
Hayatı doğduğu ve doyduğu yer olarak ayırmayı pek anlamazdım. Ruhunun doyduğu yeri gittiğin her yere götürünce sanırım artık anlıyorum. Egeden sevgilerle
Transkript
Yıllar içerisinde kendimde sevdiğim, sevmediğim, eleştirdiğim, sonrasında belki aksine düşündüğüm, küstüğüm, barıştığım, hatta küsmem gerektiğini zannettiğim çok fazla özelliğim oldu.
Ama galiba değişmeyen, başından beri bir şekilde hep sevdiğim ve bunu sevmem için bana herhangi bir öğüdün, baskının ya da ne bileyim bir öğretinin çok da yaşatılmadığı, çok da böyle bir otorite tarafından verilmediği belki de yegane bir şey var.
O da egeli olmam. Yani beni uzun zamandır bilen hatta belki bunun için çok uzun zamandır bilmenize gerek bile yok.
Beni bir şekilde dinlemiş, az çok tanımış birisi.
Bazı duyguların, bazı öğretilerin bende çok olmadığını hatta belki de olup çünkü öyle öğretilip sonrasında kendi kararımla biraz kendi çerçevemden sıyrıldığını fark etmiştir.
O nedenle kendimi çok da milliyetçi bir insan olarak saydığım söylenemez.
Yani tabii ki de doğduğum toprakları, kültürü inanılmaz derecede seviyorum.
Türkiye'yi gerçekten çok seviyorum.
Türk olduğum için mutluyum ve hatta bunu biraz evet oryantal buluyorum hakikaten.
Özellikle de belli bir süre bir Avrupa ülkesinin kuzeyinde zaman geçirdikten sonra
size takılan o egzotik, otantik, oryantal takılarını
bir noktadan sonra aslında ne kadar farklı, ne kadar kendine has olduğunuzla ilgili olduğunu,
sadece karşı tarafın kendinden farklı olanı nasıl tanımlayacağını bilemiyor oluşunun bir çıktısı olduğunu görüyor ve bir yerde bağrınıza basıyorsunuz.
Hani bu bir aşağılama kelimesi değil belki ama biliyorsunuz dünyada bazı karşı tarafı aşağılamak için kullanılan kelimeler
zaman içerisinde o topluluklar tarafından ithalleştirilmiş ve kendilerinin kullandığı bir tanım malzemesine, bir etikete, bir sıfata dönüşmüş.
Belki zaman zaman ben de bu serüvende, bu yurt dışında olmaya, var olmaya çalıştığım dönemlerde
belki aşağılama maksatlı bazı söylemlere de maruz kalmışımdır ama
onları her zaman böyle karşı tarafın kendiyle ya da bazı konumlarla, ırkıyla ilgili ne düşündüğüne bağladım
ve çok da özümsemedim diyebilirim.
Ama yine de milliyetçi bir insan değilim evet.
Çünkü kendim seçmediğim, içine doğduğum ve bana verilenler ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun
bütün bunların içerisinde kendimi yaratmaya çalıştığım, iyiyi de kötüyü de görürken
iyiden beslenmeyi her zaman seçmeye çalıştığım noktanın zaten benimle ilgili olduğunu düşünüyorum.
O yüzden nerede doğduğumla ilgili gurur duymaktansa elimde olan ve burada doğmuş birisi olarak yaptıklarımla gurur duymayı daha çok tercih ediyorum.
Böyle uzun bir girizgahı yapmamın sebebi milliyetçi olmadığımı söyleyen biri olmama rağmen buna galiba bir mikro milliyetçilik denilebilir.
Egel olmak, aydınlı olmak garip bir şekilde başından beri böyle inanılmaz içselleştirdiğim ve hani bana bu kadar öğretilen bir şey de değildi.
Yaş aldıkça diyeceğim ve bunu podcastimde ne kadar sık kullandığımı fark ediyorum bu aralar.
Yani bayağıdır kullanıyorum.
Farkındalığını bu aralar edindim.
Sürekli böyle bir yaş aldıkça, yaş aldıkça hani...
28 yaşındasın yani sakin ol.
Ama yine de hakikaten yalan değil evet yaş aldıkça.
Bu mikromilliyetçilik, bu egeliliğin bambaşka oluşunu belki daha bile fazla içselleştiriyorum.
Bilmiyorum.
Etkisi mutlaka vardır.
