
olmadığım kişi, olduğum kişinin büyük bi parçası
29 Eylül 2025 · 31 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
artık annemle her gün telefonlaşmıyorum, bazen çok kötü besleniyorum. o kadar nostaljik biriyim ki, bırakın belli bir zamanı özlemeyi, eski deterjanımın kokusunu aldığım bir tişörtümde bile geçmişi özlüyorum. kim olduğumu ve ne olmak istediğimi 6 yaşımdan beri düşünüyorum. belki de mevzu kim olmadığımda gizlidir. sen o kız değil misin'e hoş geldiniz
Transkript
Altyazı M.K.
Evet Türkiye'de yaşamak gerçekten bayağı stresli.
neden bilmiyorum bu videoyu
bu bölümü daha doğrusu
bu bölümü videolu bir şekilde
yapmaya karar verdiğimden beri
evimin
evimin
belki de çok şahit
olmadığınız bir yerinde
belki diğer videolarda böyle
bir anlığına gördüğünüz
mutfak masası kısmında ki
günümün büyük bir çoğunluğunda da
çalıştığım kısımda
çekmeye karar verdim
Ve neden bilmiyorum ama sonrasında kamerayı koyduktan sonra ve mikrofonu karşıma aldıktan sonra aklımda olan tek şey de Fatih Altaylı ile ilgili bir şaka yapmaktı.
Çok oldu mu bilmiyorum ama zaten konumuzla da ilgisi yok.
Bugün birçok şey üzerinde durduğum masadan içtiğim kahveye kadar oldukça eğreti zaten.
O yüzden şakamda çok planladığım gibi gitmediyse lütfen beni mazur görün.
Her mazur dediğimde maruzla mazur arasındaki farkı kendime hatırlatmam gerekiyor.
O anlardan bir tanesini yaşadığımı hissettim yine.
Umarım her şey yolundadır.
Sen o kız değil misin?
Hoş geldiniz tekrardan.
Ben aslında dün size videolu bir bölüm çektim.
Oldukça da güzel oldu.
Sadece bir kısmından sonra mikrofonumun sesi almadığını fark ettim ve çekimleri yaptığım kamera çok eski bir telefonum olduğu için sesi çok da iyi değildi.
Yine de onu kaydettim ve hatta bölümün ismini de kek kalıptan istediğin gibi çıkmadığı için çöpe mi atacaksındı?
İyi bir metafor. Gerçekten bir şeyler tam olarak istediğimiz şekilde çıkmadığında onları ziyan etmek, çöpe atmak mı gerekiyor düşüncesi.
Evet belki kurtarıcı ve onu hala paylaşabilirim.
Ama diğer yandan da kalıptan istediğim gibi çıkmamasının belki de daha iyisini yapabilecek olmama da bir işaret olabileceğini düşündüm.
Biliyorsunuz ki ben her şeyi romantize ediyorum ve bu benim hayatta kalmak için belki de en büyük savunma mekanizmam.
Kahvem bitti ama yenisini almayı reddediyorum.
Birkaç hafta sonra tekrardan İtalya'ya döneceğim.
Kahvemi oradan stoklayıp gelmeyi düşünüyorum.
O yüzden evde kalan Türk kahvesini böyle büyük bardaklara koyup içmeyi tercih ediyorum.
Yavaş yavaş sweatshirtleri giymeye, camları kapalı tutmaya ve banyomda yağmur sonucunda akıtmaya başladı.
Ama bütün bunlarla birlikte herkesin evinde dışarıda bir şeyleri yakalayamayacak kadar belki de o kapalı havanın kasvetini kendi içinde hissettiğini bilmek çok da kötü hissettirmiyor açıkçası.
Bunu kasvet veya depresif duyguların herkes tarafından deneyimlenmesini istediğim bir yerden söylemiyorum tabii ki.
Ama sonbaharın ve kışın tabii ki de imkanı olanağı olmayan insanları tenzih ederek söylüyorum ki evden çıkmayışı beraberinde getirmesi noktasında bir şeyleri kaçırma korkumu azaltan çok naif bir tarafı var.
