
Transkript
Herkese merhaba.
Sena Kız Değil Misiniz?
Birinci senesini kutluyoruz bugün.
Birinci yaşını kutluyoruz.
Benim için özel bir gün.
Nostaljik bir gün.
Sanki beklediğim gibi değil çok.
Çünkü böyle yaş aldıkça doğum günleriniz artık eski önemini sanki biraz yitirir.
Hani içten içe yine bir sürpriz beklersiniz.
Acaba 12'den sonra ilk gün kutlayacak beklersiniz ama artık böyle eskisi kadar heyecanlı değilsinizdir.
Bir şeyler hazırlamak, bir parti vermek, arkadaşlarınızı toplayan kişinin doğum günü sahibi olarak siz olması falan.
Sanki biraz daha külfetli gelir. Bunlarla çok uğraşmak istemezsiniz ya.
Benim için de bu biraz öyle.
Hani aslında ilk doğum günü sanki biraz daha heyecanlı olabilirmişim gibi.
Ama bu bir yıl bana bir yaş içinde aslında çok daha fazla olgunluk, sanki çok daha fazla yaş almışsınız gibi bir deneyim kazanabileceğimizi gösterdi.
O yüzden kendimi bu bir senede sanki 10 yıllık bir yaş almışım, 10 kere doğum günü kutlamışım gibi hissediyorum.
Belki o yüzden çok fazla heyecanım yok.
Ama bugün benim için özel olduğundan ve o içten içe acaba birileri kutlayacak mı ya bel bağlamamak için kendi başıma kutlamam gerektiğinden biraz hem bölümü kaydetmenin başına oturdum hem bu bölüm bittikten sonra çıkacağım malzemeler alıp kendime bir pasta yapacağım.
Hem biraz önce oturdum böyle birinci, ikinci, üçüncü yaş doğum günümün fotoğraflarına baktım.
O zaman daha hala analog çocukluğa denk geldiğim için fotoğraflarımı analogla çekip bastırmışlar.
Sonra zaten dijital çocukluğa evrilmiş bütün fotoğraflarım.
O yüzden böyle fotoğraflara baktım.
Şu anda da böyle elimde tutuyorum.
Biraz garip geliyor bana.
Çünkü benim kendi doğum günümden daha özel, daha farklı bir doğum günü, başka bir şeyin kutlaması gibi.
Hani hayatınıza çok sevdiğiniz bir insan girdiğinde, sizin için çok özel bir anlama sahip olduğunda, onun doğum günü için ne yapacağınız, ona ne alacağınız bir anda sizin kendinizinkinden daha heyecan verici olur ya.
Hani acaba bana ne hediye alacaklardan ziyade acaba ona aldığım hediyeye nasıl bir tepki verecek gibi yeni heyecanlar alır bunun yerine.
Biraz öyle hissediyorum.
Ama bir yandan da dediğim gibi sanki bir senede çok fazla yaşanmışım gibi hissettiğimden
üzerimde de garip bir olgunluk varmış.
Sanki bugün sen o kız değil misin bir yaşına ben de böyle bir anda 50 yaşıma falan girmişim gibi hissediyorum.
Bu bölümü balkonda kaydediyorum.
Bir sene önce bölümü kaydettiğimde de İstanbul'daki evimde çalışma masamda böyle camı açmış sokağın sesleriyle birlikte kaydediyordum.
O zaman biraz yalnızlıktan dem vurduğum, yalnızlıktan kaçınmaya çalıştığım ve bu yalnızlığın getirdiği sessizliği de sokağın sesleriyle, insanların sesleriyle bastırdığım bir dönemden geçiyordum.
O yüzden bu bölümü de havada çok güzel olunca balkonda kaydetmeye karar verdim.
Bu balkonun da bende yeri ayrı.
Belki burada daha önce hiç bölümü kaydetmedim ama burada birçok bölümde ne konuşacağımı aslında kendi iç hesaplaşmalarımda karar verdim.
O yüzden buranın bendeki yeri farklı.
Turuncu bir sandalyede oturuyorum.
Bu sandalyeden iki tane var bu balkonda böyle şezlong gibi.
Karşıya da bilgisayarımı koydum.
Çünkü bu koltuğum bile, bu şezlongum bile bendeki yeri farklı.