Çünkü bu yaş almak sadece gelenekselleşmek ve nostaljiye yüzünüzü dönmekle ilgili değil.
Yaş aldıkça sorumluluklar artıyor, kendi hayatınızın içine daha çok giriyorsunuz.
Ait olduğunuz, doğduğunuz, büyüdüğünüz, yaşardığınız yerlere gitmeniz, orada zaman geçirmeniz çok azalıyor artık.
Ya da o zamanı yaratsanız bile artık o kaba sığamayabiliyorsunuz.
O yüzden bu beraberinde belki hiç hazır olmadığınız bir özlemi beraberinde getiriyor.
O yüzden yaş aldıkça diyorum aslında. Yani o yaş alış aslında buradan ne kadar uzaklaştığımla, uzaklaşmak zorunda kalışımla hatta gelemeyişimle ilgili.
Annemin evinde kalıyorum. Annemin evinde demeyi pek sevmiyorum. Aile evi. Bunu düşündüm mikrofonun başına geçerken.
Annemin evi diyorum çünkü bu evi almış olması bizim için, bu evi tutmuş olması, evliliğini bitirdikten sonra burayı hala bizim için yuva yapmaya devam etmesi zaten ihtiyaç duyduğum.
Nitekim hayatımızda babam varken de aynı şekildeydi.
Bu aile her zaman annemin etrafında dönüyordu benim için.
O sahip olduğum aileyi sürdürmeye devam ediyor.
Bunun için çok müteşekkirim.
Ama sanki aile evi deyince insanların aklında anne baba ve çocuklardan oluşan bir aile tablosu canlanıyormuş gibi düşünüyorum.
Ve bunun da annemin bizim için yaptığı fedakarlıkların ve gösterdiği özverinin önüne geçmesini istemiyorum.
O nedenle siz bu evin annemin evi olduğunu bilin.
Ama ben aile evi olarak refer edeceğim.
Çünkü annem, abim benim ailem.
Ve öyle olmaya devam ediyorlar, edecekler.
O yüzden aile evindeyim.
Kedimi buraya getirdim ve açıkçası kedim Keşke'nin vefatından sonra bu eve ilk gelişim.
Ve ilk gelişimde kedim Lili ile birlikte geldim.
Çünkü ben yurt dışındayken kedime annem bakacak.
Bunun da tabii ki nostaljisini çok yaşıyorum.
Onun dışında yani podcast'te başladığım çok fazla duygunun içinden hep burada geçtiğim ve bunlara sizi de bir şekilde şahit ettiğim bir noktada
28 yaşımda yine aile evinden bir bölüm kaydetmek.
Hatta bu bölüm aklımda başından beri vardı.
Ama gideceğim son günü ve hatta son günün gecesini beklemek çok şahsına münhasır yapıyor bence bu bölümü.
Bir 20 gündür aydındayım.
Uzun bir süredir burada en uzun kaldığım zaman aslında bu.
Geçirdiğim en uzun zaman.
Ve tabii ki de başlarda daha hoyrat oluyorsunuz.
Zamanı pek verimli kullanmıyorsunuz.
İşte daha kolaylıkla tartışabiliyorsunuz ailenizle.
Benim için de öyle oldu.
Ve sonlara doğru belki zamanın çok birbirimize bunu sesli söylemesek de
annemi de beni de gafil avlamasıyla o tartışmalar biraz azaldı.
Bugün birlikte pazara gittik.
Bunun dışında zaten kendi rutinlerimiz oturmuştu.
Çok hızlı bir şekilde uyumlanıyoruz zaten biz annemle.
Hemen hani her sabah o benden çok daha erken kalkıyor.
Ama hani mutlaka Türk abimizi her kahvaltıdan önce, kahvaltıdan sonra, yemekten sonra içtiğimiz,
abimin kedisine bakmak için akşamları birlikte onun evine gittiğimiz,
ben böyle canımın neyin çektiğini söylesem hemen ertesi sabah onu mutfakta gördüğüm,
annemin beni besleyerek mutlu olduğu, benim de beslenerek çok duygulandığım
ama gerçekten buna çok ihtiyacımın olduğu çok güzel bir 20 gün geçirdim.
Ve bu süreçte egeli olmak üzerine çok fazla düşündüm.
O yüzden bunun hem biraz aile evinde olmak hem biraz egeli olmak
aslında her anlamda benim köklerimle ilgili bir bölüm olmasını istedim.
