
Artık konuşmadığın bir arkadaşının şakası, o bunu çok severdi dediğin bir insan, sana şimdilerde en sevdiğin diziyi ya da belki de kimseye güvenmemeyi öğretenler. Hepsiyle hepimiz birer müze değil miyiz aslında? Biletini alan gelsin, bugün insan ilişkileri sanatını sergiliyoruz.
Heltia ile ulaşılabilir & sürdürülebilir terapi sürecinize başlamak için "OKIZ20" kodu sizin için aktif. Detaylar için:
Transkript
Bazı günler beni yataktan çıkartan tek şey anlatacaklarım, söyleyeceklerim oluyor.
Çok büyük bir konuşma, anlatma arzusuyla belki de harekete geçiyorum.
Ve bu da hayatımın çok durağın olduğu zamanlarda bile konuşacak, anlatacak bir şeyleri buluyorsam
belki de zannettiğim kadar boş, içi doldurulmamış bir hayat yaşamıyorum dedirtiyor.
Tabii ki böyle bir çıkarımı yapabilmek için sadece konuşmayı seçmek diye bir şartınız da yok.
Her ne yapıyorsanız, her neye karşı bir tutkunuz varsa aslında bunun şimdiye kadar size dokunmuş, sizin hayatınızdan geçmiş her şeyin kümülatif bir hali olduğunu bilmek, bir birikim sonucunda oluştuğunu bilmek çok rahatlatıcı.
Aynı zamanda da çok duygusal, nostaljik ve benim romantize ettiğim bir şey.
Bazen böyle verdiğim çok büyük bir parti bitmiş, herkes evlerine gitmiş.
Ben boş tabaklara, boş şişelere, boş bir masaya, salona bakıp az önce burayı dolduran kalabalığı kendi içimde anıyormuşum gibi hissediyorum.
Bunun nedense çok iyi bir bölüm olacağını hissediyorum.
O yüzden Sen Okuz Değilmişsin'in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugün biraz da hayatımızdan gelip geçmiş her şeyin müzesi olmayı konuşacağız.
Sevdiğim her şeyin müzesiyim başlıyor.
Herhalde son bir yıldır işte şunu söylüyorum.
Terapiye gidiyorum.
6 yıl oldu.
6 yıldır terapideyim.
O 6 yıl bitti.
Artık 7. yılın içerisine girdik.
Ve bu da bana çok şeyi düşündürttü hakikaten.
Yani 6 yıldır bir rutinin parçasıyım.
Rutin benim parçam olmuştu.
Ama zaman zaman ben aslında o rutinle var oluyormuşum gibi hissediyorum.
Hiçbir şeye motivasyonum olmadığı zamanlarda bile kalkmak, bilgisayarın başına geçmek,
bir elimi yüzümü yıkamak, saçımı düzeltmek sonra kendimden, duygularımdan ya da belki de bu haftada hiçbir şey konuşmak istemiyorum üzerine konuşmak.
Çok başkalaştırıcı ve bir o kadar da kendime yakınlaştırıcı bir deneyim.
Hala gidecek çok yolum olduğunu biliyorum ama zaman zaman geriye dönüp bakmakta ne kadar yol aldığımı fark ettiren bir şey.
O yüzden bazen insanın da geçmişe bakmasının, nostaljik olmasının, geriye dönüp de ne kadar aslında yol kat ettiğini görmesinin sağlıklı olduğunu düşünüyorum.
Evet yol çok geriye bakarak alınan bir şey değil.
Takılıp düşme ihtimaliniz çok yüksek.
Ama arada da bir durup hakikaten ben neler başardım demek lazım.
O mütevaziliği kırmak lazım.
Terapiye ilk başladığımda hayatta edindiğim birçok şeyin, kazanımların, geldiğim noktanın çok büyük bir yüzdeyle şans eseri olduğunu düşünüyordum.