O yüzden bugün evde durmayı da hatta belki de kendimi o kadar da iyi hissetmemeyi de ya da şişmiş gözlerimi de bir Eylül gününün meşrulaştırması bana sonbaharı da oldukça romantize ettiriyor.
Umarım sizin için yeni bir mevsim oldukça güzel başlamıştır.
Ben Eylül'ün nasıl geçtiğini anlamadım bile ve bu dönem benim için gerçekten çok stresli.
Birkaç gün sonra yüksek lisans tezimi artık son haliyle göndermek durumundayım ve İtalya'da aslında mezun olmaya gidiyorum.
Bu konu bana birçok şeyi düşündürtmüşken ve dün de bunun üzerine bir bölüm çekmişken bugün takvime baktığımda fark ettim ki ben İtalya'ya tam 3 sene önce bugün taşınmışım.
böyle rastlantılara tabii ki de bayılıyorum
eğer benim kadar romantik ve
hayattaki her şeye bir anlam yüklemeye bu kadar meyilliyseniz
hayat bazı anlamları size tepside getirdiğinde
tabii ki de onu kullanmak, onu üzerinize geçirmek
onun tadına bakmak için can atıyorsunuz
ve dün o bölümü bir şekilde paylaşmayı meşrulaştırsam da
kalıbından çok da güzel çıkmamış ama hala lezzetli bir kek olabileceğini düşünerek
Onun yerine bugün tekrardan sizin karşınıza belki yeni de düşüncelerle gelmemin yegane sebebi takvime baktığımda bunun bana evrenin gönderdiği bir işaret olduğunu düşünmemdi.
Şimdi artık video castlerimi bir yandan da YouTube'da paylaştığım için birçok insanın belki ilk kez karşısına çıkıyorum.
Ama bilenler tabii ki de biliyor ki ben azılı bir İtalya, özellikle Napoli hayranıyım.
Nitekim YouTube'a yüklediğim ilk videoda zaten Napoli'de çektiğim bir videoydu.
Benim İtalya'ya okumaya gitmemin sebebi de çok büyük akademik hayalleri olan bir insan olmam değildi.
Türkiye'de herhangi bir şehirden elbette ki daha yakın olacaktı İtalya'daki bir şehir Napoli'ye.
Ve ben de aslında olmayı en çok istediğim yere, olabileceğim en yakın yerde olmayı tercih ettim.
ve kendime belki de 3 senelik bir deneyim hediye ettim.
Ve şunu biliyorum.
Özellikle Avrupa ülkesine gitmiş, tırnak içinde kapak atmış bir insansanız
insanlar geri dönmenizi elbette yargılıyor.
Ve hatta burada iyi niyetli insanları tenzih ediyorum.
Buna çok kıskanılan bir hayatım var ya da insanlar çok kötü niyetli gibi pesimist bir yerden de söylemiyorum.
Ama İtalya'dan İstanbul'a büyük büyük bavullarla Mart ayında döndüğümde tanımadığım insanlardan bile ya da yıllardır hiç konuşmadığım eski arkadaşlarımdan bile
aa İtalya'yı bıraktın mı artık İstanbul'a Türkiye'ye temelli mi döndün diye belki yıllarca nasıl olduğumu bile sormamışken
ya da ilk gidişimde bana bol şans dilememiş ya da beni takdir ya da tebrik etmemişken
bana merakla neden döndüğümü soran birçok mesajla karşılaştım.
Ve biliyorum birçok insan başaramayıp döndüğümün cevabını almak istedi.
Biliyorum ama kötü bir haberim var.
Öyle değildi.
Ben kendime ne istiyorsun sorusunu sormayı öğrendim.
Ben bundan 4 sene önce hiç hesapta yokken, hayal bile edemezken, sadece tek bildiğim kısa bir süre İtalya'yı deneyimlemiş olmak ve tekrardan orada olmak istediğime emin olmak.
