
Odea ile Yatırım Odaklı Podcast’i dinlemek için: Tıklayın
Bu bölüm “Odea” hakkında reklam içerir.
hayat, bütünüyle kocaman bi yapbozmuş da biz de bunun küçük parçalarıymışız gibi; belki biraz pollyanna tesellisi dolu bi bölüm. kendimize bi yer mi arıyoruz, yer bulursak mı illa var olduğumuzu kabul ediyoruz? birileri olmadan olmuyor mu bu işler, birileri varsa da o "perfect match" nerede? saklandığı yerden çıksa mı artık? büssürü soruyu yine yanıtlayamadığım ama bir yerlerde birilerinin olduğunu umut ettiğim 18.bölüme hoş geldiniz. herkes kendi boşluğunu arıyor valla: doldurmak için. iyi dinlemeler olsun!
Transkript
Herkese kucak dolusu sevgiler.
Ben Simay ve yeniden Sen o kız değil misin?'deyiz.
Burada saat 1'e geliyor gece.
Sizin orada da 3'e geliyor.
Sanırım İtalya'dan dönene kadar bu...
Burada şu saat, sizin orada şu saat demekten kendimi alıkoyamayacağım.
Çünkü daha öncesinde de söylemiştim.
Bu iki saatlik farkta bile aslında aynı an yaşıyor olmamıza rağmen
sanki bir şeylerden geri kalıyormuşum ve onları yakalamam gerekiyormuş gibi hissedebiliyorum.
O yüzden galiba sık sık bu aradaki zaman farkına değinip
ben burada konuşurken her ne kadar saatte rakamsal bir farklılık olsa da
aynı anı yaşıyor olduğumuzu kendime hatırlatmam gerekecek.
Umarım ileride bu bir alışkanlığa dönmez ve bir noktada kesilir.
Ben böyle genellikle geceleri odamda tek başıma bir şeyler izledikten, bir şeyler okuduktan sonra genellikle
galiba izlediklerimden ya da okuduklarımdan bazı çıkarımlarda bulunduğum için
sizinle paylaşmak isteyerek hep böyle kaydım başına geçiyorum.
bugün aslında spesifik olarak yine ne konuşacağımı bilmeden bilgisayarın başına geçtim
bana biraz böyle bu konuyu konuşur musun diye verdiğiniz ya da söylediğiniz birkaç tane fikir oldu, konu oldu
onlara değinmek çok istiyorum ama bugün böyle herhangi bir konu üzerine aslında konuşmak istediğimi bilip
tam olarak ne söylemek istediğimi bilmediğimi bölüm kaydetmekte epeydir yapmadığım bir şeydi
O yüzden bu fırsatı kaçırmak istemedim.
Bilmiyorum sonunda hoşuma gider mi, atar mıyım ya da.
Çünkü benim çok oluyor böyle mesela 8. 9. dakikada abi ne diyorum ya deyip kapattığım.
Belki bir gün onları böyle topyekun editleyip uzun bir karma bölüm gibi karşınıza çıkarım ama.
Hani bunu çok sık yaşıyorum.
O yüzden hiçbir bölümde ne söyleyeceğimi tam olarak planlamıyorum.
Ama Instagram'da görmüşsünüzdür.
Geçtiğimiz günlerde Normal People'ı okumayı bitirdim.
Bugün Malcolm ve Mary'i izledim Netflix'te.
Genel olarak böyle biraz ilişkiler temalı ve hani bu ilişkileri daha bir olay hikayesinden ziyade bir durum hikayesinde ele alan bir kitap ve bir film bitirdim.
Şimdi de böyle yine Netflix'te dolaşırken Love Story diye eski bir 70 yapımı bir filme denk geldim.
Onu izleyeceğim birazdan ama ondan önce dedim ki şu kızlara bir sesleneyim ne yapıyorlar acaba.
Bu aralar böyle.
