
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
*
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm “Odea” ve "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
boş veremeyen kızların bi bildiği var. uzun bi aradan sonra, hoş geldiniz ve hoş geldim
Transkript
Herkese merhaba. Sen o kız değil misin?''in yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bir aydan uzun süredir ortalarda değilim ve bu sürede aslında birçok şey değişti.
Artık uzman psikoloğum, yüksek lisansımı bitirdim ve tekrardan İstanbul'a geri geldim.
Bu bir ayda Türkiye'de değildim.
Açıkçası çok büyük bir rahatlık getireceğini bilmekle ve kendimi uzun bir süredir bu rahatlıkla teselli etmekle birlikte
gerçekten de yüksek lisans bittiğimde bir boşluğa düştüm.
Çünkü kendimi 3 senedir ne yapıyorsun sorusuna İtalya'da yaşıyorum.
İtalya'da yüksek lisans yapıyorum demekle tanımlamıştım.
Ve bir anda karakterimin çok büyük bir parçasını oluşturan bir parça artık benimle değilmiş gibi hissettim.
Ve tabii ki de hafiften bir yoksunluğu da olduğunu söylemek doğru olacaktır.
Aslında yine bir videolu bölüm çekmek istedim.
Ama hani bazı duyguları konuşacağınızda ne bileyim önemli bir konuşma yapmak istediğinizde
kimileri bunu böyle telefonda ya da mesajda yapmayı tercih eder.
Çünkü orada bütün benliğinizle, vücudunuzla bulunmak
Sadece sözlerinizle değil jest ve mimiklerinizle de bir şeyi aslında ifade ediyor olmak gerçekten bir yandan da çok kolay idare edilebilir bir şey değil.
Bir yandan da gerçekten bazen bedeninizle anlatmak istedikleriniz de tutarsız olabiliyor.
Ve ben genelde böyle çok artık derin bir şey konuşmaya hazır hissediyorsam kendimi nasıl göründüğüm, nasıl durduğum, kendimden emin olup olmadığım karşı taraf tarafından algılansın pek istemiyorum.
Yalan değil.
O yüzden galiba uzun da bir ara verdikten sonra tekrardan konuşmaya başlarken ve aslında biraz daha ısınma antrenmanı yaparken bu sefer kameraların kapalı olmasını istedim.
Böyle bölümlerin de ayrı bir tadı var.
Bilmiyorum siz fark ediyor musunuz?
Ama bunu annem de söyledi.
Videolu bölümlerinde hayatından başka bir şey görüyoruz ama sanki konuştuğum bölümlerde daha bir samimi, daha bir kendin, daha bir çıplaksın diye.
Ve gerçekten de tabii ki de orada o çıplaklığı, yakınlığı oluşturan şey biraz da aynı zamanda görünmüyor olmak.
Konuşuyorum ve sadece söylediklerime odaklanmanız başka bir dikkat dağıtıcı unsurun olmaması söylediklerimin ne kadar istersem o kadar derin olabileceğine dair bir alan da açıyor.
O yüzden bu bölümü sadece kulaklarınızı ve belki de biraz hayal gücünüzü doldurarak sizlerle paylaşmak istedim.
Bu bölümün adı Sempati Bir Bıçak.
Charlie X.X.'in Sempati Yazan Naif şarkısından bir esinti tabii ki de.
Ben bu şarkıyı inanılmaz derecede dinliyorum.
Ve aslında favori şarkım bile değildi.
Ki ben Brett'i dinlemek için biraz görece geç kalmış da bir insanım.
Çok popüler olduğu ve ilk çıktığı dönem dinlemedim değil.
Duyduğum kadarıyla hiç de hoşlanmamıştım aslında.
Ama benim için yani siz şarkıyı nasıl dinliyorsunuz bilmiyorum.
Daha çok melodisi mi, sözleri mi, ne kadar relate edip etmediğiniz mi?
Orada sizin için o şarkıyı başarılı bir şarkı kılıyor bilmiyorum ama
dün çok yakın bir arkadaşım bana şarkı dinlerken ne düşünüyorsun?
Yani dans mı ediyorsun hayalinde?
Şarkıyı mı söylüyorsun?
neresindesin dediğinde hiç düşünmeden
cevabını verdim.
Bir senaryo çekiyorum. Yani genellikle
dinlediğim şarkılar benim için sadece
bir fon müziği oluyor ve ben onun üzerine
bir şey yaşıyor oluyorum. O nedenle
tabii ki de sözleriyle bir şeyleri
özleşimini kurabilmek benim için
bir şarkıda olmazsa olmaz. Ve galiba
Brett'i ne kadar o tekno tarafıyla
çok sevemesem de en azından
kendimi sevmediğime başlangıçta
inandırmış olsam da dinledikçe
belki de bana hangi anlarda eşlik ettiğiyle
birlikte giderek hayatımda böyle en
sevdiğim şarkılar içerisinde hızla
yerini aldı. Ve ben bunun benzerini
The Last Shadow Puppets'ı ilk
keşfettiğimde de yaşamıştım. Bir şarkıya tamamen
obses olup onu böyle
yani bıkana kadar diye bir şey yok
hani hiç bıkmak gibi bir opsiyonun yokmuşcasına
dinledikten sonra
biraz mola vermek için başka bir şarkıya
geçip aynı paternide bu sefer
bu yeni şarkıda yapıyor oluyorum.