Sevdiğim arkadaşlarım geldiğinde, benim için özel insanlar geldiğinde buraya oturur.
Ben bazen tek başıma olduğum gecelerde böyle dışarıyı seyrederken
acaba yanımda şu an kimin olmasını, bu sandalyeyi kimin doldurmasını isterdim diye düşünürüm.
O yüzden bunun bende yeri gerçekten ayrı.
Bu sandalyeye de sizi koymak ve bu sandalyeye karşı konuşmak da benim için ayrı bir önem taşıyor.
Bugün dediğim gibi gerçekten biraz nostaljiyim.
Bu arada bölümü balkona çekeceğim için de biraz çekincelerim var.
Çünkü sitede oturduğumuz için çok fazla balkon var.
İnsanlar bazen balkonlara çıkabiliyor.
Hani bir yıldır aslında nihai amacım hep sesimin daha fazla insana ulaşmasıydı.
Ama kayıt aşamasında birilerinin beni duyması bana biraz böyle hala tedirginlik veriyor.
Çünkü bir şeyleri söyleyip kaydedip gönderdikten sonra hani böyle çok sizi endişelendiren
ulan ne olacak acaba sonunda dediğiniz bir mesajı birisine gönderip telefonu fırlatırsınız ya.
Benim bölümleri kaydetmem biraz öyle.
Konuşurum, editlerim, yüklerim. Sonra bir sürü ortalardan kaybolurum.
Biraz zaman geçtikten sonra bir dinleyiciymiş gibi dinlerim.
Ama böyle o süreç benim için her zaman çok heyecanlıdır.
O yüzden de kayıt aşamasında da şu an her an birinin beni görebilecek olması biraz benim için kaygı verici.
Ama birçok şeyi burada aştıysam bunu da burada aşabilirim diye düşünüyorum.
Bir sene önce buraya oturduğum yani konuşmaya başladığım andan bu yana nelerin değiştiğini, neler hissettiğimi,
zaman zaman geri döndüğümü ama yine de ilerlemiş, ileriye dönük adımlar atmış biri olduğumu biraz düşündüm, fark ettim.
Biraz kendi öz eleştirimi yaptım.
Bir sene önce beni bir podcast kaydetmeye iten şey aslında az önce de söylediğim gibi baş ettiğim yalnızlık hissiydi.
Yani o dönem böyle içinde bulunduğum bazı sıkıntılar vardı.
ve bunları sürekli yakın arkadaş çevremle konuştuğum için onları bazen çok darladığımdan endişe ediyordum.
Ama artık kendi kendime konuşmak da çok tüketici bir hal almıştı.
Çünkü sesli bir şekilde dile getirmiyordum ama içimden sürekli bir monolog halindeydim.
O yüzden bir şeyleri kaydetmekteki amacım problemlerimi, hissettiğim o karmaşayı somut bir hale getirip
bir ses kaydına, bir şeye dönüştürüp, karşıma oturtup onu daha çözülebilir bir hale getirmekti.
Ve sonra bu amaçtan da çıkıp, yine içinde tabii bir noktaya kadar bu amacı da her zaman barındırdı.
Bir şeyleri somutlaştırıp daha çözülebilir, daha görünebilir hale getirdim vs.
Ama gerçekten dinlendikçe, çok daha fazla insana ulaştıkça yaptığım bu şey, hissettiğim şeyleri kaydetmek,
somut bir şeye dökmek, bunu insanlarla paylaşmak benim için çok onurlu bir görev haline geldi.
Çünkü benim aslında yapmaya çalıştığım şey ilk etapta kendime ve sonra fark ettim ki başka insanlara, sizlere
şunu göstermekti. Bu hissettiğimiz şeyler çok insani. Bunlar bizim hayatımızın bir parçası.
Bazen kötü hissedeceğiz ki iyi hissettiğimiz anların bir kıymeti olsun gibi.
Çok düz mantık bir şeydi.
Bunları söylemek, insanın kendi kendinin yaşam koçu olması her zaman çok kolay geliyor kulağa.
Hani abi takma, ileri bak, düşünme, kendini oyalan falan.
Ama bunların ne kadarını hayata geçiriyoruz bu noktada aslında çok büyük dilemeler var insanın hayatında.
Hani baktığım zaman gerçekten tam anlamıyla bir yıl olmuş.