Kendimin sanki bunlarla çok büyük bir etkisi olmadığını, bir ilişkisi olmadığını düşünüyordum.
İnsanlar yaptığım şeylere iltifat ettiğinde ya da beni takdir ettiğinde de genellikle çok daha mütevazi bir yerden
ya herkes yapar aslında şans oldu ya da şansım yaver gitti gibi diye düşünüyordum ama şansın da belki tamamen ortadan kaldırmak da çok doğru değil ama
kişinin kendi edindiği bir şey olduğunu düşünüyorum.
Yani eğer başımıza gelen her şey gerçekten şans eseri ise de en azından bu şansı edinmekte çok göze görülür bir çabamız, somut bir etkenliğimiz olduğuna eminim.
Şimdi baktığım zaman geçen ay bir tane seansımızda şöyle bir şeyden bahsettim.
Yani ne kadar aslında kendimle gurur duyduğumu, kolay şeyler başarmadığımı ya da sırf bazı şeyleri atlatabildim ya da üstesinden gelebildim diye onun çok da düşük seviyede bir engel olmadığını aslında gerçekten zaman zaman da çok zor dağları aştığımı kabul ettim.
Artık geriye bunu belki hayatımın diğer noktalarına da empoze etmek, başka şeylerde de işte sevilmeyi nasıl beklediğim, nasıl bir ilişki istediğim, hayatta nereye gelmek istediğim üzerinde de aynı inancı kazanmak istediğim bir yerdeyim.
Terapi biraz böyle.
Tamam artık ben istediğim noktaya geldim.
Burada bitmeli gibi olmuyor.
Çünkü istediğiniz noktaya geldiğinizde o yeni versiyonunuzun yeni hayalleri bu sefer devreye giriyor.
Ve bu sefer yeni hedeflere doğru yol alıyorsunuz.
Bazen bu hedefler sıfırdan bir şey inşa etmek ya da belki de zamanında çok da sağlıklı bir şekilde konumlandırılmamış şeyleri daha da temelinden sağlamlaştırmak gibi bazen geçmişe dönükte bir kazı oluyor.
Fark ettim ki insanın terapi odası aslında bir kazı alanı.
Siz belki gerçekten yüzyıllar önce yapılmış bir kazıya ulaşmaya çalışıyorsunuz.
Ama ulaştığınız tarihi yapı yüzeye çıktığında sizin için yeni ve ilk kez gördüğünüz, onun da belki yüzyıllar sonra ilk kez yüzeye ulaştığı, geçmişi bugüne taşımak gibi bir kazıya tekabül ediyor.
Ve ben kendi içimde bu kazıları yapmak, bulduğum şeylere zarar vermeden onları yüzeye çıkartmak noktasında, zaman zaman belki başarısız olsam da gösterdiğim çaba noktasında kendimle hakikaten gurur duyuyorum.
Kendimle gurur duyuyorum demek hem çok kolay bir şey değil ama bir noktadan da çok rahatlatıcı ve özgürleştirici.
Çünkü hayatta geldiğiniz noktanın gözde görülebilir olması için başkalarının sizinle gurur duymasını beklememeye başlıyorsunuz.
Hayat başkalarının onayına ihtiyaç duymadan yaşandığında gerçekten cennete dönüşebiliyormuş.
Bu da fark ettiğim şeylerden bir tanesiydi.
Ama tabii geçmişe baktığımda, terapi odasına getirdiğim ilişkilere, arkadaşlıklara, düşüncelere baktığımda her ne kadar bunlar artık tırnak içinde aştığım, geride bıraktığım şeyler de olsa insanın biraz da aslında bir savaş alanı kendi yaşadıkları.
Galibiyetin belli kayıplardan da geçtiği gerçeğini içinde barındırıyor.
Tabii ki her galibiyet bir savaş alanında edinilmek zorunda değil.
