
Transkript
Herkese merhaba.
Senokız değil misin?
Uzun bir süre için bu odadaki son bölümüne hoş geldiniz.
Uzun bir süredir de direkt bilgisayarımın mikrofonundan kayıt yapmıyordum.
Mikrofonum şu an valizde.
Çıkaramayacağım derinliklerde bir yerde duruyor.
Ki bu da aslında gidecek olmanın ve toparlanmanın zorlu sonuçlarından bir tanesi.
Böyle genelde bir yere gideceğinizde, taşınacağınızda, bütün eşyalarınızı topladığınızda saçma sapan şeyler giyersiniz, saçma sapan şeyler yersiniz, dolaptakileri bitirmeye çalışırsınız, hiçbir şey kirletmemeye çalışırsınız falan.
Öyle bir, o anlardan bir tanesindeyim.
Sesimin eko yaptığını belki de duyuyorsunuz çünkü oda bomboş.
Ve aslında bu odada kitapların, duvardaki posterlerin, yerdeki halının bile ne kadar ses tuttuğunu ve ben buradan çıktıktan sonra da belki de beni kendi içlerinde muhafaza etmeyi bir şekilde sürdüreceklerini bana düşündürüyor.
Uzun bir süreliğine İstanbul'da olacağım ve bu aslında yine çok uzun süredir iple çektiğim bir şeydi.
Taşınma sürecinin bu kadar zorlu olabileceğini gerçekten düşünmemiştim.
İki buçuk seneyi devirdim İtalya'da ve bu kadar eşyamın, bu kadar biriktirdiğim şeyin, bu kadar ananın olduğunu fark etmemiştim.
Üstelik bir yerden taşınalı çok da uzun zaman olmuyor.
Eylül'de de İstanbul'daki öğrenci evimi kapatmıştım ve bir sürü böyle bir gün kullanırım bir gün lazım olur diye istiflediğim sakladığım bundan bunu yaparım dediğim ama onu yapana kadar belki hevesimin kaçtığı çok fazla şeyle karşılaşmıştım.
ama o 7 yıllık bir simayın birikimiydi.
Şimdi burada son 2-2,5 yıllık simayın hayatından bazı birikimler var
ve onları görmek de benim için oldukça nostaljik oldu.
Oldukça yağmurlu bir hava var aslında günler oldukça güneşliydi
ama bugün bütün gün yağmur yağdı hala da yağıyor bilmiyorum sesini duyabiliyor musunuz?
Böyle anlarda annem hep işte senin arkandan ağlıyor şehir der
Ben de bunun böyle olduğunu bilmek isterim.
Böyle olduğuna inanmak isterim.
Genelde de böyle oluyor.
İstanbul'dan da ne zaman dönsem hava yağmurlu oluyor.
Eğer İstanbul'dan buraya böyle biraz mutsuz aklım arkada kalarak gelmişsem burada da beni yağmurlu bir hava karşılıyor.
Şimdi de yine yağmurlu bir havada geri dönüyor olmak.
Belki de bu taşınma telaşında sürekli arka plana attığım,
Hayır şimdi değil, şu an hiç sırası değil dediğim duygusallığımın da ortaya çıkmasına neden oluyor ama biraz bu süreçten bahsetmek istiyorum.
Çünkü insan bir konuda ne kadar geliştiğini, ne kadar iyi olduğunu, ne kadar güçlendiğini o gücü gösterebileceği uygun bir ortam alana kadar fark etmeyebiliyor.
Ve galiba taşınmak ki bunun bence karşılık geldiği şeylerden bir tanesi kesinlikle yetişkin olmak bana da çok fazla şeyi fark ettirdi.
Aslında sonsuza kadar ayrılmıyorum Padova'dan.
Buraya geri geleceğim.
Temmuz'da mezuniyetim için geleceğim.
Sonra Eylül'de bakalım şimdi ne yapacağız?
Bir önümüzdeki altı ayı planlayalım diyebilmek için yine geri geliyor olacağım ama
toparlanmak, odayı boşaltmak, eşyalarımı kaldırmak,
eşyalarımın arasından hangisini hayatımın yeni bölümüne taşımak istiyorum seçimini yapmak
çok düşündürücüydü, çok yorucuydu.
Genel olarak çok organize bir insanımdır.
Annemin gerçekten bu konuda çok büyük bir etkisi var üstümde.
Onun böyle her valiz hazırlığında ya da işte bir ev yerleştirirken, ev taşırken
ne kadar kendini buna adadığını gördüğümde çok yorulduğu için üzülüyorum aslında.
Ama fark ettiğim bir şey var ki kadın bundan çok keyif alıyor.
Yani bir şeyleri organize etmek, o valizi böyle çok düzgün bir şekilde yerleştirmek,
eşyaları kutulamak, kategorize etmek.