Kendim de bu ilişkiler konusunda çok inişli çıkışlı bir hayata sahip olduğum için
hatta arkadaşlarım bana sıklıkla sendeki şu aşık olmaya dair duyulan arzu
ve aşık olmaya dair o hiç bitmek bilmeyen inat bizde olsa keşke biraz diye.
Ben gerçekten aşık olmak konusunda biraz inatçı bir insanım.
Hayatın bir şekilde karşıma o the one dediğimiz kavramı getireceğini ama hani belki hayatın bu noktada biraz daha yavaş işleyebileceğini düşünerek
ben de ona birkaç adım atsam fena olmaz mantığıyla arama yaptığım, yani biraz uğruna araştırma yaptığım bir şey benim için.
Aşk ve o kişi kavramı.
Ama son dönemlerde özellikle buraya geldikten sonra da sıklıkla düşündüğüm şey ki biliyorsunuz podcast'a başladığımda da bir ayrılık atlatıyordu.
O nedenle genel olarak ilişkiler ama yaşarken ama bittikten sonrasıyla benim hayatımda çok büyük bir yer kaplayan bir süreç.
Ve bundan daha önce de bahsetmiştim.
Şimdiye kadar hep böyle olsun.
Yani evet biraz kalbimiz kırıldı, biraz düştük kalktık yara aldık bu dizleri parçaladık ama olsun doğru insana bir adım daha yaklaştık gibi polyanacılık sergilerken ilişkilerimde artık biraz daha abi birileri varsa gerçekten gelsin uğraşsın.
Ben zaten birisini sevdiğimde sonsuz bir fedakarlık, sonsuz feragat ve gerçekten o sevdiği göstermede hiç geri adım atmayan bir profile, bir personaya zaten bürünüyorum.
O yüzden birisi varsa şayet bunu tırnak içinde hak edecek.
O gelsin artık beni bulsun gibi bir de bıkkınlık içindeyim.
Ama tabi bu bıkkınlık gerçekten kalıcı bir şey mi yoksa böyle gelip geçici bir şey mi bunu da hep birlikte göreceğiz.
Bir noktan gelip geçici olmasını istiyor.
Çünkü bu alışık olduğum bir simay değil ve aşk için bile olsa yataktan kalkmak, bir şeyleri aramak ve içinde o garip heyecanı duymak benim için aslında yaşadığımı hissettiğim duygulardan bir tanesi.
Ama diğer tarafımda, daha rasyonel tarafımda simay hani biraz mola mı versek artık, biraz bir dursak mı?
Çünkü gerçekten hani bu da kalp ya falan diye.
Böyle beni bir kızım bak.
Oğlum dur yani yapma hani.
Paso aşk mı arayacağız yani.
Hayatta başka şeylerden de keyif alabilirsin falan diye.
Beni biraz tokatlıyor.
Kendime getirmeye çalışıyor.
Yani şimdilik buradayken yeni birilerini tanımaktansa kendimi tanımak benim için daha karlı.
Ve belki ileride çok da bu fırsatı yakalayamayacağım bir şey.
O yüzden biraz daha kendime self yatırım, self yatırım, kişisel bir kendine yatırım yapma konusunda biraz daha galiba kararlıyım.
Ama bugün sizinle biraz o perfect match dediğimiz, o hani gerçekten üzerine oldukça spekülasyonların döndüğü, kimilerinin
abi ilişki dediğin şeyde farklılıkları iyidir ya, birbirinize bir şeyler öğretirsiniz dediği ama kiminle de mükemmel ilişkiden bahsederken
abi aynı ben, hiç bu kadar bana benzeyen bir insan görmemiştim diye anlattı.
Böyle farklı ve hani böyle bir kavgayı iki farklı perspektiften de dinlersiniz ve hangisinden dinleseniz o haklı gelir ya,
bu onun gibi hissettiren bir şey aslında ilişki yani.