Her zaman silahları kurşanıp kendimizin belli parçalarıyla dövüşmek zorunda değiliz ama
yara aldığımız, kayıplar verdiğimiz gerçeği de çok göz ardı edilebilecek bir şey değil artık.
Bu yolda sadece bazı insanları değil, zaman zaman umudumu, hayallerimi, kendimden belki bazı parçaları da kaybettim.
Ama galiba boşlukları daha güzel doldurmayı ya da o boşluklarda artık daha rahat hareket edebilmeyi de öğrenmek insanın aslında hayatın ona getirdiği yenilikleri nasıl renove ettiği ve bu yeniliklerle hayatında neler yapabileceğine dair çok büyük de bir hayal gücü kazandırıyor.
İnsan gerçekten bir anda çok yaratıcı bir insana bile dönüşebiliyor hayatındaki eksiklerle.
Bir şeyleri yaratabilmek için illa hayatımıza yeni bir şeyin gelmesi ve onu şekillendirmemizin gerekli olmadığını,
bazen yokluğun da pekala şekillendirilebilir bir şey olduğunu yine bu seanslarda öğrendiğimi düşünüyorum.
O yüzden de bu ben sevdiğim her şeyin müzesiyim.
Biraz buradan çıktı.
Geçenlerde bundan iki yaz önce hoşlandığım ama işlerin istediğim gibi gitmediği birisiyle karşılaştım yolda.
Ve sadece birbirimize böyle başımızla selam verdik ve yürüdük.
Belki dursaydım biraz konuşurduk ama çok ihtiyaç da duymadım.
Hani böyle bilinçli bir şekilde yüzüne bile bakmayacağım gibi bir ilerlemede değil hakikaten.
Ve başımla selam verip gitmek o an yapılabilecek en doğru şey gibi geldi.
Üzerine çok düşünmedim bile.
Sonra yanımdaki arkadaşım kimdi o dediğinde o kişinin sadece ismini ya da bir zamanlar hayatımda neye tekabül ettiğini değil ama ne okuduğunu nelerle ilgilendiğini şu an neler yaptığını ya da en azından en son bildiğim kadarıyla nerede kaldığının infosunu arkadaşıma verdiğimde fark ettim ki ne kadar fazla bilgi var aslında hayatımızda artık hayatımızda olmayan insanlara dair.
Belki beni çok derinden yaralayan ya da çok derinden etkileyen bir ilişki bir insan değildi.
Ama öğrendiğim bir şeyler oldu.
Bazen bu bir kitap önerisi, bazen bir film oldu, bazen beni götürdükleri bir kafe, bir mekan oldu.
Ya da bazen bana davranışlarıyla bana nasıl davranılmasını istediğim ya da istemediğim noktasında bir öğreti oldu.
Ve fark ettim ki ben gerçekten hayatımdaki insanların bana sadece verdikleriyle değil vermedikleriyle de bir müzeyim.
Hani bazen böyle bu modern sanatta gidersiniz boş bir duvara bakarsınız.
Aa hani ne ki bu?
İnsan kendi hayatındaki bazı duvarların boş kalmasının da bazı şeylerin varlığına tekabül ettiğini görünce modern sanatı biraz anlıyor sanki.
O yüzden kendi duvarlarımı ne kadar doldurduğumla, ne kadar boş bıraktığımla ya da bazen bazı insanlarla aynı şeyleri yaşasak da, aynı insanları hayatımıza alsak da bu deneyimin kendi müzelerimizde ne kadar farklı şekilde, farklı eserlerle vuku bulacağını gördüğümde aslında herkesin kendi başına birbirinden farklı müzelere tekabül ettiğini düşünmeye başladım.
Bu bölümün de biraz size kendi müzelerinizi düşündürmesini istiyorum.
Eğer gerçekten hepimiz sevdiğimiz sevmediğimiz başımıza gelen her şeyin bir müzesi isek
belki de bu müzeyi nasıl dizayn edeceğimiz, nasıl organize edeceğimiz, nereye neyi konumlandıracağımız
gerçekten biraz da terapi odasına şekillenen bir şey.