çok sevdiği bir şey hatta belki biraz OKB ama bunu bana da geçirmiş.
Biz bunda hep böyle el vermek deriz.
Bilmiyorum siz bunu kullanıyor musunuz?
İşte eğer anneannemden öğrendiğim ya da anneannemin yaptığı ve çok sevdiğim bir yemeği ben de yaptıysam
ve gerçekten tadı yakın olduysa hep anneannen sana el vermiş falan der annem teyzelerim.
Organize olmak konusunda da annemin bana el verdiğini düşünüyorum.
Nitekim bu süreçte de yine sürekli telefonun arkasından bana destek oldu.
Sinirimi, stresimi çokça çekti.
Buradan da ona sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.
Çok teşekkür ederim anne.
Gerçekten bana bir kez daha hayatta sen olmasan başarabileceğim şeylerin çok az olduğunu gösterdin.
Sadece orada var olarak.
Ama her şeyi böylesine organize etmek, kendi başının çaresine bakabilmek gerçekten iyi de hissettiriyor.
Biliyorsunuz ben her zaman şeyin çok büyük bir savunucusuyum.
Yani bir şeyleri tek başına yapabiliyor olmanız, hayatta her şeyi yalnız başına yapmanız gerektiği anlamına gelmiyor.
Ne güzel.
Yalnızsan demek ki başının çaresine bakabileceksin.
Başını sokabilecek bir yer bulacaksın, karnını doyuracak bir şey bulacaksın falan ama bu böyle olmak zorunda mı?
Kesinlikle hayır.
Ben de biliyorum ki bu süreç belki doğrudan yanımda fiziksel olarak yanımda birinin yardımıyla çok çok daha kolay geçebilirdi.
Ama gerçekten böyle valizleri taşırken, çantaları düzenlerken, eşyaları kategorize ederken falan her akşam yatağa yattığımda kollarımda bacaklarımda inanılmaz bir kas ağrısıyla uyumaya çalışıyordum.
ve o kas ağrısının hani böyle gerçekten spora yeni başlamışsınız gibi hafiften iyi hissettiren bir tarafı da vardır ya kaslarınız gelişiyordur, büyüyordur falan.
Bu tarz böyle içinde duygusal bir taşınmayı da barındıran eylemlerde de insanın ruhsal olarak kaslandığını hissediyorum ben.
Ve bu süreç beni gerçekten tam bir cimbura yaptı ruhsal anlamda.
Çok güçlendirdi.
Diğer yandan da tabii burada geçirdiğim iki buçuk yılı bir tekrardan gözden geçirdim.
Benim ne kadar romantik, ne kadar her şeyi hikayeleştirmeyi seven bir insan olduğumu zaten çok iyi biliyorsunuz.
Artık aramızda öyle bir yakınlık da geliştirdik ama.
Son kez şunu yapıyorum, son kez bunu yiyorum.
Mesela bu saatte kahve içiyorum çünkü evimde bir son kez kahvemi de içeyim.
Uzun bir süre içmeyeceğim falan.
Hadi son kez bir dışarıdan yemek söyleyeyim.
Öyle bir dinleneyim çünkü buraya geldiğimde burada yaşadığım ilk evden taşınırken de böyle boş odada oturup döner yemiştim falan.
Böyle şeyleri recreate etmek, tekrardan yaşamak, farklı ortamlarda farklı bir yaşta farklı yani gerçekten bambaşka bir versiyonumda bunları yapabilmek.
Beni böyle geçmişle şimdi arasında sanki o iki iki buçuk yıl önceki Sima'yı karşıma oturtmuşum da onunla bir şeyler yapıyormuşum.
Hissettiren anlardan bir tanesi.
Diğer yandan da gözümde inanılmaz büyüyen bir şeyi bir kere daha tamamlamış olmanın verdiği huzur içerisindeyim.
Şimdi yarın beni tabii 3 tane valiz 2 tane çantayla böyle şatıla binip oradan havalimanına gidip oradan çekine girip valizim fazlaysa problem çıkartmamalarını ummakla geçecek ki bu da aslında stresli bir şey ama sonrası düzlük ve bu sonrası düzlük düşüncesi bana biraz da bu bölümü kaydettiren şey oldu.
Bugün arkadaşımla işte yarın İstanbul'a dönecek olmam üzerine konuşurken sonrası düzlük ya hani bir yarın kaldı sonrası düzlük dedim.
Sonra dedim ki tamam yani yeni bölüm geliyor.
Bilmiyorum bölümün adı bu olacak mı artık siz bunu dinlerken tabii çoktan bölüme bir isim vermiş olurum ama bu aralar çok fazla Ajda Pekkan'ın resim şarkısını dinliyorum.