Ve böyle böyle hem o albümü genellikle
çok uzun bir sürede bitiriyorum hem de
gerçekten kendimi uzun bir süre çok başarılı
şarkılarla biraz da
entertain etmiş oluyorum. O nedenle
Brad albümündeki özellikle de
Brad'in remixinde başka
insanlarla yaptığı düetlere baktığımda
orada beni çok daha fazla etkileyen
ve böyle sözlerinde inanılmaz derecede
kendimden bir şeyler bulduğum
yeni bir ufuk açtı diyebilirim.
Şimdi bu şarkıları tek tek dinleyip
sonra diğerine geçme evresinde de
gerçekten sempati yize naif
noktasındaydım. Sürekli canlı
performanslarını izliyorum, sürekli dinliyorum ve
aslında orada ne kadar belki de birçoğumuzun kendine itiraf etmekte zorlandığı bir şeyin açığa çıkmasını yattığını her seferinde şok oluyorum.
Ben bir şeyleri analiz etmeyi çok seven bir insanım bunu anlamışsınızdır diye düşünüyorum.
Belki biraz mesleki deformasyon da vardır tabii işin içinde.
Ama Sempathy is a Knife'ın bir de hani magazinsel tarafından aslında Taylor Swift'e atılmış hayranlığın içerisinden bir diss oluşu.
İşte ben denesem de onun gibi olamam.
Hani yani o kadar iyisin ki yanında kendimi ansiyeteli kaygılı hissediyorum diyen söylemesi bu kadar zor bir şeyi bütün dünyaya aynı anda itiraf eden bir kadını dinliyoruz aslında.
Ve ben belki de tırnak içinde bizde yokmuş gibi davrandığımız ya da genellikle kendimize yasakladığımız, başkalarında gördüğümüzde de ayıpladığımız bazı duyguların, kıskanmak gibi, imrenmek, hatta kinlenmek gibi bazı duyguların birisi tarafından bu kadar açık ve aslında çırılçıplak bir yerden paylaşılmasından biraz feyiz de alıyorum.
Baktığım zaman gerçekten hayatımda bazı duyguların sırf öyle değilmiş gibi yapmaktan beni böyle için için yediğini hissediyorum.
Hani derler ya ağacı kurt insanı dert bitirir diye.
Biraz gerçekten öyle.
Ben çok bir şeyleri boş verebilen bir insan değilim.
Hayatımda boş ver diye bir konsepte de yer yok açıkçası.
Bugün bu bölüm de biraz ilhamını tam olarak buradan alıyor.
Ben insanların benimle ilgili ne düşündüğünü çok önemseyerek yaşadım ve belki de burada biraz hata ettim.
ama günün sonunda davranışlarının sonucunda kimin etkilenip etkilenmeyeceğini hiç de düşünmeyen umarsız insanların her zaman namlusunun tam karşısında oldum
ve maalesef çok yara aldım ve insan bir noktadan sonra kendini gerçekten acaba ben keriz miyim diye düşünürken buluyor.
Diğer yandan sizi bilmiyorum ama hani hayatta bazı öğretilerden böyle deneyerek ağzınızın payını aldığınızda ve sütten ağzınız yandığında
hani böyle anneniz falan size bak ben demiştim artık biraz sen de böyle ol, biraz sen de bencil ol, biraz sen de başkalarını düşünme gibi öğütler verir ya
bunlar bende hiç işe yaramıyor.
Çünkü ben o kötülüğün ne kadar can acıtıcı olduğunu deneyimlemiş birisi olarak bunu kendime bir bahane olarak kullanıp
ben de başkalarına bu kötülüğü, bu acıyı yaşatmak istemiyorum.
Çünkü günün sonunda mevzu kimin canını yaktığım değil.
Bu can yakma davranışını kendime yakıştırmıyor olmam.
Ve ben bunu yapamıyorum.
Kısasa kısasla benim canımı çok yaktılar şimdi ben de bunun bana verdiği hakka dayanarak insanların burnundan fitil fitil getireceğim diyemiyorum.
Çünkü bu bence artık tam olarak dünyanın çivisinin çıkması demek.
Ve hani çok klişedir ama derler ya görmek istediğin değişimin kendisi ol falan.
Biraz da öyle gerçekten.
Şimdi ben baktığımda başıma gelen şeylerin sonucunda gerçekten çok hakaniyetli bir villain karakter olabilirdim.
Ben de hayatıma giren insanların burnundan güven problemlerimle, kaygılı bağlanmalarımla getirebilirdim.
Belki getirmişimdir de.
Ama o getirdiklerim de hem kusuruma bakmasın hem de bunun buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu bilerek de birazcık şükretsin derim.
