.
Ve bu çok anlaşılır bir şey bence.
Biz karakterlerde bu farkındalığın yoksulluğunu çok sık görüyoruz.
Tabii ki de bir insanın karizmasından, yapabileceklerinden, gücünden, güzelliğinden etkilenmek bizi sığ bir insan yapmaz.
Güzel şeyler görülmeyi, bakılmayı tabii ki hak eder.
Hayatımızda olmasını tabii ki hak ederiz.
Ama ya ona çok daha büyük beklentiler yüklemeyi bırakacaksın.
İşte bu noktada beklentiler sadece üzer kalıp yargısını doğrulamış oluyorsun.
Ya da günün sonunda çok beklentileri olan bir insan gibi düşünüp kendini problemli bir insan gibi görmeye başlıyorsun.
Ya da standartlarını inanılmaz derecede düşürüyorsun ve bu sefer de sevilebileceğine dair inancını zedeliyorsun.
Zedeliyorsun. Nitekim Carrie'e de bu oluyor aslında.
Aslında Carrie Mr. Big'den bağımsız.
O kadar toksik bir karakter ki.
Dizi boyunca siz ilk izlediğinizde özellikle toksik kişinin Mr. Big olduğunu düşünüyorsunuz.
Kadını önceliklendirmiyor.
Carrie'e çok da umursamıyor.
Orada olmuyor.
Ara ara bir anda bir telefonla beliriyor.
Kapısında ortaya çıkıyor.
Kadının bir anda hayatını alt üst ediyor yani.
Evet.
Ama baktığımızda bu adamın doğru bir çizgide yürümemesi, sürekli yamuk yumuk gitmesi yine de kendi paterni.
Yani adam yamuk yumuk gidiyor ama dizinin başından beri böyle.
Adamın doğrusu bu. Adamın mehter takımı gibi adam iki ileri bir geri şeklinde ilerleyebiliyor bu hayatta.
Aslında başarısızlık bile istikrarlı olduğunda ne kadar takdire değen bir şey.
Dizi boyunca adam hiç çizgisinden çıkmadığında problemli olan kişinin sürekli bu insanı değiştirmeye dair farklı farklı çabalara giren Carrie'nin kendisi olduğunu fark ediyorsunuz.
Hatta belki de kendiniz olduğunu fark ediyorsunuz.
Bana böyle oldu.
Mesela bir tatile çıkacaklar.
Adam bir tatil ayarlamış böyle.
Carrie kapının önünde ben yapamam sen benim istediğim adam olamazsın deyip gidiyor.
Yani Mr. Big ne arkasından gidiyor ne kapısını çalıyor.
Tamam diyor yani sen bilirsin.
Sonra ne oluyor?
Carrie bir daha onun peşine düşüyor.
Bir daha arıyor.
Bir daha denemek istiyor.
Kendi kafasında bir zaman verip düzelmesini bekliyor.
Tamam da bir şeyin düzelmesi için onun bozuk olduğu noktasında zaten hem fikir olmanız lazım.
Bozuk olduğu noktasında ortaklaşmadığınız bir şeyde karşı tarafın düzelmesini beklemek boşa kürek çekmek olur.
Aslında 80'li City kafanızdaki potansiyellere karşınızdaki şeyin gerçek versiyonundan daha fazla tutulduğunuzda nasıl bir hayatı zorlaştırabileceğinizin çok güzel bir örneği.
Burada Carrie'nin sürekli gördüğü bir potansiyel var Mr. Big'de.
Onunla yapabilecekleri, onunla yaşayabileceği hayat, onu çok heyecanlandıran bir şey.
Ve bu potansiyeli belki bir gün açığa çıkartabileceğine dair çok büyük bir inanç var içinde.
Dizi boyunca çok farklı erkeklerle sürekli görüyoruz Carrie'i.
Çok daha feminen, çok daha maskülen, hayatını bir yere oturtamamış, hayatını çok güzel kurmuş, çok çok farklı karakterde birçok erkekle görüşüyor aslında.
Ve belki de bu yaptığı nadir sağlıklı hareketlerden bir tanesi.
Farklı insanlar tanımaya çalışması.
