
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
aşkı neden konuşmadığını konuşmak da aşka dair değil mi? romantikler buraya, safe space'iniz geri döndü. 2026'nı ilk, ben daha iyisini yapana kadar da Sen O Kız Değil Misin?'in en iyi bölümü. iyi dinlemelet <3
Transkript
hoşgeldiniz. uzun zaman oldu farkındayım.
ve o kadar alıştım ki kafamın içinde konuşmaya.
Kendi kendime lafın lafı açmasına.
Her ne kadar böyle sık sık bu aralar,
''Aa bu çok iyiymiş bak bunu mutlaka Sen o kız değil misin?''de konuşayım.'' desem de,
mikrofonun karşısına geçmeye çok daha enerjim yoktu açıkçası.
Bir gün böyle Twitter'da Sen o kız değil misin? hakkında atılmış bir tweet var mı diye,
kendi adımı arattığımda birisinin beni bir başkasına önerdiğini ve
''Ama bu aralar çok depresif, yani bilmiyorum sana iyi gelir mi?'' gibi de bir not düştüğünü görmüştüm.
O zaman böyle gülüp geçsem de aslında bu aralar o yorumu yapan kişiye oldukça hak veriyorum.
Galiba tam olarak ne demek istediğini ben de anlamaya başladım.
Tabii dinleyip dinlememek, yani şu aralar depresif ve bana çok iyi gelmiyor ya da ya bana tam olarak iyi gelecek şey bu diyenleriniz olabilir.
Ama o sesi dinlemeyi tercih etmekle o sesle yaşamak arasında çok büyük bir fark var.
Ve ben bununla yaşadığım için galiba aynı zamanda onu sizinle konuşabilecek noktaya taşıyamıyorum.
Hayatımın her köşesini, her noktasını bu sesin doldurmasına bu aralar çok tahammül edemiyorum.
O yüzden de oldukça geç oldu tabii ki karşınıza çıkabilmem.
Herkes hayatta depresif bir dönemden geçmiştir.
Depresif duyguları deneyimlemiştir.
Tabii ki bu herkesin depresyon tanısı alacağı anlamına gelmiyor ama eminim aramızda bu tanıyı almış olan insanlar da vardır.
Tabii ki de depresyon battaniyenin altına oturup da Nutella kaşıklamak değil bazılarının söylediğinin ya da düşündüğünün aksine.
Keşke öyle olsa mı onu bile söyleyemiyorum.
Bence o kadar romantize edilmesi zor bir durum, zor bir hastalık aslında.
Fakat eğer depresyon içerisinde bir şeyi tercih edecek ya da bir şeyi konuşacak olsam o galiba insanın depresyonu ilk kez deneyimlediği zaman olurdu.
Çünkü ne olacağını, nasıl gerçekleşeceğini, nasıl geçeceğini bilmemenin de verdiği garip bir cesaret oluyor üstünüzde.
Yaşarken fark ediyorsunuz, yaşarken öğreniyorsunuz her şeyi ve aslında deneyimsizliğin, ona dair bir bilginizin olmamasının belki de bir noktada kaymağını yiyorsunuz.
Yani yaşarken deneyimliyorsunuz ve biraz orada tam da şimdi burada bunu söylemek çok doğru bir kelime seçimi olmayacak ama deli cesareti gösterebiliyorsunuz bir şeylerde.
Ama bu sadece depresyonla ilgili değil ya da başka bir mental rahatsızlıkla ilgili değil.
Hayatınızda daha başka zorlayıcı bir şeyi hiç bilmeden denemekle onun ne kadar zor olduğunu bir kere keşfettikten sonra onu tekrar yaşamak arasında gerçekten çok büyük bir cesaret farkı olduğunu bence düşününce siz de bulacaksınız.
Bunun mutlaka örnekleri vardır hayatınızda.
Dediğim gibi bu depresyon olmak zorunda değil.
Belki fırından çıkartacağınız tepsiyi çıplak elle tutmanın iyi bir fikir olmadığını öğrenmekte de,
sınavlara zamanında çalışmak gerektiği bilgisine edinmekte de
ya da birine güvenmek, birini sevmek, bir ilişkinin sürdürülebilmesinin ne kadar zor olduğu,
ev geçindirmek, bir sürü bir sürü şeyi o daha önce hiç deneyimlememiş olmanın verdiği cesaretle
bir heyecan, bir gençlik ateşiyle yapmak ile deneyimledikten ne kadar zor olabileceğini, buna ne kadar ders çıkartabileceğinizi
ya da bazen siz ne yaparsanız yapın onun üstünüzden geçip gideceğini bilmek ve başka yapacağınız hiçbir şey olmadığı için buna sadece izin vermeniz gerektiğini öğrenmek arasında
hakikaten çok büyük bir fark var.
Ben 2020 yılında depresyon tanımı aldığımda beni neyin beklediğini bölümüm gereği kitaplarda okuduğumdan, DSM-5'te deneyimlediğimden, okuduğumdan ya da dizilerde, kitaplarda, Twitter'da depresyon, depresyon, depresyon diye sürekli kelime olarak karşıma çıkmasından farklı bir yerde deneyimlememiştim.
Haliyle çok bir bilgim yoktu ve her günü onunla yaşayarak, deneyimleyerek, bir yerde de ertesi günün bana ne getireceğini bilmeyerek belki de beni o kadar korkutmadığı bir yerden yaşadım.
Çünkü ilkti. Kendi içerisinde rutinleri vardı ve geçti.
Ama geçtikten sonra geriye dönüp baktığınızda yani bir kasırganın ortasında kalmakla o kasırga geçtikten sonra onun yıkıp geçtiği şeye kafanızı çevirip bakmak arasında hakikaten çok büyük bir fark var.
Bu mu benim üstümden geçti diyorsunuz.
Ve ben neyi atlatmışım belki bir noktada şaşkınlık, gurur, hayret gibi farklı duyguları, tepkileri içinde barındırsa da mevzu geriye dönüp bakmanız değil aslında.
Bir de bunun belki de tekrarlaması gibi bir durum var ve bence bu gerçekten oldukça zor.
Bir kere deneyimlediğinizde depresyonu ona kulak verdiyseniz, onu biraz anlamaya çalıştıysanız,
onu bir düşman ya da yok edilmesi gereken bir durumdan ziyade bana ne anlatmaya çalışıyorsun noktasına,
belki dizlerinizin üstüne çöküp onunla bir boy seviyesine gülüp onu dinlemeye çalıştığınızda onu daha iyi tanıyorsunuz.