Bu ne yazık ki çerçeve değil resim arıyorum dediği.
Ama oraya gelene kadar, şimdi ben şarkıyı o kadar fazla dinledim ki şu son 3 gündür falan hakikaten.
100 kere falan dinledim herhalde.
Sözlerine de çok fazla kulak verme şansım oldu.
Orada böyle bir pasaj var beni inanılmaz keyiflendiriyor.
Acılar güzel olacak.
Yürek hep de şanslı değil.
Bir üzen olacak diye.
Çok haklı kraliçe her zamanki gibi çok haklı.
Acılar gerçekten güzel oluyor.
Ve bunu böyle çektiğimiz acıları, negatif duyguları güzellemek için söylemiyorum.
Ama bazen gerçekten şöyle rahat bir nefes alabilmek için ya da belki çoktan sahip olduğun bir şeyin sonrasında kıymetini anlaman için önce böyle onu bir tık yitirmen gerekiyor ya.
Hani mesela grip oluyorsun burnun tıkanıyor sonra o burun spreyini ilk sıktığın ya da şöyle bayağı kallavi bir sümkürdüğün zaman yeniden nefes alıyorsun ya diyorsun yani nefes almak varmış.
Halbuki ne kadar her Allah'ın günü her saniye yaptığımız bir şey de biz onu biraz olsun kaybedene kadar belki çok da takdir etmiyoruz.
Öyle bir şey aslında insanın çektiği acılar.
Şimdi geriye dönüp baktığımda bundan birkaç ay öncesine kadar neredeydim?
Şimdi neredeyim? Nereye gidiyorum?
Bunları düşünmek beni heyecanlandırıyor.
Gelecek çok üzerine düşünmesi keyifli bir şey olmayabiliyor zaman zaman özellikle 20'lerde.
Ki ben 20'lerin hayatımızın en güzel dönemleri olduğuna da çok inanmamaya başladım.
Bu belki 20'lerimiz sonuna yaklaşmamla ilgili.
Ama ben realistik olmakla ilişkilendiriyorum bunu.
Bence gerçekten 20'ler o kadar da harika yaşlar değil.
Çünkü çok radikal yani okul okuyorsan o bitiyor.
Hayatına yeni bir bölüm başlıyor.
İş hayatına atılıyorsun.
Çoğunlukla sorumlulukların çok hızlı bir şekilde arttığı bir yaş dönemi.
Hayatından çıkanlar hakikaten tam anlamıyla çıkıyor.
O kalanlar artık sonsuza kadar kalmaya dair sanki görünmez bir kontrat imzalamış oluyor falan.
O kadar radikal ve o kadar böyle bir günün bir günü tutmadığı yaşlar ki ben böyle esas hayatın otuzlarda kırklarda falan başlayacağına inanıyorum.
Buna da inanmak istiyorum.
Ya da belki de otuzlarıma kırklarıma geldiğimde de ya şöyle bir elli altmış olayım da hayatı şöyle bir yaşayayım diyeceğim belki bilmiyorum.
Ama neticesinde bu her seferinde beni bir on yıl sonraya dair yaşamaya ve heyecan duymaya teşvik edecekse kendimi kandırmaya da çok okeyim gerçekten.
Padova'da çok yalnız anlarım oldu.
Özellikle son 6-7 ay belki bunu yoğun hissettiğim bir dönemdi.
Ama baktığımda bunun belli bir yerde de tercihi bir yalnızlık olduğunu, o yalnızlığı budamak için, o sessizliği kırmak için, öylesine birisiyle bir şeyler yapmaktansa kendimle kalmayı, belki bu beni korkutan duygularla baş başa kalmayı kabul etmek benim için zor ama oldukça gurur duyduğum bir süreçti.
Bazenler oldu bu yalnızlık yüzüme vuruldu.
İşte mutsuz olmayı hak ediyorsun, sen yalnız olmayı hak ediyorsun, terk edilmeyi hak ediyorsun gibi çok ağır laflar duydum çok alakasız insanlarda.
Ama normalde beni çok etkileyecek, çok içselleştireceğim bu sözleri biraz da kale almamamın sebebi aslında içten içe bunun öyle bir yalnızlık olmadığını da bilmemden kaynaklıydı.
Çünkü evet genellikle yalnız başımaydım. Genellikle kendi başıma bir şeyler yapmayı tercih ettim ama tercih ettim.
Yani öylesine bir şeyler yapmaktansa zamanımı sırf geçirmiş olmak için belli bir insanla ya da insanlarla bir şeyler yapmaya ayırmaktansa hakikaten odamda belki ağlayarak belki kıvranarak kalmayı tercih etmek yalnızlığın her zaman insanın mahkum olduğu bir şey olmayacağını da öğretti bana.