Ama burada bile bunun yapış şeklinde çok büyük bir falso var.
Kıyas olarak sürekli ve sürekli Mr. Big'i orada tutuyor.
Şimdi hayatınızdaki bazı deneyimleri yeni bir şey yaşadığınızda bir kıyas olarak orada tutmanın sağlıksız bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Karşılaştırma yapacaksınız ki sizin için hangisinin daha iyi daha sağlıklı olduğuna karar vereceksiniz.
Patenler böyle yıkılır.
İyileşmek böyle bir şeydir.
Ama size zaten temelde iyi gelmeyen, zaten hayatınızda olmamasının belli bir sebebi olan hatta sebepleri olan bir insanı sürekli kıyas olarak tuttuğunuzda standartınızı zaten en baştan problematik bir çizgiye çekmiş oluyorsunuz.
Hayatına kötü birisi girdiğinde Mr. Big böyle değildi ya da hayatına iyi biri girdiğinde Big ile böyle olabilirdi.
sürekli standartını zaten baştan problemli ve kendisiyle uyumsuz bir erkek üzerine çektiği için
ilişkilerini de çok fazla sabote eden bir karakter olduğunu görüyoruz.
Birisini unutmak için, birisini aşmak için yola çıkmanın problemli bir motivasyon olduğunu düşünüyorum ben.
Kendinize belli bir süre bir ilişkiyi, bir insanı unutmak, aşmak için zaman verebilirsiniz.
Belli yöntemleriniz vardır, bunları hayata geçirirsiniz.
Bu çok normal ve hepimizin yaptığı bir şey.
Ama belli bir noktadan sonra her güne ben bu insanı unutacağım, bu insanı aşacağım gibi bir mantıkla uyandığınızda, motivasyonla uyandığınızda ister istemez bu insanı unutmak da olsa gününüzün içine bu insanın yokluğunu dahil ediyorsunuz.
Ve bir şekilde o insanın gölgesi sizin gününüze mutlaka düşüyor.
Uzun vadede bir nevi kendinizden...
Hayatınızda hiç güneşi görmemeye başlıyorsunuz bu insanın gölgesi altında kalıp durmaktan.
Ben onu unutacağım, unutacağım, unutacağım diye güne başlanmaz ki.
Unutmak zaten bir prosestir, bir süreçtir.
Bir gün bir kalkarsın neyi unutman gerektiğini zaten gerçekten unuttuysan hatırlamazsın gelmez zaten aklına.
Yani bir gün uyanıp da ah onu unuttum demezsin çünkü unutmuşsundur zaten aklına gelmemesi bunun en büyük sinyalidir.
O nedenle Kerin'in de hayatında bir gün olmadığı dönemlerde yaşayış şeklinin aslında biraz zaman öldürmek olduğunu
Big tekrardan hayatına girip yine o belli periyodu mahvedene kadar zaman öldürmek üzerine yeni ilişkiler yaşadığını çok sık görüyoruz.
İzleyenler bilir Aiden diye bir karakter var.
Carrie'nin belki de dizi boyunca en sağlıklı ilişkisi bu insan.
Onun da yine belli bir hayatı, belli bir kazancı, çok yüksek bir karizması var.
ve Carrie'nin Big'den beklediği her şeyi ona altın tepside hem de hiç de lütfedermişçesine bunu yapmadan sunabilen bir erkek.
Hatta belki de Carrie'ye sevilebileceğini, sevilmek için ekstra bir çaba göstermesine gerek olmadığını gösteren tek erkek.
Yani dizide aslında farklı farklı bunu yapan erkekler de görüyoruz ama bunu böyle en stabil şekilde yapan, sağlıklı şekilde yapan tek erkek.
Peki bizim aklı bir karış havadaki Manhattan'lı kızımız ne yapıyor?
Aa tamam demek ki ben sevilebilirmişim.
O zaman Big de beni sever.
Ya hayatım olay bu zaten.
Sen başından beri sevilebilir bir insandın ama Mr. Big tarafından sevilmeye yeterli olmadığına inandırıldın.