O yüzden tabii ki de bu fırsatı kaçırmayıp size yine Heltia'daki o kız 20 kodunuzu hatırlatacağım.
Terapi yolculuğunuza başlamak, kaldığınız yerden devam etmek, kendi müzenize neleri koyacağınızı kendi odanızda kararlaştırmak istiyorsanız uzman psikologlar eşliğinde siz de bu sürece başlayabilirsiniz.
Heltia'nın uygulamasını indirdiğinizde size sorulan soruları yanıtlayarak kendinizle eşleştirilmiş en uygun psikologlara erişebilir ve 15 dakikalık ücretsiz ön görüşme sonucunda da terapi sürecinize hangi uzmanla başlayacağınıza karar verebilirsiniz.
Eğer terapi sürecinize heltyayla başlamak isterseniz ya da bir şans vermek isterseniz kendinize o kız 20 kodu sizin için hala aktif.
Bu bölümü kaydetmeden önce ilterişi aradım.
Ben böyle bir bölüm kaydetmek istiyorum ne düşünüyorsun seni de biraz dinlemek istiyorum dedim.
Bu bölümü de ona ithaf ediyorum.
Kesinlikle çok kolay şeyler yaşamıyor son dönemde.
Ama gösterdiği duruşla ki buradaki duruşta böyle çok büyük bir güçlülük böyle bir sertlik yıkılmazlıktan bahsetmiyorum.
duygularının yaşayışıyla, yeri geldiğinde döktüğü gözyaşlarıyla, hassasiyetini saklamayışıyla bence esas güçlülüğü gösteriyor.
Benim böyle güçlü olmanın dimdik bir duvar gibi durmaktan ibaret olmadığını,
zaman zaman güçlülüğün aslında zayıf noktalarımızı ne kadar kabullendiğimizle ilgili olduğunu bana öğreten insanlardan bir tanesi.
Bunu dinlerken bile gözlerinin dolacağına neredeyse eminim ve dolan gözlerini kimseden saklamayan bir insana hayatımda sahip olmak benim için gerçekten çok büyük bir kazanç.
Seni çok seviyorum.
Öpüyorum seni.
Bu bölümden sonra kesin arar beni.
İlteş bana söyledi aslında herkesin de kendi müzesi var diye.
Ve bizim çok fazla ortak arkadaşımız var.
Ben de ona şunu sordum.
Sence sahip olduğumuz ortak insanlar gerçekten hayatımızda aynı eserleriyle mi yer alıyor?
Mesela senin müzendeki idille benim müzemdeki idilin koyduğu eserler aynı olur muydu?
Ya da aynı olsa bile bu müzenin bu serginin aynı yerine mi koyardık?
Cevap kesinlikle hayır.
Ve bu da aslında şöyle bir kıymet oluşturuyor.
Başka insanların hayatına girdiğimizde ortak deneyimlerle karşılaştığımız çok sık olur.
Bu sadece aynı insanları tanımak değil ama en basitinden bir üniversite sınavına girmek, bir ayrılık yaşamak.
Ne bileyim aynı haberi okuyup ondan etkilenmek bile aslında çok ortak deneyimler ama bunların etki alanı her zaman çok aynı olmuyor.
Ve bence hayatın esas güzelliği de burada.
Aynı şeye bakıp, aynı şeyi tadıp, aynı şeyi deneyimleyip bu kadar farklı şeyler çıkartabilmek aslında bizim ne kadar biricik insanlar olduğumuzu da ortaya koyan bir şey.
Aynı şeyi yiyoruz, aynı tadı aynı keyfi almıyoruz.
Ve benim belki de tadına baktığım şeyden bir başkasından daha farklı bir keyif, daha farklı bir çıkarım sağlamamın da sebebi aslında beni şimdiye kadar oluşturan her şeyin bir bütünü.