O semptomlarını, sizin üzerinizdeki etkisini daha iyi anlıyorsunuz.
Haliyle bazen onun geleceğini hissetmek, onun emarelerini görmek o kadar zor olmuyor sizin için.
Ve bence bu bir insanın ilk kez depresyonu deneyimlemesinden daha zor bir şey.
En azından benim bu şahsi fikrim tabii ki çok bireysel bir deneyim olmakla birlikte
burada kimsenin böyle dönemleri, böyle hastalıkları nasıl atlattığı, nasıl aştığı noktasında
yorum yapabilecek birisi değilim.
Şu an öyle hissediyorum.
Sanki böyle yavaş yavaş depresyon kendini göstermeye,
bir yerlerden gelmeye başlıyor.
Ve benim durup onu beklemekten başka bir çarem yok.
Böyle annemler beni arabada bırakıp,
işte tuvalet molası için ya da bir şeyler almak için
benzin estasyona gitmişler.
O sırada daha zaman boşuna geçmesin diye böyle
arabayı o araba yıkama makinesinin oraya bırakmışlar gibi hissediyorum.
Araba öylece duruyor.
Kapılar kilitli.
İstesem de kapılar kilitli olmasa da çıkamam.
Çünkü üstüme üstüme bütün o tazlikli suyuyla gelen bir makine var.
Bazen böyle bir şeyin hareketi sanki siz hareket ediyormuşsunuz gibi hissettiriyor.
Bunu belki böyle metrolarda trenlerde siz de yaşıyorsunuzdur.
Yanınızdaki araç hareket etmeye başladığında bazen siz hareket ediyorsunuz zannediyorsunuz.
Depresyon da hakikaten böyle tanımlanabilir özelliklere sahip benim simay olma deneyimimde.
Buna dahil olduğu müddetçe böyle şeyler deneyimletti bana.
Kendimi bazen öyle hissediyorum.
Şu an yapabileceğim bir şey yok simay.
Kapılar kilitli, camlar kapalı.
Bir yerden içeriye su sızmamasını umarak bekle.
O seni yıkayacak ve geçip gidecek.
Emareleri görmek ama hareket edememek.
ya iyi de gidiyorduk şimdi bunun hakikaten sırası mıydı demek bir tık üzücü.
Ne yalan söyleyeyim.
Ama galiba diğer yandan da gerçekten bununla nasıl yaşayacağımı
baş etmek demiyorum, mücadele etmek demiyorum.
Bununla birlikte nasıl yaşayacağımı öğrenmeye çalışıyorum gibi hissediyorum.
Belki de birçok böyle hayatımın görece rahat, kafam boş, huzurlu,
Hani üzerimde bir yük ya da beni zorlayan bir durumun, bir duygunun olmadığı dönemlerde bile belki rutinleri bu denli düzenli olan, bu denli kendine öz bakımı vermeye çalışan bir tarafta olmamıştım.
Ama bu sefer depresif duygularla mücadele ederken ve bu hafif bulutlu hava lan acaba depresyon geliyor muyu bana düşündürtürken
diğer yandan hala belki de hiç olmadığı kadar son birkaç ayda evimde yemek pişirmeye, evimi düzenli tutmaya, çok para harcamamaya, ne bileyim bir şeyler izlemeye, okumaya gayret ediyorum.
Bu yine kesinlikle böyle bir abi depresyon varsa da oturun kitap okuyun film izleyin kafanıza da atın ya gibi bir şey kesinlikle değil.
Ben onun belki de benim üzerime böyle bir naylon gibi sarılmasından, beni kuşatmasından biraz daha olsun, azade olabilmek için tamam bak senin yüzüne kapıları kapatıyor değilim ama geç otur şöyle ben de hayatıma işime diğer taraftan devam etmeye çalışayımla bir noktada aslında bu depresyonla bir müzakereye oturmaya çalışıyorum belki de.
Bu bölümün konusu depresyon değil. Bu girizgah neden uzun süredir bölüm çekemiyordum'un bir meşrulaştırması, bir bahanesi de değil.
Sadece konuşmak istedim. Son bölümümde, 2026 benim yılım olmayabilir isimli bölümümde mikrofonun karşısına geçip çok uzun süre konuşmayı,
ya şimdi elimde şu kadar video var haliyle biraz kısa konuşmalıyımdan da öte, uzun uzun anlatmayı, konuşmayı ne kadar özlediğimi söylemiştim.
Ve gerçekten de bu isteklilikle mikrofonun karşısına geçtim.
Konuşmak istediğim konu bambaşka.
Ama yani burası benim değil mi ayol?
Yani istediğim konudan başlar, istediğim kadar da konuşurum.
Hadi bakalım şimdi benim 5 dakikalık depresyon üzerine mülazalarımı dinlediniz.
Eee yani şimdi de konuyu değiştiriyorum gibi bir şey.
Zor bir süreçten geçiyorum.
Ve zor bir süreçten geçtiğinizde bazen bunun ne kadar sizi zorlayan taraflarını hakikaten artık bitse de gitsek dedirten yanları olsa da
eğer bir şeyler üreten, ilhamını da çoğunlukla melankoliden alan bir insansanız biliyorsunuz ki çok iyi bir şey yapacaksınız yani.
Bu bir podcast bölümü de olabilir, bir çizim, bir yazı, bir müzik artık her neyse sizin ortaya çıkarttığınız şey.
Hani biliyorsunuz yani.
Banger geliyor.
Bu bölüm de açıkçası benim için böyle.
Çok iyi olacağını hissediyorum.
Belki de o yüzden de böyle yavşak yavşak konuyu uzatıyorum.
Öyle.
Sen O Kız Değil Misin'in yeni bölümüne,
2026'nın ilk bölümüne
Neden Artık Aşk Konuşmuyorum'a hoş geldiniz.
Sadece bu bölümün adıyla ilgili bile çok şey söyleyebileceğimi düşünüyorum.
Aşk benim için o kadar esenşal, o kadar önemli ve beni o kadar ben yapan unsurlardan bir tanesi ki
eğer onu konuşmuyorsam neden onu konuşmadığım hakkında bile dakikalarca, saatlerce konuşabilirim?
Bir şeyin yokluğunu da taşımak, bir şeyin yokluğuyla da ilişkilenmek aslında bu kadar basit.
Bazen ayrıldığınız bir ilişki sizin için aslında hiç bitmemiştir.
Hala onu düşünmeye, hala bir şey gördüğünüzde aklınıza o gelmeye, onunla paylaşmaya, onu aramaya ihtiyaç duyarsınız.
