
Transkript
Merhaba arkadaşlar. Ben Simay ve siz de benim podcast'im olan Sen o kız değil misin?''in ikinci bölümünü dinliyorsunuz.
Pencerem açık. O yüzden sokağın sesleriyle birlikte yapacağım bugün bu bölümü.
Yani her ne kadar konuksuz bir bölüm olsa da bütün sokağın sesi bize konuk olarak eşlik edecek diyebilirim.
İlk bölümü yayınlayalı aslında daha 24 saat olmadı ben bu kaydı alırken.
Tabii siz belki bunu 3-5 gün sonra dinleyeceksiniz.
Ama ilk bölümü kayıt alırken aklımda daha podcast'in ismi bile yoktu.
O yüzden de neden bu ismi seçtiğimi açıklama şansı ancak doğuyor bana.
Biraz neden bu ismi seçtiğimden bahsetmek istiyorum.
Bu podcast'ta ne yapmak istediğimden bahsetmek istiyorum.
Bir de kendimi tam olarak tanıtmadım.
Yani bir arkadaşımın geri dönültü sayesinde sadece seni tanıyanlar dinlemeyecek bu podcast'ı dediği için.
O merhaba ben Simay ve zaten biliyorsunuz sanırım daha da açmam gerekiyor.
Ve arkada da bir kedinin sesini duyabilirsiniz.
O da aslında konuğumuz.
Ama o galiba kalıcı konuk olarak burada varlığını sürdürecek.
İlerleyen bölümlerde de kendisini görebilirsiniz yani.
Daha doğrusu duyabilirsiniz.
Öncelikle ben Simay.
Psikoloji okuyorum.
23 yaşına gireceğim.
Çok az kaldı o yüzden artık 22'yi yavaş yavaş atlattığımı,
yani biraz geçmişte bırakacağımı gerçeğini, ayrılacağımız gerçeğini hazmettim.
gerekiyor galiba hayatındaki birçok şeyin aksine.
Yani birçok şeyde yapamadığım
o ayrılık ansiyetesini
aşamadığım ayrılık ansiyetesini yaşımda
aşmaya dair bu kadar hevesli olmamla tabii tartışılır.
Yani
hakkımda zaten
bilmeniz gereken şeyleri
ya da kendi gözümüzdeki
izlenimi ben podcast ile birlikte
biraz çizmek istiyorum. Çünkü
beni tanımayanlar
belki yüzümü nasıl bir şeye benzediğimi
çok da bilmiyor. Ama ben söylediklerimle
...gözlerimle herkesin kafasında bir imge oluşturmak istiyorum.
Eğer sen o kız değil misin Instagram hesabını görürseniz...
...bugün dört yaşlarındaki bir çocuk beni çizdi.
Ve onun gözünde o kız öyle görünüyormuş.
O yüzden sizin de gözünüzde nasıl göründüğüm size kalsın.
Hayal gücünüzü baltalamasın istiyorum.
O yüzden sanırım aklımda bilmeniz gerekenler bu kadar.
Zaten söylediklerimden az çok çıkarım yapacaksınız.
Ama epey duygu yüklü biri olduğumun belki uyarısını yapsam işte fena olmaz.
Sen o kız değil misin'e gelirsek, aralarda duraksayabilirim.
Kendime bir kahve demledim. Size de aynısını öneririm.
Kendinize bir kahve demleyin, sigaranızı yakın.
Ya da şöyle sırtınızı yaslayın, tavanı seyredin.
Ama bir yandan da bana kulak misafiri olun istiyorum.
İsmi nasıl seçtiğime gelirsek, aslında bir yanda,
kafamda böyle bir ampul olarak yandı diyebilirim.
Çok fazla isim vardı aklımda.
Daha doğrusu
hiçbiri de içime sinmemişti tabii.
Zaten bunu koyduğuma göre sinmemişler.
Ama bunu seçmemin
sebebi biraz şöyle.