Benim önümde hayatımda iyi ve kötü, siyah ve beyaz, sağ ve sol gibi çok keskin seçenekler sunduğu anlar çok oldu.
En basitinden beni yetiştiren ebeveynlere baktığımda, babamla olan ve annemle olan ilişkime baktığımda gerçekten bir siyah ve beyaz görüyorum.
Ben babam tarafından ne kadar zorlansam da, ne kadar bir mücadelenin, bir challenge'ın içine girsem de, onay delisi haline getirilsem de,
günün sonunda annemle de gerçekten olabildiğince sağlıklı, içinden geçtiği problemlerle, yaşadığı sıkıntılarla sağlıklı,
sağlıklı, bunların üstesinden
birlikte gelmeye çalışan, destekleyici
bir ebeveyn ilişkisi yaşadım. Yani benim
elimde bir siyah bir de beyaz örnek vardı.
Ve ben gerçekten bugün geçmişe
dönüp baktığımda, babamla yaşadığım
o anlaşmazlıklar sonucunda
hayatta birçok olgun olmayan
davranışı gerçekleştirip, çok
geçerli bir bahaneyle bu işin içinden
sıyrılabilirdim. İnsanlara açıklama yapmadan
ortamı terk edebilir, insanları
onaylamamakta ısrarcı olabilirdim.
Anlamaya çalışmayabilirdim insanları
bu kadar ve bana neden bunu yapıyorsun
dediklerinde çünkü ben bunu görmedim
diyebilirdim birçok insan gibi
ama benim önümde bir de iyi bir örnek
vardı ben ne
olmak istemediğimi seçtim
ve diğer iyi örneğin
iyi taraflarını kendime
almaya çalıştım hala tabii ki
babamın öfkesine sahibim
hala bazen maalesef
oradaki alıştığım tartışma paternini
sağlıklı ilişkilerimde de
sürdürüyor bazen oradaki çamuru
tertemiz ilişkilerime de
bulaştırıyorum maalesef ama insanım sonunda.
Yani mevzu benim mükemmel
olmam değil. Bir şeyleri
toparlamaya çalışmam ve bundaki
inatçılığım. O nedenle hiçbir zaman
ben de şimdi kötü karakter
olacağım demedim ve hakkımda
vardı bence. Ama yine de
insanların nasıl davrandığına
baktığımda onları anlamlandırsam
bile belki onun da başına şu
gelmiştir, onun da güveni böyle
kırılmıştır desem de bunun
hala bir başkasının
canını yakmayı yeterli bir motivasyon olduğunu düşünmüyorum.
İnsanların kötülükten başka bir seçeneğinin olmadığına belki de inanmak istemiyorum.
Sempati bence gerçekten bir bıçak bu noktadan baktığımızda.
Ben hala bitip gitmiş ve hayatıma bir şekilde iyileşip devam edebildiğim arkadaşlıklarımda
o içimden geçenleri bir türlü onlarla söyleyemedim diye bazı geceler uykusuz kalıyorum.
Bakın 4 yıl oldu belki 5'e falan gireceğiz herhalde.
Eski en yakın arkadaşımla eski sevgilimin birlikte olmasını ben kabul edemiyorum ve bazı anlarda bunun konusunu açmaya da utanıyorum.
İnsanlar bana sen hala orada mısın ya aş artık bir boş ver diyecek diye.
Ama ben zaten günümü bu insanları düşünerek heba etmiyorum.
Ben zaten bu insanları sürekli aklıma bile getirmiyorum.
Bazı anlarda bir şey onları hatırlatıyor ya da arkadaşlarımla konuşurken oradan bir örnek vermem gerekiyor.
Çünkü hayatımın önemli bir noktası olduğunu yalanlayamam ben.
Ama bazen bunu söylemekten çok çekiniyorum.
Çünkü beni hala geçmişte takılı kalmış biri olarak tanımlayacaklar diye sonra oturup kendime şunu soruyorum.
Geçmişe takılsam kime zarar ki ya?
Kime ne yapıyorum? Belki de takıldım.
Abi benim için bu travmatikti yani.
Benim kolum kanadım kırıldı arkadaşlar.
Kırıldı yani.
Ben güven kırıklıkları, hayal kırıklıkları arasında kendime böyle bir kentsel dönüşüm yaratmaya çalıştım
5 sene içerisinde aşamalı bir şekilde benim güvenim gerçekten paramparça edildi
Ben bunun farkındayım, terapiyle özellikle bunun çok farkına varmaya başladım
Bazı korkularımın nereden geldiğini, bazı kaygılarımın nelerle niye tetiklendiğini anlayabilecek bir noktaya geldim gerçekten
Ama bazen sorunun ne olduğunu kabul etmenin sorunu da ortadan kaldırdığını zannediyorum ama hayır.
Ben sadece kırıklarımı ve neden kaynaklandığını fark ettim.
Ama bu oranın kırıldığı gerçeğini değiştirmiyor.