Tek bildiğim şey buyken, tek yöntemim yüksek lisans yapmaktı.
Ve ailemin bana o zaman şunu söylediğini de hatırlıyorum.
Yani dene tabii ki ama bizim de imkanlarımız kısıtlı.
Giderken maddi bir desteğin çok da arkamda olamayacağını, ekonominin zaten belli olduğunu, sürecin ne kadar uğraştırıcı olacağını, yeni mezun olmuşum zaten bir gelecek kaygım var.
Bir de tekrardan öğrenci olmak için Avrupa'da bambaşka bir ülkede olma fikrini bunların hepsini hazmetmek, filtrenizden geçirmek ve sonra gerçekleştirmek benim hala bugün düşünürken 3-4 sene önceki halimin nasıl yaptığına çok da inanamadığım bir şey.
Geçenlerde bir mesaj aldım.
Bunu o mesajı çok önemsediğim için söylemiyorum.
Sadece çok garibime gittiği ama tavrın noktasında beni kendimle çok gururlandırdığı için bahsetmek istiyorum.
Birisi bana senin sınıfsallığını ne zaman konuşacağız yazmış.
Ve sınıfsal olan tarafımın ne olduğunu sorduğumda iki örnek verdi.
Bir tanesi annemin başörtüsü kullanmıyor olması.
Bunu tamamen kenara atıyorum. Ben buna cevap bile vermem.
İkincisi İtalya'da yaşıyor olmamdı. Senin adına çok seviniyorum ama mesela İtalya'da yaşıyorsun diye.
Bu belki de açıklama yapmak değil ama bir sınır çizmek için cevap vermeyi en çok istediğim noktası oldu bu mesajın.
Ben İtalya'ya sınıfsallığım sayesinde değil sınıfsallığa rağmen gittim.
Memur çocuğu olmama rağmen ben orada okurken anne ve babam ayrılmaya karar vermiş olmasına rağmen nitekim gittiğimden bu yana hiçbir maddi destek almadan burslu bir şekilde eğitimimi tamamladığım için ben aslında sınıfsallığa rağmen bunu başardım.
Ve hayatım boyunca o kadar mütevaziydim ki yaptığım her şeyde artık insanlar benim mütevazilik gösterebileceğim ancak benim bu mütevaziliği, humblılığı gösterebileceğim yerde benim hayatta gerçekleştirdiğim şeyler hakkında yorum yaptığında sınır çizmeyi öğrendim.
Kesinlikle dünyanın en büyük şeyini başarmadım.
Ama kendi dünyam için yeni bir dünya keşfetmek benim adıma çok büyük bir adımdı evet.
Ve çevremdeki birçok insana ilham olduğunu da bildiğim için ben kendimi bu açıdan gerçekleştirdiğimi düşünüyorum.
Ama biliyorum yani Avrupa'ya gittiğinizde, Türkiye'den çıktığınızda buraya geri dönmenin delilik gibi görüldüğünü,
Sanki böyle yangından kendinizi zar zor çıkartmışsınız ve içeride eşyam kaldı diye geri dönüyormuşsunuz gibi algılandığının farkındayım.
Ama ben böyle düşünmüyorum.
Buradaki hayatın çok daha kolay olduğundan, çok elim bol olduğundan, her şey böyle önüme altın tepside sunulduğundan değil.
Evet, gerçekten İtalya'da görece çok daha rahat, çok daha konforlu, çok daha güvende hissettiğim bir hayatım vardı.
Ama bunu hep söylüyorum insan yalnız bir mutluluğun ya da yalnız bir güvenliğin içerisinde olmaktansa bazen kolektif üzüntülerin içinde en azından yalnız hissetmiyor olmak istiyor.
En azından bütün bu sürecin içerisinde bir şeyleri değiştirmek için rol oynamak istiyor.
Bunu hala Avrupa'da kalmaya devam eden insanlara bir eleştiri olarak sunmuyorum.