Mesela benim bir arkadaşım karşıma gelip ya da ben bizzat böyle bir ilişki deneyimlediğimde hani
birbirimizden çok farklıyız ama bu yüzden de birbirimizi öğretecek çok fazla şeyimiz var ve bu farklılıklara bu kadar saygı duymak mükemmel bir şey falan diye güzellediğim
ya da güzellenildiğinde de ulan harbiden ideal ilişki bu galiba diye bir ikna haline büründüğüm ilişkiler bir yanda.
Bir de diğer yanda yine yakın zamanda da deneyimlediğim ve duyduğumda da kulağa çok mükemmel gelen,
Aynı benim gibi hissediyor hatta işte kalp kırıklıklarımız bile aynı.
Hani bu da demek oluyor ki birbirimizi bu noktada üzmeyiz vs. diye.
Yine belki biraz polyanacılık olabilecek çıkarımların yapıldı ve benzerliğin daha ilişkiyi mükemmel kıldığına inanılan ilişkiler de diğer tarafta.
Hani haliyle ikisi de anlatıldığında ve yaşandığında kulağa güzel geliyor ama bu belki de biraz hani
kirpi yavrusunu bilmem ne diye severmiş
mantığından herhalde.
İnsan neyin içindeyse
biraz da yaşadığı durum
ona aksiyete ve yabancılık hissettirmesini
onu güzellemeye daha müsait tabii ki de.
Ama benim rasyonel tarafım
bunun ortasında
belli noktalarda farklılıkların olduğu
çünkü birebir aynılığında
çok büyük bir narsisizme yol açacağını düşünen
Ama belli noktalarda da harbiden yoğun benzerliklere ihtiyaç duyulan.
Çünkü ancak hani tamam mesela işte dişlilerin birbirinin içine geçmesi için belki atıyorum boyutlarının birbirinden farklı olması gerekiyor falan.
Çeşitli farklılıklar gerekiyor ama bir noktada ikisinin de dişli olması gerekiyor.
En basitinden ki iç içe geçip bu çarkları döndürebilsinler.
Dumanı tütsün bu ilişkinin falan.
O yüzden böyle optimal ilişki biraz daha hem farklılıkları içinde barındıran hem de biraz daha geleneksel aşktan da çok kendini geri çekmemiş.
Adeta geleneksel bir yemeğe böyle daha modern dokunuşlar.
İşte ben buna biraz da sarımsak tozu katıyorum mükemmel bir ahenk yakalıyorum falan denilen bir şey galiba optimal ilişki.
Ama hani benim gerçekten ilişkilerimde zaman zaman hassiktir yani gerçekten mükemmel ilişkiyi yaşıyorum dediğim ama keza o ilişkide keza sonraki ilişkilerimde de bir daha aynı tadı yakalayamadığım çok oldu.
Hani böyle kafanızdan bir yemek bir tatlı yaparsınız neyi ne kadar koyduğunuz hiç dikkatinizde bile değildir ve dünyanın en güzel şeyi ortaya çıkar ve dersiniz ki hassiktir.
Keşke neyden ne kadar koyduğumu yazsaydım.
Ama işte orada gerçekten güzel yapan neyden ne kadar koyduğunu bilmemek mi yoksa onu o an yerken ki açlığın ona duyduğun ihtiyaç ya da ne bileyim gerçekten o anki başka durumlar mı onu da bir daha hiçbir zaman bilemeyeceğiz galiba.
Ben bilmek ister miydim onu da bilmiyorum.
Çünkü güzel ve optimal yaşanması gereken o herkesin kafasındaki perfect match dediğimiz ilişkinin belki bir tarifi olsa
bu sefer de oturup ben şu an bu bir tarif olduğu için mi bunu güzel buluyorum yoksa gerçekten bundan keyif ve lezzet duyuyor muyum, tat alıyor muyum diye de bir noktada düşünecektim.
Çünkü bazı şeyler vardır, bazı diziler.
O kadar da sevmezsiniz ama toplumun geri kalanı o kadar beğenmiştir, o kadar bunun hakkında konuşuyordur ki.