Alışkanlıktır belki de bu sizin için.
Benim konuşmadığım bir arkadaşım ya da artık iletişimde olmadığım eski bir partnerime belki olur da bir gün atarım diye kaydettiğim reallar, tiktoklar bile vardı bir ara.
Çünkü aklımı onu getiriyor ama o an hiçbir şey kalkıp da aklıma sen geldin deyip onu atabileceğim bir ortam sağlamıyor bize.
Tamam diyorum hani bir kenarda dursun.
Belki aradan çok zaman geçtiğinde ve kaydedilenlere baktığımda onun için kaydettiğimi hatırlamayacağım bile.
ya da hatırlayacağım ama artık atmak istemeyeceğim bir önemi yok.
Demek istediğim insan bazen gerçekten bazı şeylerin olmayışıyla da pekala ilişkilenebilir.
Bir süredir, çok uzun süredir aşk üzerine, erkekler üzerine, randevulaşma üzerine konuşmadığımı
ne komik bir yerden, ne duygusal bir yerden, ne beni heyecanlandıran bir yerden karşınıza gelmediğimin farkındayım.
Bunun sebeplerinden bir tanesi Mart ayında İstanbul'a taşınmamdan bu yana
sevginin aşkın çok farklı formlarını deneyimliyor oluşumdu.
Aydın'daki kedim Keşkek çok ciddi bir hastalık atlattı.
Bir şeyi kaybetme korkusuyla yüzleştim bu denli.
Hatta annemle Keşkek'in arasındaki bağı gördüğüm ve bildiğim için
Keşkek'e bir şey olursa ben anneme nasıl destek olabilirim ki sorgusuna düştüm.
Sanki başına bir şey gelecek olursa kaybedeceğim benim kendi kedim de değilmiş gibi.
Zaten 19 Mart süreci hepimiz için sancılıydı.
Haliyle sevdiklerimin tehdit altında olması ya da sevdiklerimle bir arada olabilmek,
bazen birimizin evinde toplanmak, kaygılarımızı masaya yatırmak ya da bir gün olsun kaygılar dışında başka bir şey konuşmak.
Bunu çok yoğun deneyimledim.
Yakın arkadaşlarım evlendi.
Sevgiyi çok kalabalık bir grupla kutlayabilmenin mutluluğuna eriştim.
Şimdilerde yaklaşık neredeyse iki aydır evimde Nilüfer adını verdiğim bir kediyle birlikteyim.
Birkaç gün sonra ömürlük yuvasına gidecek.
Geçici olarak bendeydi.
Ama onu bu kadar sevebilmenin, o böyle biraz olsun fazla miyavladığında ya da bir gün önceden daha sakin olduğunda acaba iyi miyi merak etmeyi deneyimledim.
Arkadaşlarıma daha fazla görüştüm, belki daha fazla güldüm.
Onların yanında daha fazla ağladım. Öfkelendiğimde bunu tek başıma yaşamak yerine yanımda birilerinin olmasını istedim.
Bence annemle ilişkimi biraz olsun düzelttim. Zaten güzel bir ilişkiydi ama fikrim yaş aldıkça mı değişiyor bilmiyorum.
Bunu da oturup masaya yatıralım ve konuşalım isterim ama anne kız her zaman böyle yakın arkadaş gibi de olmamalı.
Anne ve kız olarak kalmalılar.
Hatta belki de anne kız ilişkisi düzgün inşa edilmesi o kadar zor bir ilişki ki
bu nedenle bile bundan ziyade yakın arkadaşlığı tercih ediyor olabilir miyiz diye düşündüm ve
daha iyi bir evlat olduğumu düşünüyorum.
Annemle daha iyi bir ilişkim olduğunu düşünüyorum.
Yeni bir şeyler izledim, onlara hayranlık duydum, yeni hobiler edindim,
çok sevdiğim bir şehri artık sevmemeye başladım gibi gibi
sevginin, aşkın, ilişkilerin çok farklı formlarını zaten uzunca bir süredir, neredeyse bir yıldır yoğun bir şekilde yaşıyorum.
O yüzden belki de romantik ilişkileri konuşmaya ne enerjim ne de istekliliğim çok yoktu.
Bugün geldiğim noktada bir ilişkiyi istiyorum ve karşılayabileceğimi de biliyorum ama olmuyor.
Dün çok yakın bir arkadaşımla telefonda konuşurken ve neden böyle hissettiğimi anlattığımda
Kendini sevilmeye layık görmüyor olabilirsin ama bence sen çok sevilesi bir insansın dedi ve ona da söyledim.
Hayır problem bu değil ve keşke bu olsa.
Benim hayatta kesinlikle sevilecek bir insan olmadığımı düşündüğüm dönemler oldu.
Ve bu zorlu bir dönemin üzerinden zaman geçince göze o kadar da zor değilmiş gibi gelmesi gibi o geçip giden zamana önyargılı olmanın bir sonucu mu bilmiyorum.
Ama benim açımdan ben sevilesi biri değil miyim sorusu şu an içerisinde bulunduğum dilemmadan daha üstesinden gelinebilirdi.
Dediğim gibi kesinlikle hayatta ben sevilmeye değer değil miyim?
Ben sevilesi birisi değilim.
Beni neden sevsinler ki sorularını sorduğum oldu.
Belki sağlıklı bir noktada değildi buradaki motivasyon ama bir şekilde beni üretmeye, istediğim insan olmaya yaklaştıran bir tarafı vardı.
Problemin kaynağı bendeymiş gibi düşündüğüm zamanlar daha bir hareketliydim.
Podcast'ta da böyle başladım.
Yani çünkü günün sonunda şöyle bir şeydi.
Bunları başarırsam sevilirimden de öte.
Ben madem sevilecek birisi değilim.
O zaman istediğim kişi olurum.
Ve istediğim kişiyim.
Ben böyle olmak istedim ve bu simayede sevilmiyor.
Çok da umurumda diyebilirim.
Demekti belki de burada amacım.
Bilmiyorum.
Ama sevilecek biri olmadığımı düşünmek bir tık daha üstesinden gelinebilirdi benim için.
Şimdi geldiği noktada farklılaşan ne diye soracak olursanız ki geleceğimiz nokta da bu aslında.
Ben gerçekten sevilesi bir olduğumu düşünüyorum.
Bence gerçekten kalifiye bir insanım, başarılıyım, komiyim, politik olarak çok doğru bir yerde olduğumu düşünüyorum.
Sivri dilliyim ama bir o kadar naifim.