Orada olmanın, burayı özlemenin ve sürekli bir artılar ve eksiler listesini kalbinde, zihninde taşıyor olmanın çok zor olduğunu biliyorum.
Ama bugünkü bölümün konusu benim Avrupa'dan neden şu an dönmeye karar verdim, neden hayatımın yarısını orada, yarısını burada geçirecek bir hayat kurmaya çalışıyorum gibi size danışmanlık verdiğim bir bölüm değil.
Bu tamamen benim kendime sen ne istiyorsun, rahat mısın, huzurlu musun, karnın aç mı, sırtın pek mi gibi soruları sorabilme kabiliyetini diyeceğim.
Nihayet kazanabilmemin bir sonucu.
Ben İtalya'dan döndüğüm kısımla sadece oraya bir mercek tutulduğunda İtalya'ya gitmiş ve Türkiye'ye geri dönmüş perspektifinden baktığınızda bana başarısız da diyebilirsiniz.
Ama bu hikayenin çok büyük bir parçasını çıkartmak olur.
Ben İtalya'dan dönme kararını zaten başta İtalya'da yaşama kararını gerçekleştirebilmiş Simay sayesinde alabildim.
Burada olmaya, sevdiklerimle olmaya, kendi insanlarımla olmaya sonsuz bir ihtiyaç duyuyordum.
Ve buraya ayak bastığım andan itibaren o kadar kaotik şeyler oldu ki bunu hepiniz zaten çok yakından biliyorsunuz.
Ben bütün bunları uzaktan takip ediyor olsaydım sanırım hiç sağlıklı bir yerde olmazdım.
Psikolojimin, sağlığımın gerçekten çok zorlandığı süreçlerden geçiyor olurdum.
Burada bundan öncesinde yaşayabileceğime hayal bile etmediğim bir evde yaşıyor olmak, aynı sokakta bütün sevdiğim arkadaşlarımın yaşıyor olması,
sanki ancak bir gençlik dizisinde gördüğümde imrenebileceğim ama gerçek olacağına da çok ihtimal vermediğim bir hayatı yaşayabiliyor olmak bana bu hayatta daha fazlasını isteyebilmeye imkan sağladı.
Ve ben gerçekten yeniden hayal kurabildiğimi, yeniden kendime rotalar oluşturabildiğimi,
acaba bir süre Berlin'i denesek mi, biraz Atina'da mı yaşasak gibi ama mutlaka da gitmeyi düşündüğüm,
hayat kurmayı düşündüğüm her ülkede, her şehirde biraz olsun İstanbul'u ve Akdeniz insanını aradığım yeni hayaller kurabiliyor oldum.
ve bu belki de yüksek lisans adı altında sadece bir kalıba soktuğum son 3 yılımın bana verdiği en büyük title'dı.
Ben tam 1 ay sonra uzman psikolog olacağım ama benim için bu o kadar da önemli değil.
Ben bir ay sonra 3 sene boyunca İtalya'da yaşamış ve sıradaki yerini, yurdunu bulmaya çalışırken bir ayağı hayatta en sevdiği bir başka şehirde olan Simay olacağım.
Bu beni çok mutlu ediyor.
O yüzden bugün takvime baktığımda ve bir de tam 3 sene önce o ilk ayak basışımın üzerinden 3 sene geçtiğini anımsayınca inanılmaz derecede mutlu oldum.
Her zaman şunu söylüyorum ben 30'larımdaki Sima'ya bazen çok fazla sırtımı yaslıyorum ve ister istemez gelecekteki kendime çok sorumluluk yüklüyormuşum gibi geliyor.
Ama o ilerideki Simay'ın sırtımı ona yasladığım bazı şeyleri gerçekleştirebilmesi için benim şimdiden çalışıyor olmam lazım.
Şimdiden bunları yavaş yavaş gerçekleştirmek için adımlar atıyor olmam lazım diyordum.
Bugün belki de o adımları hakikaten attığımın somut bir örneği oldu benim için.
Çünkü 3 sene sonra 30 yaşında olacağım.