Hani bazen bir ortama girersiniz.
Yani o ortamda
tanıdığınız birileri vardır ama atıyorum
kendinizi tanıtmanız gereken bazı insanlar
vardır. İşte merhaba ben
şu demeden önce
bazen size şöyle derler. Ah sen şu değil misin?
Sen şu çocuk değil misin? Sen o kız
değil misin? gibi.
Bana da bu tabi çok oldu.
Ve ben bir noktadan sonra insanların bu tanımlamalarının
üstüme yapıştığını ve
kendimi onların diliyle o kız
olarak tanımlamaya başladığımı fark ettim.
Ah evet ya ben orada o patavatsızlığı
yapan kızım gibi.
Bu belki insanın kendiyle barışması ya da
kendini farklı yönlerini görmesi için de
en tatlı adımlardan biridir. Bilmiyorum.
Ama bu podcast serüvenim
süresince
sizin de böyle
kendinizden bir şeyler bulacağınız
lan ben o kız mıyım acaba diyeceğiniz
anları olsun istiyorum ve
bu tamamen gender free
bir kız olayı. Yani
tamamen cinsiyetlerden bağımsız
siz hangi kızsınız
kendinizi keşfedene kadar
böyle birlikte bir yolculuğa çıkalım.
Kim ne kadar yalnız ya da kim ne
ne kadar aslında yalnız sandığı kadar
yalnız değil. Onu birlikte görelim istiyorum.
İlk bölümü dediğim gibi yayınlayalı 24 saat olmadı ama çok tatlı geri bildirimler aldım ve bu beni çok heyecanlandırdı.
Bazen söylemek istediklerimizi belki tam olarak bizim sesimizi duyurmak istediğimiz kişiler duymuyor.
Ama birilerinin dinlediğine dair bana çok büyük bir umut verdiniz.
Bunun için çok teşekkür ederim.
Umarım günbegün dinleyicilerimiz artar, günbegün kalabalıklaşırız.
Böylelikle söylediklerimiz daha derin anlamlar kazanır, daha farklı noktalara temas eder.
bugün koştura koştura
bilgisayarın başına geçtim eve gelir gelmez
çünkü söylemek istediğim şeylerin
içimden böyle dolup taştığını fark ettim
belki uzun süredir bastırdığım
şeylerdi
belki söylediğim şeyler
yani daha doğrusu bu bölümde
söylemeyi planladığım şeyler
çok içi dolu çok ağır şeyler
olmayacak ama bazen çöp kutusuna
bir karton atsanız
onu çıkartıp yenisini takmanız için yeterli bir
sebep veriyor size
çoktan doldurmuş oluyor
O yüzden biraz ağırlığına değil içimdeki kalabalığına bakarak bir şeyleri anlatmaya karar verdim.
Bugün bir şeylere özlemekten bahsetmek istiyorum ben biraz.
Bir şeylerin çok fazla özlemini çekiyorum.
Bu böyle sakladığım için bir şey dediğim bir durum değil.
Gerçekten sürekli olarak bir şeylerin özlemini çekiyorum.
Hani böyle çok sevdiğiniz bir yemek, canınız çeker, özlemişsinizdir o yemeği, anne yemeği, ev yemeği işte.
Onu yersiniz, o özlem diner.
Ama sanki bende özlenecek şeyler böyle kuyruğa girmiş de birini bitirince hemen diğeri,
pardon 247 yanda ama o benim özlemimdi, onu da çekmeye başlar mısınız dermiş gibi hissediyorum, diyormuş gibi hissediyorum.
Sürekli bir şeylerin özlemi içerisindeyim.
Ve bu galiba biraz böyle aidiyet hissetmeyince yarım yamalak aidiyetlerimin hepsinde bir parça bırakmamdan kaynaklı.
Hani tam olarak dolu dolu bir yemeğin tadına varmak değil de açık büfeden her şeyi tabağa doldurmak gibi.