Kimilerine göre bu taraf kesinlikle göreceli ama ben kendimi beğeniyorum ve bence gayet güzelim.
Hayatta yaptığım şeyler azımsanacak şeyler değil bence hele ki içerisinde bulunduğumuz dönemde.
Bu bölümü benim kendi salonumdan oturup kaydedebiliyor olmam bile kendi içerisinde takdire şayan çok şey barındırıyor.
Bir matruşka gibi.
Sadece kendi evinde olmak, kira ödemek falan değil.
Bunları konuşabilmek, bu konuşabileceğim alanı oluşturmak, bunu 5-6 yıldır düzenli olarak yapıyor olmak gibi gibi.
Bence ben sevilesi biriyim.
Sevilmeyi hak ediyorum.
Sevilmeyecek bir tarafım yok.
Ama buna rağmen hatta tam olarak da bundan dolayı beni sevecek birinin olduğuna inancım yok.
İşte bütün meselem bu.
Dertlerimi arkadaşlarımla paylaştığımda özellikle bir ilişkiyi edinmek, bir ilişkiyi sağlamlaştırmak,
situationship'i artık relationship noktasına taşımakta,
ayağımın tökezlediği yerlerin bir patern olabileceği konusunda
hemfikir olduk terapistimle de arkadaşlarımla da.
Ben gerçekten bunu da sizden hiçbir zaman saklamadım.
Belli bir noktada sevginin ancak kazanılacak bir şey olduğunu
neden bana durduk yere birisi sevgi versin ki ben bu sevgiyi hak edecek ne yaptım karşılığında ne verdim ki gibi
bunun illa karşılığında ekstra bir şeyler yaparsam edineceğim bir çıktı olduğunu inanan tarafım
gerçekten çok uzun yıllar beni ilişki istemeyen, ilişki yapamayan
ya da ilişkiyi yapmamak için kendince geçerli sebepleri olan adamları ikna etmeye itti.
Bunun farkındayım.
Ailesi mi istemiyor? Ona rağmen isteteceğim kendimi.
Son ilişkisi çok kötü geçmiş artık bir ilişki yapamaz mı? Hayır yaptıracağım.
Yurt dışına gidiyor ya da ben gidiyorum uzak mesafe yapamayacağına inanıyor.
Hayır yaparız ben gelirim o gelir.
Ya da açık ve net ben takılmak istiyorum başkalarıyla.
Hayır o kadar mükemmel olacağım ki başka kimse de gözü olmayacak.
Halbuki baktığımda bu adamları seçmemde bana bu challenge ortamını oluşturmaları dışında elle tutulur ve vazgeçilmez hiçbir şey yoktu.
Evet elleri yüzleri düzgün, işi gücü yerinde, belki hayalleri var, idealleri var ya da çok güzel giyiniyor ya da çok seksi.
Hani bir zahmet zaten bir şeyin olsun ki onu da ambalajına bakarak böyle bir seçeyim, güzel bir paketlemesi olsun da.
Demek istediğim özelliksiz olmaları değil, esas benim tarafımdan seçilme nedenlerinin benim için onlar tarafından sevilmeyi bir challenge, bir iddia haline getiren bir tarafları olmasıydı.
Bu paterni yalanlamıyorum.
Yıllarca bunu yaptım ve yani yukarıda Allah var herhalde.
Eğlendim de.
Traji komik oldu, dramatik oldu, bazen salt komik oldu ama eğlendim, güldüm, ağladım.
Bazen üzerinden zaman geçti ancak öyle gülebildim ama mutlaka bir yerde güldüm ya da güldürdüm bu adamlar sayesinde.
Ama bugün geldiğim noktada açık yüreklilikle ve bu kadar senede bütün çıplaklığımla size konuşan bir yerden yine aynı çıplaklıkla söylüyorum ki artık mevzu patern de değil.
Bu adamlar bana artık çekici gelmiyor.
Yapamam edemem dediği yerde ya dişiktir git dışarıda oyna diyesim geliyor.
Ve hatta sadece diyesim gelmiyor bunu farklı formlarda söyleyebiliyorum ve bu gelişimi fark ettiğim için çok da mutluyum.
Ama ben artık kendimdeki gelişmeleri, kendimdeki olgunlaşmayı, bir adamı nasıl reddettiğimle değil, bir ilişkinin içinde nasıl var olduğumla, orada ne kadar mutlu olduğumla, partnerim bana birkaç saat mesaj atmadığında beni terk edeceğini düşünmektense muhtemelen meşguldür diyebilecek kadar güvenli bağlanmakla fark etmek istiyorum.
Nasıl götüne koydum ama tekmeyi gibi bir yerden kendimle gururlanmak istemiyorum artık.
Çünkü tekmelenecek göt bulmak isterseniz etraf bunlarla dolu zaten.
Ama ben şut çekmek istemiyorum.
Futbol benim branşım bile değil.
Şimdi tabii biliyorsunuz ki beni uzun süredir dinleyenleriniz özellikle şu özelliğimi bilir.
Ben polyanıcıyımdır.
Ben karşıma kötü bir şey çıktığında demek ki doğruya bir adım daha yaklaşmışım diye düşünmeye daha meyilli bir insanımdır.
Bugün geldiğim noktada artık belli standartlarımın hakikaten hani zorla da olsa kendini belli etmesi, çerçevemin daha keskin bir şekilde çizilmesi elbette ki cherry çöpü çok kolay bir şekilde yani büyük bir çoğunluğu benim skopumdan dışarıya attı.
E bu noktada da şunu söyleyebilirsiniz.
Hani Simay sen de biraz standart koysan ne bileyim tipi de şöyle olsun, işi gücü de böyle olsun, kaşı gözü şöyle olsun desen zaten bir kısımda öyle elenecek.
Hani kalacak bir avuç adam.
Onlardan denesen senin için doğru olana ulaşmak daha kolay olmaz mı diyebilirsiniz.
Ki bir yerde de haklısınız.
Gerçekten çok seçenek hiç seçenektir bölümünde de söylediğim gibi.
Dating app'leri kullanmak, o havuzda çok fazla insana rastlamak, insanı bir noktada ulan ya daha iyisi varsa ya da itiyor.
Ve şunu söyleyeyim daha kötüsü var ama daha...
İyisinin sözünü veremem.
Hani böyle 3 yıldır falan aynı evde oturanlara diyorlar ya aman sakın çıkma valla kiralar ateş pahası olmuş o kira sözleşmene tutun falan diyorlar ya.