365 gün olmuş. 12 ayımı geçirmişim burada.
Çokça bölüm atmışım. Bazenler sessizliğe bürünmüşüm.
Bazen konuşacağım şeyler o kadar beni boğmuş ki bir haftada 2 bölüm, 3 bölüm üst üste atmışım.
Ve bazen baktığımda bundan bir yıl önce beni masaya oturtan, içimdekileri gecenin bir vakti bir bilgisayar ekranında böyle kendi yansımamı görerek kusmama neden olan şeyler bazen hala aklımı kurcalıyor.
Ama bazı darbeler aldığınızda ve üstünden zaman geçtiğinde gerçekten eskisi kadar acıtmadığını hatta artık hiç acıtmadığını ama bir yara izinizin kaldığını görüyorsunuz.
Bana galiba bu platform yani birilerine seslenmek, o insanlardan ben de bunu hissediyorumu duymak, bazen bana geçecek mi diye sormanız, bazen geçecek diye beni teselli etmeniz
Bana artık bu yara izlerinin sanki bir savaş gazisiymişiz gibi, bize bir savaştan kalan hatıralarmış gibi onları daha olumlu bir kalaba sokmama neden oldu.
O yüzden hala bazen bir sene önce ya da bundan birkaç ay önce ben artık bunları aştım dediğim, ben bunları aşmak istiyorum dediğim, belki aştığımı düşündüğüm bazı şeylerde hala tökezlediğimi,
Ayağımın takıldığını, sanki orada beni bir bassızlığın beklediğini ve sürekli aynı yerde tökezleyip duracağını hissettiğim oluyor.
Ama yine de bir sene önceki simay hala olmayışım ve bu değişimin saçımdan, bedenimden, taktığım takılardan, giydiğim kıyafetten ya da bulunduğum şehirden bağımsız.
Bu bedenin içinde ya da bu evin içinde, bir odanın, bir balkonun içinde, dört duvarın arasında hatta karşımdaki bu bilgisayar ekranında gördüğümden çok daha fazlası olduğunu, bunun içinde sürekli büyüyen, genişleyen, bulunduğu bedenin şeklini almaktan ziyade etrafına bu bedeni, bu fikirlere, bazen gördüğüm, aynada gördüğüm iki göze, iki bakışa şekil veren bir şey var.
ve bu ruhun yimesinin ne kadar değiştiğini görmeme sebep oldu bu bir sene.
Çünkü düşününce hani böyle bazı challenge'lar vardır.
İşte şimdi kaydet, 6 ay sonra kaydet bakalım ne kadar değişmişsin.
İşte bir senenin başında kaydet bir de bir sene sonra.
İşte her sene aynı yerde fotoğraf çekil falan.
Bunlar bana çok uzun soluklu challenge'lar gibi geldiğinden hiç yapmaya cesaret edememişimdir.
Hani böyle oturup bu challenge'lara gireyim.
Hadi bir 6 ay sonra kendimi kaydedeyim falan.
O anda düşününce 6 ay sonrası, 1 yıl sonrası hatta 1 ay sonrası bana çok uzak gelecek gibi geliyor.
Ama o 1 yıl tamamlandığında çoğu zaman şey demişimdir.
Ya keşke şu challenge yapsaydım ne kadar değiştiğimi görürdüm işte falan.
Hani insan gerçekten geriden baktığında geleceğe, olduğu andan baktığında
hatta birazcık kafası sürekli geçmişe takıntılı şekilde ilerliyorsa benim gibi
geleceğe bulunduğu konumdan baktığında bazen çok daha olduğundan çok daha uzakta olduğuna dair bir ilüzyona kapılıyor.
Ama o an geldiğinde ne kadar hızlı geçtiğini fark etmiyor bile.
Benim sen o kız değil misin?
Farkında olmadan içine girdiğim bir challenge'dı aslında.