Ve şimdi sırada belki de yalnız kalayım biraz diyebileceğim kadar sevdiğim insanlarla kuşatılacağım, bundan emin olduğum bir yere dönüyor olmak da beni çok heyecanlandırıyor.
Diğer yandan insan tabii ki bir şey elinin altındayken ve kolay ulaşılabilirken çokça erteliyor.
Burada mesela evimin dibinde olmasına rağmen, öğrenci kartımla istediğim zaman girebilecek olmama rağmen, hatta belki de bunları bildiğimden ötürü ertelediğim ve bugün şu an bu saatte sizinle konuşurken ben bu müzeye hiç gitmedim.
Eyvah son aperolümü içmedim.
Ya bir Venedik'e gideyim diyordum yine dönmeden.
Bak onu yapamadım falan dediğim anlarla karşılaşıyorum.
Ama baktığımda ne kadar da büyük bir lüks.
Benedict çok yakınımda diye gitmeyi sürekli ertelemek.
Üç yıl önceki Simay'ın hayal etmekte zorlandığı bir senaryoydu.
Ve üç yıl önceki benim hayal ettiğim hatta hayal edemediğim şeyleri şimdi belki de erteliyor olma.
Kulağa şımarıklık gibi de gelebilir.
Ama ben bunun aslında çok büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum şımarıklıktan ziyade.
Nihayet hayal ettiğim bir şeyi gerçekleştirdim, yaşadım.
Hatta öyle bir yaşadım ki onu erteleyebilecek ve ondan sıkılabilecek lüksü de kendime hak görüyorum.
Belki de bu üç yılın tabiri caizse beni ezip geçmesi biraz da artık hakkımı kolay kolay yedirmemeye nihayet vardırdı benim yolumu.
Artık gerçekten insanların yalnızlığımla, hayatımla, başardıklarımla, başaramadıklarımla, oldu zannedip olduramadıklarımla bunlarla ilgili ne yorum yapıp yapmayacaklarına seti kendim çekebilecek kıvama geldim.
Tabi bunlar söylemesi çok kolay şeyler. İnsanların senin sınırına girmesine müsaade etme. İnsanların söylediklerini kafaya takma. Kendi hayatın, kendin yaşa, kendin için yaşa falan ama hepimiz biliyoruz ki bunu yaşama, hayata geçirmek her zaman söylendiği kadar kolay olmuyor.
Ve belki de insan olmanın en böyle iki yüzlü taraflarından bir tanesi de bazı bildiğimiz şeyleri maalesef o boku yiyene kadar, o sınırların ihlal edilmesine, o lafları duymaya müsaade edene kadar anlamaması bir insani bir özellik deyip geçiyorum.
Ama şimdi bu odaya baktığımda gerçekten buradan çıkmak için can attığımı hatırlıyorum.
Hala da tabii baktığımda evet boş bir oda, sesim yankılanıyor, duvarda astığım postallerin böyle bantlarının izini görüyorum falan.
O kadar da nostaljik hissetmiyorum şimdi yalan değil.
hakikaten İstanbul'a Türkiye'ye döneceğim için ve yeni bir bölümün birçok şeyi aslında bu zaman diliminde yapmak için ertelediğim birçok şeyi nihayet zamanın geldiğini bilmek çok heyecanlandırıcı.
Bunu bekliyordum ve zaman yine üstüne düşeni yaptı.
Geçmekten başka bir şey yapmadı ama ben ona müteşekkirim.
Bu oda benim için çok özel.
Yeniden öğrenci hayatına döndüğüm, başka insanlarla ortak paylaştığım bir evde kendime ait kılmaya çalıştığım, özelleştirdiğim, astığım ışıktan, duvara yapıştırdığım bir fotoğrafa, bir postere kadar her şeyiyle onu simay yapmaya çalıştığım ve oda değiştikçe yatağın yeri, astığım poster, ne bileyim masamın düzeni.
Aslında bunların Simay'ın değişimlerine tekabül ettiğini bilmek çok büyütücüydü.
Bu süreçte annemin çok sık bana işte aferin bak bunu da hallettin, çok iş yaptın, bir sürü şeyi becerdin,
bak sık dişini falan demeleriyle gerçekten biraz daha soluklanabildim.
Hala belki aferin Simay diyemiyorum, hala belki tam anlamıyla rahatlayamıyorum
Ya da işte her şey bittikten sonra ancak kendime çok yüklendiğim için kendimden böyle dolaylı yoldan özür diliyorum.
İşte bir hamburger ısmarlayarak ne bileyim geç saate kadar uyanık kalarak ya da kendimce bir şımartma yaparak.
Ama onu da öğreneceğimi biliyorum.