Bu bir yemeği yemek bile aslında olabilir.
Yani düşünün ki bir arkadaşınızla yemek yemeye gidiyorsunuz ve çorba sipariş ediyorsunuz.
Ama mesela sen hiç çorba insanı olmamışsın, çok çorba içmemişsin, evinde çok çorba pişmemiş.
O senin için tamamen yeni bir deneyim, yeni bir tat kapısı açarken belki de karşındakinin en sevdiği bir şey olarak sipariş ettiği ve tadına baktığında bir kaşık aldığında geçmişe, aile evine, kendi konfor alanına döndüğü bir şey.
Yani aynı şeyden bir kaşık almak, bir çatal almak bile sanki böyle boğazımdan geçen şey benim mideme girene kadar 6-7 yaşındaki Sima'ya kadar dokunuyor.
Bu tabii benim hayatı ne kadar romantize ettiğimle de ilgili ama benim en sevdiğim şey, en sevdiğim eylem.
Ben bir şeyleri sonsuza kadar romantize edeceğim.
Çünkü hayatın tadı benim için böyle çıkıyor.
Hani bazı insanlar yanında tuzunu falan taşır ya ya da TikTok'ta görürsünüz.
Aç sosumu hep yanımda taşıyorum falan.
Benim için de romantize etmek yanımda taşıdığım bir tuz.
Her neyse tadına baktığım şey onu daha da güzelleştiren, sevmediğim bir şey ise baskın bir tat olup ondan keyif almamı sağlayan ya da belki de bazı eksiklikleri kapatan bir şey hayatı romantize etmek ve onu cüzdanımda, çantamda, kalbimde taşımaya devam edeceğim.
İnsanın kendini sevdiği her şeyin bir müzesi olarak görmesinin çok iç rahatlatıcı bir tarafı da var.
Mesela artık hiç konuşmadığınız bir arkadaşınızın konuşma şeklini belki de hala cümlelerinizin içinde biraz olsun barındırıyorsunuz.
Ya da öylesine tanıştığınız bir insanın yaptığı bir şaka sizi o kadar çok güldürüyor ki artık sizin açılış cümleniz haline geliyor.
Üzerine belki de hiç düşünmediğiniz hatta aklınızın, hafızanızın hala onu hatırladığını bile tahayyül etmediğiniz şeyler,
Yeni bir yer gördüğünüzde, mağazada bir kıyafet denediğinizde o da bunu severdi düşüncesiyle bir anda canlanıyor.
İnsan hafızasının beni çok şaşırttığı, çok kendine hayran bıraktığı özelliklerden bir tanesi de bu.
Derinlerden sürekli çıkartıp çıkartıp bir şeyleri benim bilincimin ön safhalarına bu kadar kolaylıkla taşıyabilmesi.
Bazen bu kadar fazla infoya sahip olmak gerçekten insanı ağırlaştırıyor da.
Kendimi koleksiyoncu gibi hissediyorum.
Ama koleksiyoncuların amacı biraz ya yaptıkları küçük koleksiyonu etrafındakilere göstermek
ya da eğer buna imkanı varsa bir sergi açmaktır biraz da bir şeyleri biriktirmektir.
Mayıs ayında Arda'nın sergisi için İstanbul'a geldiğimde
5 günümü falan her gün sergide Arda'yla birlikte geçirdim.
Ve artık böyle eserlerin yerini falan ezberlemiştim.
Arda müsait olmadığında gelen arkadaşlarımıza ben anlatıyordum falan.
ve fark ettim ki evet bazı şeyleri ben de çok sevmedim.
Ay bunu buraya niye koymuşlar dedim.
Ya da benim sadece böyle bir bakıp geçtiğim şeyin önünde
insanların yığılıp üzerine konuştuğunu da fark ettim.
Bunun da yine çok umut verici bir tarafı vardı bence.