Bir gün bakarsınız siz de artık onun bir fanı haline gelmişsiniz.
Ya da aslında sevdiğiniz bir şeydir.
Ama insanlar onu o kadar taşlar ki bir noktadan sonra siz de artık onda belli başka kusurlar görmeye başlarsınız.
O yüzden ilişkiyi bir tarife göre yaşamamak tabii ki de en güzeli.
ve belki bu artık robotikleşen dünyada insana özgü kalan nadir şeylerden bir tanesi.
Ama aynı zamanda o kadar nadir ki hissettiğiniz şeylerin aynısını bir başkasında görebilmek, bulabilmek
ve bulduğunuzda da o duygunun size karşı olması yani sizin için ortaya çıkması
gerçekten aslında sanıldığı kadar kolay değil.
Çevremize baktığımızda bir sürü çift görüyoruz, bir sürü ilişki görüyoruz,
Bir sürü evli insan, bir sürü sevgili, bir sürü nişanlı, bir sürü çok güzel bir ilişki ortaya çıkartacağına emin olduğunuz zaman hala birbirine adım atamayan insanlar görüyoruz.
Ama tabi bunların kaçı gerçekten birbiri için yaratılmış ya da belki düne kadar birbiri için yaratıldığını hisseden ve etrafına da bu enerjiyi yayan insanlar belki bugün artık birbirlerine bu dünyada en kötü gelebilecek, en zıt gelebilecek iki insana dönüştü.
Bunları hiçbir zaman bilemiyoruz.
Ama etrafımızda bu kadar çift olmasına rağmen çok sevdiğim bir çizim var.
People I Love diye bir sayfanın zannedersem, bu bölümü şayet yayınlarsam,
Instagram'da paylaşacağım, çok güzel şeyler çiziyor.
Onun bir tane çizimine yazdığı bir söz vardı.
İki insanın aynı anda birbirini sevmesi gerçekten çok büyülü bir şey diye.
Bu çok basit, iki dudağın arasından çıkabilecek çok naif, çok basit, komplike sözcüklerin seçilmediği bir cümle.
Ama gerçekten en azından benim için çok fazla düşündürtüyor.
Dünya bir noktada baktığınızda, geçenlerde bir tweet gördüm işte.
Günümün yarısı 22 yaşındayım hiçbir şey yapmadım, hayatımın 22 yılını böyle getirdim demekle geçiyor.
Kalan 12 saate de daha 22 yaşındayım neler yaparım demekle geçiyor diye.
Aslında bu bir şeyleri rasyonalize etme ve bir noktada da fazla pesimist bakma durumunu her şeyde özellikle ilişkilerde de çok yaptığımızı düşünüyorum.
Çünkü ben gerçekten bazı sabahlar dünyada yedi milyar insan var ben mi bulamayacağım ya ruh eşimi derken bazı zamanlarda da tıpkı o karikatürdeki o çizimdeki gibi benim ona hissettiğim şeyleri aynı anda bana karşı hissedebilecek birini bulmak dünyanın en zor şeyi samanlıkta iğne aramak gibi falan geliyor.
O yüzden ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.
Aslında neden samanlıkta iğne arıyoruz?
Bu işin mantığı ne onu da bilmiyorum.
Ofiste bir bölüm vardı.
Dwight balyalardan böyle bir saman oyun alanı yapmıştı.
Orada da samanlıkta iğne arama oyunu vardı.
Çocuklardan bir tanesi koşup şey diyordu.
Buldum ödülüm ne?
O da demişti ki ödülün bir şey için bu kadar uğraştıktan sonra bir ödülün her zaman olamayacağını bilmek.
Bu minvalde bir şey söylüyor.
Yani Ofis gibi bir diziden belki çok böyle bir hayat dersi çıkartmayı beklemiyorsunuz ama
insan çıkartmak istediğinde her şeyden bir ders, bir öğütü çıkartıyor.
Aslında çok da öyle.
Tam da Dwight'ın dediği gibi yani samanlıkta iğne arıyoruz.