Sonra birileri çıkıp hiç de kendi sebep olmadığı travmalarını iyileştirmeye çalıştığında,
iyileştirdiğinde ve sana sevilebilir olduğunu tekrardan öğrettiğinde
senin gidip de şimdi ben bu adam tarafından sevileceğim gibi bir challenge yaptığında
bütün cephaneni boşuna harcamış oluyorsun.
Bütün kazanımlarını, inşa ettiğin her şeyi yıkılacağını bildiğin bir yere sunuyorsun.
Yani kumar oynuyorsun aslında.
Bir bağımlılığa tekrardan geri dönüyorsun.
Toksik ilişkinin nasıl bir bağımlılık olduğunu izledikçe görüyorsunuz.
Mr. Big Carrie ile evlenmek istemiyor.
Carrie onunla bir hayat kurmak istiyor ama Big asla bu kafada değil.
Her zaman kendini önceliklendiren bir insan ve hayatında da onun tarafından önceliklendirilmeyi beklemeyen bir kadına ihtiyacı var aslında.
Hatta belki de Carrie Mr. Big'in bir challenge'ıydı.
Kendi karakterinde şöyle küçük bir kaçamalıydı aslında.
Bir anda başka bir şehre taşınıyor, bir anda başka bir ülkeye gidiyor, başka bir yerde iş kuruyor.
Yani kadın onun hiç önceliği değil.
Değil yani.
Evlenmek istemiyor, ilişki kurmak istemiyor, sorun sende değil ama bende de değil yapıyor sürekli.
Ve bir gün Jacques diye Paris'te tanıştığı bir kadınla evlenmeye karar veriyor.
Natasha diye yine çok güzel, çok alımlı, varlıklı, güzel bir kadınla hayatını birleştiriyor.
Ve bu kadın tam da onun ihtiyacı olan şey.
Ne Mr. Big'in ilişkileri umrunda, ne onu aldatıp aldatmaması umrunda, ne geçmişi umrunda.
yani Carrie ile yolda karşılaşıyorlar.
İkisi rahat rahat konuşsun diye
oradan gidiyor.
O kadar umurunda değil.
Tam Mr. Big'in ihtiyaç duyduğu şey.
Peki Carrie ne yapıyor?
Bir insana sorulmaması gereken
en kötü soruyu soruyor.
Neden ben değil?
Neden ben değil?
Neden beni seçmedin sorusu
en baştan zaten seçilemeyecek bir insan olduğunu
en baştan zaten birisinin hayatında bir seçenek olduğunu kabul etmek demektir.
Bırak karşındaki hayatı bir yaşasın, istediğini yapsın,
istediği kadını, erkeği zaten elde edebilsin.
Yani siz günün sonunda hiç seçeneği olmadığı için
ya da başka kimseyle olamayacağını düşündüğü için
bir insanın sizinle olmasını ister miydiniz gerçekten?
Bırakın yani.
Yaş aldıkça klişeleşmiş bazı sözlerin ne kadar doğru olduğunu tekrar tekrar öğreniyoruz aslında.
Bunlardan bir tanesi senin olan seni bulur.
Kaderinde varsa olur.
Yazıldıysa olur.
Olacağı varsa olur yani.
Zaten sadece siz orada olduğunuz için karşınızdakinin başka hiçbir seçeneği olmadığı için seçilmek değil.
Başka insanlar da orada olabilecekken, o insanı beğenebilecekken ya da o insanın tarzı olabilecekken
o insanın kalkıp sizde karar kılması bir ilişkiyi güvenilir yapan, rahatlatan, sizin konfor alanınız haline çeviren şey değil midir?
Yani neticesinde başta hepimiz zaten bir seçeneğiz.
Dünyada milyonlarca, milyarlarca insan var.
Siz doğru insanlı olduğumuza inanırken bile belki aynı anda sizin için doğru olan yüzlerce insan var.
Olay sizin kimde karar kıldığınız, kimle olmayı tercih ettiğiniz.
Yani olay Kerin'in Natasha'dan daha az güzel, daha az başarılı, daha az varlıklı olması değil ki.
Bu insan seninle olmak istemiyor.
Bunu kabul etmeye dair çok büyük bir inatçılık ve sürekli problemin kaynağını kendinde arayan bir karakter görüyorsunuz.