Ve bugün bu üçlülerin arasında 3 sene önce İtalya'ya taşınmış, İtalya'ya taşınmasının 3. yılında şimdi İstanbul'da yaşayan ve bir ay sonra İtalya'dan diplomasını alacak olan Bismay'ın 30'undan büyük hayallerinin ve umutlarının olması gerçekten kaçınılmaz bir şey bence.
eğer bana deseydiniz ki
İtalya'da yaşayacaksın ama
bir yerden sonra geri dönmek isteyeceksin
ben size gülerdim
ben buna inanmazdım
ama
işler öyle olmuyormuş
ama gerçekten bazen
bu sadece sizin yaşayışınız değil
hayatın da
size ne kadar adapte oluşu
ya da hangi yollarda kıvrılışıyla
ilgiliymiş
bunu daha önce de yine söylemiştim
Ben hayatın hep bana karşı olduğunu, hep önüme engeller çıkarttığını zannederdim ve fazlaca da serzenişte bulunurdum.
Hala serzenişte bulunmayı kendime bir hak görüyorum ve bazen çok mızmız bir insan oluyorum ve bunun da sonuna kadar tadını çıkartıyorum o anlarda.
Ama gerçekten hayatın belki de karşımda değil de benden yana olduğunu düşünmeye başladığımdan beri ben mi bir şeylerin içinde pozitifi görmeye başladım
Yoksa gerçekten negatiflikler yavaş yavaş etkisini, üzerimdeki o gölgesini yitirmeye mi başladı bilmiyorum.
Ama bugün aslında sizinle konuşmak istediğim şey, olmak istediğim insan çok değişti yıllar içerisinde.
Ve ben bugün fark ediyorum ki olmadığım kişi, benim kim olmadığım aslında kim olduğumun çok büyük bir parçası.
Çok gariptir ki bize böyle çok küçük yaşlardan beri hep şu sorulur ya büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Bu herhalde dünya üzerindeki en zorlu retorik sorulardan bir tanesi ve biz bu soruya böyle takribi 6 yaşımızdan itibaren falan maruz kalmaya başlıyoruz.
Büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Ve fark ettiyseniz yani biraz olsun anımsarsanız aslında belki de o 5-6 yaşlarında maruz kaldığımız büyüyünce ne olmak istiyorsun sorusuna verdiğimiz yanıt belki de gerçekten çok saf ve belki de son kez o kadar gerçekçi bir yerden ne istediğimizi dile getirdiğimiz bir ana bir cevaba karşılık geliyor.
mesela küçük bir çocuğun ben büyüyünce çöpçü olmak istiyorum demesine yetişkinler güler
ama belki de orada gerçekten saf bir istemek yatıyordur
günün sonunda statüyü, eğitimi, zorluğu, mesai saatlerini, asgari ücreti, barınma sorununu, bir aile geçindirmeyi
yani bu tarz şeyleri hiç düşünmeden çünkü belki de bu kavramların henüz farkında olmadan
belki de sadece o arabanın arkasına giden abileri, amcaları gördüğü için orada olmak isteyen bir çocuğun isteği
belki de hayatımız boyunca sahip olabileceğimiz en gerçek ben bu olmak istiyorum.
Ama ne kadar bunu gerçekleştiriyoruz.
Mesela ben küçükken hep bir Betüş kafe açmak isterdim.
Çünkü insanlara hizmet etmek, onlarla sohbet etmek, onlara sıcak bir ortam sunma hissi bana her zaman çok keyifli geliyordu.
Bir şekilde evet belki mesleki tercihimi yine insanlarla interaksiyon halinde oldum ve onlara dokunduğumu hissettiğim bir yerden yapabiliyor oldum.
Ama benim Betüş Cafe açamayışım zamanla hayalimin belki de değişmesi değildi sadece.
beraberinde gelebilecek sorumlulukların artık o hayali o kadar da istemememe sebep olmasıydı.
Haliyle hayatımız boyunca maruz kaldığımız ne olmak istiyorsun sorusunun çok yanlış, çok falsolu bir soru olduğunu düşünüyorum.