Ve ben kendimi anlasam da bazı şeylerin nereden kaynaklandığını bilsem de maalesef ki bu kırıkların hayatımdaki etkisiyle yaşamaya devam etmek zorundayım.
Kendimi bu kadar iyi anlamama, analiz etmeme, neden sonuç ilişkisini kurabilmeme rağmen ben hala ilişkilerde güvenmekten çok korkuyorum karşımdakine.
Beni bırakıp gideceğinden çok emin oluyorum.
Geçenlerde yine kafamda müzik dinleyip bir şeylerin senaryosunu kurarken bu sefer kendime güzel bir senaryo yaratmak istedim.
Bu sefer de böyle aşık olduğum bir ilişkideyim ve sevdiğim kadar seviliyorum, çok sağlıklı bir ilişkideyim hayalini kurdum.
Ve otomatikman bakın kendi kurduğum yazıp yönettiğim senaryoda bir anda kendimi peki partnerim beni ya terk ederse endişesini hissederken buldum.
Yani beni hayal gücümde bile bu bende açılan yaralar bir şekilde yakalıyor enseme yapışıyor.
Ben hiçbir arkadaşımın bana anlattığı bir şeyde bunun ne kadar eski bir hikaye olduğunu bu insanın bunu hala neden aşıp aşamadığını sorgulamıyorum.
Aşmak, boş vermek zaten dediğim gibi benim lügatımda olan şeyler değil.
Ama bu gösterdiğim empatinin karşılığını alamamak ya da kendimi açtığım konunun ne kadar güncel olmayışından ötürü mahcup hissetmek
bana gerçekten sempatinin sırtıma sırtıma saplanan bir bıçak olduğunu hissettiriyor.
Ben onu başkasına uzatıyorum ve o onu sanki benim üzerimde kullanmayı tercih ediyor gibi.
Belki de boş vermeyi, kafaya takmamayı, aşmayı bu kadar obsesyon haline getirdiğimiz için aslında günün sonunda kalp kıranların sayısı hiç azalmazken kalbi kırılanlar giderek artmaya devam ediyor.
Çünkü kalbi kıran bir gün bunun unutulacağını, bir gün birilerinin bu hikayeye ya boşver artık diyeceğini biliyor ve aslında biraz zaman aşımına sırtını yaslıyor.
Öyle ya da böyle üzerinden oldukça zaman geçtiği için de belki hayatımda beni kıran insanların bu hikayeye karşı nasıl bir kulp oluşturduklarını bile tahmin edebiliyorum.
Ama bu benim ne kadar üzüldüğüm, ne kadar incindiğim, belki de şu an hayatımda hissettiğim birçok duygunun bu olaylardan kaynaklandığı gerçeğini değiştirmiyor.
Affetmiyorum bölümü de böyleydi.
Ya da eski sevgilim artık bir başkasının problemi.
Bu bölümde de ben bunu konuştum.
Ben neden sizin bana yaptığınız şeyi aşmak zorundayım ki?
Bana isterseniz kindar deyin.
En önemlisi de ne biliyor musunuz?
Bana kindar diyebilirsiniz.
Aşamamış diyebilirsiniz.
Geçmişe takılı kalmış, çok duygusal, çok hassas diyebilirsiniz.
Ama kalp kırdı diyemezsiniz.
Ahaldı diyemezsiniz.
Birini bilmeden incitti ama telafi de etmedi diyemezsiniz.
Ben tabii ki de alim değilim.
Kalp kırmışımdır, pot kırmışımdır, bilmeden hiç olmayacak bir yerde hiç olmayacak bir şey söylemişimdir.
Ama telafi etmediğimi göremezsiniz.
Hani böyle sarhoş olunca arkadaşlarına sürekli ay size yük oldum diye özür dileyen,
yare falan kutsa istifra etse o halde hala yeri temizlemeye çalışan bazı karakterler vardır ya, işte o benim.
Ben insanlara ihtiyacım olduğunda yük olacağım korkumdan,
ona bunu yüklenmekten artık herkesin deposu haline geldim.
Şimdi benim bu gösterdiğim sempati bana bıçak olmaz mı?
Benden sürekli böyle abla yurt dışına nasıl çıktığını anlat, yüksek lisans nasıl yapılır anlat falan diyorsunuz.
Benden bunun cevabını alamazsınız canlarım.
Bunu da böyle gatekeeplediğim için falan söylemiyorum ha yanlış olmasın.
Öyle biri olmadığımı anlamışsınızdır.
Yani ben gerçekten interneti açtım, İtalya'da okumak istedim biliyordum.
İtalya'daki yüksek lisans...
Programlarına baktım, şartlarını okudum, başvurmak için gereken belgeleri topladım, yükledim ve başvurdum.
Kabul aldıktan sonra bir sonraki aşama ne gerektiriyorsa o zaman o gereklilikleri öğrenmeye toplamaya çalıştım.
Bence bir aşamadayken o aşamanın gerekliliklerine odaklanmak önemli.