Yani artık başka birinden duymaya ihtiyacım olmadan kendime de aferin diyebilmeye çok yaklaştığımı düşünüyorum.
Bunu sanırım geçtiğimiz bölümlerde söylediğimi bilmiyorum.
Belki kendi kendime çok tekrar ettiğim için bazı şeyleri bölümlerde söylediğimi de düşünüyorum ama
ben böyle hayatımın son birkaç yılında sıklıkla şu soruya maruz kaldım.
Eee şimdi ne yapacaksın?
Bu bence hepimizin duyduğu bir şey.
Bu çünkü 20'lerin getirdiği bir şey.
Ama diğer yandan da radikal değişiklikler yapmaktan bir türlü vazgeçemediğim için
Ülke değiştirmek, çalışıyorken bir anda tekrar iş hayatına girmek, bir ilişkiye başlamak, onu sürdürmek ya da sürdürememek, biriyle çok yakın arkadaş olmak, sonra onunla tekrardan yabancılaşmak falan gibi ister istemez çok fazla güncelleme oluyordu hayatımda ve belki de olması gerekenden daha fazlaca peki şimdi ne yapacaksın sorusuna maruz kalıyordum.
Bu beni çok yeren bir soruydu ama artık insanlara şöyle bir omuz silip bilmem ben de bilmiyorum demeyi de öğrendim.
Kendime sadece önümdeki 6 ay için plan yapmaya dair bir söz verdim.
O 6 aydan sonra diğer 6 ayı yılın ikinci yarısını düşünmek için tekrardan kendimle bir masaya oturacağıma söz verdim.
Çünkü bence zamanın geçeceğini biliyoruz ama zamanın da kendi içinde dinamik olduğunu, üstüne düşeni yapacağını hatta zaman bir şey yapmıyorsa da aslında o geçen sürede bizim zaten bir sürü şey iyi ya da kötü ama yolumuzu yönümüzü değiştirecek, rüzgarı bazen arkamıza aldığımız bazen böyle yüzümüze yüzümüze vurmasına neden olacak yollara sapacağımızı da bilmek gerekiyor.
O yüzden kendime 6 aylık bir plan yapıp o 6 ay içerisindeki Simay'ın zaten bir sonraki 6 aya dair de hayal kurabilecek yeni şeyleri çantasına atacağına inanıyorum.
Umarım Simay beni yüzüstü bırakmaz ama bırakmaz.
Siz de tanıyorsunuz artık onu az çok.
Burada inanılmaz arkadaşlıklar kurdum gerçekten.
Bunun belki çok fazla üzerine düşünmedim.
Düşünmek istemedim.
duygusallaşacağımı biliyordum
ilk İngilizce bölümümü
buradaki ilk evimden çıkarken
ev arkadaşlarım için kaydetmiştim
bu bölümü İngilizce kaydedecek
gerçekten gücüm yok ama
onlara bu bölümde
sizden bahsettim diyeceğim zaten
ve eminim ki çok mutlu olacaklar
ama arkadaşlarıma
baktığımda buraya geldiğim ilk gün
28 Eylül
2022'den
itibaren hayatımda
olan yeri değişmeyen
sadece genişleyen, kendine daha geniş bir alan bulan hayatımda, kalbimde, espri anlayışımda, her şeyimde çok güzel insanlarla tanıştım.
Bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu ben de belki de her insan gibi ondan biraz uzaklaşmaya ramak kalmışken fark ediyorum.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da mesela Filippo ile Napoli'ye gittik, diğer arkadaşlarımızla birlikte Siena'ya gittik, yazın Filippo'nun ailesinin görevinde tatil yaptık.
Birlikte 3 tane yılbaşı geçirdik.
Ben çoğunlukla zorlu şeyler yaşadım.
Belki de onlar da tabii ki yaşadı ama ben daha böyle dışa dönük bir şekilde yaşadım ve onlar da aslında bu sorumlulukların altına girdi.
Ama hiç tahmin etmeyeceğim kadar yanımda olan insanlar bunlar.
Ve bu beni şimdi düşününce şok ediyor.
Gururlandırıyor.
Hani hep diyorum insan kim tarafından sevildiği kadar kim tarafından sevilmediğiyle de aslında tanımlanır diye.
Ve bu genellikle birileriyle bir çatışma yaşadığımda belki ilişkim bittiğinde ya da birileri tarafından onaylanmadığında kendimi hatırlattığım bir düşünce ama
biraz da buna o pozitif penceresinden yani kimler tarafından sevildiğim noktasından da bakmaya çalışıyorum ve gördüğüm manzara gerçekten çok güzel.
Beni seven, beni hala hayatında tutan insanlara baktığımda diyorum ki başardık galiba.
Yani birçok şeyi hakikaten yapamadığım oldu.