Bundan da çıkartabileceğim bir sonuç vardı.
Birilerinin bir şeyi beğenmemesi,
onun başkaları tarafından dikkat çekici
ya da hikayesinin duyulmaya değer olduğu gerçeğini aslında hiç de değiştirmiyor.
Hayatınızda işlerin istediğiniz gibi gitmediği, hak ettiğiniz değeri görmediğinizi hissettiğiniz çok fazla an olmuştur eminim.
Ama birilerinin sizi belki de hak ettiğiniz şekilde değerlendirmemesi, o sevgiyi, o ilgiyi, o zamanı vermemesi sizin bunu hak etmemenizle ilgili değil.
Damak zevkine hitap etmemenizle ilgili ve biz sürekli kendimizi birilerinin damak zevkine uyabilmek için değiştirip duramayız ki bazen biz böyleyizdir.
Bu tam benlik diyecek birisinin bizi bulmasını beklemek, belki de zaman zaman işleri gerçekten oluruna, akışına bırakmak ve ait olduğumuz, o asıldığımız duvarda birinin bize sadece göz atıp kafasını çevirmek yerine o altta yazan şeyi okuyacak kadar da zaman ve ilgi ayırmasını beklemek.
Şimdi dedim ya mesela bu sergide benim de böyle çok beğenmediğim, çok anlamlandıramadığım eserler vardı falan ama fark ettim ki bazen beğenmediğimiz, bakmaya çok da tenezzül etmediğimiz ya da anlamaya çalışmadığımız şeyler bizim sevdiğimiz şeye giderken kullandığımız aslında biraz yön kavramları haline geliyor.
Yani mesela benim sevmediğim bir eser olsun, serginin sol tarafında dursun, onun çaprazında da benim belki de çok görmeye değer ve arkadaşlarıma da göstermek istediğim bir şey olsun.
Bazen o sevmediğim, dikkat çekmeyen, çok da dikkatimi bir türlü ona vermek istemediğim şey benim sevdiğim şeye giden yolu tarif etmemde bir araç haline geliyor.
Diyorum ki şurada köşede bir tane çok keyifsiz sarı tonlarında bir tane küçük heykel var ya işte onun solunda demek gibi.
Tabii ki hayatta her şeyi bu kadar yönlendireceği, bu kadar bir amaca hizmet eden bir tarafta olmamalı ama her insan da kendi müzesini oluştururken ve zaman zaman da belki artık eskisi kadar sevmediği ya da çok da bunu keşke kendi koleksiyonuma katmasaydım dediği
ama hasbelkader bir şekilde hayatında yer almış şeylerle bir bütün aslında
onların da beğendiğimiz, güzel bulduğumuz şeylere giden yolda yardımcı haline gelmesi
başıma gelmiş olan çok da tat almadığım deneyimleri de bir şekilde kabul etmemi sağlıyor.
Ben simay olarak 26 yıldır bu hayatta bir insanım.
Bir şeyler yapmaya çalışıyorum.
Dünyayı yerinden oynatmıyorum.
Çok büyük değişikliklere yol açmıyorum belki.
Ama birçok şeyin de bir araya geldiği bir çatıymışım gibi hissediyorum bazen.
Kendimi artık hiç konuşmadığım bir arkadaşımın bana yıllar önce söylediği bir şakayı hatırladığımda,
market raflarında kendime yeni bir şampuan ararken kokladığım bir şampuanın beni götürdüğü 2017 yılında,
Ekim ayının ilk yağmurunda, bir kitabın son sayfasında,
birinin söylediği bir şeyle bir anda aklıma gelen bir Twitter referansında buluyorum.
Daha önce hiç deneyimlemediğim bir şeyde geçmişte deneyimlediğim bir şeyin benzerliğini bulmaktan çok büyük bir keyif alıyorum.
Onun ne olduğunu bilmiyorum ama aynen şöyle hissettirdi diyorum.