Ve bazen bulduğumuzda da yani hani saatlerce samanların arasında tepinerek.
tırnaklarımı
yaralayarak
kendimizi samanların arasına kaybederek
ve etrafı dağıtarak bu tek bir
küçücük iğneyi aramaya çalıştım
ve buldum. Peki şimdi
belki biz en başında o iğneyle
ne yapacağımızı bir iğneyi
elde ettiğimizde onunla neler
yapabileceğimizi yani
bir şeyi dikebileceğimizi
birinin canını yakabileceğimizi
ya da işte o tırnaklarımızın ince derisinden
geçirip de böyle kendimizi
sihirli bir şey yapıyormuş gibi hissedeceğimizi
yani en azından o iğneyle neler yapabileceğimizi bize söyleseler
belki baştan arayıp yorulmayacağız.
Ya da belki de aramak ve o iğneyi bulmak için çok daha yoğun bir şevk duyacağız.
Ama zannedersem hayatın bunca adaletsizliğe rağmen en adil olduğu şey de bu noktada başlıyor.
Herkese o bilgiyi verirse hiçbir anlamı kalmaz.
Hem iğne değerini kaybeder hem de insanlar bir noktada gerçekten bir amacı kaybeder.
Çünkü bir noktada gerçekten işin sırrı o iğneyi bulduğunda ne yapacağını bilmeden de o samanların arasında debelenmeyi göze alabilmek.
O yüzden belki de aşkı bulmak zor ama biraz da arayanların hak ettiği bir şey gibi.
Yani evet etrafınızda duyuyorsunuzdur.
Belki başınıza gelmiştir.
Bazen aşk hiç beklenmedik anlarda çıkıyor.
Ben en güzel ilişkilerimi gerçekten artık pes etmişken, illallah etmişken ve artık gerçekten birisini aramıyorum dediğimde buldum.
Ama aslında aramıyorum dememe rağmen ve gerçekten spesifik olarak o an, o dakika bir ilişki için herhangi bir arayışta olmasam da
hayatım boyunca yaşadığım her türlü diğer ilişkinin, edindiğim deneyimlerin, döktüğüm gözyaşlarının, çektiğim yalnızlıkların
Ve hatta kendi başarı ve başarısızlıklarımın bir noktada beni o ilişkiye hazırladığını düşünüyorum.
Aslında öyle bir şey ki hayatın dinamiğinde olmak.
Siz kendinizi spesifik olarak belli şeylerin arayışına itmeseniz de,
böyle kaşif dora gibi çantanızı alıp daha iyiydi bakalım bugün bunu bulacağız,
bugün de gerçek aşkın peşindeyiz diye kendinizi sokaklara atmasanız da,
aslında hayatta kalma adına verdiğiniz mücadelelerde zaten edindiğiniz deneyimlerle bir noktada aşkı arıyor oluyorsunuz.
İnsan tek bir beden içinde bir noktası aşkı ararken, bir noktası başarıyı, bir noktası hayatın amacını,
bir noktası ailesiyle işleri nasıl düzelteceğini, bir noktası üniversitede nasıl arkadaş edineceğini arayan,
yani tek bir beden içinde aslında bir grup çalışması yapan harika bir fabrika gibi işliyor.
Bütün çarkların boyut boyut birbirinden farklı olduğu ama iç içe geçince bu bedenin dumanını tüttürdüğü bir fabrikaya dönüşüyor.
Benim de bu çarklarımın iç içe geçerek gıcırdamadan, zarar vermeden, ömrünü tüketmeden dinamik bir şekilde çalışmasını sağlayan yegane şey, bir nevi benim motor yağım, gerçekten aşk bu hayatta.
Yine daha 23 yaşındayım. Böyle şeylerin beylik kararlarını vermek çok belki daha erken ama sonuçta bunu daha önce de söylemiştim.
Eğer bana biçilen ömür 25 ise hayatımın sonlarındayım ve o epey yaşadım.