Çünkü sadece sesimden, konuşma şeklinden, kurduğum cümlelerden bile bazen ne kadar değiştiğimi görebiliyorum.
beni o dönem konuşmaya iten şeyleri aklıma getirdiğimde
ki bunlar bir zamanlar aklımdan hiç çıkmayan şeylerdi
artık kendi isteğime bağlı olarak aklıma getirip getirmemeyi bile benim elimde olduğunu görmek
bunları düşündüğümde neredeydim, ne konuma geldim
ama bu konuma gelene kadar da tamamen dündüz bir iğmemi izledim
bunları değerlendirme şansım oldu
o yüzden gerçekten bu bir yılın bana ne kadar fazla yaş verdiğini
ne kadar fazla deneyim verdiğini, belki 23 sene içerisindeki doğum günlerimin hiçbirinde olmadığı kadar bana bir şeyle kutlanmaya değer hissettirdiğini,
gerçekten büyüdüğümü gösterdiğini kelimelerle çok ifade edemem.
Ama etmeye çalıştığım için buradayım son bir yıldır.
Hani böyle mesela doğum günlerimde hep şey düşünüyorum, bir sene öncekinden ne kadar farklıyım.
Çünkü o bir sene içerisinde çok büyük bir değişim görünmüyor, gözle görülür.
Ama işte 5 sene önceki doğum günüme baktığımda ne kadar büyüdüğümü, olgunlaştığımı, ergenlikten çıktığımı falan görebiliyorum.
Mesela şu an elimde işte o 1. yaş günümden 4. yaş günüme kadar olan fotoğraflarım var.
Ve onlara baktığımda bile ne kadar büyüdüğümü görebiliyorsunuz.
Hani görebiliyorum gerçekten işte.
İlk etapta mesela 1. yaş doğum günümde abim beni kucağımda tutarken, 2. yaş günümde sandalyeye tutunuyorum.
Üçüncü yaş günümde masaya çıkıyorum.
Dördüncü yaş günümde kendi elimde bir bıçak var ve pastamı kendim kesiyorum.
O yüzden hani o böyle bir önceki doğum günüme baktığımda abi ne kadar değişmiş olabilirim ki göremiyorken insan.
Benim bir sene önceki halime bakıp da ne kadar değiştiğimi görebilmeni sağladığı için sen o kız değil misin birinci yaşı çok daha anlamlı ve başta da dediğim gibi çok fazla yaşı içine katmış.
Hani böyle Şubat 28 doğumluların doğum günü, 28 mi 30 mu şu an gerçekten bilmiyorum.
4 yılda 1'e denk gelir ya, sanki öyle.
Hani 4 yılda 1 kere kutluyormuşum, 4 yaşı bir anda kutluyormuşum gibi hissettirdi.
Ve hani bu 4'ü gerçekten onlarla falan çarpabiliriz yani.
Ben bu yola başladığımda aslında amacım evet duyulmaktı.
Sesimin bir yerlerde kalması, somutlaşmasıydı.
Hala Sarı O Kız Değil Misiniz ilk bölümünü paylaştıktan sonra ve dinlendikten sonraki attığım posta...
Hemen keşfedin.
Bu yolculuğa 34 kişi biletini almış bile gibi bir not geçmişim orada.
Çünkü Spotify verilerine baktığımda 34-37 bin takipçim olduğunu görebiliyordum.
Şu an mesela 5000'i geçtik Spotify'da takipçi olarak.
Dinlenmem hiç beklemiyordum.
20 binlere ulaştı.
Bu benim için çok büyük bir şey.
ve dinleyicilerimin hangi dakikadan hangi dakikaya kadar beklediğini görebiliyorum.
Mesela başlatan bir 50 bin var ama baştan sona dinleyen bir 20 bin var.
Bu çok kıymetli geliyor bana.
Çünkü insanların beni nereye kadar dinlemeye tahammül ettiğini bile aslında verilerle görebiliyorum.
Ve bu bile beni bazı anlarda hiç bırakmaya, konuşmamaya
ya da burada ne söyledim ki beni bıraktılar dinlemeyi diye düşünmeye hiç sevk etmedi.
Ben her zaman sayı düşse de artsa da birilerinin orada beni duyduğunu bilerek hep konuşmaya devam ettim.
Eski çocukluk fotoğraflarıma böyle doğum günlerime bakmamdaki amaç şuydu aslında.
Ben nasıl bir çocukluk geçirdim?
Çünkü bana her zaman şey derdi ailem işte sen çok özgüvenli bir çocuktun, bıcır bıcır bir çocuktun.
Hep çok konuşurdun, hep bir şeyler anlatırdın, kendi kendine oynar oyalanırdın diye.