Elime yüzüme bulaştırdığım oldu.
Benden bağımsız başarısız sonuçlananlar oldu.
Sürdüremediğim ilişkilerim oldu.
Oluyor, olacak.
Ama sürdürebildiklerime bakmayı o kadar ihmal etmişim ki şimdi belki de karşımdaki bir boş duvar ona baktığımda böyle burada geçirdiğim zamanın bir fragman gibi gözümün önünden akmasını sağlamak için boşaltıldı belki de.
Ve ben karşımda duran bomboş duvara baktığımda gözümün önüne o duvarı dolduracak anılar gelebildiği için kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum.
Türkiye'nin kolay olduğunu asla söylemiyorum. Yurt dışına çıkmanın, yurt dışında yaşamanın hele ki bunu birkaç yıl istikrarlı bir şekilde yapmanın yine kolay olmadığını, birçok insanın istediği bir şey olduğunu da biliyorum.
Bu nedenle geri dönüşlerin bazen başarısızlık gibi görüldüğünün de farkındayım.
Ama aslında benim sürecim geri dönmek ya da yapamadım demek de değil ki bu da olabilirdi.
Bence yapamadım deyip dönmek de çok büyük bir cesaret.
Ama galiba bu süreçte kendimi daha fazla dinlemeye başladım ki bana neyin iyi gelip gelmeyeceğinin cevabının içeride bir yerde olduğunu inandım.
ve o sese kulak verdiğimde o bana gerçekten şu an burada olmamam gerektiğini çok net bir şekilde ifade etti.
Böyle dolaylı yoldan metaforlarla falan değil de gerçekten Simay şu an burası değil, şu an bu değil dedi.
Ve o sesi takip ediyor olmak benim için çok büyük bir mutluluk.
Yani geri döndüğüm yer Türkiye ve bu yüzden kolay alıştığım bir yer diyemiyorum.
Çünkü hepimiz bütün arkadaşlarım ortalama olarak benimle aynı yaşta ve hepimizin hayatı çok hızlı bir şekilde değişiyor.
O yüzden ben çok yakın aralıklarda gidip gelsem bile her şeyi bıraktığım gibi olmuyor.
Buna aslında son ilişkimi de çok net bir şekilde örnek verebilirim.
Yani insan gerçekten bir gün aşık olarak uyuduğunda ertesi sabah hatırlanmayarak uyanabiliyor.
hayat size
mümkün olup olmadığını düşünmediğiniz
şeyleri bile mümkün kılabiliyor
haliyle çok da kolay ya da
alıştığım bir yere gitmiyorum
aslında sadece az çok orada nasıl
hayatta kalabileceğime dair tahminimin
olduğu bir yerde
bir deneyim yaşamaya geliyorum
bu buraya gelirken de böyleydi
belki sadece bürokratik açıdan
hemen pasaportumu gösterip
şak diye Türkiye'ye girebilmek noktasında
kolay ama
onun dışında benim için
İtalya'ya ilk taşındığımdaki
o korku, endişe ve heyecan
şu an
İstanbul'a dönecek olmamda da
kendini hissettiriyor.
Yapacak çok fazla şeyim var. Kafamın içi
çok dolu. Hiç durmuyor.
Sürekli notlar alıyorum. Şunu yapacağız, bunu yapacağız.
Sürekli ajandamı kontrol ediyorum
falan. Hatta ajandamı
kontrol ediyorum demek bile
kulağa çok klişe geliyor ama
gerçekten öyle. Gerçekten
ajandama bakarak hareket ediyorum.
Ve gerçekten de Ajda Pekkan'a çok katılıyorum.
Yani acılar güzel olacak.
Yürek hep de şanslı değil.
Bir üzen olacak.
Ama galiba burada şimdilik fazlaca üzüldü.
Ve burada onu üzecek bir şey kalmadı.
O yüzden günün sonunda üzüntü, mutluluk beni yine hepsinin bir karışık çerez tabağı gibi.
Her nereye gidersem gideyim bekleyeceğini biliyorum.
Ama galiba bu sefer duygularımı en azından yaşarken iyi ya da kötü bildiğim sevdiğim insanlarla kuşatılmış olduğunu görmek istiyorum.
Buna çok ihtiyacım var.
İhtiyaçlarınızı dinlemek onları bilmek bambaşka bir şey.
Onlar için harekete geçmek bambaşka bir şey.
Zor bir şey yapıyorum.
Ama çok iyi hissediyorum.
Geriye baktığında gerçekten özleyecek bir şey bırakmak arkada.
aslında bir insanın bu hayatta bırakabileceği en büyük izlerden, miraslardan bir tanesi gibi geliyor bana.