Yani gerçekten hani bunu söyleyeceğimi düşünmezdim de ilişkisi olanlar hatta situationship olanlar bile tutunsun valla yani ortam çok kötü.
Çok kötü yani.
Şimdi evet bu noktada bunca seçeneğin belli standartlarla çatır çatır eksilmesi ve elinizde bir avuç insanın kalması bir yandan rahatlatıcı.
Ama diyelim ki 5 seçeneğiniz var ve her seçtiğinizde hani böyle bir anahtar deliğine 5 tane takacağınız anahtar var.
Ve deniyorsunuz.
Peşinden birinin tutacağını umuyorsunuz.
Belki de tutacak harbiden.
Ama şimdi kendinizi bir korku filminde hayal edin.
Peşinizde eli bıçaklı bir katil var ve böyle ensenize yapışması an meselesi.
Siz kapıyı açmaya çalışıyorsunuz.
Şimdi o beş anahtar size kaç anahtar gibi hissettirecek bir düşünün bakalım.
Sanki yüz tane ve elinizin titremesinden onu deliye bile sokamıyorsunuz.
Böyle bir yerde hissediyorum.
Çünkü artık bir adamla tanıştığımda o kadar fazla kriter devreye giriyor ki.
Bir kere çok sağ olsun eski sevgilimden dolayı.
Ulan bu eski sevgilisini atlattı mı?
Bak başımıza ne geldiyse köklü lisellerden geliyor.
Şunu bir araştır falan olan bir tarafım var.
Kıskanç mı? Takıntılı mı? Politik olarak nerede?
Ailesiyle ilişkisi nasıl? Sorumluluğu var mı?
Şusu var mı? Busu var mı?
Hani abi mülakata mı sokuyoruz ya?
Belki de o bütün canım cicim ayı olarak geçirebileceğimiz, keyif alacağımız, tanışacağımız, sevişeceğimiz, bir şekilde aslında iç içe geçeceğimiz anda o kadar mülakat gibi hissettiriyor ki bütün bu sorular.
Kendimi bir telaşın içerisinde hissediyorum.
Aslında o yüzden de uzun süredir aşk konuşmuyorum.
Çünkü yaşamıyorum.
Çünkü yaşamak istemiyorum.
Vardır yani.
canınızın çok çektiği ama yapması çok meşakkatli olduğu için
başka şeyler yiyerek kendinizi, iştahınızı geçiştirdiğiniz bir yemek.
Ya da çok pahalıdır, canınız çekmiştir.
Instagram'da, TikTok'ta zaten çok görüyorsunuzdur mesela.
Evde sushi yapımı.
Böyle ton balıklı, normal pirinçli, işte varsa norili falan.
Hani sushi değil biliyorsun ama sadece onu böyle bir soyaya batırarak,
çubukla yiyerek bir yerden de kendini ve iştahını tatmin etmeye çalışıyorsun aslında.
Böyle de bir tarafı var. Mutlaka hepinizin hayatta şu an bunu alamam ya da şu an buna bu kadar zaman harcayamam diyerek onun gibi hissettiren bir şeyi denediği, tükettiği anlar oluyor.
Ben de biraz onu bile tüketmediğim, siktir et ya hevesim kaçana kadar başka şeylerle oyalanırım dediğim bir noktaya geldim artık.
Tabii ki bir ilişki istiyorum.
Ve bunun bana sebebini sorduklarında ya sadece istiyorum aslında.
Ama şu an onu hazırlamak ya da onu gidip almak ya da onu sipariş etmek o kadar masraflı, o kadar meşakkatli ki.
Boş ver diyorum simayes tuşu ile mi doğdun ya?
Mercimek yaptın işte onu ye.
Yanına da bir salata bitti gitti.
Bence beni anladınız.
Tabii bu arkadaşımın sorduğu hayatımın da girişinde böyle atçaya hoş geldiniz.
Balıkkesir'e hoş geldiniz. Muhtemelen dünyanın en güzel şehri.
Yazısı gibi.
Neden ilişki istiyorsun?
Benim hayatımın girişinde neon bir tabelayla asılı.
Ve geleni gideni karşılıyor.
Neden ilişki istiyorsun?
Şehrin girişinde, ya siktir git de şehrin çıkışında sizleri bekliyor.
Bugün hakikaten forumdayım fark ettiniz mi?
Neden ilişki istiyorum biliyor musunuz?
İstiyorum çünkü.
Her şeyi kendim yapabilirim.
Sinemaya da kendim gidiyorum, tiyatroya da kendim gidiyorum, yemekleri de kendim yapıyorum.
Ben kendi başımın çaresine bakıyorum.
Ve tam olarak bu yüzden bir ilişki istiyorum.
Bir şeyleri kurtarması, bir noktada ona ihtiyacım olduğundan ve bana yardım edebileceği bir yer olmasından değil.
Ben her şeyi zaten yapabilirim.
Kendimden, bu hayattan, yaşadıklarımdan olabildiğince keyif alıyorum.
Ama bazen fark ediyorum ki beni şimdiye kadar motive eden şey keyifsizlikmiş.
Şu an keyifli olmak, hayatımı sevmek, bir şekilde hayatımı idame ettirebilmek, bu çarkları döndürebilmek.
Eee hani böyle akıntıda gidip geliyoruz.
Yani ileride ne varı çok da hayal ettirmemeye başladı.
O yüzden yeni birinin zaten hali hazırda sahip olduğum keyfi bir de onunla yaşarken, onunla çıkartırken
Acaba bundan sonrasında kulaç atılacak neresi var da onun da hayallerini, hayatını, rutinlerini deneyimlemek istiyorum.
Hani imkanım olsa bir tane adamı klonlar, şöyle yapar, karşıma oturtur, onunla takılırdım.
Kendimden bir tane daha yaratır, bambaşka bir yere yollar, başka bir hayat yaşatır sonra geri getirir kendimle aynı masaya oturturdum.
Onun perspektifini anlayabilmek için.
Şimdiye kadar ilişkiye o kadar farklı noktada acımı dindirecek, bir boşluğumu dolduracak noktada ihtiyaç duydum ki
şu an duyduğum ilişki istiyorum arzusunun esas isteklilik, temel yani gerçek isteme hali olduğunu düşünüyorum.
Şu an istiyorum ve istediğim için istiyorum.
Afford edebileceğim için istiyorum gibi bir yerdeyim.
Bu da aslında ne kadar kulağa sağlıklı gelse de yine o ilişkiyi kurmak noktasında işi zorlaştıran bir tarafa sahip.
Neden?