Her şeyden biraz biraz alıyorum.
Gözümü kapalı alıyorum.
Sonra en çok beğendiğimi nereden aldığımı unutuyorum ve ben onu bulana kadar bitmiş oluyor.
Yani keşke tam olarak sadece bir şeyi özlesem.
Birden fazla şeyi özlemek, hatta bazen neyi özlediğini bilememek gerçekten çok yorucuymuş, onu fark ettim.
Yani aile evinden uzakta yaşayan, ne bileyim üniversitede, belki daha öncesinde farklı bir şehre, farklı bir eve giden var mı aranızda bilmiyorum.
Ama muhakkak vardır.
benim için doğup büyüdüğüm şehir her zaman böyle
gerçekten sığınılacak güvenli bir liman
o ana kucağı tabirine çok uyan bir yerdi
kendimi tam olarak ait hissettiğim
böyle her yerini avucumun içi gibi bildiğim
asla kaybolmayacağım bir yer gibi
ama bir yerde okumuştum sanırım bu bir tweetti
aile evinden bir kere çıktığınızda
artık hep oraya misafir olarak dönüyorsunuz diye
onu iliklerime kadar hissediyorum.
Yani üniversite birde mesela çok hissetmemiştim.
Şunu hiç unutmuyorum.
Üniversite birde, işte ben üniversiteye İstanbul'a gelir gelmez kendim bir eve çıktım.
Sonra tekrar ailemin yanına döndüm böyle bir tatilde birkaç ay sonra.
Aile evimde iki tane tuvalet olduğunu unutmuştum.
Ve tuvalet sırası bekliyordum.
böyle bir anda şey oldum
ben bu kadar unuttum mu burayı falan
ama sonrasında
öyle anlar geldi ki
tuvalet sırası beklemek evde iki tuvaletin
olduğunu unutmak hiçbir şeymiş
insan kendi anne babasına bile
yabancılaştığını fark ediyor
kendi odasına yabancılaştığını fark ediyor
yavaş yavaş böyle odanıza
evin kullanılmayan
eşyaları bütün masası
çamaşır sepeti girmeye başlıyor
biraz alınıyorsunuz
başta. Gerçekten yerimi bir
ütü masası, bir çamaşır sepeti dolduracak
mı diye. Ama sonra
şeyi fark ediyorsunuz galiba.
Onlar senin yerini doldurmuyor aslında.
Sen zaten bir süredir onların
sahip olduğu yeri işgal ediyorsun.
Öyle öyle yavaş yavaş
memleket dediğimiz noktaya
aidiyetimi kaybettim.
Ve kendi birimi...
İzlediğiniz için teşekkürler.
Ve odaya benzetmeye çalıştım.
Ama tabii bir yere kadar oluyor.
Yani pencereniz aynı sokağa bakmıyor.
Baksa bile siz aynı gözle bakmıyorsunuz.
O aidiyetsizliği yaşadığımdan beri sanırım sistematik olarak bir şeylerin özlemini çekiyorum.
Sürekli olarak bir şeye sığınma ihtiyacı.
Birine sarılma ihtiyacı.
Birinin orada olacağını bilmeye dair duyulan ihtiyaç.
Bunların hepsi biraz boğazımı sıkıyor ve bir şeyleri çok fazla özlüyorum.
bazen böyle
hani bir şeyleri
tanıyıp
sevip sonra mı yokluklarında
özlüyorum yoksa bende
böyle default doğuştan bir
özlem hissi var da
oraya ne bileyim
insanları, nesneleri, eşyaları
hislerimi yerleştiriyorum
diye de düşünmüyor değilim
son günlerde insanları çok özlüyorum
Onların bana karşı bakışlarını, dokunuşlarını, yani ruhen de fiziken de dokunuşlarından bahsediyorum, temaslarını, hayatımdaki eski yerlerini oldukça özlüyorum.
böyle bir koltuğun yerini değiştiriyorsunuz
ve belki yeni hali çok daha gözünüze oturuyor
ama koltuğu kaldırdığınız yerde gözle görülür bir gölge oluşmuş oluyor
ya da her yer tozlu ama oraya toz girmemiş gibi
bazı şeyler çıkıyor hayatımdan
ve belki hayatımdaki yeni şekillendiriş, yeni şekilleniş çok daha konforlu oluyor.