Aynen böyle tadı diyorum.
Daha önce hiç ayak basmadığım yeni bir şehirde gezerken bu sokak ne kadar da İstanbul'a benziyor diyorum mesela
ve aslında orada bir anda İstanbul'u kendi deneyim çantasına eklemiş bir insan olduğumu hatırlıyorum.
Hayatta denemediğim çok fazla şey var ve deneyimlemediğim bir sürü şeyle bu hayattan geçip gideceğim ve benden sonra da yenilikler gelmeye devam edecek ama bunun bir o kadarı da suyun altında var.
Ben sadece suyun yüzeyindeki o buz kütlesinin tepesine tırmanmaktan ibaret değilim ki.
Onun bir de altı var benim yıllar boyunca doldurduğum, birilerinin şakalarında, sözlerinde attığım adımlarımda bulduğum bir sürü şey var.
Ve belki de en güzeli sadece kendi müzenizi oluşturmak da değil, sevdiğiniz her şeyin bir müzesi olmak değil.
Muhtemelen birilerinde müzesinde yer alıyor olmuşsunuz.
Ve aslında her şey burada sizin sevdiğiniz her şeyin müzesi olmanız da değil.
Muhtemelen birilerinin müzesinde de sergileniyor oluşuruz.
Muhtemelen birisi hala sizin sayenizde bir diziyi izliyor.
Sizin sayenizde yeni bir kahve içmiş, yeni bir kafe keşfetmiş.
sizin sayenizde belki özgüvenini kazanmış.
Ne kadar güzel, ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiş.
Belki sizin yüzünüzden nasıl bir ilişki yaşamayacağının çıkarımını yapmış.
Her zaman güzel deneyimler de vereceğiz diye bir şey yok tabii insanların hayatında.
Biz de peygamber çocuğu değiliz ama
hayatta her zaman bir şeyleri sürekli sindirip onlardan bir öğreti çıkartmak zorunda olan varlıklar olmadığımızı
belki de başkalarının öğretisi, başkalarının sergisini duvara astığı bir eser olacağımızı bilmek, düşünmek
biraz da ölümsüzlüğe tekabül ediyor aslında.
Bu Disney filmi Coco'yu izlemişsinizdir.
Aslında ölümün sizi bu hayatta bilen, isminizi bilen, sizi hatırlayan son insanın da aslında ölüşüyle gerçekleşeceğini
bilmekten geçiyor biraz.
ve baktığımızda bu perspektiften hayattan ölüp gitmek bile silinmek bile o kadar kolay değil yani.
İnsanın bu hayatta karbon ayak izi dışında birilerinde bir izinin olduğunu bilmesi bize yüklenmiş o bir şeyler yapmak zorundasın,
görünür bir şey yapmak, bir şey üretmek zorundasın inancını ne kadar da yatıştırıyor, ne kadar da dur bir sakin ol.
Sen hiçbir şey yapmadan da belki de attığın bir kahkahayla, verdiğin bir siparişle birine ilham oldun.
Birinin belki ben böyle olmak istiyorum ya da kesinlikle böyle olmak istemiyorum dediği bir yerden etkiledin.
Keşke bir kez olsun kendimizi başkalarının gözünden hakikaten görebilseydik.
Keşke bir kere bir şeyleri unutup sevdiğimiz her şeyin müzesini dışarıdan bir ziyaretçi gibi gezebilseydik.
Çok kez söyledim bir kere daha söyleyeceğim.
Kötü deneyimin insanı gerçekten çok iyileştiren hem neyi istediğini hem de neyi kesinlikle istemediğini fark ettiren bir tarafı var.
Artık böyle bazen yolda görsek yüzüne bakmayacağımız insanların bir zamanlar hayatta bizim için neler ifade ettiğini görüyoruz yaşıyoruz ya da deneyimlemesek bile filmlerde kitaplarda bu sahne hep geçiyor.