Problemin kaynağını kendinde aramaya hatta kendinde olduğuna bu kadar inanan bir karakter de
nihayet sevildiğinde
bu sefer
ama ben sevilmeye değer bir insan değilim ki
diyor.
Ya o sevgiyi kabul etmiyor
ya da sahip olduğu sevginin içine sıçıyor.
Carrie Aiden'la
birlikteyken Mr. Big'le
birlikte oluyor mesela ve Aiden'ı
aldatıyor. Toksik bir ilişki
sizin artık kanınıza
karıştığında orada olmasa da
sizin içinizde
bir yerlerde büyümeye devam eder.
İlişkiniz toksik değilse siz onu toksikleştirmeye başlarsınız.
Toksik ilişkinin bağımlılık yapan tarafı budur.
İlişkinizde birisi problem yaratıyorsa ve siz buna çok alıştıysanız artık o ilişkinin toksikliğine çok alıştıysanız ve bu sizin normaliniz haline geldiyse
sağlıklı bir ilişki içerisinde kendinize çok sıkılmış bu ilişkide bir sıkıntı var noktasında hissedebilirsiniz.
Halbuki ilişkide bir sıkıntı yoktur.
sıkıntılı bir ilişki sizin normaliniz haline geldiğinden
sağlıklı bir ilişkinin esas olması gereken şey olduğu
gerçeğini gözden kaçırmaya başlarsınız.
Ve bu sefer orayı aşina olduğumuz bir şeye çevirmek için
problemleri yaratan taraf olmayı tercih edersiniz.
Bu yüzden Carrie ortada düzeltilecek bir problem yoksa
problemin kendisi haline gelmeyi kendine amaç edilmiş bir karakter.
Aradan yıllar geçtiğinde ve birçok olaydan sonra nihayet
Carrie ve Big artık evlenmeye karar verdiğinde
ki bu 80'sinin film kısmına denk geliyor.
Buralar biraz spoiler olacak ama
Mr. Big Carrie'i düğün günü terk ediyor.
Düğüne gelmiyor.
Son anda fikrini tekrardan değiştirip
tamam evleneceğim diyor ama düğün bir türlü gerçekleşmiyor.
Bu da aslında eğer kafanızda doğru insan yanlış zaman gibi bir tanım varsa bu inancı yerle bir etmek için başlı başına yeterli bir olay.
Karşınızdakine ne kadar zaman verdiğiniz, aradan ne kadar yılın geçtiği artık istediğiniz noktaya bu insana ulaşabileceğinize inanmak için tek başına bence yeterli değil.
Çünkü şunu kabul edelim.
İstediğiniz zaman olur.
Hele ki iki insan aynı amacı hedefliyorsa ve o amaç uğruna gerçekten kendinden bir şeyler vermeye istekliyse bunu o ilişki içerisinde görürsünüz.
Uzak mesafe ilişkisi zordur diye bir şey yoktur mesela.
Yaş farkı çok zordur diye bir şey yoktur benim nezdimde.
Kültürler farklı olabilir.
Hani iki böyle düşman ailenin çocukları bir araya gelebilir.
Yani yabancı damatı da izledik mesela bir Yunan ve bir Türk'ün aşkı falan.
Ama iki insan birbirini istediği zaman zorluklar sadece bir parkurdur ve aşılabilir.
Çünkü günün sonunda aştığın zaman sahip olacağın selamet yeterince motive edicidir.
Bu ilişkide biz iki insanın her şeyden önce ortak bir hedefi olmadığını görüyoruz.
Ve ikisi de ne birbirlerinden ne de istedikleri şeyden vazgeçemiyorlar.
Çünkü iki karakter de çok baskın ve iki karakter de galibiyet peşinde.
Kim karşı tarafa kendi istediğini empoze ettirebilirse kazanabileceğine inanıyor.
Ama gerçekten bir ilişki böyle bir şey değil ki.
Siz partnerinizle karşı karşıya mücadele ettiğinizde ve savaştığınızda bir taraf zaten kaybedecektir.