Kalbim kırılacak, uçağa bindiğimde ağlayacağım, bu odanın kapısını kapattığımda gözlerim dolacak,
son bir kez bakacağım, fotoğrafını çekeceğim, onu düşüneceğim, biliyorum.
Çok iyi biliyorum.
Belki canım bir yemek çekecek, siktir ya gitmeden onu keşke yeseydim diyeceğim.
O bile bir tadımı kaçıracak, biliyorum.
ama ne kadar şanslıyım ki özleyecek kadar sevdiğim, burnumda tütecek kadar sevdiğim bir hayat kurdum kendime çok kısa bir sürede
ve her ne kadar insan böyle özlemden burnunun sızlamasını, o böyle duygusallaşma anında ağlamakla ağlamamak arasında kendini tuttuğu anı
çok mükemmel bir şekilde belki ifade etmese de dünyanın en iyi hissi olmasa da
Bazen gözünüzün neden dolduğu, kalbinizin burnunuzun neden sızladığı hakikaten çok büyük bir fark yaratıyormuş.
Bir diğer yandan da bir şeyin ilk ve son anının birbirine ne kadar benzediğini bir kez daha görme şansım oldu.
Buraya ilk adım attığımda, bu odada geçirdiğim ilk gecede taşındığımda aynen şu anki gibiydi.
Boş, halısız, postersiz, sesimin eko yaptığı, küçük bir ışığın sadece köşeden bütün odayı aydınlattığı,
sırtımı yine böyle yatağın başlığına yaslayıp bağdaş kurup oturduğum.
Aynen bu şekildeydim.
Sonra geçen iki yılda bu odada duvarlar doldu, odaya giren çıkanlar oldu,
onların kokusu, unuttukları bir eşya onlardan geriye kaldı.
Bazen çiçek aldım, onlar soldu. Solanları bir kitabın, bir defterin arasına sıkıştırdım. Zaman zaman onları kurcalarken karşıma bir anda çıktı. Kaybettiğimi zannettiğim şeyleri bu odada buldum. Bulduğumu zannettiğim şeyleri yine bu odada kaybettim.
şimdi giderken yine duvarlar boş, yine yerde halı yok, yine eşyalarım çok yok.
Çünkü o zaman biriktirecek kadar eşyam yoktu.
O sürecin getireceği bir şeydi.
Şimdi toplandığım için yok.
Ve aslında ne kadar insan gerçekten bir parkuru, hayatının bir dönemini tamamladığında
aslında başa dönüyor.
Hayatta biraz böyle değil miyiz zaten?
Yani gerçekten böyle Mario gibi yani bir bölümü geçiyorsun ama birinci bölümün bitişi aslında ikinci bölümün başlangıcı oluyor.
Ve bu hiç bitmiyor.
Ve günün sonunda hakikaten yani topraktan gelip toprağa dönmek gibi bir şey yaşıyoruz hayatımızın her küçük döneminde.
Böyle matruşka gibi en ufağından en büyük yaşam olayına kadar doğmakla ölmek en temeliyse.
arada aslında onunla benzer çok fazla bir bölüm sonu sonra bir bölüm başlangıcı yaşıyoruz.
Ve şimdi burada böyle bağdaş kurup oturmuş sizinle konuşurken
ilklerin ve sonların benzerliği gerçekten garip bir ağırlık çöktürdü içime.
Mesela ilişkiler de böyle birini başta hiç tanımıyorsunuz.
Size çok yabancı.
Sonra bir anda çok kıymetli bir şeye dönüşüyor.
Her şeyi ona anlatmak, her şeyi onunla konuşmak, paylaşmak.
Hayatınızda olmadığı o bütün süreleri anlatarak onu o sürece dahil etmek istiyorsunuz.
Onunla ilgili her şeyi bilmek istiyorsunuz falan.
Sonra bir gün geliyor ve yabancı oluyorsunuz.
O güne kadar bildiğiniz her şey böyle ondan geriye kalan şey oluyor ve tekrar yabancı oluyorsunuz.
Hatta böyle acaba bir daha tanışır mıyız, bir daha karşılaşır mıyız, sıfırdan tanışmak mümkün mü gibi sorular belki.
Soruyoruz kendimize, karşımızdakine, arkadaşlarımıza falan.
Mesela yeniden tanışmak değil mi?
Karşılaşmak falan.
Yani hani ilki bitti artık.
O geri gelmeyecek.
Belki yeniden tanışırız diyorsun.
Aynen öyle.
Bir şeyin gerçekten ilk ve son anı birbirine inanılmaz benziyor.
O yüzden ben de sanırım bunun bir son değil yeni bir adımın ilk anı olduğunu inanmak daha çok istiyorum.
Valla ne desem boş.
Tıpkı bu oda gibi.
Ne desem boş.
Ama bir o kadar var.