Hep ben de mesela kendime baktığımda, o çocukluğumda, ilkokulda, ortaokulda yaptığım şeyleri göz önünde bulunduğumda gerçekten çok özgüvenli bir çocukmuşum gibiydi.
Çok kitap okurdum, çok konuşurdum.
O okulda böyle işte derslerde en gıcık olacağınız öğrenci tipiydim.
Sürekli hocalarla çok yakın, sürekli öğretmenim ben bunu biliyorum, öğretmenim bu konuda fikrim var diyen bir insandım.
Ama özgüven denilen şeyi ben insanların bende olduğumu söylemesiyle öğrendim.
Ama bende olduğunu hiç fark ettiğim bir şey değildi özgüven.
Çünkü ben şeyi hatırlıyorum mesela ilkokulda ortaokulda bir şekilde işte ama dış görünüşümle ama konuşmamla ama hareketlerimle bir şekilde hep bende zorbalığa uğradım.
Ve bu zorbalığın sonucunda kendimle olan barışımı zedelememesi için ve ihtiyacım olan o onayı akramlarımdan alamayacağım için hep öğretmenlerime yönelirdim mesela.
Büyüklerin sevgisini kazanmak, büyüklerin onayını almak, onlardan sen çok başarılısını, aferini duymak benim için bir tatmin kapısıydı.
Ama benim esas tatmin olmak istediğim şey akranlarımdı.
Ama orada yoklardı.
Biraz daha bana zorbalık etmekle meşguldüler.
O yüzden şu an baktığımda ailem özgüvenli olduğumu düşünüyordu ama ben küçükken bende özgüvenin övsü bile yoktu.
Mesela halk oyunları oynardım.
Sol hoca olurdum.
İşte Allah'ım bak ne kadar özgüvenlisin, çok başarısın ama değil.
Ben onu gerçekten bazen istediğim için mi aldığımı yoksa sadece hocamın onayını almak için mi o kadar çalıştığımın ayrıdığını yapamıyorum.
O yüzden geçmişe baktığımda, fotoğraflara baktığımda o kadar özgüvenli bir kız çocuğu görmüyorum.
O kadar mutlu, kendiyle barışık bir kız çocuğu görmüyorum.
Sadece ona kusur olarak işlenmiş bazı şeylerin üstünü kapatmak için farklı olumlamalar kazanmaya çalışan,
aferinlerle kendini teselli etmeye çalışan
gerçekten sırtına sıvazlanmaya ihtiyaç duyduğu bir kız çocuğu görüyorum.
Ve sen o kız değil misin?
Sanki benim o içimdeki küçük kız çocuğunun sırtını sıvazlayan bir eylemmiş gibi geldiği için
belki de hiç bırakmak istemiyorum ve çok uzun bir süre daha devam edeceğimi düşünüyorum.
Ve belki de bu 23 yıl içerisinde bana çok fazla kez
sen çok özgüvenlisin dendi ama ben bunu çok nadiren hissettim.
Ama gerçekten özgüvenli hissettiğim, söylediğim şeylerin sonucu ne olursa olsun birileri tarafından beğenilsin ya da beğenilmesin,
benim içimden çıktığını, başkalarının onayından geçmese bile benim o hisleri bir kereliğine de olsa hissettiğimi
ve bunların bence söylenmeye ve dinlenmeye değer olduğunu bana burası gösterdi.
Ben bile birçok noktada konuşurken ben bu kızmışım diyebildim.
Bazen sizin bana söylediğiniz, anlattığınız şeyler bana ben o kızım dedirtti.
Ve bazen siz bana sordunuz sen o kız mısın diye.
O yüzden buranın benim için ne kadar anlamlı olduğunu hissettiğim kadar ifade bile edemiyorum.
Yani size ne kadarı geçiyor bilmiyorum ama gerçekten onun kat be kat fazlası.
Aslında hemen hemen herkesin yapabileceği bir şey çıkıp konuşmak ve bunu paylaşmak, dinlenmek, belli sayılara ulaşmak.
Ama belki benim hissettiğim ve hissettiklerimi anlatmam ben kaynaklı olan bir şey mi bilmiyorum ama
anlattığım şeylerin benimle olan bağı ben onları konuşup internete yükledikten sonra kopan bir şey değil.
Böyle bir yumak gibi.