Ama ben yine de bir süre gözüme o boşluğa bakmaktan alıkoyamıyorum.
Hatta yerini değiştirdiğim koltuğa oturup, koltuğun eski yerine, o boşluğa, o yokluğa kilitleniyorum.
Bir şeyleri çok fazla özlüyorum.
Yani tam olarak yerini tarif etsem beni anlar mısınız?
Bence anlarsınız.
Böyle göğsünüzle sanki mideniz arasında böyle bir portal var.
Yani bir boşluk.
Ama çok ağır bir boşluk.
Böyle her şeyi içine çekmeden durmayacakmış gibi.
Böyle sürekli olarak elektrik süpürgesi gibi böyle her şeyi içine çekene kadar hiç durmayacakmış.
Haznesi dolup taşana patlayana kadar sizi sömürecekmiş gibi hissettiren bir his.
Tam olarak o göğsümle kaburgaların arasında o şeyi hissediyorum.
Ve onun adını özlem koydum.
Bir şeyleri özlemek.
Yani ilk bölümde şeyden bahsetmiştim.
Hani bir şeyler her zaman pozitif giderse neyi düzeltmeye çalışacağız hayatta diye.
Şimdi de şeyi düşünüyorum. Özleyecek hiçbir şey kalmayınca özlemeyi mi özleyeceğim acaba?
Yani bilmiyorum zaten bence hayatımda hiçbir zamanda özlenecek hiçbir şeyin kalmadığı, her şeyin yerli yerine oturduğu bir an gelmeyecek.
Gelmesin de.
Bugün eve dönerken yolda yürüyordum işte.
bir tane araba bana yol verene kadar
yürüdüğüm yolum bile böyle farkında değildim.
Sadece kesintisiz bir şekilde
eve doğru böyle öğrenilmiş, koşullanılmış bir şekilde
yürüyordum.
Sonra yaya geçidinin orada
bir araba bana yol verdi.
Ve o zaman durup şey dedim.
Bu araba bana niye yol verdi ki?
Yetişmeye çalışacağım hiçbir yer yok.
Halbuki genelde şey olur hani
bir yere yetişmek için koştur koştur gidersiniz.
Araba yol vermez, otobüsü son dakika kaçırırsınız.
Ne bileyim hiç yaya geçidinin ya da ne bileyim yaya ışığının size yol verdiğine şahit olmazsınız.
Böyle nereye yetişmek isterseniz hep bir şeyler sizi bekletir.
Bugün böyle araba bana yol verdi ve ben sanki bir şansımı tüketmişim gibi hissettim.
Ya bana niye yol verdin ki benim yetişecek hiçbir şeyim yok.
İşte o zaman bütün bu bir şeyleri özlemek, bir şeylere ait hissetmeme durumu kafama dank etti.
Çünkü o arabanın bana yol vermesi demek benim eve daha kesintisiz bir şekilde ulaşmam demek ve ev benim kendime ait hissetmediğim bir yer.
Kendime ait hissetmediğim bir yerde oturup saatlerimi geçirmektense hiç değilse oraya giden yolda vakit kaybetmek bana daha anlamlı geliyor galiba.
O yüzden bazen hiçbir amacım ya da aidiyetim kalmadığında arabalar bile bana yol versin istemiyorum.
sanki o arabanın içindeki şoförün
daha anlamlı ve yetişmeye
değer bir yeri
bir hayatı olduğuna dair
bir inancım var yani insan bazen gerçekten
tanımadığı bir şoförün hayatıyla da
kendininkini kıyaslayıp
değersiz hissedebiliyor eğer değersiz
hissetmek isterse
bu podcast
kafama yattığından beri
ve güzel geri bildirimler aldığımdan beri de
her şeye bundan bir
Konu çıkarma gözüyle bakmaya başladım.