Ya da beraber bitse de iki tarafta yorulacak ve her şeyden önce bütün bu yorgunluğu karşı tarafı yenmek için sarf etmiş olacaktır.
Partner dediğimiz şey aynı takımda aynı amaç uğruna yan yana oynadığımız takım arkadaşımızdır.
Kaybettiğinizde de kazandığınızda da günün sonunda eve birlikte dönersiniz.
Hani böyle milli takım maçlarında normalde ligde birbirinin ezeli rakibi olan takımların futbolcularının aynı amaç uğruna milli takımda başka ülkelerle maç yaptığını görürsünüz.
Ortaklaştığını görürsünüz.
Partnerlik böyle bir şeydir.
Daha büyük bir amaç senin temelde sahip olduğun farklı rekabetleri elimine etmeye yeterlidir.
Bu iki karakterde bu yok.
birbirlerini alt etmek üzerine kurulu bir ilişkide
ortak bir mutluluk edinebileceklerini düşünüyorlar.
Ve toksik olan da bu.
Aradan yıllar geçiyor, evlenemiyorlar.
Sonra yıllar geçiyor, evleniyorlar.
Ne düğün kerenin istediği gibi oluyor,
yani biraz şey gibi, bilgi istemeyerek evleniyor,
kere de hayalindeki düğünden feragat ediyor.
Biriyle birlikte olmak için belli şeylerden fedakarlık yapabilirsin.
Ama istediğin şeylerden feragat etmek bence o ilişkinin çok da doğru ve sağlıklı olmadığını gösteren bir şey.
Çünkü partnerini mutlu eden şeylerin zaten seni de belli bir yerde mutlu etmesini beklersin.
Yani böyle olmalıdır diye düşünüyorum.
Ben mesela şeyle çok karşılaşırım.
Ben podcast çok dinlemiyorum.
Yani dinleme, olay senin podcast dinlemen değil.
Olay benim hayatımda rutin bir şekilde ve belli bir noktada meslek gibi icra ettiğim bir şeye ne kadar saygı duyduğum.
Podcast dinleme.
Ama senin kız arkadaşın hayatının çok büyük bir çoğunluğunu bir şey yaparak geçiriyor.
Buna bir ilgin olması lazım.
Podcast'ta değil.
Ben mesela çok mu seviyorum basketbol maçı izlemeyi?
Hiç ilgim yok.
Ben orada partnerimin bir şeye duyduğu tutkuyu, heyecanı destekliyorum.
Onunla onu paylaşmak istiyorum.
Yoksa bana ne?
Basketbolda kimin ne yaptığı.
Hani ben basket olunca gol diyecek kadar uzağım bu şeye.
Ama ben partnerimin oradaki heyecanını, tutkusunu onunla paylaşmak istiyorum.
Fedakarlık budur.
Fedakarlık olduğunu bile hissetmediğinizde fedakarlıktır.
Çünkü siz orada daha büyük bir amaç uğruna partnerinizin yanında olursunuz.
Bu karakterlerde bu eksik.
Ve günün sonunda ne oluyor biliyor musunuz?
Ben en sonunda zaten 80'li siteyi izlemeyi bıraktım.
Yani bu And Just Like That diye şimdi yeniden çekiliyor.
Bilmiyorum devam ediyor mu?
Bıraktım.
Mr. Big vefat ediyor.
Yani bu sizin 80'li siteyi izlemediyseniz izlemenize mani olmasın.
Çünkü yıllar sürüyor zaten.
Hatta artık belli bir noktada oh be bu da iyi öldü yani falan diyeceksiniz bana inanın.
Mr. Big öldükten sonra Carrie Aiden'a geri dönüyor.
O dizi boyunca belki de tek sağlıklı ilişkisine.
Ve biz neyi görüyoruz biliyor musunuz?
Siz sağlıklı olanı günün sonunda bulabilirsiniz ama toksik ilişki sadece sizin hayatınızdan ve gençliğinizden götürür.
Dizide Carrie dışında 3 tane çok güçlü kadın karakterinin olmasının, bir yoğun kadın arkadaşlığının dayanışmasının olmasının sebebi
aslında o korkunç bıktırıcı toksik ilişkiyi biraz olsun dinlendirebilmek.