Bu evle çok daha detaylı konuşacağım bir bölüm var.
Ama onu sonra yasaklıyorum.
O beni çok duygulandırır çünkü.
Bugün özellikle böyle annemle pazara gittiğimizde
aydın olmakla ilgili, egeli olmakla ilgili nasıl hissettiğimi düşündüm.
Bazı söylemlerin, bazı tatların, bazı ritüellerin ne kadar bize özgü olduğunu fark ettim.
Ve bunun sadece bizde olmasından dolayı değil de her yörenin, her kesimin, her şehrin kendine has farklı bir ritüelinin olduğunu bilmek belki daha keyifli yaptı bunu.
Çünkü sadece bir bölge belli bir kültüre sahip olsaydı buna sahip olmak sadece böyle bir sınıf farkı gibi, bir zengin fakir ayrımı gibi bir şey olurdu.
Olan ve olmayan.
Ama bence burada işi güzel yapan siyah ya da beyaz değil gri bir alanın, renklerin birbirine biraz blend ettiği bir alanın da olması.
Çok fazla kültür var ki yani Türkiye'den bahsediyoruz.
Hani herhalde bilmiyorum yani bence dünyanın en şanslı insanlarıyız Mezopotamya'da bulunduğumuz için.
Türkiye gibi bir ülkede yaşadığımız için.
Her ne kadar belki heba etsek de birçok şansı ellerimizden kayıp gitmesine belki müsaade etsek de.
Ya tabii ki bizi de çok suçlamıyorum burada.
Hani bu kadar farklı noktasında hani eminim, çok eminim.
İç Anadolu'da da doğsam, Güneydoğu Anadolu'da da doğsam, Akdeniz'de de doğsam, Doğu'da da doğsam.
Her anlamda abi iyi ki buralıyım diyebileceğim bir şey çıkacaktı bu köklerden.
Benim şansıma bu hayatta Ege denk geldi ve bundan çok mutluyum.
Belki bir tık Karadeniz zorlardı diyorum.
Şaka.
Bakalım inşallah fikrimizi değiştiren bir Karadenizliği görürüz biz de.
Yani 30 yaşına geldik ama bir tanesi fikrimi değiştirmemek de çok çünkü inatçı.
Neyse geçiyorum burayı.
Mesela bugün Annem'e Pazar'da dolaşırken Aydın'ın yani Aydın Büyükşehir Belediyesi'nin logosunun yine ne kadar kreatif olduğunu düşündüm.
İşte böyle 9 rakamını ortası zeytine benzeyecek şekilde zeybek oynayan figürler halini ilüstre etmişler.
10 numara bir fikir.
Hatta 9 numara bir fikir.
9 üzerinden.
ve orada bile içimde bir şeyin bir pırpır ettiğini, muhtemelen ben Aydın'la ilgili Instagram'a hikaye attığımda herhangi birini bileyim Manisalı'nın, Mersinli'nin, Amasyalı'nın çok daha umurunda olmadığını ama garip bir şekilde benim yine de hayır abi herkes bizim özel olduğumuzu biliyor gibi bir taraftan sahiplendiğimi hissettim.
Gerçekten hani hayatı çünkü ilk etapta buradan ibaret zannediyordum.
Ben her arabanın plakası 09 zannediyordum.
Çünkü şehirlere verilmiş numaralar olduğunu bilmiyordum.
Abim profesyonel halk oyuncuydu.
Çok fazla Türkiye'ye birincilikleri var.
Ben bütün Türkiye'nin her yerinde zaten tek bir halk oyunu gibi zeybek var zannediyordum.
Tabii ki sonrasında yöreleri ben de öğrendim ve keşfettim.
Yani bu böyle hani geçen sene aydınlanmadım bu konuda.
Ama yine de içine dolduğunuzda o küçük dünyanın sadece oradan ibaret olduğunu bilmek ve sonra yaşınız arttıkça ve dünyanın daha büyük bir kısmını keşfetmenize rağmen o küçük dünyanın hala çok başka hissettirmesi tabii ki de çok romantik bulduğum bir şey.
Ben yani uçan kuşu romantik buluyorum ki uçan kuş romantiktir zaten.
Hani ben ilkokula gittiğimde sınıf arkadaşlarımın hepsine 7 yaşında olmasına bile şok olmuştum.
bu kadar 7 yaşlı insan nasıl var olabilirdi?