Ama eğer 70-80 yaşına kadar yaşayacaksam da harbiden daha başlarındayım.
Bilemem ama sahip olduğum tek şey bu an ve şu an bu cümleleri sarf ederken olabileceğim en yaşlı halimdeyim.
bir saniye sonra kat diye nefesim kesilir ve ölürsem
yaşayabildiğim en büyük olduğum anda hayatım sonlanmış olacak.
O yüzden şu anki benliğimle 23 yaşındaki
kimine göre daha çok tıfıl ama kimine göre çok olgun simay olarak
söyleyebilirim ki benim gerçekten çarklarımı döndüren şey aşk.
Bu aralar bu çarkın dönmesini sağlayacağını düşündüğüm şeyi aramamam
ya da ondan illallah etmemin sebebi de
Belki dönemseldir, belki ben mevsimsel bir şey üreten bir fabrikaya sahibimdir ve belki de artık bu bedenin aşk için en azından şu an mevsimi geçmiştir.
Belki artık benim için hasat zamanı değildir.
Ya da böyle gerçekten yaşadığım ayrılıklar, yaşadığım kalp kırıklıkları tıpkı böyle pandemi yüzünden bir anda kepenk indirmiş kafeler gibi
Benim fabrikamın şimdilik kapılarını kapatmıştır ve belki de bir süre dumanımın tütmemesi, en azından benim için duygusal ekonomim daha da kötüye gitmeden açmak, tekrardan çalışmaya başlamak kaydıyla belki bir süreliğine kepenklerimi indirmemi gerektiren olağanüstü bir durumla karşı karşıyayımdır.
Bilmiyorum.
Çok fazla metaforla dolu konuştuğumun da farkındayım.
Ama gerçekten perfect match var mı?
Ya da perfect match'ten anladığımız şey ne kadar doğru?
O noktada çok fazla düşüncem var.
Ben hep böyle bir yerlere başvururken, üniversite 1'de, topluluklara, etkinliklere, münazaralara vs. başvururken
hep böyle esinlendiğim, nereden de aklıma geldiğini bilmediğim ama
evire çevire sürekli aynı metaforu yaptığım bir metaforum vardı.
O da yapboz metaforu.
Yani bu 17 bölümde harbiden yapmadıysam da benim ayıbım.
Ya da büyümüşüm de artık hayatıma yeni metaforlar girmiş bilemeyeceğim.
Ama yapmadıysam da şu an duyacaksınız.
ben böyle kendimi
hep şey olarak tanımlardım
hani mesela
işte biz birer yapboz
parçasıyız ve bir bütünde işte
çok güzel bir bütünlüğe bir manzaraya
ya da işte kübist bir
sanata tekabül edeceğiz
o gerçekten bir araya geldiğimizde görülen bir şey
ve bazen
gerçekten
birbirimizle
inanılmaz derecede benzeyen
parçalar
buluyoruz. Aynı. Girintilerimiz,
çıkıntılarımız aynı. Ama eğer
girinti ve çıkıntılarımız aynıysa
biz mümkün değil ki iç içe geçebilelim.
Çünkü yapbozun mantığı
benim çıkıntımın olduğu yerin
karşıda bir girinti olması
ve bunların iç içe geçebilmesi.
Tamam. O yüzden demek ki
spesifik olarak birebir benimle
aynı benzerlikte bir şeyle
yan yana gelmem mümkün değil.
Ama bir o kadar da sadece
girinti ve çıkıntılarımızın birbirine
uyması da yeterli olmuyor.
Hem o noktada farklılıklarımız olacak hem de o büyük manzaranın o bütünün aynı noktasına tekabül edebiliyor olacağız.
Örneğin bu bir manzara puzzle'ı olsun ve ben işte benim girintilerimin karşıdakinin çıkıntısına tekabül ettiği bir diğer o the one parçayı buldum.
Ama eğer ikimiz de bunun gökyüzüne bu bütünün gökyüzü kısmına denk geliyorsa ikimizin de mavi olması gerekiyor.