Sürekli birbiriyle bağlantılı ve ne kadar uzayıp giderse gitsin,
başından sonu birbirini göremeyecek noktalara bırakılırsa bırakılsın hep bir bağ var arada.
O yüzden benim buraya karşı hissettiğim şeyler bir işe, bir hobiye, sosyal medyada bulabileceğiniz herhangi bir şeye duyduğum sevgi ya da beğeniden çok daha farklı bir konumda yer alıyor.
Çünkü içimden çıkan bir şey ve ona karşı gerçekten çok anaç hisler besliyorum.
Çünkü geriye dönüp baktığımda tıpkı bu elimde tuttuğum çocukluk fotoğraflarındaki gibi
O zaman için hiç fark etmediğim ama çok sonra baktığımda fark ettiğim birçok detayı görüyorum hayatımda
Mesela canımı nelerin sıktığını, 13. bölümde kafayı neye taktığımı şu an bile hatırlamıyorken
Geriye dönüp baktığımda nasıl bir yol aldığımı görebiliyorum
Bazen bırakın geçen seneyi, 2-3 seneye göre bile çok fazla bir değişiklikten geçmedim
belki ilerledim ama elinde sonunda olduğum, başladığım noktaya geri döndüğüm gibi hissetmeme rağmen
random bir bölümü açıp o dönemki simayeden farklı olduğumu görmek,
bazen o simaya kendi içimden dinlerken akıl vermek ve bazen bizzat 3-5 ay önceki simayeden teselli bulmak
çok daha farklı bir şey benim için.
Ve belki de benim hayatımdaki gerilemeleri aslında o kadar da kötü değilmiş zaman zaman geriye gitmek diye
kafamda ulumlatan yegane şey.
Mesela çok garip
ikinci yaş ve üçüncü yaş
doğum günümde böyle hani herkesin
salonunda bir vitrin olur ya ya da en azından
vardır önceden.
Bizim hala var.
O vitrinin önündeki yemek masasında
işte doğum günü kutlanır.
Vitrinin de bir aynası var.
Mesela ikinci ve üçüncü yaş doğum günümde
vitrinin aynasından
dedemin yansımasını görebiliyorum.
Aynı koltukta oturuyor.
Aynı gözlük, biraz yüzü değişmiş ama aynı.
Ama ben bir tanesinde sandalyeden destek alırken diğerinde masanın üstüne kendi başıma çıkabilmişim.
Yani o zaman için işte 60 küsur yaşındaki bir dede olarak çok büyük bir değişim gibi geçirmemiş gibi görünüyor.
Ve ben daha bebek olduğum için o bir senede çok büyük bir gelişim göstermişim gibi.
Ama bir sene benim için de, dedem için de aynı şekilde geçti.
365 günden ibaretti.
O da benim kadar büyüdü aslında.
O da benim gibi bir yaş aldı.
Ama bu mesela, çok mu metaforik, çok mu edebi olacak bilmiyorum ama
bana büyümenin ve zamanın herkes için aynı olmadığını bir kere daha gösterdi.
Mesela ben 23 yaşına girdim.
Ben 20 yaşına girdimden beri dedem yok mesela artık.
sadece bir aynanın yansımasında
ya da bir vitrine değil.
Yok yani. Artık bu dünyada yok mesela.
Ve bir yıl
hala geçiyor. Hala
365 günden ibaret ama artık
büyümüyor. Hatta yıllar
geçtikçe o daha fazla yok oluyor
somut bir şekilde dünya üzerinden.
Daha fazla toprağa karışıyor.
Ve belki ben her bir yıl geçtiğinde
onun konumuna bir adım daha yaklaşıyorum.
Ama
bir yıl ne kadar aynı kalırsa olsun
insanın büyümesi
kendine özgü.
Hatta öyle ki işte bir noktadan sonra
yılların geçmesi
büyümenize değil bazen küçülmenize
yok olmanıza eşdeğer oluyor.
O yüzden bundan sonraki
yıllar bana büyüdüğümü mü
yok olduğumu mu eksildiğimi mi hissettirecek
bilmiyorum ama çok genç bir yaşta
olmama rağmen
bu kadar yaşı
bir anda aldığımı hissettiğim nadir
yıllardan bir tanesini yaşattınız bana
beni dinleyerek. Çünkü siz beni
her dinlediğinizde, bana bir şekilde
her ulaştığınızda, duygularınızı paylaştığınızda
beni eleştirdiğinizde
ben hislerimden bahsetmeye
o kadar dört elle sarıldım.