Genel olarak da hem kendimde hem çevremde insanların doğruyu bulamamak üzerine çok büyük sancılar yaşadığını görüyorum.
Her falsolu randevudan, flörtten sonra yaşadığım doğru insanı hiçbir zaman bulamayacak mıyım kaygımda da?
Ya da bir gün işler yolunda gitmediğinde sanki hiçbir şey doğru gitmiyormuş benim için gibi hissetmemde de.
Ya da bir sınavda bir soruyu çözerken doğru cevabı anında bulamadığımda kendimi işe yaramaz hissettiğimde de aslında çok benzer bir duygu hakim.
Biz çok doğru odaklıyız ama bir de yanlışları elemekten doğruya ulaşmak gibi bir yöntem olduğunu belki de zaman zaman unutuyoruz.
Ve bize ne kadar zaman kaybettiriyor gerçekten.
Aslında günün sonunda hem seni doğruya götüren bir yolda bir de üstüne bunlar yanlış diyebilecek bilgiye bir yerde de hakim olduğunu görüyorsun.
Belki sadece birkaç dakika kaybediyorsun.
Ama neticesinde neyi işaretlemen gerektiğini biliyorsun gibi.
Ve bunu kendi hayatımda birçok şeyde de zaman içerisinde falsolu randevularımın ve flörtlerimin günün sonunda bana olsun belki de doğru insana bir adım daha yaklaştım dedirtmesinde de
ya da bugün olduğum insanın olmayan simay kim sorusuna verdiğim cevapla da yanıtlanabilmesinde aslında bu yöntemi yeni geliştiriyorum.
Mesela ben bundan iki sene önce hayatımdaki en yakın insanlarla tanıştığımı, hayat boyu arkadaşım olacak, çocuklarımın ileride teyzesi olacak insanla tanıştığımı düşünüyordum.
Gelin görün ki bugün birbirimizin hayatında artık bir izimiz bile yok neredeyse.
Belki birkaç tane silinmemiş instagram fotoğrafı falan kaldı geriye.
Hayatın bırakın devam etmesini belki bu bizim için daha iyi bile oldu.
Bambaşka bir hayat yaşıyor olurdum biliyorum.
Belki o arkadaşlık ve hayatta birlikte yapacağımız planlar, belki birbirimize göstereceğimiz tahammül, destek ya da birbirimizde açacağımız ufuklar bilmiyorum.
Belki benim yolumu İstanbul'a tekrardan düşürmeyecekti.
Belki ben doktoraya başvuracaktım, belki İtalya'da kalacaktım, belki birlikte başka bir maceraya atılacaktık.
Yani hayatınızdan bazen bir insanın çıkması bile artık olmadığınız bir yere karşılık gelebiliyor ve haliyle şu an olduğunuz yere de karşılık geliyor.
O yüzden kim olmadığınız, kimle olmadığınız, kim olduğunuz ya da kimlerle olduğunuz, nasıl olduğunuzun da iz düşünün.
Yazı ve tura gibi.
Birbirine hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak.
Birbirlerinin arka arkaya halindeler ama birbirlerini hiçbir zaman görmüyorlar gibi.
Ve ben içimde sanki bir mahkeme gibi, bir muhakeme yeteneği gibi kim olmadığımı da barındırmaktan artık keyif almaya başladım.
Mesela evet hala bir ilişkim yok.
Hala yalnızım.
ve havalar soğudukça romantik bir partnerin varlığına giderek daha çok ihtiyaç duyuyorum.
Artık olmadığım kişi, yani bugün olmaya çalıştığım kişi, Simay,
artık bir şeylere o kadar da tamah etmiyor.
Artık onun o yalnızlığı giderme arzusu,
ipe sapa gelmez adamları da kale almasına yeterli gelmiyor.
Belki yalnızlık çekiyorum,
Ama o yalnızlığı çekmeyi tercih ediyorum.
Öylesine bir insanla o yalnızlığı gidermeye çalışmaktansa.