Birbirlerinden yanından bir yabancıymış gibi geçiyorlar.
Yani bunu hiçbir filmde görmediyseniz Fettahcan şarkısında falan var yani.
Dostça ayrılın belki selamlaşırız tadında.
Yani yeri geliyor götünü gördüğün adamın yolda yüzüne bakamıyorsun.
Böyle bitti mi diyorsun?
Ya da aaa bu noktaya mı geldik diyorsun?
Yoo.
Yani evet belki işler böyle oldu ama dön bak.
o belki de senin müzende sana nasıl scrambled egg yapacağını öğreten insan.
Nasıl sevilmek istediğini öğreten insan belki de.
Yani bu insanları kendi müzenize koyduğunuzda bunun bir sınırının olmaması çok güzel.
Sana nasıl iskambil oynayacağını da öğretmiş olabilir.
Bir daha kimseye güvenmemen gerektiğini de.
ama günün sonunda
yolda böyle gelen geçenin
sticker'ı yapıştırdığı ve sticker'larla
dolmuş trafolar falan var ya
biraz da onlar gibiyiz. Ben böyle
şeylerde her zaman o ilk sticker'ı kim
yapıştırdı ve kim bunu
takip edip ikinci olduğu çok merak
ederim. Çünkü ilkinde
bir şeyi ilk yapan olmanın
verdiği cesaret, ikincide
de hiç belki de tanımamasına
ve şahit olmamasına rağmen bunu ilk
kez yapan kişiye duyduğu
bir güveni hissettirir bana.
Sonra birikimsel bir şekilde 3. 4. 20. 30. derken bir bakmışsınız trafonun her yeri birbirinden farklı stickerlarla kaplanmış.
Peki trafo trafoluğundan bir şey kaybetti mi?
Muhtemelen hayır.
Kapağının altında hala çalışmaya devam ediyor.
Ama artık bütün diğer trafolardan onu ayıran bir şey var.
Stickerlarla kaplı bir trafo.
Ya da belki de bir kafeye gidecekken böyle stickerlarla kaplı bir trafo var tam onun yanındaki kafe diye birilerine yövüm verecek bir şey.
Belki birilerinin fotoğrafını çekip instagramında post olacağı bir şey.
Yani demem o ki üzerimize yapışan her şeyle ne olduğumuza dair özelliğimizi kaybetmiyoruz ama yeni eklentiler, yeni sıfatlar kazanıyoruz.
Ben de hayatın en çok bu özelliğini seviyorum.
O yüzden şimdi hayatımda olsun olmasın bu bölümü dinlesin ya da dinlemesin.
Ben orada bir yerlerde simay olarak dururken önümden geçip de benim üzerime bir stiker yapıştıran ya da benim üzerime yapışmış stikerlerden bir tanesini çok beğenip sökmeye çalışan,
fotoğrafını çeken ya da neler yapıştırmışlar diye dikkat kesilen herkese benim müzemi ziyaret ettiği için çok teşekkür ederim.
Burada tabii bakan kadar bakılanı da takdir etmek lazım.
O yüzden bölümün başında söylediğimi olduğum kişiden çok gurur duyuyorum.
Çok memnunuma.
Belki de geri dönüyorum.
Sevdiğim her şeyin müzesi olmaya devam edeceğim.
Girişleri ücretsiz tutmaya devam edeceğim.
Böylelikle başkalarının hayat koridorlarında gezerken
belki de başkalarının hiç dikkat kesilmediği bir şeyin önünde
benimle aynı şeye bakan biriyle de yan yana geleceğim.
Bunların hepsi beni çok heyecanlandıran şeyler.
Umarım siz de bu bölümün sonunda biraz olsun kendi müzeniz üzerine düşünmüşsünüzdür.
Her zamanki gibi müzenizi saat kaçta kapatırsanız kapatın.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa da küs girmeyin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