Hatta iki kolumla,
iki elimle
bir hisse, bir duyguya,
bir amaca, dört elle,
beş elle, on elle ne kadar sarılabiliyorsa
o kadar sarıldım.
O yüzden bana iki kolla neler
yapılabileceğini çok daha farklı bir biçimde
gösterdiniz.
Aynı sese, aynı duygulara,
aynı karaktere belki sahip olmama
rağmen
nelerden geçtiğimi
bana daha net bir şekilde
görme şansı sundunuz. Belki siz de
umuyorum, biliyorum, kendinizden
bir şeyler buldunuz. O yüzden
bu doğum günü benim için çok kıymetli.
Gerçekten çok duyguluyum.
Çok böyle sürprizler, kutlamalar
yapmadım kendime bunun için.
Ama bugün kendime biraz zaman ayırdım.
Bugün kendime gideyim bir pasta yapayım kararını verdim.
Oturdum dinlediğim şarkıları biraz daha sözlerine odaklanarak anlamla dinledim.
Oturdum Sen O Kız Değil Misin'in Instagram hesabında gezdim.
Buradan teşekkür edeceğim çok fazla insan var.
İlk editlerimi yapan, beni ilk dinleyen Anıl'a, ilk bölümümü dinleyen, bunu paylaştayan Havaya,
bana logo çizen, sen bunları konuşurken bana bunları hissettirdin deyip hissettiği şeylere kağıda döken Zeynep'e,
İstanbul'un birçok köşesinde fellik fellik benim sticker'ımı yapıştıran İrem'e, İdil'e, Elif'e, Eda'ya, İlteriş'e, Utku'ya bölümlerimi editlerken
Böyle yatağa uzanıp, havanı seyredip, beni dinleyen, yüzünden acaba bir tebessüm geçecek mi diye öyle gözümü ayırmadan baktığım Aleyna'ya, İlayda'ya, Belgin'e, Nayra'ya, beni en başından beri dinleyen, gizli gizli dinleyen, bir yerlerde gözyaşı döken, benim için endişelenen, Simay bunları hissetmiş mi diye düşünen, bazen hislerimi çok paylaştığım için bana kızan anneme,
kalbimi kıran herkese
beni büyüten
bazen hiç sevilmeyecekmişim gibi hisseden
bazen dünyada en çok sevilen insanmışım gibi hisseden
hayatımdan gelmiş geçmiş
ve gelecek olan herkese
şarkılara
anılara
herkese her şeye
hayata gerçekten çok teşekkür ederim
ama en çok buna şahit olarak
bana gerçekten
sanki film gibi bir hayat yaşıyormuşum
Markete giderken attığım adımlar bile çok şairaneymiş ve ben gerçekten bu hayatın beyin karakteriymişim gibi hissettirdiğiniz için size çok teşekkür ederim.
Sizi çok ama çok seviyorum.
Gerçekten burada kendimi buldum demek yeterli olmaz.
Ben burada önce bazı şeyleri kaybettim, sonra buldum ve sonra kaybettiğim ve yerine koyduğum şeylerden çok daha fazlasını kazandım.
O yüzden çok mutluyum.
Bu serüven nereye kadar gider bilinmez ama şimdiye kadarki yolculuk enfes güzeldi.
Umarım siz de manzaranızdan ve yolculuğunuzdan keyif almışsınızdır.
Hiçbir bölüm kaydetmediğim ve zaman zaman bu koltuğa kim otursa mutlu olurdu dediğim balkonunda en sevdiğim misafirim olduğunuz için son kez teşekkür ederim.
Sizi öpüyorum. İyi ki doğduk.
Hatta iyi ki üzüldük, iyi ki kalbimiz kırıldı, iyi ki sevdik, iyi ki aşık olduk.
Çünkü bir şekilde insan olduk.
Hissetmek gerçekten çok güzel.
Bir sene olduğu gibi yine 166. günde siz umutsuzluğa alışmayın.
Yatağı da sakın küskünmeyin.
Çünkü her zaman yarın var.
İzlediğiniz için teşekkürler.
podcast.bpt yanınızda.
ve podcast'iniz için en uygun
paketi hemen keşfedin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