Yani siz düşünün oradaki dünyanın ne kadar küçük olduğunu zannettiğimi.
Haliyle benim dünyam zaten buradan ibaretti.
Artık değil.
O yüzden de buraya geldiğimde kabıma sığamayışımı,
sokakta hiçbir tanıdığımla karşılaşmayışımı,
çünkü muhtemelen karşılaştığım ama artık tanıyamadığımı,
bazı tatların değiştiğini,
eski McDonald's'ın artık renova edilmiş halinin önünden geçtiğimde
içimde bir yerin titreştiğini görüyorum ve bunu seviyorum.
Çünkü dünyanın buradan ibaret olmadığını hiç bilmeseydim
burayı hiç takdir edemeyecektim.
Eğer hiç İstanbul'da yaşamayı tercih edip
bir hafta sonu Büyükada'da yüzmeseydim
Ege'nin nasıl bir cennet olduğunu belki anlamayacaktım.
O yüzden diğer bölgeleri de teşekkür ediyorum diyerek
böyle üsttenci bir cümleyle bitiriyormuşum falan.
Hayır, bitmedi bu bölüm burada.
Daha da üsttenci konuşacağım.
Yani ben herhalde dünyada böyle Ege'nin en tadını çıkartan ya ben var ya deniz kızı gibi büyüdüm ya.
Ben paso böyle deniz ürünüyle büyüdüm.
Ben denizden babam çıksa yerim diye hiçbir zaman olmadım.
Deniz ürünlerini hakikaten yemeye çok yeni başladım.
Biraz Napoli'nin etkisiydi.
Ve hani yazlığımız ben çok çok küçükken vardı.
Sonra bazı işte ailevi durumlardan dolayı falan bizimkiler kendi payını sattı ve saldılar orayı.
Hani çok da böyle akrabaların evinde gidelim başkasının yazlığına kalalım diye olmadı bizimkiler hiçbir zaman.
Çocukluğumun çok hatırı sayılı bir dönemine kadar anne tarafımda işte teyzelerim, dayım, biz hep bir yazlık tutup yazın çok uzun süre orada geçirdik.
Bu bence çocukluğumun çok kor kısmını oluşturuyor ve bunun için de çok müteşekkirim aslında.
Hani ben mesela herkes yüzmeye kuşadasına gider zannederdim.
Keşke'yi herkes bilir zannederdim.
Ya da kar elvası mesela bizim burada dağlardan kar alırlar ve onu depolarlar.
Ve sonra yazın onu kendi yaptıkları vişne, karadut şerbetiyle böyle karı iyice biraz daha böyle slashee hale getirip küreğip yani şerbetle karıştırırlar ve biz bunu yeriz mesela.
Bu her sarraflara gidildiğinde bir rutindir.
Mesela her şehirde muhtemelen kuyumcuların çoğunlukta olduğu bir sokak var ama oraya sarraflar deniyor mu bilmiyorum.
Ben zannediyorum ki sadece biz diyoruz.
Hani mesela ben de Tuğba Kuru yemişin Türkiye Aydın'dan çıktığını düşünüyorum ve geçenlerde bir tane tweet gördüm işte Tuğba Kuru yemişin kendi memleketine ait olduğunu zanneden insan saflığı diye ve ilk tepkim şu oldu Tuğba Kuru yemişin Aydın'ınki zaten falan ve ben hala bunu düşünüyorum ve you know what google diyeceğim bunu.
Fuck yes. Kontrol ettim. Evet. Şirketimiz 1980 yılında Aydın ilimizde kurulmuş. Yeah. Suck it. Bir şey söyleyeyim mi? Belki de ben mikromilliyetçi değilim. Belki de ben minik bir şehir için makromilliyetçiyim. Neyse devam ediyorum.
Yine de tamam Tuğba Kuru Yemiş'in bizim olması çok etkilenmemiş olabilir bazı kesimleri.
Mesela bulvarda yürüdüğümde Akasya'nın önünden geçerken Akasya bizim burada Türk kahvesi satan bir kahvecimiz.
Ve Akasya'dır yani.
Hani onun o paketlemesinden tutun da bulvarda oraya yaklaştığında zaten hani mesela Akasya'yı kimse kimse sormaz.
Çünkü sen o taze çekilmiş Türk kahvesi kokusundan anarsın Akasya'ya yakın olduğunu.
Bunun bana verdiği hazzı anlatmam mümkün değil ve bu küçükken bir keyifti.