Bugün işte eve gelir gelmez bir kahve demleyeyim dedim.
Mutfakta benim karşı komşumun mutfağıyla böyle pencerelerimiz bakışıyor.
O noktayı görüyor.
Böyle birkaç kere o karşı evden yansıyan ışık kesildi.
Işığın önünden biri geçti.
Ve şeyi fark ettim.
Bu geçen bölümde bahsetmiş miydim?
Yoksa sadece benim beynimde geçen bir şey miydi bilmiyorum ama.
Hani bazen böyle karanlık bir sokakta o bir tane ışığı yanan evi görürsünüz.
Ve tamam ya sokaktan da uykuda değil biri hayatta biri ayakta dediğiniz böyle güvende hissettiğiniz bir an olur.
Neden kafamızı kendimize o bir tane ışığı odaklayıp da orada hayat olduğuna inandırıyoruz?
Neden ışığın olduğu yerde hayat vardır diyoruz bilmiyorum.
Şahsen bugün komşumun evindeki ışık birkaç kez kesilince, önünden biri geçince dedim ki bazen ışığın kesilmesi de insan olduğuna işarettir.
Bazen karanlık da aksini iddia edebilir.
Yani belki o karanlık gördüğümüz evlerin hepsinin içinde daha farklı bir hayat dönüyor.
Belki sessiz sinema oynuyorlar mum ışığında.
Belki saklamboç oynuyorlar.
Belki korku hikayeleri anlatıyorlar birbirlerine.
Ya da belki tavana şu karanlıkta parlayan yıldızlardan yapıştırdılar ve oturup onları seyretmek istiyorlar.
Kendilerine bir gökyüzü yarattılar.
Sonra bu fikir böyle ciddi manada içimi ısıttı ve dedim ki artık sokağa baktığında, gece geç saatlere kadar düşünceler seni ayakta tuttuğunda o tek ışığı yanan evi aramasın gözlerin.
Çünkü karanlık olanlarda da insan olabilir.
Birileri yaşıyor, birileri nefes alıyor olabilir.
Karanlık sana aksini iddia ettirmesin.
Ve tabii bu güzel de bir içe dönüş yaşatıyor insana.
Özellikle işte özlem, aidiyetsizlik gibi görece benim içimi karartan duyguları görünce
gerçekten kendime şunu söyledim.
Karanlığın olduğu yerde de insan olabilir.
Sonuçta senin de için şu aralar çok karanlık ama bak yaşıyorsun günler geçiyor.
Yani yine kendimi telkin etmenin bir yolunu buldum ve yine gelip bunları size anlatıyorum.
fazla edebi olmamıştır umarım
ama
çok sevdiğim bir
hikayecinin
sidefi'nin dün de
eserlerinden esinlenilmiş bir oyuna gittim
ve orada da
o çok sevdiğim repliği
geçti
sidefi diyor ki yazdım
yazmasaydım deli olacaktım
ben de
konuşuyorum çünkü konuşmasam
deli olacağımı hissediyorum
O yüzden bu deliliği engellediğiniz ama bence bu deliliğe ortak olduğunuz için çok teşekkür ederim.
İkinci bölümünde sonuna geldik gibi çok tatlı bir sözle bitirmek istiyorum.
Bunu Bartu Küçük Çağlayan, Büyükev Ablukada'nın Mutsuz Partisi'nde söyledi.
Umutsuzluğa alışmayın
Yatağa küs girmeyin
Sizi seviyorum
Nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Ya da başladığınız zaman podcastinizi
Fikrinizden yayına format
Podcast BPT yanınızda
Açıklamadaki linke tıklayın
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