Biraz olsun orada arada Samantha'nın Miranda'nın hayatına bakarak
oh be tamam kafam şişmişti şu geri zekalı Carrie'nin kararlarından dediğiniz noktada
Samantha'nın seks hayatıyla, Charlotte'un başına gelen saçma sapan hikayelerle biraz dinlenme şansı yakalıyorsunuz.
Orada tabii verilen öğütler şu anki kafayla izlediğinizde bence bir tık problematik.
Mesela Samantha'nın daha çapkın bir kadın olması, daha böyle erkeklerle sadece fiziksel yakınlık yaşayıp geçmesi sanki aşkı bulamayan ya da kendine takıntılı, güzelliğine, gençliğine takıntılı bir kadın varmış gibi hissettiriyor.
Halbuki hayır, bu kadın ne istediğini biliyor ve hayatı boyunca bunun peşinden gidiyor.
Bir ilişkisi oluyor mesela sağlıklı, onu bile kendi istediği zaman da hayır ben bunun tadına vardım artık ve bitirmek istiyorum diyor.
Charlotte mesela hatalı ilişkiler kesinlikle yaşıyor ama günün sonunda hatasını anlıyor ve kendi hayatına kendi istediği şeyleri en az onun kadar önceliklendiren bir insanla birlikte olmayı beceriyor.
Miran da bir evliliği kurtarıyor.
Çok kendi hayatına ve çok bireyselliğine düşkün birisi olarak belki yine işte fedakarlık diyeceğimiz şey orada ortaya çıkıyor.
partneriyle ortak hayaller kurmayı öğrenmeye başlıyor.
İlişkiler tırnak gibidir.
Törpüleneceksiniz.
O şeytan tırnağını çıkartacaksınız
çünkü günün sonunda o sadece sizin etinizi acıtır.
Ama o tırnağı etinden sökmek
böyle kerpetenle çekmek
tırnağın yapısına aykırı bir şey.
Evet yeniden çıkacak oradan uzayacak ama
canınız çok yanacak.
Bir süreç bu kadar can acıtıcı olmamalı bence.
Kısacası Big ve Carrie birbirinin hiçbir zaman tırnağı ve törpüsü olamamış, her birbirleriyle temas ettiklerinde birbirlerine ait oldukları kökten sökmeye odaklı bir ilişkinin kurbanı.
Ve bana sorarsanız aslında tek kurban da Carrie.
Çünkü bir günün sonunda tamam ya senin istediğin olsun tamam sen evi istediğin gibi dekore et falan deyip çıkıp gidiyor.
Yani önceliklendirdiği şeyler olmadığı için partnerinin istediği şeyleri yapmasına alan açıyor.
Konuşurken bile daraldım bunaldım yani.
Ya da mesela Big de Carrie ile birlikte olduğunda Natasha'yı aldatıyor.
Bu da yine aslında çıkarım yapma konusunda ne kadar sıkıntılı olduklarını gösteren bir şey.
Başka kadınlara çok kötü davranıyor.
Başka kızların yüzüne bile bakmıyor.
Sadece beni düşünüyor.
Herkese öküz gibi ama bana prenses gibi davranıyor.
Tarzında bir erkekten hoşlanmayı bence 15-16 yaşına bırakmamız gerekiyordu.
Ne zaman wetbet okumayı bıraktık?
Mafyatik ve sadece tek bir kız için böyle biraz olsun, çok az olsun yumuşayan bir erkeği romantize etmek wetbetle bitti bence.
Edis Çağıran'la bitti o devir.
Karşınızdaki insanın sağlıklı olup olmadığını, geçmiş ilişkilerine nasıl baktığı, onları nasıl andığı, nasıl bitirdiği ya da kötü bitmiş olabilir kimseye geçmiş ile yargılayamayız.
Oradan nasıl dersler çıkarttığıyla biraz tanımlarsınız.
Sizinle birlikte olmasına rağmen başka kadınlar, başka erkekler hakkında nasıl konuştuğu, onlara nasıl davrandığı üzerinden o insanı puanlarsınız.