Bayramları orada oluşan kuyruğu görmek bayramdan hemen önce bir keyifti benim için.
Şimdi o kokunun burnumu sızlatan bir tarafı olması başka bir keyif.
Annemle ara sokaklara park ettiğimizde arabayı ve bulvara çıkan yollardan giderken hala bozulmamış 4-5 katlı aile apartmanlarını, koca koca balkonunu gördüğümde o hissettiğim şey çok başka.
bu bu arada birçoğunuzun muhtemelen çok rahatlıkla özdeşimini kurabileceği bir his bahsettiğim şey.
O yüzden diyorum bunu muhtemelen nerede olsa hissedecektim.
Benim kuramda Aydın çıktı.
Ve yine yalan söylemeyeceğim.
Aydın'ı çok da sevmiyorum.
Aydın'ın çok bozulduğunu, çok gentrifike edildiğini, aptal aptal rezidanslar diktiklerini,
her yerin böyle o fayans kaplı kentsel dönüşüm evleriyle
ve balkonu bile olmayan apartmanlarla doldurulduğunu görmek bana kafayı yedirtiyor.
Ben balkonun o kadar da kullanılan bir şey olmadığını İstanbul'da çok sıkışık mahallelerde dolaştığımda fark etmiştim.
Ve orada kalmasını isterdim.
Aydın benim için her zaman yazları böyle balkondan gelen, başka balkonlardan gelen, siz de balkon derken, çatal bıçak sesleri idi.
Söke'ye yaklaştığında görmeye başladığın o deniz yatakları, simitler, kolluklar.
Çünkü kuşadasına yaklaştın artık.
İnsanlar bizi genelde ortaklar çöp şişle tanır.
Benim herhalde hayatta en az yediğim şey falan ortaklar çöp şiş.
Bunu bile çok seviyorum.
İnsanlara sen nerelisin? Aydın.
Aa ben de neresi? Merkez. Sen Çin'e.
Biz Çinlileri sevmeyiz yalnız.
Kolpası atmaya bayılıyorum.
Hiçbir Çinliliğiyle beef'im olmadı şimdiye kadar.
Ama seviyorum.
Sanki gerçekten biz tek bir insanmışız ve gıcık olduğumuz birisi varmış gibi.
Ya biz onları sevmeyiz yalnız.
Ya biz onu çok yapmayız.
Ya evet ya onlar da keşkek bizim diyor ama bizimki başka.
Biz, biz, biz, biz.
Bir yerlerde bu bizi çok seviyorum.
Ve bir yerlerde bu bize aslında çok ihtiyacım var.
Çünkü ben günün sonunda İstanbul'da yaşayan, İstanbul'da yaşamak isteyen
ve uzun yıllarını İstanbul'da geçirmiş bir insanım.
Uzun yıllarımı doğduğum, büyüdüğüm yerden uzakta geçirmiş bir insanım.
O yüzden bir yerlerde hala biz diye anlatabildiğim birilerinin bir şeyin olması anlatılmaz bir keyif benim için.
Böyle bahsettiğim şeylerin çok spesifikliği ama biz tarafından bilinmesi yine çok büyük bir keyif.
Mesela ben gerçekten hayatımın neredeyse hani herhalde üçte ikisinde diyeyim ya da daha bile fazla zamanında
hiç zeytinyağına, incire para ödemedim.
Yani neden ödüyoruz ki hani?
Bu kadar pahalı şeyler olduğunu bilmiyordum mesela.
İncirin, kuru incirin, zeytinyağının.
Hani bizde kızartma da zeytinyağında yapılır.
Islak kekte.
Hatta bir kere ıslak keki zeytinyağıyla yaptım diye arkadaşım marketten ayçiçek yağı alıp gelmişti.
Evime ilk ayçiçek yağı girişiydi üniversitedeyken.
Bir şeylerin böyle değerli olduğunu, bir esnafa aydınlı olduğumu söylediğimde
''Aa sizin bir tanıdık kuru incir satıyor mu ya?'' demesiyle falan fark etmek.
''Oha bizde neler varmış ya?'' dedirtiyordu bana.
Hani böyle yazlarını adada geçiren, adada yazlığı olan öyle bir egele olmak da çok isterdim.
Ama onun da farklı dilemmaları, farklı kompleks çıktıları oluyor.
O zaman annem tam böyle artık hizmetçi gibi olacaktı.