Çünkü aslında hayatınızda bir noktada bir potansiyel partner kendi varoluşunun sizin hayatınıza getireceği esanstan da ziyade sizin hayatınızda nasıl bir problemi çözdüğü ya da nasıl bir problem yaratarak sizi başka şeyleri düşünmekten alıkoyduğuyla aslında bir şekilde işe yarayarak hayatınızda var olabiliyor.
Bu yüzden çok sağlıksız, tatsız, susuz ilişkileri sürdürmüş ya da sürdürenlere şahit olmuşsunuzdur.
Kimi der ki abi seks çok iyi.
Kimi der ki ya bu saatten sonra beni kim sevecek?
Kimi bulacağım şimdi?
Kimi der ki ama çok gülüyoruz.
Kimi der ki çok kavga ediyoruz.
Çok tutkulu.
Çok problem çıkartıyor der mesela kimi.
Ve bunu sever.
Çünkü kendindeki problemlere bakmaktan alıkoyar onu o insan.
Ama bir şeyleri iyi kötü kendiniz hallettiğinizde
birinin belli başlı boşlukları doldurmasına ihtiyaç duymadığınızda
ee ne getirdin bakalım sen masaya?
Sorusu doğuyor.
Ve görüyorsunuz ki maalesef birçok insan hiçbir şey getirmiyor.
Bir süredir bir dinamiğin içindeydim ne yalan söyleyeyim.
Belki de ilişkiye en yakın yaşadığım şeydi.
Ve bir insanda bunları kriter olarak arayabileceğimi bile bilmediğim şeyleri çok kısa sürede hayatıma getirdi bu insan.
Yani şöyle sabah kalktığımda ilk iş camları açıp evi havalandırmak ve sonra lavaboya gidip bir elimi yüzümü yıkamakken
geri döndüğümde yatağı toplu görmek.
ya da yarım saat sonra seansıma gireceksem
bilgisayarımın yanında bir bardak su bulmak.
Ben belki aynada saçımı başımı düzeltirken
seansıma hazırlanırken
tuşuna benim basmadığımı bildiğim
kahve makinesinin sesini duymak.
Aslında bu kadar basitmiş biliyor musunuz?
Ben çok küçük bir evde yaşıyorum.
Youtube videolarında da görmüşsünüzdür.
Tek kapısının eve giriş ve bir de tuvalet kapısı olduğu
oldukça açık.
Her şeyin iç içe olduğu bir ev.
Ve tabii ki bu ev çok çabuk dağılıyor, çok çabuk kirleniyor.
Özellikle de biri evdeyken bu kirlenme, dağılma hızı böyle ikiye falan katlanıyor.
Bunu yaşamamak mesela.
Çünkü birinin bir şekilde sizin o evi nasıl temiz tuttuğunuz, nasıl temizlediğiniz gibi küçük detaylara vakıf olması, dikkat kesilmesi.
Ben elimde kahve ya da şarap bardaklarıyla salona geldiğimde benden önce bardak atlıklarının sehpanın üzerinde duruyor olması.
Galiba hayatımda ilk kez böyle birinin önümde diz çöküp bir anda cebinden bir kare kutu çıkartmasının yaratabileceği hisse yakın bir şey yaşadım.
Böyle aşırı dolu ve zihnimde çok fazla düşünce ve yapılması gereken şey dururken çöpü çıkartmak için dolabı açtığımda çöpün çoktan çıkartıldı ve hatta yerine temiz bir poşetin takılmasıydı.
Hani she said yes ya. Öyle bir an yaşadım.
Ve aslında buydu benim ihtiyaç duyduğum şey.
Bu bir yandan tatmin edici çünkü bir yerden kendinize şunu söylüyorsunuz aslında.
Bak sen büyük şeylerin altından kalkıyorsun.
Sen kendin üzerinde çalışıyor, belli travmaları aşmaya çalışıyor, daha iyi bir halin olmaya çalışıyorsun.
Bunu sana biri yapmıyor.
Haliyle bu biri gittiğinde de onu sana kattığı şeyler bir anda eksilmeyecek.
Ama hayat böyle basit şeyler senin için daha da kolaylaştırıldığında güzelmiş değil mi Simay?
Ve ben buna alışıyorum.
ve Ferdi Özbey'ine alışmak sevmekten daha zor geliyor noktasında hiç anlamıyorum.
Abi alışmak benim için işten bile değil.
Şimdi ben buna alıştım ve bu insan yok.
Evim hala temiz, yatağım hala toplu.
Günün ikinci kahvesini içiyorum.
Demek ki o kahve makinesinin tuşuna bir şekilde basabilmişim.
Akşam yemeğim hazır.
Artık öğünlerimi geçiştirmiyorum.
Ama bir süre bir şeyi biriyle sırtladıktan sonra
ya da sporda bir aleti böyle makineyle yaptıktan sonra manuel elinize ağırlıkları alıp yapmaya başladığınızda
oğlum bu ağırmış lan demek gibi.
Şimdi o insanın yokluğunda bu küçük alışkanlıkların ve günlük rutinlerin bile omuzlarımı nasıl aşağıya çektiğini görüyorum.
Ve bu yüzden artık aşkı konuşmuyorum.
Problemin bende olmadığını bilmek ya da mevzumun benim sevilmeyecek bir insan olmamla açıklanmaması
Elbette çok kıymetli olmakla birlikte.
Ulan bu niye olmadı peki sorusuyla baş başa kaldığınızda artık böyle oklar batıl inançlara falan dönüyor.
Bir daha hiçbir şeyi Klos Frenz'de paylaşmayacağım.
Bir daha hiçbir fotoğrafın arkasına nazar imajı koymadan paylaşmayacağım falan demeye başlıyorsunuz.
Anneme anlattım diye mi böyle oldu?
Teyzeme söyledim diye mi oldu?
Onlara söyleyince mi cinkse diyor acaba falan gibi.
Hani böyle bir suçlu arıyorsunuz ya.
Bulsanız böyle üzerine şarjörü boşaltacaksınız.
Bana bunu niye yapıyorsun diye.
Çünkü hani deneme yanılma da en iyi yumurtayı haşlama tekniği değil ki bir tanesi olmadığında diğerini yapasın.
İnsandan bahsediyoruz.
Bu noktaya gelebileceğin bir insanı bulmak bile ne kadar zor aslında.
Bu süreçte gerçekten tanıştığım bazı insanlar sayesinde belki de bir ilişkiye hazır olmamanın yalnızca bir bahane olmadığını,
bazı insanlar için gerçekten bir itiraf olduğunu öğrendim.