Çünkü biliyorum ki hepiniz yurt dışında okumanın çok basamaklı bir şey olduğunu bilerek bütün bilgiye vakıf olmak istiyorsunuz.
Ama bence bu böyle bir şey olmamalı ve başvuru motivasyonu da çok etkileyen bir şey.
Başvuracağınız yerleri seçtiniz mi sonraki aşama zaten kabul alırsanız gerçekleşecek bir aşama.
Böyle bütün o stresi kendinize bir anda yüklemeyin.
O nedenle ben de size böyle bütün aşamaları anlatacak kişi değilim.
Zaten hatırlamıyorum bile gerçekten.
Ben size kendi deneyimlerim üzerinden yurt dışında yaşamanın, uzakta olmanın, belki yeni bir sorumluluk almanın, hayallerinin peşinden gitmenin çıktılarını anlatabilirim.
Benim size burada verebileceğim tırnak içinde danışmanlık daha başka bir boyutta.
O yüzden buradan devam edeceğim ve bununla ilgili de söylemek istediğim bir şey var.
Ben size belki yurt dışında nasıl okuyacağınızı, nasıl kabul alacağınızı söyleyebilecek kişi değilim.
Ama orada karşınıza çıkabilecek deneyimlerde de sizin için bir abla olmaya devam edeceğim.
Ve benim son dönemde aslında Padova'daki ilişkimin, Padova ile ilişkimin ne noktada olduğunu aslında hepiniz biliyorsunuz.
Oranın bana bu kadar iyi gelmemesi, kendimi oraya sığamıyormuş gibi hissetmem şu an bütün bu bölümleri İstanbul'dan kaydetmemin yegane sebebi zaten.
Ama bu son gidişim bana birçok şeyi gösterdi.
Ve belki de sempati bir bıçak diyebileceğim bir bölüm kaydetmemin esas sebebi de buydu.
Yani bunu artık neredeyse bölümün herhalde 3'te 2'si bittikten sonra söylüyorum ama girizgahın bizde uzunu vardır ama sıkıcısı yoktur arkadaşlar.
Ben şimdi Padova'ya bu gidişimde bir Berlin-Paris seyahati yaptıktan sonra gittim ve haliyle bütün o işin eğlencesi, keyfi bittikten sonra bir de bir sürü dokümental işlerin de olduğu bir döneme ve hiç de mutlu hissetmediğim bir şehre geri dönmek elbette ki bütün o sis bulutlarını üzerime bir anlığına yığdı.
Ama o kadar korkunç olmadığı içinden çıkmak zannettiğim kadar yorulmadım ve zorlanmadım.
Sevdiğim insanlarla olmak, sevdiğim insanlar olduğunu hatırlamak, beni seven ve birlikte anılar geçirdiğimiz,
birlikte anılarımızın, hikayelerimizin olduğu insanlarla bir araya gelmek bana kim olduğumu hatırlattı.
Burada da pekala güzel şeyler yaşadığımı hatırlattı.
Her şeyin o kadar karamsar ve karanlık olmadığını hatırlattı.
Diğer yandan üzerimde çok fazla sorumluluk hissediyordum, mezuniyetimin heyecanı vardı, savunmamın yarattığı bir endişe vardı vs.
O nedenle de gerçekten belki de endişelenmeye ya da depresif hissetmeye zamanım da yoktu.
Ama şahit olduğum bazı şeyler bana neden bu şehirde olmak istemediğimi ve buradaki insanların neden hayatımdan bir an önce çıkıp gitmesinde bu kadar aceleci olduğumu çok net bir şekilde gösterdi.
Size yurt dışında hayatın ne kadar zor olduğunu, ne kadar kolay olduğunu, bürokrasinin ne gerektirdiğini, neler yapmanız gerektiğini, nerede iyi bir ev bulacağınızı, nerede en güzel kafelerin olduğunu birileri mutlaka söyler.
Ama bence yurt dışında yaşamanın en zor kısmını es geçiyorlar.
Bence yurt dışında yaşamanın en zor kısmı dil bariyeri değil, kültür farklılıkları değil, ırkçılık değil.
Yani bunlar çok çok zor şeyler ama en zoru bence oradaki insanlar.
Sizin gibi oraya gelmiş ve hatta mümkünse sizin milletinizden, sizin geldiğiniz ülkeden insanlar.
Bence bir insanın yurt dışındaki en zorlu sınava bence bu insanlarla giriyorsunuz.
Gurbet konsepti sizi tabii ki de ilk etapta aşinalığı aramaya itiyor.
Beni de itti.
Benim de ilk oda arkadaşım Türktü.
Ben de bir şeyler benim için overwhelming ve aşırıya kaçmaya başladığında kendimi, kendi kültürümden insanların yanında bulmaya daha meyilliydim.
Bir de bu süreçte gittiğiniz yerde sizi biraz da aynı yerden geliyor olmak ve gittiğiniz yerde yeni olmak birleştirdiği için pek de seçici olmadan, pek de kriterlere tabi tutmadan bu iki ortaklıktan mütevellit insanları hızlı hızlı hayatınıza alıyorsunuz.