Göz ardı edemiyorsun.
Duygusalım yani her zamanki gibi.
Hayatta yine duygulanacak bir şey buldum çok şükür.
Çok şükür gerçekten.
bu geçen dönem
bana şükran duymayı
oldukça öğretti.
Kafama vura vura öğretti.
Ama gariptir ki
gerçekten valiz hazırlarken
eşyalarını seçerken
buna ne kadar ihtiyacım olabilir?
Bunu almalı mıyım? Bunu alırsam
bunu almayayım seçimleri
yaparken büyüdüğünü hissediyorsun.
İnsanlar sana akıl veriyor.
Belki yardımcı olmaya çalışıyor ama sen günün sonunda
bildiğini yapıyorsun falan.
şimdi yarın
ellikle o valizle havalimanına gideceğim
orada belli prosedürlerden
geçeceğim sonra oturacağım
bir bekleyeceğim sonra ineceğim
valizlerimi alacağım arkadaşım beni
karşılayacak falan ve sonra yeni bir şey
başlayacak yeni bir telaş
o telaşın getirdiği bıkkınlıklar
o telaşın getirdiği belki
gözyaşları ve o telaşın
getirdiği kahkahalar olacak sonra
o telaşın sakinliği
olacak nefes almaya
başlayacağım. Böyle burnum
uzun bir süredir tıkalıymış gibi
tam da böyle açılmışçasına
tamam diyeceğim.
Bunu biliyor olmak bile gerçekten
yolu yarılatmış gibi hissettiriyor
bana. Siz de
bu sürecin bir parçası oldunuz.
Siz de Filipoyu, Anu,
arkadaşlarımı, olanları
artık olmayanları
biliyorsunuz. Bazen
böyle en ihtiyacım olduğu
anda belki hiç bilmiyorken bana
bir mesaj attınız ve bu odaya
bir anda güneş
girdi pencereden.
Bir anda benim belki aylar
yıllar önce söylediğim bir şeyi, bir bölümde
kullandığım bir şeyi
alıntıladınız, paylaştınız.
Beni kendimle
yakınlaştırdınız. Bazen
yeni bölüm gelmeyecek mi
dediniz ve benim aslında ne kadar
yoğun bir hayat yaşadığımı bana gösterdiniz.
Bazen bu aralar
çok sık bölüm atıyorsun, hayırdır dediniz.
Konuşacak ne kadar
fazla şeyim olduğunu fark ettirdiniz.
Biz bunu birlikte yaptık.
O yüzden
bu evden uzun bir süreliğine
ayrılırken size
söylememek olmazdı.
Sizin de yeni bölümünüz.
Hayırlı olsun
diyelim. Bakalım bizi
neler bekliyor.
Çok istedim. Geldim.
Gördüm. Ve
çok sevdim.
Belli bir yerde çok nefret ettim.
çok da oldum ama denedim ya
bunun için kendime
hep şükran duyacağım
yani acaba
dememek için
belki günün sonunda keşke yapmasaydım
dediğim şeyler yaptım
ama
acaba böyle mi olurdu
keşke yapsaydım
keşke deneseydim keşke görseydim
diyebileceğim şeyler
o kadar az ki
bazen bu kadar hata yapmış
olmaktan da
O kadar pişman olmuyorum galiba.
Uzun lafın kısası.
Hayat aynı gökteki gibi.
Uçuyor andılar gerçekten.
Öyle.
Burası benim için gerçekten bir çerçeveydi.
Bakalım aradığımız resmi hayatımın bir sonraki döneminde bulabilecek miyim?
Öyle.
Şimdilik hoşça kalsın Kuzey İtalya.
Ben İstanbul'da bir kıtadan diğerine geçmeye ve belki de bu yolculuklardan birinde kendimi bulmayı ummaya devam edeceğim.
O yüzden sizinle çok uzaklarda kesişen yolumuz umarım bir vapurda, metroda, belki bir mekanda, bir konserde, sokakta kesişir.
Yanıma gelmekten çekinmeyin.
Her zaman çok yakındık bence ama artık fiziksel olarak da yakın olacağımız günler geliyor.
Öyle umutsuzluğa alışmayın ve yatağa sakın küs girmeyin.
Çünkü bazen o yatağa son kez giriyor oluyorsunuz.
İnanın bana küs olmayı hiç istemezsiniz.
Bir kapı kapanır bir kapı açılır dedikleri şey var ya çok doğru ve çok güzel.
Özellikle kapıyı kapatan sizseniz.
Bundandır ki yarın bu odanın kapısını kapattığımda o kadar da üzülmeyeceğim.
Çünkü belki hangi kapıyı açacağımı tam olarak bilmesem de anahtarların bende olduğunu biliyorum.
Hoşçakalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