Zor yoldan da olsa anladım.
Bazı insanlar gerçekten şu an ilişki yapamıyor.
Ya da ortada bir şey var ve bu seninle ilgili değil.
Bu bir yerde kulağa rahatlatıcı geliyor.
Hatta yakın arkadaşlarımın bana ama bak burada seninle ilgili hiçbir sıkıntı yok demesi.
Belki de teselli etmek için, beni rahatlatmak için söyledikleri bir şey ama hiç rahatlatmıyor.
Keşke diyorum problem bende olsaydı da bunun niye yürümediğini anlayabilseydim.
Ve en azından bir sonrakinde bunu yapmazdım ve belki de artık o perfect match'e bir adım daha yaklaşmış olurdum.
Ama problem benimle ilgili değil ve bu çok zor.
Çünkü yapabileceğiniz hiçbir şey yok.
Ve hatta problem karşınızdakinin sizi beğenmemesi, size bir şey hissetmemesi falan bile değil.
Biliyorsun, aradaki kimyayı hissediyorsun, bir şey var, peşinden gitmeye değer buluyorsun.
Ama o sırada hayat da bir şeyler getiriyor ya, bir şeyler koyuyor ya insanı omuzlarına.
Karşındaki hevesini kaybediyor, yönelmesi gereken başka şeyler olduğunu fark ediyor.
Bazen ilişki o kadar iyi gidiyor ki iki insan arasında.
O iyilik, temizlik, o problemsizlik, herhangi bir tümseyin olmaması, o kaymak gibi her şeyin böyle bembeyaz, berrak ve yumuşacık olması.
Karşındakine hayatındaki başka problemleri görme fırsatı sunuyor ve yok diyor benim önce bunları çözmem lazım.
Böyle olmayışlar bana galiba daha çok koyuyor.
Çünkü yapabileceğim hiçbir şey yok.
Galiba bu yaşlardayım artık.
Karşıma iyi adamlar çıkabiliyor.
Çünkü ben artık daha seçiciyim, daha enerjisizim haliyle bir şeyleri daha kolay baştan savabiliyorum.
Ve karşımdaki insanlar da aslında ilgisini alakasını göstermeye, hayatı bölüşmeye o kadar da isteksiz değil.
Ama life is happening ve bazen o kadar da adil bir şekilde gerçekleşmiyor hayat.
Ben zaten travmasız insan yokturu kabullendim.
Herkes bir noktada ilişkilerini, hayatına giren yeni insanlara o dinamiği, bir şekilde geçmiş travmalarını elbette taşıyor.
Güven problemleri, korkular, yapamazsamlar, ya yaparsamlar, ya bu sürmezse ya ömür boyu sürerse soruları.
Bunları anlıyorum.
Herkes zaten kendi mücadelesini veriyor kendi cephesinde.
Ama işte bazen o insanın kendiyle savaşı seninle barış içerisinde bir masaya oturmasına engel olabiliyor ve buna yapabileceğin hiçbir şey yok.
O yüzden hevessizim ve belki de bu yüzden artık aşk konuşmuyorum.
Geçtiğimiz seans terapistim bana şöyle bir şey söyledi.
Yani Simay evet verdiğin kararlarda bir şeyleri bitirme gücünde belki verdiğin bazı cevaplarda artık kendine daha değer veren,
karşıdakine çok da geçit vermeyen, kendi için böyle sıkı duran bir tarafın olduğunu görüyorum.
Ama sanki diğer yandan bu artık bu kadar da takmamak, bu kadar da üzülmemek biraz da umutsuzlaşmaktan mı geliyor diye düşünüyorum dedi ve çok haklıydı.
Yani bu sadece artık erkekler beni o kadar da üzemez, olmazsa da olmaz değil.
Biraz da zaten içimde bir yerde bir şeylerin benim için olmayacağına dair çok yoğun bir kabulün ve inancın olması.
Artık başıma gelen yürümeyen ilişkilerde camı çerçeveyi indirmiyorum.
Koşa koşa arkadaşlarımı arayıp onların omzunda ağlamıyorum da böyle aynada kendime bakıyorum.
Bir omuz silkiyorum sanki esnima yani bunun olacağını zaten biliyorduk yani malumun ilanı diyorum.
Ve sadece üzerime sanki simsiyah bir elbise geçirmiş başka bir versiyonum gibi.
Ortalarda hayalet gibi ama yine de her şeyi tek tek yaparak günlerimi geçirmeye başlıyorum.
Böyle umutsuzluktan ve bunun olacağını zaten biliyorum.
gelen ağır bir elbise
bir pelerinle yaşamaya devam
ediyorum gibi. Bunu fark ettiğimde
terapistim bana bunu fark
ettirdiğinde keşke camı çerçeveyi
indirseydim dedim. Yani keşke
bir ilişki yürümediğinde
niye yürümüyor lan diye karşımdakinin
yakasına yapışsaydım.
O sakinliğimin sen zaten
belki de yalnız olacaksın simay diyen
bir taraftan geldiğini öğrenince
beynimden vurulmuşa döndüm ya.
Üzüldüm yani. Belki de
burada beni üzen yegane şeylerden
bir tanesi de artık neye
yatırım yapacağımı bilmiyorum.
Hani ne istediğimi biliyor gibiyim.
Hani böyle çok uzun süredir
almayı planladığınız
o kadar da ucuz olmayan
haliyle böyle bunun için para biriktirdiğiniz
bir şeyi nihayet böyle
bir yerde uygun bir fiyata bulursunuz.
Ve böyle tam almak üzereyken
ve belki de puanı da
oldukça yüksekken orada
bir tane yorum görürsünüz böyle.
Almayın. Bunlar dolandırıcı.
Ve böyle o yorum kafanızı kurcalar durur.
Çünkü bunun için para biriktirdiniz bunu uzun süredir almayı planlıyorsunuz.
Ve böyle alabileceğiniz fiyatta yani tak diye alabilirsiniz ama oradaki o bir yorum bunlar dolandırıcı yorumu öyle bir kafanıza giriyor öyle bir aklınızı kurcalıyor ki mevzu artık o biriktirdiğiniz parayı riske edip etmemekten çıkıyor.
Hevesiniz kırılıyor.
O gelse bile onun o kadar uzun bir süre dolandırıcı mı lan bunlar fikriyle mücadele ediyorsunuz ki o şey elinize ulaştığında zaten hevesinizin %70'i falan havaya karışmış oluyor.
Geçenlerde böyle TikTok'ta dolaşırken karşıma bir söz çıktı.