Ama bu bir noktadan sonra sırf maaş yattığı için impulsif bir şekilde alışveriş yapmaya çok benziyor.
Bir bakıyorsunuz kredi kartınız eksiğe düşmüş ve elinizde belki de hiç kullanmayacağınız çok fazla gereksiz şey var.
Zamanınıza ve paranıza yazık olduğu yetmiyormuş gibi bir de içinde bulunduğunuz alanı iyice kalabalıklaştırdınız ve kendinize iş çıkarttınız.
Üniversitenin ilk yılı gibi bir şey oluyor aslında yurt dışında yaşamaya başlamak.
Hani böyle üniversitenin ilk yılında tanışan, ilk etapta böyle bir 20 kişi falan gezen bir grup vardır.
Bunlar böyle yavaş yavaş azalırlar.
Hızla bir 15'e 14'e geriler.
Sonra 12, sonra 10, sonra tekli sayılara düşer.
Sonra da en iyi ihtimalle gruptan artık 3-4 kişi bir kemik kadro kalmışsa en iyi ihtimalle böyle bir grup doğar ve 20-30 kişiden tıraşlana tıraşlana 4 kişilik bir grup oluşmuştur.
Vatana millete hayırlı olsun.
İşte yurt dışında yaşamak koca bir üniversitenin ilk yılı.
Bütün her şey bu komüniteyle oluyor ve tabii ki de ilk etapta çok seçici olamıyorsun.
Bir de ben birini sevmeme noktasında bunu kendi kendine çok analiz eden bir insanım.
Yani kimseyle paylaşmadan önce o insanı gerçekten niye sevmedim, ne noktada haz etmedim, bana bir şey mi uyuşmadı yoksa benim kendimde görmek istemediğim bir şeyi mi bana yansıtıyor gibi.
Olaydan biraz ne çıkarsam kardır gibi bir didikleme yapıyorum.
Ama tabii ki benim de birçok insan gibi bu konuda ortaklaştığım biri var mı diye bir etrafa bakma ihtiyacım oluyor.
Ve bu noktada sizi gerçekten bir insanla daha da yakınlaştıran şey bazen neleri sevdiğiniz değil neyi sevmemekle ortaklaştığınız oluyor.
Ve benim de bu süreçte gerçekten kimi insanlarla anlaşamamak, kimi davranışları, kimi karakterleri çok sevememek noktasında ortaklaştığım için yakınlık kurduğum insanlar oldu.
Ama günün sonunda birisine gıcık olmayı sonsuza kadar da sürdüremiyoruz.
Mutlaka hayat bize birkaç tane angarya iş yüklüyor.
Ve artık birini sevmemek ya da birine gıcık olmak, birinin dedikodusunu yapmak noktasında ortaklaştığın o kişiyle
arkadaşlığını oluşturan yegane konu ortadan kaybolmuş oluyor.
Ve o insanın gerçek yüzünü görüyorsun.
Bu insanla oturup bir kahve içer miydim?
Başıma bir şey gelse ilk bu insanı arar mıydım?
Ya da onun başına bir şey gelse koşup gider miydim gibi.
Ve tabii ki de bu soruya evet yapardım, arardım, konuşurdum, giderdim diyebileceğimiz insanların sayısı o kadar az ki
ne kadar gereksiz interaksiyona girdiğimizi fark ediyoruz ve ben gerçekten bunun ağırlığının yeterince konuşulmadığını düşünüyorum.
Bu son gidişimde birbirinin arkasından neler söylemiş
ya da bana sırf ortak olarak konuşmadığımız insan üzerinden bir nevi laf taşıyarak yakınlaşmaya çalışmış,
benim konuşmadığım biriyle kendisi de küsünce bana gelip benden özürler dilemiş,
benimle arkadaş olmaya çalışmış insanların bekledikleri yüzü bulamayınca
lafını taşıdıkları kişiye gerisin geri döndüğünü gördüm.
Ve bu gerçekten fiziksel anlamda mide bulandırıcıydı.
Yani benim bir süre aynı evi paylaştığım ve arkadaşlığımızın bittiği
ve bir noktadan sonra belli davranışlarla ev arkadaşlığımızın da lekelendiği bir insan vardı.
Arkasından iyi ya da kötü hiçbir şey söylemek isteyeceğim biri bile değil açıkçası.
Fakat bu insanın çevresinde olup kendi çıkarları çatışınca
o yalnızlığı benimle kompansa etmek için yanıma gelen insanlar oldu.
Ve bence bu iğrenç bir şey.
Yani bir başkasının bana gelip de senin hakkında şöyle söyledi biliyor musun diye lafını taşımak
bana hiçbir şey kazandırmıyor.
Küçükken birinin hakkımda ne söylediğini bilmek çok isterdim.
Ve o bilgiye vakıf olurdum.
Şimdi hala merak ediyorum ama öğrenmek hiç istemiyorum.