Kimlerle olmadığım bana çok şey söylüyor.
Eski sevgilimle olmamamın bir sebebi var.
İtalya'da olmamamın bir sebebi var.
Bugün lens takmamamın bile belki bir sebebi var.
Ve ben eğer bir şarkı sözü olsaydım olanla olunmaz olurdum gibi geliyor.
Olmadığım halimle kim olduğumun bu kadar iç içe geçmesi sanki ancak bir şarkıda bu kadar uyumlu olabilirmiş gibi geliyor.
Çok romantiz ettim.
Farkındayım.
Ama aslında beni bütün bu noktaya getiren neydi biliyor musunuz?
Geçenlerde tuvaletteki çöp kutusunu, çöpünü çıkarttım.
Ve sonra çok fazla işim vardı.
Tekrardan tuvaleti kullanmaya girdiğimde yeni bir poşet takmadığımı fark ettim.
Sinir oldum.
Ve oraya bir çöp poşeti takana kadar aklımda sadece bu vardı.
Çöp kutusuna çöp poşeti takman lazım.
Tuvaletteki çöp kutusunda hala poşet yok.
Kafamın içinde yankılanıp durdu.
Ve geçtiğimiz cuma terapistime dedim ki ben dikkat eksikliği problemi yaşıyorum, odaklanamıyorum, tek bir şey kafamın içinde yankılanıp duruyor.
Acaba bir takviye, bir destek almak iyi olur mu?
Ve terapistim tabii ki de yine nokta atışı yaptı ve bana dedi ki
muhtemelen hayatındaki bu kadar radikal değişikliğin içerisinde iş, güç, mezun olacak olmak,
yurt dışına çıkıp geri gelecek olmak, bütün bunların arkasındaki o bürokratik background vs. derken
belki de kontrolünün gerçekten %100'üyle elimde olduğu tek şey o küçücük çöp kutusu.
Ve onu da istediğim hale getirene kadar, ona bir poşet takana kadar, yerde saçlar var bir süpürge tutana kadar,
buzdolabından bir şey almak için dolabı açtığımda raflar kirlenmiş bir temizliğim diye düşünüp
temizleyene kadar bunu kafamın içinde sürekli döndürüyor olmamın tek sebebi
hayatımda şu an kontrolünün elimde olduğunu hissettiğim tek şeyin belki de bulunduğum alandan ibaret olması.
Sonra bunun üzerine biraz daha düşündüm.
Aslında üzerinde kontrol kurmaya çalıştığım evin, hayatın, temizlik alışkanlıklarının ne kadar da annemden bana geçtiğini düşündüm.
Sonra durdum dedim ki ama ne kadar da anneme benzemiyorum.
Ve önceleri temizliği annem gibi yapmamak bana kendimi kötü hissettiriyordu ki aslında hala biraz öyle.
Hala annem evime gelip düzenlediğinde bambaşka bir şey yapıyor kadın.
Ya da hala yemekleri onun kadar lezzetli yapamıyorum mesela.
Hala onu arayıp anne sen barbunya'yı nasıl yapıyordun diye sorma ihtiyacı hissediyorum.
Ama geçenlerde yine böyle kontrolünü elimin altında tutmak için evi böyle can hıraş temizlerken bütün ev temizliğini dışarıda giydiğim kıyafetle yaptığımı fark ettim.
Gayet güzel ütülü bir şort, kemerim, çorabım, üzerimde tişörtüm, yüzümde hala hafif bir makyaj var ve ben o şekilde temizlik yapıyorum.
Ama şimdiye kadar temizlik bizim evimizde her zaman o çamaşır sulu, normal şartlarda çok da giyinmeyen, tercihen böyle saçınızı boyarken giydiğiniz bir tişört ve paçalarına çamaşır suyu damlamış bir eşofman altıyla yapılan bir etkinlikti.
Ama fark ettim ki ben eğer bunu bu ritüelde gerçekleştirmeyi düşünüyorsam temizliği erteliyorum.