Tanrım eğer ben yalnız olmak için yaratıldıysam lütfen sevilme arzumu benden al diye.
Yani gerçekten öyle.
Hani ben şuna inanan birisiyim.
Ben aşkın olduğuna inanıyorum çünkü seviyorum.
Kendi sevme şeklimden biliyorum ki bir yerlerde aşk var, gerçek sevgi var.
Var zaten ama onun var olduğunu bilmekle onun seni bulacağına inanmak arasında bir fark da var.
Ve artık yavaş yavaş ya tamam yalnız olmak da var dünyada.
İşin ucunda bu da var ve tamam hani bunu bağrımıza basalım da şu benim sevilme arzumu benden al be.
Hani bak kullanmadığımız 20'lik diş bile nasıl ağrıtıyor oradan patladığında
ve saatlerce bizi o dişçi koltuğuna sabitliyor.
Ne kadar derine inmen gerekirse gereksin.
Al şunu benden.
Kullanamayacaksam ve bir işe yaramayacaksa al diyesim geliyor.
Ama vazgeçemiyorum da işte.
Söz konusu sevmek olunca pro-life bir insana dönüşüyorum
ve aşk duygusuna, sevilme arzuma kürtaj yaptıramıyorum.
Sanki onun bana böyle zorla kalp atışını dinletiyorlar ve tamam tamam vazgeçtim.
Ben bir şekilde bu sevilme arzumun başının çaresine bakacağım.
Onu gerekirse kendim büyüteceğim diyorum.
Ve bu doğru bir karar mı? Çok da bilmiyorum.
Birini unutmamın hatta onu hatırlamam gereken zamanın, onu hatırlayacağım, anımsayacağım
ya da unutmamı gerektirecek zamanın o insanla geçirdiğim süreden daha uzun sürecek olmasına o kadar üzülüyorum ki.
Bir ayda kapılıyorum bir insanın hayatımdaki varlığına sonra onu belki aşmam aylarımı alıyor.
Bir şekilde aştım zannediyorum sonra karşıma bir şey çıkıyor.
O insanların bana getirdiği alışkanlıkları sürdürürken onlardan soyutlayamıyorum.
Bir şekilde mesela daha çok sinemaya gitmeye, evde daha çok yemek pişirmeye böyle etkinlikler kovalamaya başladım.
Çünkü bana bu alışkanlığı kazandırdı bu insan.
Ve bir noktada da bu bana kendimle ilgili bir öz eleştiri de yaptırdı.
Benim en sevdiğim yemek patlıcan oturtma.
Dünyanın en kolay da yemeği.
Patlıcanları doğrayın, kızartın ve üzerine yaptığınız kıymalı harcı patlıcanların üstüne dizin.
Patlıcan, harç, patlıcan, harç.
Sonra fırına verin.
Biraz da üzerine salçalı domatesli suyunu gezdirin. Bitti.
Yanına da bir pilav.
En sevdiğim yemek.
Ne kadar kolay.
Ama ben canım bu yemeği çektiğinde kendime onu yapmak yerine böyle aydına falan gitmeyi bekliyorum ki annem yapsın diye.
Ve fark ettim ki hayatıma biri girdiğinde o insana sevdiğim şeyleri yapmak, sevdiğim şeyleri tattırmak o kadar önceliğim haline geliyor ki
aslında o insanı besleme, o insanı mutlu etme, o insanı etkileme arzum sayesinde o kırıntılarla ben de besleniyorum.
Ona yaptığım patlıcan oturtma sayesinde belki aylar sonra en sevdiğim yemeği yiyorum.
Ve kendime o kadar kızdım ki.
Hani böyle çocukken sizin hiç kullanmadığınız, oynamadığınız, işinize yaramayan bir şeyi arkadaşınız çok beğenir.
Tamam al senin olsun dersiniz.
Sonra onun o kadar yaratıcı şeyler yapar ki kıymete biner o.
O sopaysa her neyse onun elinden geri almak istersiniz.
Kendime bu muameleyi yapıyorum.
Ben zaten yıllardır buradaydım.
O malzemeler yıllardır elimin altındaydı ve istediğim zaman yapabilirdim.
Kendimi besleyebilirdim.
Şimdi hayatıma biri girince ve beni birazcık sevince o zaman mı kıymete bindim?
O zaman mı patlıcan oturtmayı yemeyi hak ettim gerçekten diye kendime çok kızıyorum.
Ve şimdi hayatımda bu insan yokken hala evimde taze yemek pişirmeye, kendimi sinemaya götürmeye,
arada bir açıp yıllardır İstanbul'dayım.
Hangi oyunlar var diye bir bakmaya, tiyatrolarda gezinmeye, devam etmeye çalışıyorum.
İnsanlardan geriye sadece travmaların değil, belki güzelliklerin, öğretilerin de kalacağına inanmak istiyorum.
Çünkü belki de buna inanırsam ve bunu yapabilirsem, bir yerlerde artık hayatımda olmasa da beni güzel anacağına emin olduğum insanların var olduğuna inanabilirim.
Bilmiyorum.
Ama belki de kıssadan ise birine alışmak o kadar da zor değil.
Ben bu insanla böyle mutfak tezgahına yaslanmış konuşurken ve aslında içten içe bir şeylerin bitmesi gerektiğini düşünürken,
hatta bunu masaya yatırırken, sanki o, ben ve aramızdaki mutfak tezgahının üzerine konmuş bir ilişki, bir bıçak darbesiyle parçalanmayı bekliyor.
Bir anda böyle mutfak dolabının üstüne küçük bir hamam böceği belirdi ve ben çok korkarım böceklerden hiç sevmem.
Yani aramızda müptelası olan da yoktur ama hakikaten çok ekstrem tepkiler veriyorum çok kötü oluyorum böyle bir peçeteyle bile alamıyorum falan.
Şak diye onu aldı peçeteyle ve attı.
Ve ben peki ya sen gittikten sonra ben bir böcek görürsem düşüncesiyle baş başa kaldım.
Anladınız değil mi beni?
İşte böyle
Abla neden aşk konuşmuyorsun derseniz
Bu yüzden konuşmuyorum ablacım
Kimsenin nazarı değmiyorsa da
Galiba bir zamanlar bir yerlerde
Sevilmeyeceğine inanan Simay'ın
Güzel şeyler yaşamama
Nazarı değiyor
Siz yine de umutsuzluğa alışmayın
Yatağa küs girmeyin
Hayatın bütün olayı da bu değil mi zaten
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