Çünkü biri benim arkamdan konuştuysa ve bir üçüncü kişi bana bu lafı taşıdıysa ben bana taşınan lafa değil bu lafı taşıyan kişiye bakar ve onun skorunu kırarım.
Çünkü senin yanında orada olmayan birisinin hakkında çok kötü şeyler söylenmiş.
Peki sen o masada durmaya devam ettin mi?
Buna karşı bir tepki aldın mı?
Hayır, sana bu insanın bir başkasıyla ilgili söyledikleri onunla arkadaşlığını bitirmek için yeterli bir sebep olarak gelmemişti.
Sen kendi çıkarların bu insanla çatıştığı için arkadaşlığını bitirdin.
Ama şimdi bana gelip benim güvenimi kazanmak için bu insanın bir zamanlar hakkımda söylediği şeyleri bana getiriyorsun.
Ben zaten bu insanın hakkımda böyle şeyler söyleyebilecek biri olmasından belki bitirdim o arkadaşlığı.
Ben bunları duymak istemiyorum.
Ama senin bunları bana taşıman bana senin kim olduğunla ilgili çok şey söylüyor.
İnsanlar bunu fark edemiyormuş gibi hissediyorum.
Hani ben çok olgunum ve insanlar hiç düşünmüyor falan gibi bir yerden söylemiyorum ama
belki biraz daha çaba gösterebilirsiniz be kanka.
Yani gurbet zor. Avrupa'da olmak zor.
Uğradığımız ırkçılık, ayrımcılık, kendimizi sürekli yetersiz hissetmek zaten zor.
Ama gurbet bir size mi zor ya?
Gurbet nasıl omurgadan daha dik olabilir?
Ve kendinizi ona uymak için eğip büküyorsunuz.
Gerçekten çok zor şeyler yaşadım tabii ki de ve kimsenin zorluğuyla bunu kıyaslamıyorum ama demek istediğim başlı başına zorken bir de başka bir ülkede ve yakınlık hissettiğim kimse yokken bunları yaşamak çok daha zordu.
Ben bilmez miydim çıkıp yüzeysel sohbetlerle kafamı dağıtmayı.
Ama bırakın yüzeysel bir sohbet için duyduğunuz ihtiyacı biriyle karşılamayı, ağza alınmayacak şeyleri birbiriniz hakkında söylediğiniz insanlarla aynı masaya oturmak hiçbir gurbet konseptinde bana kabul edilebilir gelmiyor.
Ve ben zamanında bu insanlara yeterli tepkiyi verememenin, masaya yumruğumu belki de vuramamanın, o içimi böyle resmen kemiren iki yüzlülüklerine suratlarına çarpamadığım için çok büyük bir rahatsızlık duyuyorum.
Belki de bu insanlara üzülüyorum.
Yani enayi miyim ben ya?
Yani enayi miyim gerçekten insanların yüzeysel ve sahte olduğunu bildiğim arkadaşlıklarına bakıp rahatsızlık duyuyorum?
Neden ben benim gerçekten canımı yakmış ya da beni üzmüş insanların kandırılıp kandırılmaması ile ilgileniyorum?
Neden bu insanları uyarmak istiyorum?
Bana ne ya?
Bir tek ben mi olgunum hayatta?
Bir tek ben mi ders çıkarttım?
Karşıdaki bilmiyor mu karşısındakinin beş para etmez bir insan olduğunu?
Buna rağmen görüşüyorsa, buna rağmen arkadaşlık yapıp o masaya oturuyorsa onun da notunu ver.
Aynalar aynı yere.
Bunu bir türlü kendime empoze edemedim gerçekten.
Yani mezun olduğum gün bile o şahit olduğum ikiyüzlülük, o bana bir başkasının lafını taşıyan, arkasından bir sürü şey söyleyen,
sonra benimle o yakınlığı göremeyince gerisin geri ona dönen kişinin bir de utanmadan o mezuniyete geldiğini gördüm yani.
Yüzüme bakmadan geç diye bakamazsın tabii.
Ben önceden bana karşı çevrilen bütün suratlarda benim bakılmayacak bir suratım mı var derdim.
Artık insanların yüzüme bakamamasının kendi yüzlerinin olmamasından kaynaklı olduğunu biliyorum.
Eğer bir insan bir eylemi gerçekleştirdiğinde birilerinin suratına bakamayacağını düşünüyor ve buna rağmen o eylemi yapıyorsa bırakın yani.
Başta böyle sinirlendim bu nasıl iki yüzlülük ya ben buradaki insanlara hiç güvenmiyorum işte bu yüzden buradan gitmek istiyorum falan diye bir alevlendim.
Sonra çok yakın bir arkadaşım İtalyan ev arkadaşım orada bir buçuk sene aynı evi paylaştığımız kişi ya sen niye takıyorsun dedi.
Ve ben işte o sinirlendim ya ne takmaması ne aşması ne işte boş vermesi yapamıyorum ben niye boş veriyorum falan diye bir alevlendim.
Sonra benim mezuniyetimi kutladık.