Bir noktada da harbiden o benzerliğin olması gerekiyor.
Yani bazen girintiler çıkıntılar mükemmel olsa da birimiz çimenlerin yeşilinde diğerimiz gökyüzünün mavisinde biz siktinsene bir araya gelemeyiz.
Veya ikimiz de aynı rengiz ve birebir aynıyız.
girintilerimiz, çıkıntılarımız, renklerimiz
öyle ki bizi bir araya getiren o
kainat, o yapbozun yapıcısı
bile ha siktir lan bunlardan
aynı yaratmışım ben diye belki
kendi mükemmelliğe
çiliğini sorgulayacağım. Ama işte
bir araya gelemiyoruz. Bazen her şey aynı
olsa bile. O yüzden minimal
seviyede benzerliklerin
minimal düzeyde farklılıkların
olması belki işte
en optimal seviyedeki
ilişkiye ve bütününe
tekabül edecek ve
Ve öyle bir iç içe geçmek ki bu diğer noktalarımızı tam anlamıyla kapatmayacak.
Diğer noktalarımızdan da başka parçalarla bir şekilde etkileşim halinde olmaya devam edeceğiz.
Ve ancak bu şekilde belki de o perfect match'i bulacağız.
Kendimize o büyük eserde küçük de olsa bir yer edineceğiz.
Ve öyle bir şey ki o koca yapbozdan ne kadar küçük bir parçaya tekabül etsek de biz oradan ortadan kalktığımızda, biz ortada olmadığımızda harbiden bir şey eksik kalacak.
Bir noktada hem kendi küçüklüğünü kabul etmek hem de harbiden ben olmasam bir şeyler eksik giderdi diyebilecek kadar da insanın kendi narsizmine sığınması, tutunması gerekiyor.
Hep bu yapboz metaforunu kullandım ve gerçekten de baya bir mülakatla falan geçtim ilişkiler dışında.
İlişkiler dışında ben hep sınıfta kalan birisiyim ama belki de kendimde takdir etmem gereken şey mülakatlara girmekten hiç vazgeçmemem.
Sadece şu aralar dediğim gibi dönemsel olarak artık mülakat falan kovalamıyorum.
Çok metaforlarımı dinlemek isteyen varsa benim karşıma geçebilir tabii.
Her neyse sonra bu yapboz metaforunu da hep şöyle sonlandırırım.
Hani belki işte bu bir dediğim gibi bir manzara işte sol alt köşesinde çok güzel bir çiftlik evi var dereler akıyor ağaçlar bir tane inek otluyor gökyüzü var falan.
Siz de bunun en sığ böyle en köşe mavi böyle gökyüzünden bir parçasısınız.
Bazen insan böyle hissettiğinde kendine ulan keşke şu evin çatısı olsaydım keşke şu ineğin su içtiği kapı olsaydım falan diye daha fazla önem atfetmek istiyor.
Daha farklı bir konumda olmak istiyor.
Ulan diyor benim gibi mavi 50 tane parça var ama şu çatıya bak onu sadece 20 tane parça oluşturuyor.
İşte gökyüzünü 200 tane parça oluşturuyor.
20'den 1 olmak var, unique olmak var, 200'den 1 olmak var.
Ben çok sıradanım falan diye hissediyor.
İşte o zamanlarda gerçekten durup kendine ben şu an burada olmasam bu yapbozu kimse satın almaz.
Ya da bu yapboz ederinden çok daha aza satılır.
Küçük olabilirim.
Herkesle aynı hissettiğim anlar olabilir
Ama gerçekten bu bütünün bir parçasıyım
Ve ben olmadığım zaman eksik kalacak
Belki böyle düşünmek çok daha iyidir
Ve belki de kendinize değer atfettiğinizde
O significant partınızı bulmak
O inanılmaz perfect match'i bulmak da daha kolay olacaktır
Çünkü her zaman aynı noktaya geliyorum
Ve bana artık teşekkürler Simay
Şu cümleyi artık bir ağzından atar mısın diyeceksiniz
Yani İtalya'ya geldiğimden beri üstümden çıkartmadığım bir yeşil sivet şört var.