Bu adam seninle evlenmeyip, seninle hayatını birleştirmeyip sırf daha kolay olduğu için bir başkasını seçtiğinde sen aslında zaten bu insanın sana göre olmadığını görüyorsun.
Çünkü düşünsene potansiyel yani partnerin olabileceğini düşündüğün birisi
sırf daha kolay ulaşılabilir diye başka birini seçiyor.
Ben bu insana partnerim demeye utanırım.
İlişkiler zordur.
Tercih ettiğin kişiyle bir hayatı sürdürmek elbette zordur.
Ama günün sonunda biz de zaten elde edilmek için belli bir seviyede çaba sarf edilmesi gereken insanlar olduğumuzu kabul etmeliyiz.
Kendine değer vermek böyle bir şeydir.
benim partnerim her zaman kolay olanı seçecekse
daha kolayını bulmanın bir sınırı yok ki
her zaman daha kolayını bulabilirsin
Natasha ile evlenip
daha kolay olduğu için
sonra o kolaylıktan sıkılıp
hayatını birazcık böyle
heyecanlı kılmak için
Natasha'yı seninle aldattığında
bunun bir benzerini sana yapmayacağının bir garantisi var mı?
yok
belki dizide bizim görmediğimiz ama
hayal edebileceğimiz şeylerden bir tanesi de
bu partnerler
Carrie ve Big belki birbirlerini bile aldattılar.
Ya da birbirlerine aldatmaya ihtiyaç duymadılar.
Çünkü ilişki zaten kendi içerisinde o toksiklikle heyecanı sürekli üretiyordu.
Diğer karakterlere çok değinemedim.
Belki bir ikinci bölüm yapıp biraz da diğer karakterleri ve hatta bu dizideki karakterlerin gerçek hayattaki bozulmuş ilişkilerini de konuşabiliriz.
Bence kadın arkadaşlıkları üzerine de çok fazla şey gösteren bir dizi.
Ama ben bugün bu dizi üzerinden kendi hayatımızdaki toksik ilişkilere ve aslında bunun ne kadar hayat tüketen bir şey olduğuna biraz olsun ışık tutmak istedim.
Umarım dinlerken keyif almışsınızdır.
Ben açıkçası çok keyif aldım.
Laf lafı açtı.
Kendimden de çok şey ekledim aslında.
Belki hissetmişsinizdir.
Toksik bir ilişkiyi sürdürmek problemli bir soruyu çözmeye çalışmak gibidir.
Soru zaten hatalıysa siz ne kadar farklı yöntem denerseniz deneyin doğru cevabe ulaşamazsınız.
Çünkü o soru zaten hatalıdır.
Başka bir soruya geçmek.
Kendinizden, bilginizden çok eminseniz bu soru hatalı demek.
Ya da hatalı olduğunu anlayabilecek kadar birikiminiz, bilginiz yoksa yapamadım ya deyip bir sonrakine geçmek size sadece zaman kazandırır.
Ya da zaman kaybetmekten sizi alıkoyar.
Ya da günün sonunda zaten o sınav açıklandığında birisi çıkıp bu soru hatalı ya diyecektir ya da sizin hiç tahmin etmediğiniz o çözüm yolunu tahtada çözüp size gösterecektir.
Çözdüğünüz her sorudan sonra, öğrendiğiniz her yöntemden sonra tekrar tekrar gidip o hatalı soruyu çözmeye çalışmak sadece ve sadece zaman kaybı ve hatta en kötüsü inancınızı törpüleyen, sizden söküp alan bir şey.
Böyle dizileri izlediğimizde bence biraz olsun yaşadıysak tamam.
Ders çıkarttım diyebilmek, yaşamadıysak da iyi tamam ben bunu uygulamayacağım diyebilmek lazım.
Ama bunun dışında zaman geçirmek için çok keyifli bir dizi.
Umarım hayat sizi Mr. Bigler ile karşılaştırmaz.
Ve umarım neyin size göre olduğunu anlamak için bir hayatı heba etmezsiniz.
Her zaman olduğu gibi umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin, yatağa yalnız girmeyeceğim diye de saçma sapan insanları hayatınızda tutmaya bence artık çalışmayın.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