Yazlık demek bir sürü insan ağırlamak demek bunun farkındayım.
Ama yine de buradaki o kendi içimizdeki domestikliği.
Tabii bana bunu çoğunlukla biraz anne tarafı da yaşattı hayatımda.
O uzun masaları, kadınların baskın oluşunu.
önümde her zaman alkolün, sigaranın tüketilmesinin ve bunlara hiçbir zaman imrenmemeyi,
her zaman masada bir neşenin, şen şakraklığın, müziğin ve mutlaka sevgiden doğan bir gözyaşının olmasını çok seviyorum.
Sanki böyle denize bu kadar yakın ama bir o kadar da uzak olmak.
Çok yakınız ama yani kuşadasından en yakından otobüse hadi dolmuşa bineceksin.
Bir saatten geç oradasın.
Çok yakınsın ama hemen de gidemiyorsun.
Sanki böyle gözyaşıyla kompansa etmeye çalışan, gözyaşındaki tuzlulukla orayı, o açığı kapatmaya çalışan bir tarafımız varmış gibi ota boka ağlamayı çok seviyorum.
Bulduğumuz her otu, kaldırım kenarında yetişen bir şeyi söküp, oradan alıp, onu kavurup yemeyi, üstüne iki yumurta kırmayı ve buna bambaşka bir isim takmayı çok seviyorum.
Sanki böyle gideceğimi anlıyor bir şeyler.
Çünkü bir anda saçlarım İstanbul'da hiç olmadığı kadar hacimli ve kıvırcık olmaya başlıyor.
Neredeyse dalgalı değil de kıvır kıvır saçlarım var diyeceğim.
Kedimin bile böyle tüyleri parlıyor, iştahı açıldı.
Ve bugün ilk kez kıçımın dibine kadar gelip benim üstümde yattı.
Hiç yapmaz.
Sanki her şey bana ya burası güzel biraz daha mı kalsak diyormuş gibi hissediyorum.
Ve bu ses kafamın içinde olmasına rağmen gitmeyi, aslında burnumun dikine gitmeyi seviyorum.
Ve ben aydınlıyım doğma büyüme ama kütüğümde Muğla yazıyor.
Ve bazen böyle yerine göre Muğla'lı olmayı, biriyle flörtleşiyorsan.
Ya bu arada zaten kız alacaksan Muğla'dan kolpasını sıkmayı seviyorum mesela.
Ne bileyim yeni pazarda pide yemeği, oraya giden yoldan her geçerken
aa bak burası Adnan Menderes'in yazlığı falan muhabbetini yapmayı.
Mesela Forum Aydın ilk açıldığında dünyamızın ne kadar değiştiğini
hatta Forum Aydın'ı geçin tamam mı?
Kipa açılmıştı buraya.
Sonra işte Migros oldu.
Büyük bir market.
İlk kez üst katı olan bir market.
Yani üst katında food court'u olan bir market.
Yürüyen merdiveni görmek, binmek için böyle yakın köylerden insanların geldiğini hatırlıyorum.
Yani dalga geçmiyorum.
Hani böyle kipa açıldığında gözümdeki imajının, o farklılığının, ne kadar devasa bir şey oluşunun beni ne kadar büyülediğini hatırlıyorum.
Hele Forum Aydın'a Starbucks açıldığında o piyasanın, bu kelimeyi ilk kez kullanıyorum, o kalabalığın.
Hani Forum Aydın'a gitmenin sanki aile evinden uzaklaşıp birey olmaya tekabül ettiği ilk an oluşunun.
Uniquely'i çok hoşuma gidiyor.
Muhtemelen hepinizin hayatında bunun farklı izdüşümleri var.
Birisi için Formiden'dır.
Birisi için işte başka bir şehrinde açılan ilk AVM'dir falan.
İlk Luna Park'tır.
Bilmiyorum.
Bunu çok seviyorum ya.
Yani mesela goruk suyu.
Bilmem bilir misiniz.
Tam olmamış üzümden yapılan çok ekşi bir içecek.
Bazen onu bizimkiler hatta sıkıp dondurur.
Onu biz böyle salatalara falan koyarız.
Onu içmeyi.
Söylerken ağzım sulandı.
Yuvarlamayı.
Ya zaten köy düğününü.
Sırf o yemeği yemek için.
O kadar seviyorum ki.
Mesela İstanbul Üniversite için geldiğimde ve evimi ilk tuttuğumda çok yaşlıydı ev sahibim.