Gerçekten de konuşmayı söktüğümden beri ağzımdan düşürmenin bir cümle var.
Siz kendinizi sevmezseniz sizi nasıl sevecekler?
Siz kendinize kıymet vermezseniz nasıl size kıymet verecekler falan.
Çok yavan ama doğruya doğru.
Ben şimdi kendime oturup da özellikle de dünya bu kadar bana kendimi değersiz hissettirmek üzerine kuruluyken
bizi bu kadar birbirimize hem aynılaştırmaya çalışan hem de sonrasında aynı olduğumuz için suçlayan bir sisteme bürünmüşken
tabii ki de arada böyle kendimi kıymetsiz hissedeceğim.
Ama bu klişe bir noktada doğru.
Oturup da ben bir bütünün parçasıyım.
Sistem böyle işliyor, böyle gelmiş, böyle gidecek.
Ama harbiden ben olmasam bir şeyler eksik kalırdı.
O olmadığı zamanlarda bir şeylerin eksik kalacağı yerler de var.
Mesela belki ben bu yapbozun ortasında şak diye yerime oturacağım.
hiçbir yere gitmeye niyetim yok.
Ama benim o yanımdaki girintileri ve çıkıntılarımız
birbirine uyan o kişi
bu yapbozdan kaybolursa
hem yapboz eksik kalacak
hem de ben. O yüzden
umuyorum ki ben umudumu kaybetmediğim için
karşıma da henüz umudunu kaybetmemiş
ve bu yapbozun içerisinde bir yerlerde
belki şu an yanlış parçalarla
eşleştirilmeye çalışılan
ama nihayetinde yan yana geleceğimiz
bir perfect match vardır.
Ve belki yan yana geldiğimizde
geldiğimizde abi ya ne kadar da birbirimize aşırı benzeyen kişilerle yan yana getirildik bunca zaman
ama halbuki de farklılıklarımız bizi iç içe getiren şeymiş deyip gülebileceğimiz ve bir manzaranın
güzel bir noktasına tekabül edebileceğimiz birileri vardır. Ben iş yarımaya devam ediyorum içten içe
belki fiilen bir şey yapmıyorum belki bu parça zamanında eşleştiğim iç içe geçtiğim ama dediğim
Bu yapbozudaki parçaları bir araya getiren o evrenin, o hayatın düzeninde.
Yok ya bunlar bir güne göre değil mi acaba deyip ayrıldığı bir parçam var.
Belki tekrar bir araya geleceğiz.
Belki daha önce hiç gelmedik.
Belki de sistemsel bir hata oldu ve ben yanlış bir yapbozun içine düştüm.
Ama öyle ya da böyle.
Ait olduğumuz yere ve umarım ki ait olduğumuz kişilerin yanına düşebileceğiz bu hayatta.
Sonuçta her şeyin bir sistemi var.
Biz de gelmişiz.
Yaşamak dışarıda.
Yani kıssadan ise bence perfect matchler vardır.
Ama mükemmel uyum her şeyin mükemmel derecede uyması değildir.
Bazı şeyleri kusurlar çok daha kusursuz hale getirir.
O yüzden söz konusu yine aşk oldu.
Ve siz sakın umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa da küs girmeyin.
Sizleri seviyorum.
Kendimi de seviyorum.
Bu yapbozda yan yana gelebildiğimiz için çok da mutluyum.
Bence biz bir araya geldiğimizde ve birkaç adım geriye atıp bu büyük resme baktığımızda ne kadar güzel bir şey oluşturduğumuzu en nihayetinde fark edeceğiz.
O zaman o günlere.
Kendinize çok iyi bakın.
Kocaman öpücükler size o kızdan.
Benim aşık olmam...
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