Ben dışarıda giydiğim kıyafetlerle de temizlik yapabiliyorum.
Evet belki bamyayı annem kadar güzel yapamıyorum ama annem de fırında bamya hiç yapmadı mesela.
Onu da ben deneyip onu öğretiyorum.
Belki annem kadar iyi değilim bazı şeylerde ama onun da bu yaşında hala deneyimlemediği ya da benden öğrendiği birçok şeyi de ben kendi hörgücümde tutuyorum.
Kim olmadığım, annemin bir kopyası olmadığım, kim olduğumla ilgili çok fazla şey söylüyor.
Belki evdeki düzeni sağlayamamanın beni çıldırtması özelliğini annemden aldım.
Ama ondan daha uzun süre çıldırmadan durabilmek benim kim olduğumla alakalı ve o olmayışımla.
Ve biliyorum ki annemin bana öğrettiği birçok şeye de o annesi tarafından vakıf oldu.
Ona da annesi öğretti.
Ve günün sonunda gören gözler için kırılan zincirler ve döngüler her yerdedir.
Bazen ailenizden yurt dışına çıkan ilk kişi siz olursunuz.
Bazen ailenizin üniversite okuyan ilk kadın üyesisinizdir.
Bazen ailenizde fırında çıtır bamyayı yapan ilk kişisinizdir.
Ama gören gözler için kendiniz olmak ve bir başkasının kopyası olmamak her yerde aslında.
Bazen bir çöp kutusunda, bazen küçük alışkanlıklarınızda, bazen öğrettiklerinizde, bazen öğrenmek istemediklerinizde.
Ama olmadığım simayın, olduğum simayın bir parçası olduğunu düşünmek bana çok iyi hissettirdi.
Önceden hep İstanbul'dayken aklımın Napoli'de olmasıyla, makarna yerken canımın pilav istemesiyle,
bu diziyi izlerken evde acaba şimdi dışarıda mı olsaydım, Zeki'de çay mı içseydim sorularıyla
Hep neredeysem olmadığım bir başka yeri arzulamakla geçti hayatım uzunca bir süre.
Şimdi cümlelerimi olmadığım yerlerin de nerede olduğumu betimleyebilmesiyle tamamlıyorum belki de.
Mesela hala Napoli'de olmayı çok özlüyorum ve çok istiyorum.
Ama Napoli'de olmayışım İstanbul'da istediği hayatı bir şekilde kurmayı becerebilmiş simay anlamına geliyorsa
belki de şu an Napoli'de olmamak o kadar kötü değildir.
Belki de şu an yalnız olmak bir partnerimin olmaması o kadar da kötü bir şey değildir.
Çünkü bu belki ileride kimle olacağımın mealidir.
bilmiyorum ama
bugün hayatınızın 3 sene öncesinde
nerede olduğumuza
bakmak için çok güzel bir gün
bence ben kendimi
bir zamanlar olduğum kişiyi
bugün olduğum kişiyi
ve olamadığım her versiyonumu
kendi içimde taşıdığım için
çok mutluyum
annemin birebir
kopyası olmamayı da
şöyle kabul ettim
annenin mitokondrisini
taşımak var ya yani
o artık sonsuza kadar hep bir şekilde
senin içinde olacak sen yaşadığın sürece gibi
zaten bir şekilde
benim içimde ben onun
birebir kopyası değil
belki bambaşka bir versiyonu da
olabilirim belki de ben de
bir yerlerde annemin
olmadığı kişiyim
o yüzden
kötünün içinde iyi, iyinin içinde kötüyü
bulmak gibi ben bir şeylerin
içinde güzelleyebilecek şeyleri
bulma yetimi bir kere
daha takdir ediyorum.
Bu bölümü de burada
noktalıyorum. Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs girmeyin.
Olmadığınız halinizle
kim olduğunuzu bir arada tutmanın
belki de en güzel tarafı
günün sonunda hiçbir zaman yatağa
yalnız girmiyor olmanız.
Hoşçakalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