Bütün arkadaşlarım biri Bolonya'dan biri Milano'dan biri Verona'dan biri Venedik'ten geldi.
Sağnak bir yağmur ona rağmen hepsi orada.
Ve yetmiyormuş gibi akşam bir daha buluşacağız ben böyle hani iptal ederler herhalde derken herkes hadi kaçta buluşuyoruz nerede buluşuyoruz diye bana yazıyor.
Ve üzerine akşam böyle bana bir sürpriz hazırlamışlar.
Benimle ilgili böyle bir crossword puzzle yapmışlar ve bana onu çözdürüyorlar.
Ceza olarak bilemezsem bir şişe şampanya içiriyorlar falan.
Orada arkadaşımın sen niye takıyorsun yağsını anladım işte.
Orada kafama dank etti.
Etrafımdaki insanlara baktım.
Benim için bugün burada toplanan, beni kutlayan, Padova'da toplamda geçirdiğim ilk geldiğim günden bugüne
aradan geçen bini aşkın günün sonucunda kurduğum ilişkilere baktım
ve oradaki boşverin, takılmanın belki de esas neye tekabül ettiğini gördüm.
Ben sana boşver demem.
Sana neden boşveremediğin bir şeyi yaşattı diye bunu yapana bir bakarım.
Ama şunu da kabul ediyorum artık.
Gerçekten boşvermediğinde ya da bu duruma, bu insanlara o alanı zihninde açtığında
anımsanmak için sıraya girecek güzel şeyler, güzel insanlar, güzel ilişkiler kendine yer bulamıyormuş.
O gün ben zihnim ve etrafım sevdiğim insanlarla ve 3 senede biriktirdiğim anılarla dolup taşınca
bu beni öfkeden deliye döndüren, sempatimi bana lanet okuduğum ucu kanlı bir bıçağı çeviren insanlara
onları düşünecek alanı açamaz oldum.
Çünkü o kadar doluydu ki etrafım.
Bu insanlara o alanı belki de uzun bir süre sonra ilk kez vermedim.
İlk kez kim ne düşünür, beni sevmeyen insanlar bir arada, bunlar oturup benim hakkımdan ne konuşuyordur, ne diyordur belki de uzun bir süre sonra düşünmedim.
Bazen birilerine karşı tek olduğunuzda acaba bende mi bir şey var lan diyorsun tabii ki.
Hep diyorum hala bazen her şeyden önce okları kendime çeviriyorum.
Ama bazen gerçekten kendinizden ve vicdanınızdan eminseniz kimlerin sizinle konuşmadığı ya da kimlerin artık sadece arkanızdan konuşabileceği olduğunuz kişiyle ilgili çok şey söylüyor.
Ve ben kimlerle arkadaşlık ettiğim, hayatımda kimler olduğuyla tanımlanmayı çok isterim yani.
Hayatımdaki insanlara, arkadaşlıklarıma, ilişkilerime o kadar güveniyorum.
Beni bu insanlarla tanımlamanızdan onur duyarım.
Ama artık kimlerle arkadaş olmadığım, kimlerle aynı masaya oturmadığım noktasında da tanımlanmaktan pekala gurur duyarım.
Onu fark ettim.
Ve bu benim için gerçekten belki de bu yüksek lisansın ve ikinci bir diplomanın esas karşılık geldiği şey oldu.
Bu öğreti kimlerle olduğum kadar kimlerle olmadığımla da hakikaten şahsına münasır bir simayım dedim.
O nedenle içimdeki bu negatif duygulara, biriyle ilgili sahip olduğum negatif düşüncelere utanarak yaklaşmıyorum.
Birini kıskandığımda ya da bazen kendimi gerçekten birileriyle kıyasladığımda bunun insani olduğunu biliyorum.
Hayatta o olmak istediğim insanlar olmuştur elbet.
O olamadığım için öfkelendiğim insanlar da olmuştur.
Belki bugün olduğum kişi istikrarlı bir şekilde hayalini kurduğum bir kadın da değildi.
Ama günün sonunda olduğum kişiden çok mutlu olmamın, mükemmel değil ama gerçekten çok tatmin edici diyebilmemin sebebi biraz da yanında olmadığım insanlar.
Son bölümüm olmadığım kişi olduğum kişinin büyük bir parçasıydı.
Sanırım bu bölümün de biraz kıssadan hissesi.
Birlikte olmadığım insanlar kimlerle olduğumun bir kanıtı olabilir.
Öyle.
Her şerde bir hayır var gerçekten ve siz de iyi bir çocuksanız
Şirinler Köyü'nde gerçekten gargamellerin size çok da dokunmadığı huzurlu bir hayat yaşarsınız.
Sen o kız değil misin?''in uzun bir aradan sonra bu iç monoloğu sanırım burada bitiyor.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Bazı birliktelikler, bazı yan yana gördüğünüz insanlar sizi sinirden kudurtuyorsa da illa ben doğrucu olacağım, illa her şeyi ortaya dökeceğim diye uğraşmayın.
Aynılar aynı yere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