Evine gitmiştim kontratı imzalamaya.
Bana demişti ki ya çok ben valla bu aydınlıları çok takdir ediyorum.
Bir kere geldim sizin sokaklar hep böyle portakal mandalina ağacı dolu.
Biriniz de onları böyle sökmüyorsunuz kopartmıyorsunuz valla helal olsun demişti.
Bahsettiği şey turunçtu mesela.
Ben birçok insanın turuncu bile bilmediğini o zaman öğrenmiştim.
Yani o acı bir şey portakal gibi olsa tadı biz onu zaten yerdik.
Ama onu alıp mesela pideye sıkarız.
Bana inanılmaz keyifli geliyor.
Bak kurduğum bütün cümleleri biz böyle yaparız.
Biz böyle ederiz.
Siz kim abi?
Siz kim?
Birileri olmak.
Bir yere ait hissetmek.
Kendi küçük rutinlerimizin olması.
Dildade börek.
Aa bilen bilecektir mesela.
Çok iyi anlayacaktır.
Sıroğlu baklavaları mesela.
Çok uzun süreleri yemeyiz artık oradan almıyoruz.
Şahsi sebeplerden dolayı.
Ama yardık yani.
Bunlar grip geliyor bana.
Mesela yani garip iyi garip.
Hani küçüklüğümden beri bedenimle çok mücadele etmek zorunda bırakıldım.
Hep böyle kilo vermelisin, şöyle olmalısın, böyle olmalısın, gözlüklerinden kurtulmalısın.
Hep bana böyle bir şekilde dış dünya tarafından söylendi.
Bazen hakikaten ben de o sesleri dinledim.
Ama beni esmerliğime hiç küstüremediler.
Güneşin altında yatıp yanmayı, kavrulmayı, kendimi böyle ünlü arkalı kızartmayı,
hep esmer olmayı hep çok sevdim.
Ve böyle sanki çok matah bir şeymiş.
Sanki bu yüzdenmiş gibi.
Ya ben zaten yanmıyorum.
Direkt kararıyorum ya.
E geleyim ben.
Bayılıyorum bunu söylemeye.
Bu flex mi?
Değil.
Seviyorum.
Biz de böyleyiz yani.
Seviyorum.
O yüzden bu tam böyle şanına yakışır bir bölüm.
Ve zamanlama bence.
Çünkü yarın gidiyorum.
Yarın İstanbul'a dönüyorum.
İki gün sonra da Berlin'e gidiyorum.
Bu aralar biraz bölüm stokluyorum.
Bunu söylemiştim.
Bir yerde çok uzun süre kaldığınızda orayla ilişkiniz toksikleşebiliyor.
Tadını da bırakmak ama yine de özlediğiniz şeylere de tik atmak çok kıymetli bir şey.
Dün annemle favori pidecimize gittik, pidemizi yedik.
Bizim 15 yıldır hep gittiğimiz bir gümüşçü var.
Oradan gittim hurdadan kelimeyine çok güzel şeyler aldım.
Bugün pazardan bir sürü şey aldık.
Annem çok güzel bir kızartma yaptı.
Onu yedik afiyetle.
Canınız çekmesin.
İncirin ne kadar güzel olduğunu, pazarcıların şivesini ne kadar özlediğimi.
Böyle annem kızartmalık biber seçerken bir abla telefonla konuşuyordu.
Onun o aşırı yoğun ege şivesini.
Hiç de öyle o cips reklamında gördüğünüz teyze gibi değil bence bu arada.
O biraz pretentious.
Seviyorum ya, seviyorum.
Arada böyle öfkeyle bir şey anlatırken gene demeyi yine yerine.
Gari demeyi maalesef.
Seviyorum ve hep de seveceğim galiba.
O yüzden böyle içimde hala dış dünyanın beni öyle olduğuma, öyle doğduğuma küstürmediği bir şeyler kalması çok kıymetli.
Bunun hepimiz için olmasını umuyorum.
Umarım olduğunuz, doğduğunuz ve şimdi geldiğiniz yeri, kişiyi, karakteri seviyor ve kucaklıyorsunuzdur.
Çünkü bu hayatın tadını gerçekten 10 kat daha lezzetli yapıyor.
Öyle.
Umutsuzluğa alışmayın.
Yatağa küs.
Girmeyin.
Öpüyorum sizi.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
